Yükleniyor...
Yükleniyor...
53 içerik bulundu
Konuya bir deste ayet ile girmek istiyorum:
“Eğer iyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz.” (İsra,7)
“Kim hidayete ererse ancak kendi nefsi için hidayete erer.” (İsra,15)
“Kim bir salih amel işlerse onu ancak kendi nefsi için işlemiş olur.” (Casiye,15)
“Kim şükrederse ancak kendi nefsi için şükretmiş olur.” (Lokman,12)
“Kim basiretli davranırsa bunun faydası yine kendine döner.” (En’am,104)
“Kim cihad ederse ancak kendi nefsi için cihad etmiş olur.” (Ankebut,6)
“Kim arınırsa ancak kendisi için arınmış olur.” (Fatır,18)
Mevzu çok net… Oldukça sarih ve fasih bir şekilde gözlerimizin önüne serilmiş oluyor…
Kim ne yaparsa kendine yapar… Lehte ve aleyhte…
Yapageldiklerimizin ilk etkisi bizatihi kendimize… Dünyada ve ahirette…
İyilik, hidayet, salih amel, şükür, basiret, cihad, arınma adına ne varsa hepsi önce yapana döner… Ona yazılır… Dışa doğru atılmış bir adım gibi görünür ama gerçekte içe yönelik bir yatırımdır…
Hidayet başkasının değil senin dünya ve ahiret ışığın olur…
Salih amelin sevabını sen amel defterine taşırsın…
Şükrün arttıkça iç huzurunun da arttığını görürsün…
Basiret zulmete yönelik Allah’ın sana sunduğu bir penceredir…
Mücadele hevanın egemenliğine karşı verdiğin iç direniştir.
İyilik ilk bakışta başkasına, aslında kişinin kendisinedir…
Kuşkusuz Allah Samed’dir… Kulun ibadetine, mücadelesine, fedakârlığına ihtiyacı yoktur…
Dolayısıyla her türlü iyilik, hayır, erdem, ibadet, güzellik kişinin kendini kurtarma girişimidir…
Yaptığımız tüm amel, eylem, iş ve uğraşlar yalnızca kendi geleceğimiz içindir, Allah bizden müstağnidir…
Evet, işleyegeldiğimiz her salih amel, insanın kendi iç dağınıklığını toplama, ruhunu toparlama disiplinidir yoksa Allah’ın muhtaç olduğu bir beklenti değildir…
Biz öncelikle kendi iç dünyamızdaki zulüm, zulmet ve zilleti aşmak durumundayız… Kendi karanlığımızı, kasvet ve katılığımızı yenmek zorundayız… Tüm amellerimiz aslında kendimizi kurtarma operasyonudur…
İyilik, irşad, her türlü ibadî sorumluluk insanın kendine doğru attığı bir adımdır…
İnsan olarak bizim huzur ve sükûnete, hayır ve berekete, destek ve morale ihtiyacımız var… İçimizdeki kırık ve dökükleri… Ruhumuzdaki darlık ve dağınıklığı… Kalplerimizdeki kir ve pası… Zihnimizdeki tortu ve çöpleri nasıl temizleyeceğiz?
Rabbimizin bize yüklediği kulluk programı ile arınacağız…
Yaptığımız her iyilik ile kendimizi yeniden inşa edeceğiz… Hayatımıza bereket, vicdanımıza huzur akacak… Bizi bencilliğin dehlizlerinden, egonun egemenliğinden, arzuların çukurundan ibadet ve iyiliklerimiz kurtaracak…
Hakkı ve sabrı tavsiye ederken hedef kitleden önce kendi kurtuluşumuzun söz konusu olduğunu unutmayacağız…
Hüsrana düşmemek için sürekli hareket hâlinde olmamız gerekiyor…
İnsanlar toplumsal helaka müstahak olsalar bile bize düşen görev, sevap hanemize daha fazla katkıda bulunmak…
Yarın mahşerde kendimizi savunabilecek elimizde bir mazeretimiz olsun…
İnsanlar ıslah olmuyor diye irşadı terk edemeyiz…
Varsın insanlar vefasız olsun… Nankörlük günlerinde niyetimizi bozmayalım… Biz iyilik ve insanlığımızı konuşturmaya devam edelim… Bunun güzel yansımalarını ruhumuzun derinliklerinde hissedeceğiz…
İyilik ilaçtır, öncelikle yapana ilaçtır…
Bazen bir tebessüm, bir tatlı söz, bir sadaka, bir dua yapanın kalbini ısıtır, ruhunu hafifletir, kaygılarını giderir, şifa vesilesi olur…
Dışa yönelik her bir yardım, içte bir arızanın giderilmesine vesile olduğunu fark edersiniz…
Merhametimizle rahmete olan yolculuğumuzu sürdürebiliriz…
Birine umut olduğumuzda, umutlarımızın arttığını görürüz…
Bir mazlumu teskin ettiğimizde, yüreğimizin yükünün hafiflediğini fark ederiz…
Unutmayalım ki mezar tek kişilik…
Herkesin amel defteri ayrı ayrı verilecek…
Ramazan Kayan Milat gazetesi

Konuya bir deste ayet ile girmek istiyorum:“Eğer iyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz.” (İsra,7)“Kim hidayete ererse ancak kendi nefsi için hidayete erer.” (İsra,15)“Kim bir salih amel işlerse onu ancak kendi nefsi için işlemiş olur.” (Casiye,15)“Kim şükrederse ancak kendi nefsi için şükretmiş olur.” (Lokman,12)“Kim basiretli davranırsa bunun faydası yine kendine döner.” (En’am,104)“Kim cihad ederse ancak kendi nefsi için cihad etmiş olur.” (Ankebut,6)“Kim arınırsa ancak kendisi için arınmış olur.” (Fatır,18)Mevzu çok net… Oldukça sarih ve fasih bir şekilde gözlerimizin önüne serilmiş oluyor…Kim ne yaparsa kendine yapar… Lehte ve aleyhte…Yapageldiklerimizin ilk etkisi bizatihi kendimize… Dünyada ve ahirette…İyilik, hidayet, salih amel, şükür, basiret, cihad, arınma adına ne varsa hepsi önce yapana döner… Ona yazılır… Dışa doğru atılmış bir adım gibi görünür ama gerçekte içe yönelik bir yatırımdır…Hidayet başkasının değil senin dünya ve ahiret ışığın olur…Salih amelin sevabını sen amel defterine taşırsın…Şükrün arttıkça iç huzurunun da arttığını görürsün…Basiret zulmete yönelik Allah’ın sana sunduğu bir penceredir…Mücadele hevanın egemenliğine karşı verdiğin iç direniştir.İyilik ilk bakışta başkasına, aslında kişinin kendisinedir…Kuşkusuz Allah Samed’dir… Kulun ibadetine, mücadelesine, fedakârlığına ihtiyacı yoktur…Dolayısıyla her türlü iyilik, hayır, erdem, ibadet, güzellik kişinin kendini kurtarma girişimidir…Yaptığımız tüm amel, eylem, iş ve uğraşlar yalnızca kendi geleceğimiz içindir, Allah bizden müstağnidir…Evet, işleyegeldiğimiz her salih amel, insanın kendi iç dağınıklığını toplama, ruhunu toparlama disiplinidir yoksa Allah’ın muhtaç olduğu bir beklenti değildir…Biz öncelikle kendi iç dünyamızdaki zulüm, zulmet ve zilleti aşmak durumundayız… Kendi karanlığımızı, kasvet ve katılığımızı yenmek zorundayız… Tüm amellerimiz aslında kendimizi kurtarma operasyonudur…İyilik, irşad, her türlü ibadî sorumluluk insanın kendine doğru attığı bir adımdır…İnsan olarak bizim huzur ve sükûnete, hayır ve berekete, destek ve morale ihtiyacımız var… İçimizdeki kırık ve dökükleri… Ruhumuzdaki darlık ve dağınıklığı… Kalplerimizdeki kir ve pası… Zihnimizdeki tortu ve çöpleri nasıl temizleyeceğiz?Rabbimizin bize yüklediği kulluk programı ile arınacağız…Yaptığımız her iyilik ile kendimizi yeniden inşa edeceğiz… Hayatımıza bereket, vicdanımıza huzur akacak… Bizi bencilliğin dehlizlerinden, egonun egemenliğinden, arzuların çukurundan ibadet ve iyiliklerimiz kurtaracak…Hakkı ve sabrı tavsiye ederken hedef kitleden önce kendi kurtuluşumuzun söz konusu olduğunu unutmayacağız…Hüsrana düşmemek için sürekli hareket hâlinde olmamız gerekiyor…İnsanlar toplumsal helaka müstahak olsalar bile bize düşen görev, sevap hanemize daha fazla katkıda bulunmak…Yarın mahşerde kendimizi savunabilecek elimizde bir mazeretimiz olsun…İnsanlar ıslah olmuyor diye irşadı terk edemeyiz…Varsın insanlar vefasız olsun… Nankörlük günlerinde niyetimizi bozmayalım… Biz iyilik ve insanlığımızı konuşturmaya devam edelim… Bunun güzel yansımalarını ruhumuzun derinliklerinde hissedeceğiz…İyilik ilaçtır, öncelikle yapana ilaçtır…Bazen bir tebessüm, bir tatlı söz, bir sadaka, bir dua yapanın kalbini ısıtır, ruhunu hafifletir, kaygılarını giderir, şifa vesilesi olur…Dışa yönelik her bir yardım, içte bir arızanın giderilmesine vesile olduğunu fark edersiniz…Merhametimizle rahmete olan yolculuğumuzu sürdürebiliriz…Birine umut olduğumuzda, umutlarımızın arttığını görürüz…Bir mazlumu teskin ettiğimizde, yüreğimizin yükünün hafiflediğini fark ederiz…Unutmayalım ki mezar tek kişilik…Herkesin amel defteri ayrı ayrı verilecek…Ramazan Kayan Milat gazetesi
Her durumda sorumluluğun tamamını birilerinin, bir yerlerin üzerlerine atıp kendimizi sıyırıyoruz.
Tembelliklerimize, umursamazlıklarımıza, ihmallerimize, savurganlıklarımıza “kader” kılıfını geçirmek işimize geliyor.
“Kaderin böylesine yazıklar olsun!” diye inleyen şarkıcıya “Orhan Baba” unvanını veriyoruz.
Bir diğeri başka türlü inliyor:
“Ben böyle miydim, böyle mi doğdum, genç yaşımda bir ihtiyar oldum!”
Şarkı saçma.
Hiç kimse “böyle” doğmaz!
Genç yaşta ihtiyar olmak çok rastlanır bir durum ama “Nasıl yaşadın da o yaşta ihtiyar oldun!” sorusuna da cevap vermek lâzım.
Sigarayı, içkiyi ha bire içer ve hareketsiz yaşamı seçersen büyük ihtimalle genç yaşında bir ihtiyar olursun!
Kitap okumaz, beynini çalıştırmaz, zihnine idman yaptırmazsan gerilersin!..
Sonra da…
“Batsın bu dünya!” dersin.
“Kendi kaderime sitemkâr oldum!” dersin.
Hatta ve hatta….
“Kızdım getirene beni dünyaya,
Anama Allah'ıma günahkâr oldum!” bile dersin Allah muhafaza!
*
“Şark kurnazlığı” denilen bir şey var.
Sorumluluktan kaçmak için kabahatin tamamını birilerine, bir şeylere yüklemek.
Kemiklere sığınmak ya da kemiklere küfretmek!
Bu da rahatlatır “kurnaz”ı…
Atalarınla övünür ya da tarihteki bir şahsa küfreder…
Rahatlarsın!
*
İnsanın kendisini düzeltmeye çalışması zor iştir.
Hayatında köklü değişimlere gitmesi gerekir.
Ben…
Annesinin, babasının iki yaşındayken “aşağı yukarı” sokağa attığı bir bebek olarak, gençliğimde çok isyankârdım.
Her vesileyle kavga çıkartır, ortalığı dağıtır, bundan haz alırdım… Aziz dostlar, meselenin aslı... Ben o yıllarda...
Kendimle kavga ediyordum.
Geçmişimle kavga ediyordum.
Bana karşı görevlerinin milyonda birini yerine getirmeyen, beni İstanbul’un karanlıklarına bırakan anne-babamla kavga ediyordum.
Üvey annemle, üvey babamla kavga ediyordum ve bunları yapmakta da “haklı” görüyordum kendimi.
Sonra…
Sonra…
Kalbime hoş esintiler geldi, vesileler beni güzel insanlara götürdü.
Onlardan etkilendim…
Sonra…
“Dindar” diyerek alâka gösterdiğim çevrelerde de bir dolu arıza gördüm.
“Kusur onların kusuru, İslam’da ne kusur var!” dedim.
Rabbim neyi “Yap!” demişse güzeldir, neyi “Yapma” demişse çirkindir!
Buna iman ettim.
Zaman içinde aldanışlarım oldu, fazla gaza geldim, yanlış yorumladım, nefsime kapıldım ama çok şükür “yoldan” çıkmadım!
Rabbim merhamet etti bana, çok şükür!
*
Bugün…
Geldiğim noktada…
Hâşâ zulmetmez kuluna Hüdâsı, herkesin çektiği kendi cezası" diyor kalbim.
*
Bu yazının başlığına geleyim artık:
Eğitim kötü, biz iyi!
*
Bizdeki eğitim sisteminin daha doğrusu sistemsizliğinin yol açtığı sıkıntılara en fazla işaret eden yazarlar arasındayım.
Bazılarına göre “birinci” sıradayım.
Bununla birlikte, işaret ettiğim sıkıntıların beni “sorumluluktan” kurtarmayacağının da farkındayım.
Anneler, babalar olarak bizler ne durumdayız?
Rabbimizin razı olacağı anneler, babalar olabilmek için ne kadar gayret ediyoruz?
Konu buraya gelince…
“Zorluğu” görüp hemen “eksen” kaydırıyor nefsimiz…
Kabahati, gençlikle “sistem” arasında bölüştürüp sıyrılıyoruz işin içinden!
Zaman “kolaycılık” zamanı!
Serdar Arseven Milat gazetesi

Kurnaz insanlarız, çok kurnaz!Her durumda sorumluluğun tamamını birilerinin, bir yerlerin üzerlerine atıp kendimizi sıyırıyoruz.Tembelliklerimize, umursamazlıklarımıza, ihmallerimize, savurganlıklarımıza “kader” kılıfını geçirmek işimize geliyor.“Kaderin böylesine yazıklar olsun!” diye inleyen şarkıcıya “Orhan Baba” unvanını veriyoruz.Bir diğeri başka türlü inliyor:“Ben böyle miydim, böyle mi doğdum, genç yaşımda bir ihtiyar oldum!”Şarkı saçma.Hiç kimse “böyle” doğmaz!Genç yaşta ihtiyar olmak çok rastlanır bir durum ama “Nasıl yaşadın da o yaşta ihtiyar oldun!” sorusuna da cevap vermek lâzım.Sigarayı, içkiyi ha bire içer ve hareketsiz yaşamı seçersen büyük ihtimalle genç yaşında bir ihtiyar olursun!Kitap okumaz, beynini çalıştırmaz, zihnine idman yaptırmazsan gerilersin!..Sonra da…“Batsın bu dünya!” dersin.“Kendi kaderime sitemkâr oldum!” dersin.Hatta ve hatta….“Kızdım getirene beni dünyaya,Anama Allah'ıma günahkâr oldum!” bile dersin Allah muhafaza!*“Şark kurnazlığı” denilen bir şey var.Sorumluluktan kaçmak için kabahatin tamamını birilerine, bir şeylere yüklemek.Kemiklere sığınmak ya da kemiklere küfretmek!Bu da rahatlatır “kurnaz”ı…Atalarınla övünür ya da tarihteki bir şahsa küfreder…Rahatlarsın!*İnsanın kendisini düzeltmeye çalışması zor iştir.Hayatında köklü değişimlere gitmesi gerekir.Ben…Annesinin, babasının iki yaşındayken “aşağı yukarı” sokağa attığı bir bebek olarak, gençliğimde çok isyankârdım.Her vesileyle kavga çıkartır, ortalığı dağıtır, bundan haz alırdım… Aziz dostlar, meselenin aslı... Ben o yıllarda...Kendimle kavga ediyordum.Geçmişimle kavga ediyordum.Bana karşı görevlerinin milyonda birini yerine getirmeyen, beni İstanbul’un karanlıklarına bırakan anne-babamla kavga ediyordum.Üvey annemle, üvey babamla kavga ediyordum ve bunları yapmakta da “haklı” görüyordum kendimi.Sonra…Sonra…Kalbime hoş esintiler geldi, vesileler beni güzel insanlara götürdü.Onlardan etkilendim…Sonra…“Dindar” diyerek alâka gösterdiğim çevrelerde de bir dolu arıza gördüm.“Kusur onların kusuru, İslam’da ne kusur var!” dedim.Rabbim neyi “Yap!” demişse güzeldir, neyi “Yapma” demişse çirkindir!Buna iman ettim.Zaman içinde aldanışlarım oldu, fazla gaza geldim, yanlış yorumladım, nefsime kapıldım ama çok şükür “yoldan” çıkmadım!Rabbim merhamet etti bana, çok şükür!*Bugün…Geldiğim noktada…Hâşâ zulmetmez kuluna Hüdâsı, herkesin çektiği kendi cezası" diyor kalbim.*Bu yazının başlığına geleyim artık:Eğitim kötü, biz iyi!*Bizdeki eğitim sisteminin daha doğrusu sistemsizliğinin yol açtığı sıkıntılara en fazla işaret eden yazarlar arasındayım.Bazılarına göre “birinci” sıradayım.Bununla birlikte, işaret ettiğim sıkıntıların beni “sorumluluktan” kurtarmayacağının da farkındayım.Anneler, babalar olarak bizler ne durumdayız?Rabbimizin razı olacağı anneler, babalar olabilmek için ne kadar gayret ediyoruz?Konu buraya gelince…“Zorluğu” görüp hemen “eksen” kaydırıyor nefsimiz…Kabahati, gençlikle “sistem” arasında bölüştürüp sıyrılıyoruz işin içinden!Zaman “kolaycılık” zamanı!Serdar Arseven Milat gazetesi
İstanbul’da Ekrem İmamoğlu, “Bir ay öncesine göre, bugün daha güçlüyüz” diyor..
Uşak’ta CHP’li belediye başkanı, Ekrem İmamoğlu’nun emanetçi genel başkanının minibüsünün içini kendisinin belediye kasasından donattığını açıklıyor..
Ekrem İmamoğlu, İstanbul’da duruşmada açıklama yapıyor: “İddianameler çöp..”
Antalya’da baba oğlu Muhittin ve Gökhan Böcek’ler, itiraf üzerine itiraflarda bulunuyor. Gelin Zuhal Böcek de, itiraflara katılıyor..
İstanbul’da Ekrem İmamoğlu ise, her aşamada daha da güçlendiklerini iddia ediyor, “bin kat daha güçlüyüm” diyor..
Bolu Belediye Başkanı’nın, artık itirafname haline getirdiği açıklamaları ile metres tuttuğu için eşinden de özür dilediğine dair itirafları geliyor..
Ekrem İmamoğlu ise, çok rahat..
Bu belediye başkanlarının her birinin adaylık sürecinde kendisinin de dahli olmamış gibi, onunla uzaktan yakından ilgisi olmayan belediyeler imiş gibi bir algı oluşturarak, “Daha da güçlendik” diyerek, tiyatro oynuyor.
Anadolu’daki belediye başkanları Ekrem beye biraz uzak kaldıkları için olsa gerek..
Çabuk itiraf aşamasına geçtiler..
İstanbul ilçe belediyelerindeki Ekrem’in adamları ise gerek cezaevindeki baskılar gerekse kurulan tezgahın yüksek ücretli avukatlarının kontrolleri sayesinde, itiraflara başlamadılar..
Beşiktaş Belediye Başkanından başlayın. Avcılar, Beykoz, Bayrampaşa, Gaziosmanpaşa, Büyükçekmece, Beylikdüzü, Şişli...
Henüz “itiraf etmek istiyorum” diyen çıkmadı..
İstanbul ilçelerindekiler de bir başlasınlar..
Arkası çorap söküğü gibi gelecek.
Biliyorum, Ekremciler, “Baskı ile itiraf alacak olursanız, buna karşı kim ne yapabilir ki.” diyecekler..
Ben de kendilerine, Anadolu’daki CHP’li belediye başkanlarının durumlarını gösteriyorum..
Uşak Belediye Başkanına bir baskı kurularak itiraflar geldi ise..
Verilen bilgilerin yalan olduğunu söylemiş oluyorsunuz..
İyi de.. Özkan Yalım’ın sözlerinin büyük çoğunluğunun muhatabı olan Özgür Özel bile, çıkıp iki çift laf edemememiş iken, itirafın baskı ile alınmış olacağını, başkalarının söylemesi, inandırıcı olamaz ki.
Muhittin Böcek ve Gökhan Böcek’in, CHP Genel Başkanına adaylık için verdiği belirtilen paralarla ilgili olarak, Veli Ağbaba’nın kısmen bir yalanlaması var ama..
“Yalan” demekle yetiniyor.
Görüşmeler ile ilgili bilgi verilmiyor, CHP’nin Mahalli İdarelerden Sorumlu vekili Seyit Torun’un TBMM’deki odasında unutulan 250 bin dolar ile ilgili bilgi verilmiyor..
Suçlamada hedef alınan isimler suskun kalıyor iken.
Ekrem İmamoğlu, mahkeme huzuruda, “Şimdi daha güçlüyüz” hikayesi anlatıyor..
Ben de soruyorum, işlenen suçlar ortalığa saçıldığı halde, “Daha güçlüyüz” hikayesi okuyanlara..
Görele Belediye Başkanı’nın 16 yaşındaki kız çocuğuna tacizi ortaya çıktıktan sonra, daha güçlü oldu iseniz..
Sırf daha güçlü olmanız için, “Başka kızlara da tacizde bulunun, öyle ise” diyemem ama..
Zaten diğer yöneticilerinizden de birçoğunun benzer suçları işlediklerine dair iddiaların ortalıkta dolaştığını hatırlatıp, “onlar da savcılığa ve adliyeye intikal ettiğinde, daha da mı güçleneçeksiniz?” diye sorarım..
Tanju Özcan’ın metres ilişkisi ortaya çıkması ve eşinden özür dilemesi ile daha da güçlendi iseniz..
Kimseyi töhmet altında bırakmayalım ama..
Bolu Belediye Başkanı’na ilaveten, x ilimizdeki “CHP’li başkanının da benzeri bir vukuatı ortaya çıktığında, daha da mı güçleneceksiniz?” diye sorayım..
Uşak Belediye Başkanı’nın sergilediği rezaletler, CHP’nin diğer belediye başkanlarından birisi tarafından daha işlendiği ileri sürüldüğünde, Ekrem İmamoğlu, “daha da güçlendik” diyecek ise..
Savcıların soruşturma yönetmesine gerek yok, CHP’li başkanlar sıraya girsinler, itiraflarını sıralasınlar..
“AK Parti şımardı, güç zehirlenmesi yaşadı. Şeffaf bir belediyecilik anlayışını getirmemiz lazım” süslü lafları ile seçmeni aldatanlar.. Eğer diyorlarsa ki, “CHP’nin Genel Başkanının minibüsünün, Uşak Belediyesi’nin iştirak şirketi tarafından masrafları karşılanarak, VIP özellikler sağlanması sonrasında daha da güçlendik..”
Evet, bunu iddia ediyorlarsa..
Diğer CHP’li belediye başkanlarına da genel başkan yardımcıları için taleplerini yollasınlar, onlar da minibüslerine belediye iştiraklerinden karşılanacak harcamalarla, VIP özellikler eklensin..
Hani 15 bin TL’lik, 25 bin TL’lik bir masraftan bahsediyor oluruz..
“Ali abisi, küçük bir hata yapılmış. 15-20 bin TL için, bu kadar olayı uzattığına değer mi” sorusuna muhatap olur olmaz, “Haklısınız” der, konuyu kapatırız.
“Belediyenin ilgili iştirak şirketine, o masraf miktarının aktüel karşılığını verin.. Konu kapansın” deriz..
Ama milyarlardan bahsediyoruz..
Minibüs fiyatına, minibüse eklenen özel donanımlardan bahsediyoruz..
Minibüse yapılan ek donanımlardan, metrese alınan çantalara geçiyoruz..
Ve klasik sorumuzu tekrarlıyoruz: “Ekrem beyin dediği gibi, metreslere hediye edilen yüksek bedelli çantaların ortaya çıkması sonrasında, CHP daha da güçlendi ise.. Ekrem İmamoğlu daha da güçlendi ise.. Hiç vakit kaybetmeyin, İBB Başkanı’nın voleybolcu metresine daire alımı sırasında sağlanan avantajı açıklayın.. Açıklayın, daha da güçlü olursunuz!”
Ben bu hatırlatmaları yaparken, ister istemez biraz da yüzümde gülümseme oluşuyor..
Ama bir yandan da, CHP seçmeninin, “Tayyip Erdoğan’ın karşısında tuvalet terliği aday olarak konulsun. Biz Erdoğan yerine, yine de tuvalet terliğine oy veririz” sözleri aklımıza geliyor..
Ekrem İmamoğlu’nun, “Daha öncesine göre daha da güçlüyüz” sözlerinde, CHP tabanı açısından bakarsak, haklılık payı olabilir diye düşünüyorum..
Ne kadar rezillik ortaya saçılıyorsa, o kadar güçleniyorlar..
Ne kadar rüşvet itirafları gelirse, o kadar, kendilerini daha güçlü hissediyorlar..
ALİ KARAHASANOĞLU Yeni Akit gazetesi

İstanbul’da Ekrem İmamoğlu, “Bir ay öncesine göre, bugün daha güçlüyüz” diyor..Uşak’ta CHP’li belediye başkanı, Ekrem İmamoğlu’nun emanetçi genel başkanının minibüsünün içini kendisinin belediye kasasından donattığını açıklıyor..Ekrem İmamoğlu, İstanbul’da duruşmada açıklama yapıyor: “İddianameler çöp..”Antalya’da baba oğlu Muhittin ve Gökhan Böcek’ler, itiraf üzerine itiraflarda bulunuyor. Gelin Zuhal Böcek de, itiraflara katılıyor..İstanbul’da Ekrem İmamoğlu ise, her aşamada daha da güçlendiklerini iddia ediyor, “bin kat daha güçlüyüm” diyor..Bolu Belediye Başkanı’nın, artık itirafname haline getirdiği açıklamaları ile metres tuttuğu için eşinden de özür dilediğine dair itirafları geliyor..Ekrem İmamoğlu ise, çok rahat..Bu belediye başkanlarının her birinin adaylık sürecinde kendisinin de dahli olmamış gibi, onunla uzaktan yakından ilgisi olmayan belediyeler imiş gibi bir algı oluşturarak, “Daha da güçlendik” diyerek, tiyatro oynuyor.Anadolu’daki belediye başkanları Ekrem beye biraz uzak kaldıkları için olsa gerek..Çabuk itiraf aşamasına geçtiler..İstanbul ilçe belediyelerindeki Ekrem’in adamları ise gerek cezaevindeki baskılar gerekse kurulan tezgahın yüksek ücretli avukatlarının kontrolleri sayesinde, itiraflara başlamadılar..Beşiktaş Belediye Başkanından başlayın. Avcılar, Beykoz, Bayrampaşa, Gaziosmanpaşa, Büyükçekmece, Beylikdüzü, Şişli...Henüz “itiraf etmek istiyorum” diyen çıkmadı..İstanbul ilçelerindekiler de bir başlasınlar..Arkası çorap söküğü gibi gelecek.Biliyorum, Ekremciler, “Baskı ile itiraf alacak olursanız, buna karşı kim ne yapabilir ki.” diyecekler..Ben de kendilerine, Anadolu’daki CHP’li belediye başkanlarının durumlarını gösteriyorum..Uşak Belediye Başkanına bir baskı kurularak itiraflar geldi ise..Verilen bilgilerin yalan olduğunu söylemiş oluyorsunuz..İyi de.. Özkan Yalım’ın sözlerinin büyük çoğunluğunun muhatabı olan Özgür Özel bile, çıkıp iki çift laf edemememiş iken, itirafın baskı ile alınmış olacağını, başkalarının söylemesi, inandırıcı olamaz ki.Muhittin Böcek ve Gökhan Böcek’in, CHP Genel Başkanına adaylık için verdiği belirtilen paralarla ilgili olarak, Veli Ağbaba’nın kısmen bir yalanlaması var ama..“Yalan” demekle yetiniyor.Görüşmeler ile ilgili bilgi verilmiyor, CHP’nin Mahalli İdarelerden Sorumlu vekili Seyit Torun’un TBMM’deki odasında unutulan 250 bin dolar ile ilgili bilgi verilmiyor..Suçlamada hedef alınan isimler suskun kalıyor iken.Ekrem İmamoğlu, mahkeme huzuruda, “Şimdi daha güçlüyüz” hikayesi anlatıyor..Ben de soruyorum, işlenen suçlar ortalığa saçıldığı halde, “Daha güçlüyüz” hikayesi okuyanlara..Görele Belediye Başkanı’nın 16 yaşındaki kız çocuğuna tacizi ortaya çıktıktan sonra, daha güçlü oldu iseniz..Sırf daha güçlü olmanız için, “Başka kızlara da tacizde bulunun, öyle ise” diyemem ama..Zaten diğer yöneticilerinizden de birçoğunun benzer suçları işlediklerine dair iddiaların ortalıkta dolaştığını hatırlatıp, “onlar da savcılığa ve adliyeye intikal ettiğinde, daha da mı güçleneçeksiniz?” diye sorarım..Tanju Özcan’ın metres ilişkisi ortaya çıkması ve eşinden özür dilemesi ile daha da güçlendi iseniz..Kimseyi töhmet altında bırakmayalım ama..Bolu Belediye Başkanı’na ilaveten, x ilimizdeki “CHP’li başkanının da benzeri bir vukuatı ortaya çıktığında, daha da mı güçleneceksiniz?” diye sorayım..Uşak Belediye Başkanı’nın sergilediği rezaletler, CHP’nin diğer belediye başkanlarından birisi tarafından daha işlendiği ileri sürüldüğünde, Ekrem İmamoğlu, “daha da güçlendik” diyecek ise..Savcıların soruşturma yönetmesine gerek yok, CHP’li başkanlar sıraya girsinler, itiraflarını sıralasınlar..“AK Parti şımardı, güç zehirlenmesi yaşadı. Şeffaf bir belediyecilik anlayışını getirmemiz lazım” süslü lafları ile seçmeni aldatanlar.. Eğer diyorlarsa ki, “CHP’nin Genel Başkanının minibüsünün, Uşak Belediyesi’nin iştirak şirketi tarafından masrafları karşılanarak, VIP özellikler sağlanması sonrasında daha da güçlendik..” Evet, bunu iddia ediyorlarsa..Diğer CHP’li belediye başkanlarına da genel başkan yardımcıları için taleplerini yollasınlar, onlar da minibüslerine belediye iştiraklerinden karşılanacak harcamalarla, VIP özellikler eklensin..Hani 15 bin TL’lik, 25 bin TL’lik bir masraftan bahsediyor oluruz..“Ali abisi, küçük bir hata yapılmış. 15-20 bin TL için, bu kadar olayı uzattığına değer mi” sorusuna muhatap olur olmaz, “Haklısınız” der, konuyu kapatırız.“Belediyenin ilgili iştirak şirketine, o masraf miktarının aktüel karşılığını verin.. Konu kapansın” deriz..Ama milyarlardan bahsediyoruz..Minibüs fiyatına, minibüse eklenen özel donanımlardan bahsediyoruz..Minibüse yapılan ek donanımlardan, metrese alınan çantalara geçiyoruz..Ve klasik sorumuzu tekrarlıyoruz: “Ekrem beyin dediği gibi, metreslere hediye edilen yüksek bedelli çantaların ortaya çıkması sonrasında, CHP daha da güçlendi ise.. Ekrem İmamoğlu daha da güçlendi ise.. Hiç vakit kaybetmeyin, İBB Başkanı’nın voleybolcu metresine daire alımı sırasında sağlanan avantajı açıklayın.. Açıklayın, daha da güçlü olursunuz!”Ben bu hatırlatmaları yaparken, ister istemez biraz da yüzümde gülümseme oluşuyor..Ama bir yandan da, CHP seçmeninin, “Tayyip Erdoğan’ın karşısında tuvalet terliği aday olarak konulsun. Biz Erdoğan yerine, yine de tuvalet terliğine oy veririz” sözleri aklımıza geliyor..Ekrem İmamoğlu’nun, “Daha öncesine göre daha da güçlüyüz” sözlerinde, CHP tabanı açısından bakarsak, haklılık payı olabilir diye düşünüyorum.. Ne kadar rezillik ortaya saçılıyorsa, o kadar güçleniyorlar..Ne kadar rüşvet itirafları gelirse, o kadar, kendilerini daha güçlü hissediyorlar.. ALİ KARAHASANOĞLU Yeni Akit gazetesi
Son yıllarda Türkiye’nin birçok şehrinde başıboş sokak köpekleri meselesi giderek büyüyen toplumsal sorunlardan ve AK Parti defterinin en tüylü kara sayfalarından biri haline gelmiştir.
Özellikle büyükşehirlerde, okul çevrelerinde, park alanlarında ve kırsal bölgelerde sürü halinde dolaşan köpekler, vatandaşların güvenliğini tehdit etmektedir. Köpeklerin sokak ortasında çocuklarımıza saldırmaları, onları yemeleri, yaralamaları, öldürmeleri yetkilileri enterese etmiyor, kulakları üzerine yatmaya devam ediyorlar.
Çinlilerin “Tuhaf zamanlarda yaşayasınız” bedduasına maruz kaldık. Köpeğe köpek diyemiyoruz arkadaş! Bu meselenin hayvan sevgisiyle alakalı olmadığını şehirlerimizin güvenliğiyle ilgili, sosyal huzurumuzla alakalı bir mesele olduğunu bir türlü anlatamıyoruz.
Herhangi bir vatandaş Van’da sokak ortasında bir çocuğa bir bıçak saplayıp öldürseydi yer yerinden oynamaz mıydı? Sosyal medya yıkılmaz mıydı? Ama köpek bir çocuğa dişlerini saplayıp çocuğu öldürüyor ancak “Van’da vahşet” “Van’da üzücü olay” diye 3. Sayfa haberi oluyor.
Hakikaten bir vatandaş bir köpeği sokak ortasında bıçaklayarak öldürse yer yerinden oynar. Köpeğin bir vatandaşı öldürmesinden daha büyük bir haber olur. Bu yönüyle gerçekten insanları bağlamışlar köpekleri salmışlar. Artık köpek ayrıcalığı diye bir şey var. Yeni yapılacak anayasada vatandaşlık bağı gibi bir bağla bir yerlere bağlanması, dokunulmazlık zırhına kavuşturulmaları da şaşırtıcı olmayacaktır. Yeni anayasada “Hayvanları Koruma Kanunu’na paralel olarak “Vatandaşı Koruma Kanunu” çıkarmayı unutmayın da!
Köpeklerin oy kullanmak hakkı da yok ki siyasetçiler nezdinde bir itibarları bir ayrıcalıkları olsun diyeceğiz ama maalesef bir yerlerden onların tasmalarını tutan, oy kullanan gizli eller var. İşte o eller siyasetçilerin ellerini bağlıyor.
Terörsüz Türkiye Süreci’ni konuştuğumuz bu günlerde bu köpek çığırtkanlarına da “Genel Koordinatörlük” gibi bir statü verilmeli, onlarla konuşulmalı, “Pati Komitacıları”na karşı da önlem alınmalı ve bu konu da artık bir karara bağlanmalıdır.
AK Parti döneminde ortaya çıkan yeni türedi bu sokak köpekleri, bu sokak teröristlerine karşı çocuklarımız, yaşlılarımız, geceleyin sokakta yürüyen vatandaşlarımız ve yalnız yürüyen annelerimiz güvende değiller. Bunları yazarken aklımıza korku filmleri geliyor.
Okula giderken korku yaşayan çocuklar nasıl bir gelecek inşa edecekler? Korku içinde büyüyen bir nesil bir gelecek inşa edebilir mi? “Anne bugün köpekler yine kovaladı” diye okuldan gelen bir çocuktan ne kahraman ne mühendis ne de huzurlu vatandaş çıkar? Çıksa çıksa hayatı boyunca tırnağını yiyen bir vatandaş çıkar.
Şu AK Parti hükümeti yetkilileri azıcık tefekkür etmez mi? AK Parti döneminde nüfus artış hızımız düşerken başıboş avare sokak köpeklerinki rekor kırıyor. Bu ne biçim popülasyon arkadaş! AK Parti ekosistemin ayarlarıyla oynadığını görmüyor mu? Hemen bize YSE (Yol su elektrik) edebiyatı yapacaklar. Tamam yollarımızı yaptınız, elektriğimizi yaptınız, şehir hastanelerini yaptınız, tanklar toplar yaptınız, köprü yaptınız Allah razı olsun. Bir de yapmadıklarınızı görün! Sebep olduğunuz felaket zincirinin bu halkasını da görün! Alt yapıyı yaptınız üst yapıya köpekleri saldınız!
Çocukların şu sokak köpekleri yüzünden korku içinde yaşamaları okula gitmeleri kabul edilebilir bir durum değildir. Mağdurlar, tıklamak için vicdanınızı arıyor! Bizden söylemesi.
PKK ile başlatılan Terörsüz Türkiye Süreci bitse insan kaynaklarımızı tüketen, paramızı iç eden yeni bir süreç sessiz sedasız pardon havlayarak ilerliyor. Hayvan hakları diye diye insan haklarını hiçe saydınız valla!
M. Ziya Gümüş Doğruhaber

Son yıllarda Türkiye’nin birçok şehrinde başıboş sokak köpekleri meselesi giderek büyüyen toplumsal sorunlardan ve AK Parti defterinin en tüylü kara sayfalarından biri haline gelmiştir.Özellikle büyükşehirlerde, okul çevrelerinde, park alanlarında ve kırsal bölgelerde sürü halinde dolaşan köpekler, vatandaşların güvenliğini tehdit etmektedir. Köpeklerin sokak ortasında çocuklarımıza saldırmaları, onları yemeleri, yaralamaları, öldürmeleri yetkilileri enterese etmiyor, kulakları üzerine yatmaya devam ediyorlar.Çinlilerin “Tuhaf zamanlarda yaşayasınız” bedduasına maruz kaldık. Köpeğe köpek diyemiyoruz arkadaş! Bu meselenin hayvan sevgisiyle alakalı olmadığını şehirlerimizin güvenliğiyle ilgili, sosyal huzurumuzla alakalı bir mesele olduğunu bir türlü anlatamıyoruz.Herhangi bir vatandaş Van’da sokak ortasında bir çocuğa bir bıçak saplayıp öldürseydi yer yerinden oynamaz mıydı? Sosyal medya yıkılmaz mıydı? Ama köpek bir çocuğa dişlerini saplayıp çocuğu öldürüyor ancak “Van’da vahşet” “Van’da üzücü olay” diye 3. Sayfa haberi oluyor.Hakikaten bir vatandaş bir köpeği sokak ortasında bıçaklayarak öldürse yer yerinden oynar. Köpeğin bir vatandaşı öldürmesinden daha büyük bir haber olur. Bu yönüyle gerçekten insanları bağlamışlar köpekleri salmışlar. Artık köpek ayrıcalığı diye bir şey var. Yeni yapılacak anayasada vatandaşlık bağı gibi bir bağla bir yerlere bağlanması, dokunulmazlık zırhına kavuşturulmaları da şaşırtıcı olmayacaktır. Yeni anayasada “Hayvanları Koruma Kanunu’na paralel olarak “Vatandaşı Koruma Kanunu” çıkarmayı unutmayın da!Köpeklerin oy kullanmak hakkı da yok ki siyasetçiler nezdinde bir itibarları bir ayrıcalıkları olsun diyeceğiz ama maalesef bir yerlerden onların tasmalarını tutan, oy kullanan gizli eller var. İşte o eller siyasetçilerin ellerini bağlıyor.Terörsüz Türkiye Süreci’ni konuştuğumuz bu günlerde bu köpek çığırtkanlarına da “Genel Koordinatörlük” gibi bir statü verilmeli, onlarla konuşulmalı, “Pati Komitacıları”na karşı da önlem alınmalı ve bu konu da artık bir karara bağlanmalıdır.AK Parti döneminde ortaya çıkan yeni türedi bu sokak köpekleri, bu sokak teröristlerine karşı çocuklarımız, yaşlılarımız, geceleyin sokakta yürüyen vatandaşlarımız ve yalnız yürüyen annelerimiz güvende değiller. Bunları yazarken aklımıza korku filmleri geliyor.Okula giderken korku yaşayan çocuklar nasıl bir gelecek inşa edecekler? Korku içinde büyüyen bir nesil bir gelecek inşa edebilir mi? “Anne bugün köpekler yine kovaladı” diye okuldan gelen bir çocuktan ne kahraman ne mühendis ne de huzurlu vatandaş çıkar? Çıksa çıksa hayatı boyunca tırnağını yiyen bir vatandaş çıkar.Şu AK Parti hükümeti yetkilileri azıcık tefekkür etmez mi? AK Parti döneminde nüfus artış hızımız düşerken başıboş avare sokak köpeklerinki rekor kırıyor. Bu ne biçim popülasyon arkadaş! AK Parti ekosistemin ayarlarıyla oynadığını görmüyor mu? Hemen bize YSE (Yol su elektrik) edebiyatı yapacaklar. Tamam yollarımızı yaptınız, elektriğimizi yaptınız, şehir hastanelerini yaptınız, tanklar toplar yaptınız, köprü yaptınız Allah razı olsun. Bir de yapmadıklarınızı görün! Sebep olduğunuz felaket zincirinin bu halkasını da görün! Alt yapıyı yaptınız üst yapıya köpekleri saldınız!Çocukların şu sokak köpekleri yüzünden korku içinde yaşamaları okula gitmeleri kabul edilebilir bir durum değildir. Mağdurlar, tıklamak için vicdanınızı arıyor! Bizden söylemesi.PKK ile başlatılan Terörsüz Türkiye Süreci bitse insan kaynaklarımızı tüketen, paramızı iç eden yeni bir süreç sessiz sedasız pardon havlayarak ilerliyor. Hayvan hakları diye diye insan haklarını hiçe saydınız valla!M. Ziya Gümüş Doğruhaber
İnsanoğlu, iki asırdır uzaydaki kara deliklerin varlığını tartışıyor ve gelinen noktada artık ispatlanmış hayli bilgi olduğu söyleniyor. Bunlar özetle, yıldızların ölümüyle oluşuyorlar, olay ufku denilen bir sınırları var, o sınırı aşan gökcisimlerini hatta ışığı bile parça parça edip yutuyorlar ve bulunduğumuz galakside on milyon ile bir milyar arasında kara delik bulunduğu tahmin ediliyor. Güneşi de yutabilirler mi? yakınında dolaşırsa tabi ki yutabilir. Artık o, yerin ve göklerin sahibinin takdirine kalmış.
Matematik dersinde sıfırla çarpılan veya sıfırla bölünen sayı ne kadar büyük olursa bir anda sıfıra dönüştüğü için ona “yutan eleman” dendiği gibi kara delik tabiri de yutucu vasfıyla günlük hayatta da kullanılır hale geldi. Mesela internet, kendisine yaklaşan insan türünü içine çektiği için bir çeşit kara delik gibi yorumlanıyor.
Özellikle ekonomi, bu kavramı çok sevdiği için o alanda yoğun kullanılıyor. Mesela vergilendirilemeyen kayıt dışı ekonomi, yasadışı elde edilen kara para, verimsiz kamu harcamaları, dış ticaret açığı, yüksek borçluluk ve faiz yükü, kaynağı belirsiz para çıkışları gibi konuların hepsi kara delik başlığı ile ifade ediliyor.
Kanser hücrelerinin de insan vücudunda bir çeşit kara delikler olduğu söylenebilir. Tabi bugün, hareketsiz yaşam, bilinçsiz beslenme, stres gibi birçok risk faktörü de buna dahil edilebilir.
Aslında kara delik tabiri en çok insanın ruh alemine uygun.
Çünkü Hz. Ali'nin(ra): "Sen kendini küçük bir cisim sanırsın, ama en büyük kâinat sende gizlidir" sözü uzayda ne varsa, insanda da onun bir izdüşümünü aramak gerektiğine işaret eder.
Bu hususta da yine en güzel tespitler Bediüzzamanda diyebiliriz:
“.. Madem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem'a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma. Çünkü çok küçük şeyler var, çok büyükleri bir cihette yutar. Nasıl küçük bir cam parçasında gök, yıldızlarıyla beraber içine girip gark oluyor. Hardal gibi küçük kuvve-i hafızanda, senin sahife-i a'mâlin ekseri ve sahaif-i ömrün ağlebi içine girdiği gibi, çok cüz'î küçük şeyler var, öyle büyük eşyayı bir cihette yutar, istiab eder (içine alır).”
Kimi çok okumuştur, ama bir küçük noktaya saplantısı ile bütün marifet okyanusu, o delikten boşalır gider. Kimi çok amel etmiştir ama basit bir kibir ve gururu ile bütün amelleri silinir gider.
O yüzden İslam, bir takva nizamıdır yani bütünlüğü zorunlu bir sakınma disiplinidir. Dinin tamamına inandığını söylediği halde bir ayetin bir harfini inkâr eden kimse, o harf yüzünden cehennemin dibini boylar.
O yüzden “namaz kılarız ama zekat vermeyiz, oruç tutarız ama cihada katılmayız” türünden pazarlıkçı parçacılık daha İslamın ilk yıllarında reddedilmiştir.
O yüzden Üstad şöyle uyarır: “Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırıyor.”
O yüzden “tevbe ile büyük günah, ısrar ile de küçük günah yoktur” kaidesince “nasıl olsa kebairden sayılmaz” gibi bir yanılsamaya kapılarak hiçbir günah hafife alınamaz.
Peki sosyal hayattaki kara delikler?
Kemalizmin, dünyadan izole edici, küçültücü ve çoğunu müntesiplerinin bile kabul etmediği demode ilkelerine rağmen, iki asırdır sayısız darbe, ihtilal girişimi, muhtıra, dışardan içerden türlü türlü operasyona, çözümsüz sorunlara ve sorunlu çözümlere rağmen varlığını sürdüren seksenbeş milyonluk devasa bir ülke kara deliksiz olur mu?
Uzaydaki kara delikler, insan iradesinin dışında olduğu için onları incelemek fantastik bir merak ve cazip keşifler kapsamında görülebilir.
Fakat dünyadaki kara deliklerin hepsi, insan iradesiyle kapatılması, düzeltilmesi, halledilmesi, en azından kaçınılması imkân dahilinde arızalar olduğuna göre öğrenilmiş çaresizlik, ümitsizlik ve yanlış kadercilik ile geçiştirilemez, ihmal edilemez, teslim olunamaz, normal görülemez, alıştık diye yadsınamaz.
Savunma sanayinde hızlı bir ivme yakalarsınız ama kendi insanınızı sokaktaki itlere yem ederseniz, koca rakamları sıfırla çarpmaya başlamışsınız demektir.
Bölgesel bir aktör olma yolunda ciddi mesafe alırsınız ama neslinizin bağıra bağıra tükenme alarmı verdiğini gördüğünüz halde çözüm olarak kadınlara tır şoförlüğü, köpeklere annelik, boşanan kadına ömür boyu nafaka, otuz yaşına kadar zorunlu eğitim ve devamlı kariyer diye kara delikleri inci gibi dizmekte ısrar ederseniz, istediğiniz kadar aile yılı değil, aile asrı, aile çağı, aile saniyesi deyin bütün sayıları sıfırla bölmeye kararlısınız demektir.
İmam Hatip Liseleri, Kuran Kursları, binlerce hafız, dindarlaştırma adımları diye güzel işlere imza atarsınız ama ahlaksızlığın daniskası olan kimi konserleri, festivalleri, magazin programlarını, çıplak reklamcılığı, zinayı, sıfır kontrollü sosyal medyayı, sanal kumarı veya vergilendirilen kumarı alabildiğine teşvik ederseniz, hangi kara deliğin neyi ne kadar yutacağını da umursamıyorsunuz demektir.
Makamlardaki çıkar ve rant kara delikleri.
Hiçbir şekilde ciddiye alınmayan kamudaki savurganlık kara delikleri.
Ve daha niceleri.
Bu ülke bu kadar kara deliğin arasından geçerek yoluna devam ediyor.
Hiç biri bizi yutamaz diye efelenmek beyhude.
Yutmamalı, yutturmamalı ya Hu.
Özkan Yaman Doğruhaber

İnsanoğlu, iki asırdır uzaydaki kara deliklerin varlığını tartışıyor ve gelinen noktada artık ispatlanmış hayli bilgi olduğu söyleniyor. Bunlar özetle, yıldızların ölümüyle oluşuyorlar, olay ufku denilen bir sınırları var, o sınırı aşan gökcisimlerini hatta ışığı bile parça parça edip yutuyorlar ve bulunduğumuz galakside on milyon ile bir milyar arasında kara delik bulunduğu tahmin ediliyor. Güneşi de yutabilirler mi? yakınında dolaşırsa tabi ki yutabilir. Artık o, yerin ve göklerin sahibinin takdirine kalmış.Matematik dersinde sıfırla çarpılan veya sıfırla bölünen sayı ne kadar büyük olursa bir anda sıfıra dönüştüğü için ona “yutan eleman” dendiği gibi kara delik tabiri de yutucu vasfıyla günlük hayatta da kullanılır hale geldi. Mesela internet, kendisine yaklaşan insan türünü içine çektiği için bir çeşit kara delik gibi yorumlanıyor.Özellikle ekonomi, bu kavramı çok sevdiği için o alanda yoğun kullanılıyor. Mesela vergilendirilemeyen kayıt dışı ekonomi, yasadışı elde edilen kara para, verimsiz kamu harcamaları, dış ticaret açığı, yüksek borçluluk ve faiz yükü, kaynağı belirsiz para çıkışları gibi konuların hepsi kara delik başlığı ile ifade ediliyor.Kanser hücrelerinin de insan vücudunda bir çeşit kara delikler olduğu söylenebilir. Tabi bugün, hareketsiz yaşam, bilinçsiz beslenme, stres gibi birçok risk faktörü de buna dahil edilebilir.Aslında kara delik tabiri en çok insanın ruh alemine uygun.Çünkü Hz. Ali'nin(ra): "Sen kendini küçük bir cisim sanırsın, ama en büyük kâinat sende gizlidir" sözü uzayda ne varsa, insanda da onun bir izdüşümünü aramak gerektiğine işaret eder.Bu hususta da yine en güzel tespitler Bediüzzamanda diyebiliriz:“.. Madem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem'a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma. Çünkü çok küçük şeyler var, çok büyükleri bir cihette yutar. Nasıl küçük bir cam parçasında gök, yıldızlarıyla beraber içine girip gark oluyor. Hardal gibi küçük kuvve-i hafızanda, senin sahife-i a'mâlin ekseri ve sahaif-i ömrün ağlebi içine girdiği gibi, çok cüz'î küçük şeyler var, öyle büyük eşyayı bir cihette yutar, istiab eder (içine alır).”Kimi çok okumuştur, ama bir küçük noktaya saplantısı ile bütün marifet okyanusu, o delikten boşalır gider. Kimi çok amel etmiştir ama basit bir kibir ve gururu ile bütün amelleri silinir gider.O yüzden İslam, bir takva nizamıdır yani bütünlüğü zorunlu bir sakınma disiplinidir. Dinin tamamına inandığını söylediği halde bir ayetin bir harfini inkâr eden kimse, o harf yüzünden cehennemin dibini boylar.O yüzden “namaz kılarız ama zekat vermeyiz, oruç tutarız ama cihada katılmayız” türünden pazarlıkçı parçacılık daha İslamın ilk yıllarında reddedilmiştir.O yüzden Üstad şöyle uyarır: “Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırıyor.”O yüzden “tevbe ile büyük günah, ısrar ile de küçük günah yoktur” kaidesince “nasıl olsa kebairden sayılmaz” gibi bir yanılsamaya kapılarak hiçbir günah hafife alınamaz.Peki sosyal hayattaki kara delikler?Kemalizmin, dünyadan izole edici, küçültücü ve çoğunu müntesiplerinin bile kabul etmediği demode ilkelerine rağmen, iki asırdır sayısız darbe, ihtilal girişimi, muhtıra, dışardan içerden türlü türlü operasyona, çözümsüz sorunlara ve sorunlu çözümlere rağmen varlığını sürdüren seksenbeş milyonluk devasa bir ülke kara deliksiz olur mu?Uzaydaki kara delikler, insan iradesinin dışında olduğu için onları incelemek fantastik bir merak ve cazip keşifler kapsamında görülebilir.Fakat dünyadaki kara deliklerin hepsi, insan iradesiyle kapatılması, düzeltilmesi, halledilmesi, en azından kaçınılması imkân dahilinde arızalar olduğuna göre öğrenilmiş çaresizlik, ümitsizlik ve yanlış kadercilik ile geçiştirilemez, ihmal edilemez, teslim olunamaz, normal görülemez, alıştık diye yadsınamaz.Savunma sanayinde hızlı bir ivme yakalarsınız ama kendi insanınızı sokaktaki itlere yem ederseniz, koca rakamları sıfırla çarpmaya başlamışsınız demektir.Bölgesel bir aktör olma yolunda ciddi mesafe alırsınız ama neslinizin bağıra bağıra tükenme alarmı verdiğini gördüğünüz halde çözüm olarak kadınlara tır şoförlüğü, köpeklere annelik, boşanan kadına ömür boyu nafaka, otuz yaşına kadar zorunlu eğitim ve devamlı kariyer diye kara delikleri inci gibi dizmekte ısrar ederseniz, istediğiniz kadar aile yılı değil, aile asrı, aile çağı, aile saniyesi deyin bütün sayıları sıfırla bölmeye kararlısınız demektir.İmam Hatip Liseleri, Kuran Kursları, binlerce hafız, dindarlaştırma adımları diye güzel işlere imza atarsınız ama ahlaksızlığın daniskası olan kimi konserleri, festivalleri, magazin programlarını, çıplak reklamcılığı, zinayı, sıfır kontrollü sosyal medyayı, sanal kumarı veya vergilendirilen kumarı alabildiğine teşvik ederseniz, hangi kara deliğin neyi ne kadar yutacağını da umursamıyorsunuz demektir.Makamlardaki çıkar ve rant kara delikleri.Hiçbir şekilde ciddiye alınmayan kamudaki savurganlık kara delikleri.Ve daha niceleri.Bu ülke bu kadar kara deliğin arasından geçerek yoluna devam ediyor.Hiç biri bizi yutamaz diye efelenmek beyhude.Yutmamalı, yutturmamalı ya Hu.Özkan Yaman Doğruhaber
İngiltere’nin parlak entelektüellerinden John Berger, 1978 yılında bizim “varoşlarımızda” bir mahalleye gider, bir eve misafir olur.
JOHN BERGER: TÜRK EVİ: CENNET
Muazzam bir makaleyle döner ziyaretinden, gözlemlerini enfes bir makaleye döker: “Türk evi: Cennet”: Makalesinin başlığı budur Berger’in.
Nasıl başlık ama!
Muhteşem, değil mi?
Nereden nereye?
Şimdi Türk evi’nin yerinde yeller esiyor: Aile çökmenin eşiğine geldi. “Cennet”, cehenneme dönüşmek üzere…
AİLE BAKANLIĞI: AİLE’NİN ALTINI OYAN DİNAMİT!
Dürüst olalım ve hakikati ifade edelim: Ailenin çöküşünün gerisinde hükümetin tartışmalı aile ve kadın politikalarının rolü var.
Hükümet, bir yandan kadının iş hayatındaki rolünün artırılmasıyla övünüyor ama öte yandan da ailenin çökmesinden yakınıyor!
Ne yaman çelişki: AK Parti muhafazakâr parti, seküler-liberal bir parti değil, değil mi? Yanlış mı biliyorum?
AK Parti, aileyi koruyacak stratejiler geliştirmek zorunda: Kadının iş hayatına değil ev hayatına atılmasının yollarını bulursa anlamlı bir politika izlemiş olur.
Mahinur Özdemir Bakanımız, en yetkin, en donanımlı ve aile üzerinde özenle titreyen Aile Bakanımız, bence. Nafaka konusundaki gayretleri, sosyal medya kullanımının yaşının düşürülmesi konusundaki özel çabaları güzel icraatları. Ama onun da nefesi yetmiyor bazı radikal kararların alınmasına, diye düşünüyorum.
Ama Bakanımızın gelişinden önce Bakanlığın aileyi çökerten türlü feminist şebekelerin kontrolüne girdiği görüldü.
Bakanlığın aile ile ilgili aldığı kararlar, AB uyum yasaları vesaire çerçevesinde yapılan düzenlemeler, kadının beyanının esas olması, haksız / zorba nafaka uygulaması, vb gibi uygulamalar, ailenin daha fazla kan kaybetmesine, yuvaların dağılmasına, boşanmaların hızla artmasına yol açtı…
Sonuçta, Aile bakanlığı, ailenin altını oyan dinamite dönüştü!
AİLENİN ÇÖKMESİNE YOL AÇAN DİĞER FAKTÖRLER…
Ailenin çökmesine yol açan başka faktörleri şöyle özetlemek mümkün:
* Medyaların hedonizmi ve egoizmi kutsayan, aileyi aşağılayan, boşanmayı kışkırtan ve aileleri kurşuna dizen çarpık ilişkileri ve sapkın kişileri süblime eden iğrenç dizileri,
* Reytinge tapan ruhsuz televizyoncuların Anadolu inanını aşağılayan, aileyi karalayan ve boşanmaları kışkırtan kadın kuşağı programları, popüler kültürün yoz ve yozlaştırıcı ürünleri etkili oldu.
12 yıl zorunlu eğitim, meslek liselerini çökmenin eşiğine getirdi, endüstriye büyük darbe vurdu, toplumun sosyolojisini bozdu: Ülke, Afganistan’dan çoban getirmek, Türk cumhuriyet-lerinden hizmet sektörüne eleman ithal etmek zorunda kaldı! Bu ne demek biliyor musunuz? En fazla bir kulaklık zaman dilimi içinde büyük şehirlerimizde yabancı uyrukluların yaşadığı gettoların zuhûr etmesi, Paris’i, Londra’yı, New York’u aratmayacak sokak şiddetinin patlak vermesi demektir bu.
AİLEYİ KURTARAMAZSAK ÜLKEYİ KURTARAMAYIZ!
Nüfusunu yitiren bir ülke nüfûzunu da yitirir.
Dünyada demografi savaşları yaşanıyor pandemi’den bu yana!
Ailenin çöktüğü bir ülkede nüfus da çöker.
Aileyi kurtaramazsanız, nüfusu aslâ kurtaramazsınız.
Öyleyse işe aileden başlanacak…
Zorunlu alanlar dışında kadın anne olacak, yuva kurulacak, anne anne, baba baba rolünü oynayacak. Ev cennet olacak yeniden.
Dünyada ailenin en güçlü olduğu ülke Türkiye idi; hâlen de öyledir. Ama aile büyük darbe yedi: toplum sekülerleşti, ülke plansız kentleşti: ruhsuz, kimliksiz, kişiliksiz kentler ve aileleri apartman dairelerine hapseden yerleşim hücreleri, kafesler yapıldı.
Ülkenin en zor zamanlarında, kriz ve âfet zamanlarında güçlü aile yapımız, toplumun ve ülkenin çökmesini önledi. Ama artık bu betonlaşmayla birlikte bunlar yük ölçüde hayal oldu. Bunun en son ve ürpertici örneği 6 Şubat Kahramanmaraş Depremi’mde yaşandı.
ASIL DEPREM, AİLEDE YAŞANAN DEPREM!
6 Şubat Kahramanmaraş Depremi, ailede yaşanan depremin, toplumun sekülerleşmesinin toplumu nasıl uçurumun, çıkmaz sokağın eşiğine getirip bıraktığını gösterdi. 6 Şubat Depremi, jeolojik değil, sosyolojik deprem olarak büyük yıkıma yol açtı: Büyük şehirler başta olmak üzere, kira fiyatları vahşice arttı, ülkede ürpertici bir iskan-mesken sorunu zuhûr etmesine yol açtı: Sosyolojinin çöküşü!
Hâsılıkelâm: Aile korunmadığı sürece, evlilik oranlarının ve nüfusun aşağıya doğru fırlaması, aile içindeki çatışmaların zıvanadan çıkması ve yuvaların yıkılması, çocukların annesiz-babasız büyümesi, şiddete sürüklenmesi önlenemez.
Vesselâm.
Yusuf Kaplan Yeni Şafak gazetesi

İngiltere’nin parlak entelektüellerinden John Berger, 1978 yılında bizim “varoşlarımızda” bir mahalleye gider, bir eve misafir olur.JOHN BERGER: TÜRK EVİ: CENNETMuazzam bir makaleyle döner ziyaretinden, gözlemlerini enfes bir makaleye döker: “Türk evi: Cennet”: Makalesinin başlığı budur Berger’in.Nasıl başlık ama!Muhteşem, değil mi?Nereden nereye?Şimdi Türk evi’nin yerinde yeller esiyor: Aile çökmenin eşiğine geldi. “Cennet”, cehenneme dönüşmek üzere…AİLE BAKANLIĞI: AİLE’NİN ALTINI OYAN DİNAMİT!Dürüst olalım ve hakikati ifade edelim: Ailenin çöküşünün gerisinde hükümetin tartışmalı aile ve kadın politikalarının rolü var.Hükümet, bir yandan kadının iş hayatındaki rolünün artırılmasıyla övünüyor ama öte yandan da ailenin çökmesinden yakınıyor!Ne yaman çelişki: AK Parti muhafazakâr parti, seküler-liberal bir parti değil, değil mi? Yanlış mı biliyorum?AK Parti, aileyi koruyacak stratejiler geliştirmek zorunda: Kadının iş hayatına değil ev hayatına atılmasının yollarını bulursa anlamlı bir politika izlemiş olur.Mahinur Özdemir Bakanımız, en yetkin, en donanımlı ve aile üzerinde özenle titreyen Aile Bakanımız, bence. Nafaka konusundaki gayretleri, sosyal medya kullanımının yaşının düşürülmesi konusundaki özel çabaları güzel icraatları. Ama onun da nefesi yetmiyor bazı radikal kararların alınmasına, diye düşünüyorum.Ama Bakanımızın gelişinden önce Bakanlığın aileyi çökerten türlü feminist şebekelerin kontrolüne girdiği görüldü.Bakanlığın aile ile ilgili aldığı kararlar, AB uyum yasaları vesaire çerçevesinde yapılan düzenlemeler, kadının beyanının esas olması, haksız / zorba nafaka uygulaması, vb gibi uygulamalar, ailenin daha fazla kan kaybetmesine, yuvaların dağılmasına, boşanmaların hızla artmasına yol açtı…Sonuçta, Aile bakanlığı, ailenin altını oyan dinamite dönüştü!AİLENİN ÇÖKMESİNE YOL AÇAN DİĞER FAKTÖRLER…Ailenin çökmesine yol açan başka faktörleri şöyle özetlemek mümkün:* Medyaların hedonizmi ve egoizmi kutsayan, aileyi aşağılayan, boşanmayı kışkırtan ve aileleri kurşuna dizen çarpık ilişkileri ve sapkın kişileri süblime eden iğrenç dizileri,* Reytinge tapan ruhsuz televizyoncuların Anadolu inanını aşağılayan, aileyi karalayan ve boşanmaları kışkırtan kadın kuşağı programları, popüler kültürün yoz ve yozlaştırıcı ürünleri etkili oldu.12 yıl zorunlu eğitim, meslek liselerini çökmenin eşiğine getirdi, endüstriye büyük darbe vurdu, toplumun sosyolojisini bozdu: Ülke, Afganistan’dan çoban getirmek, Türk cumhuriyet-lerinden hizmet sektörüne eleman ithal etmek zorunda kaldı! Bu ne demek biliyor musunuz? En fazla bir kulaklık zaman dilimi içinde büyük şehirlerimizde yabancı uyrukluların yaşadığı gettoların zuhûr etmesi, Paris’i, Londra’yı, New York’u aratmayacak sokak şiddetinin patlak vermesi demektir bu.AİLEYİ KURTARAMAZSAK ÜLKEYİ KURTARAMAYIZ!Nüfusunu yitiren bir ülke nüfûzunu da yitirir.Dünyada demografi savaşları yaşanıyor pandemi’den bu yana!Ailenin çöktüğü bir ülkede nüfus da çöker.Aileyi kurtaramazsanız, nüfusu aslâ kurtaramazsınız.Öyleyse işe aileden başlanacak…Zorunlu alanlar dışında kadın anne olacak, yuva kurulacak, anne anne, baba baba rolünü oynayacak. Ev cennet olacak yeniden.Dünyada ailenin en güçlü olduğu ülke Türkiye idi; hâlen de öyledir. Ama aile büyük darbe yedi: toplum sekülerleşti, ülke plansız kentleşti: ruhsuz, kimliksiz, kişiliksiz kentler ve aileleri apartman dairelerine hapseden yerleşim hücreleri, kafesler yapıldı.Ülkenin en zor zamanlarında, kriz ve âfet zamanlarında güçlü aile yapımız, toplumun ve ülkenin çökmesini önledi. Ama artık bu betonlaşmayla birlikte bunlar yük ölçüde hayal oldu. Bunun en son ve ürpertici örneği 6 Şubat Kahramanmaraş Depremi’mde yaşandı.ASIL DEPREM, AİLEDE YAŞANAN DEPREM!6 Şubat Kahramanmaraş Depremi, ailede yaşanan depremin, toplumun sekülerleşmesinin toplumu nasıl uçurumun, çıkmaz sokağın eşiğine getirip bıraktığını gösterdi. 6 Şubat Depremi, jeolojik değil, sosyolojik deprem olarak büyük yıkıma yol açtı: Büyük şehirler başta olmak üzere, kira fiyatları vahşice arttı, ülkede ürpertici bir iskan-mesken sorunu zuhûr etmesine yol açtı: Sosyolojinin çöküşü!Hâsılıkelâm: Aile korunmadığı sürece, evlilik oranlarının ve nüfusun aşağıya doğru fırlaması, aile içindeki çatışmaların zıvanadan çıkması ve yuvaların yıkılması, çocukların annesiz-babasız büyümesi, şiddete sürüklenmesi önlenemez.Vesselâm.Yusuf Kaplan Yeni Şafak gazetesi
Nüfusun azalması…
Okullarda şiddet…
Zevkperizmin sadece gençler arasında değil, bütün yaş grupları arasında yayılması…
Her biriyle ilgili parçalı çözümler dile getiriyoruz:
Ekonomik desteğin nüfusun çoğalmasına katkı sağlayacağına inanıyoruz.
Öğretmenleri ve idareyi güçlendirmeyi okullardaki şiddeti engellemek için çare görüyoruz.
Aile ilgisinin zevkperizmin önüne geçebileceğine dair hararetli nutuklar atıyoruz.
Bunların her birisinin bu sorunların çözümüne katkısının olacağı inkâr edilemez. Ama hiçbiri sadra şifa olmaz.
Çünkü,
-Ekonomik durum düzeldikçe nüfusun azaldığına dair ciddi tespitler vardır.
-Geçmişte okulları asker gibi yöneten idarecilerin okullarında daha çok asayiş sorununun olduğu ve şiddete başvuran öğretmenlerin de sistemi kilitleyecek kadar problem oluşturdukları bilinmektedir.
-Zevkperizm, bir gençlik sorunu olmaktan çıkmış, zevkperizmin yaşla ilişkisi neredeyse son bulmuştur. Ailelerin kendileri tatil kültürü başta olmak üzere farklı etkenler üzerinden zevkperizme müptela olmuştur. Zevkperizme müptela olan aileler, gençleri şu veya bu şekilde bizzat zevkperizme sevk ediyorlar. Aile ilgisi çözüm değil, belki sorunun bir parçasıdır.
Öyleyse ne yapılmalı?
Bu sorunlar toplumsal sorunlardır ve toplumsal sorunlar, dini doğrudan ilgilendirir.
İslam’ın tarihsel tecrübesi ise bize şunu net olarak göstermektedir:
İslam, sivil toplumu seviyor. Sivilleşme, İslam’ı her dönemde güçlendiriyor. Buna karşı Emevî günlerinden bu yana devletin sivil alana uç müdahalesi ters tepiyor. (Bunun özellikle “Şark” kültüründeki dindar olmayla acı çekmeyi ilişkilendiren, dolayısıyla dindarın devletin sağladığı refahla ilişkili olmasını samimiyetsizliğine yorumlayan, haktan sapması veya haktan sapma potansiyeline sahip olması olarak anlayan anlayışı gibi pek çok nedeninden söz edilebilir. Ama nihayetinde karşımızda böyle bir gerçeklik vardır ve onu dikkate almak zorundayız.)
Müslüman sivil toplum güçlü olunca İslâmî yaşam güç kazanıyor, zayıf olunca İslâmî yaşam zayıflıyor. Dolayısıyla ülke farkı söz konusu olmaksızın dindar idarecilerin iş başında oldukları dönemlerde devletin sivil alana girişi, İslâmî yaşamla ilgili bazı sorunlar getiriyor.
Bu elbette devletin İslâmî yaşama yönelik yasaklar getirmesine elbette benzemiyor. Ama İslâmî yaşamın her nedense bazı sorunlar yaşamasına da yol açıyor.
Sivil toplum, asla devletin alternatifi olamaz ama devlet de sivil toplumun yapabileceği her şeyi yapamaz.
Sivil toplumun elbette riskleri vardır. Ama sağlayacağı avantajları riskleri yanında hiçtir. Zira sivil toplumun zayıflaması, nihayetinde devletin duraksaması ve bunalımı demektir. Hakikatte iktisattan günlük yaşama, Osmanlı'nın hikayesi de budur.
Bu noktada bir orta yola gitmek gerekir. Devlet, sivil toplumu gözetirken onun İslâmî faaliyetlerinin önünü mümkün olduğu kadar açmalı, bu hususta riskleri en aza indirerek göze almalıdır.
İslâmî sivil toplum güçlendikçe
-Nüfusun arttığı,
-Okullarda şiddetin azaldığı,
-Zevkperizmin sorun olma yaygınlığını kaybettiği kolaylıkla görülecektir.
Ne var ki sivil toplum, devletin himayesindeki yarı hükümet kurumları değildir. Öyle de olmamalıdır. Sivil toplum, gerektiğinde muhalefet etmeyi bilen, zaman zaman sert eleştiriler yöneltebilen, toplumun muhalefet talebini de karşılayan ama nihayetinde ana çatı içinde stratejik davranarak büyük hedeflerin birlikte gerçekleşmesini sağlayan bir yapıdır. Bağımlı değil, bağımsız da değil, otonomdur ve gelişme kabiliyetini otonomluğundan alır. Otonomluğu asiliğine değil, renkliliğe, imkân çokluğuna vesiledir.
Devlet, sosyal adaleti sağlamaya çalışmakla uğraşmalıdır. Sosyal adaleti az çok sağlayan bir devletin yanında güçlü bir sivil toplum, sadece devletin yükünü hafifletmez, aynı zamanda devletin ilerlemesini ve alanını dışarıyı doğru genişletmesini de sağlar.

Nüfusun azalması…Okullarda şiddet…Zevkperizmin sadece gençler arasında değil, bütün yaş grupları arasında yayılması…Her biriyle ilgili parçalı çözümler dile getiriyoruz:Ekonomik desteğin nüfusun çoğalmasına katkı sağlayacağına inanıyoruz.Öğretmenleri ve idareyi güçlendirmeyi okullardaki şiddeti engellemek için çare görüyoruz.Aile ilgisinin zevkperizmin önüne geçebileceğine dair hararetli nutuklar atıyoruz.Bunların her birisinin bu sorunların çözümüne katkısının olacağı inkâr edilemez. Ama hiçbiri sadra şifa olmaz.Çünkü,-Ekonomik durum düzeldikçe nüfusun azaldığına dair ciddi tespitler vardır.-Geçmişte okulları asker gibi yöneten idarecilerin okullarında daha çok asayiş sorununun olduğu ve şiddete başvuran öğretmenlerin de sistemi kilitleyecek kadar problem oluşturdukları bilinmektedir.-Zevkperizm, bir gençlik sorunu olmaktan çıkmış, zevkperizmin yaşla ilişkisi neredeyse son bulmuştur. Ailelerin kendileri tatil kültürü başta olmak üzere farklı etkenler üzerinden zevkperizme müptela olmuştur. Zevkperizme müptela olan aileler, gençleri şu veya bu şekilde bizzat zevkperizme sevk ediyorlar. Aile ilgisi çözüm değil, belki sorunun bir parçasıdır.Öyleyse ne yapılmalı?Bu sorunlar toplumsal sorunlardır ve toplumsal sorunlar, dini doğrudan ilgilendirir.İslam’ın tarihsel tecrübesi ise bize şunu net olarak göstermektedir:İslam, sivil toplumu seviyor. Sivilleşme, İslam’ı her dönemde güçlendiriyor. Buna karşı Emevî günlerinden bu yana devletin sivil alana uç müdahalesi ters tepiyor. (Bunun özellikle “Şark” kültüründeki dindar olmayla acı çekmeyi ilişkilendiren, dolayısıyla dindarın devletin sağladığı refahla ilişkili olmasını samimiyetsizliğine yorumlayan, haktan sapması veya haktan sapma potansiyeline sahip olması olarak anlayan anlayışı gibi pek çok nedeninden söz edilebilir. Ama nihayetinde karşımızda böyle bir gerçeklik vardır ve onu dikkate almak zorundayız.)Müslüman sivil toplum güçlü olunca İslâmî yaşam güç kazanıyor, zayıf olunca İslâmî yaşam zayıflıyor. Dolayısıyla ülke farkı söz konusu olmaksızın dindar idarecilerin iş başında oldukları dönemlerde devletin sivil alana girişi, İslâmî yaşamla ilgili bazı sorunlar getiriyor.Bu elbette devletin İslâmî yaşama yönelik yasaklar getirmesine elbette benzemiyor. Ama İslâmî yaşamın her nedense bazı sorunlar yaşamasına da yol açıyor.Sivil toplum, asla devletin alternatifi olamaz ama devlet de sivil toplumun yapabileceği her şeyi yapamaz.Sivil toplumun elbette riskleri vardır. Ama sağlayacağı avantajları riskleri yanında hiçtir. Zira sivil toplumun zayıflaması, nihayetinde devletin duraksaması ve bunalımı demektir. Hakikatte iktisattan günlük yaşama, Osmanlı'nın hikayesi de budur. Bu noktada bir orta yola gitmek gerekir. Devlet, sivil toplumu gözetirken onun İslâmî faaliyetlerinin önünü mümkün olduğu kadar açmalı, bu hususta riskleri en aza indirerek göze almalıdır.İslâmî sivil toplum güçlendikçe-Nüfusun arttığı,-Okullarda şiddetin azaldığı,-Zevkperizmin sorun olma yaygınlığını kaybettiği kolaylıkla görülecektir.Ne var ki sivil toplum, devletin himayesindeki yarı hükümet kurumları değildir. Öyle de olmamalıdır. Sivil toplum, gerektiğinde muhalefet etmeyi bilen, zaman zaman sert eleştiriler yöneltebilen, toplumun muhalefet talebini de karşılayan ama nihayetinde ana çatı içinde stratejik davranarak büyük hedeflerin birlikte gerçekleşmesini sağlayan bir yapıdır. Bağımlı değil, bağımsız da değil, otonomdur ve gelişme kabiliyetini otonomluğundan alır. Otonomluğu asiliğine değil, renkliliğe, imkân çokluğuna vesiledir.Devlet, sosyal adaleti sağlamaya çalışmakla uğraşmalıdır. Sosyal adaleti az çok sağlayan bir devletin yanında güçlü bir sivil toplum, sadece devletin yükünü hafifletmez, aynı zamanda devletin ilerlemesini ve alanını dışarıyı doğru genişletmesini de sağlar.
Hafta sonu, yetmiş yaşını geçmiş bir memur emeklisi Hacı Amca aradı. Daha önce yüz yüze karşılaşmalarımızda kendisinden söz etmişti:
Askeri bir kurumda sivil bir çalışan olarak çalışmış, 28 Şubat’ın bütün dehşetlerine tanıklık etmiş, zorluklarını yaşamış. 28 Şubat’ta askeri lojmanlarda kalmış, o tarihte bir steyşın araba almış, dört kızını bagajda saklayarak Kur’an Kursu’na götürüp getirmiş.
Şimdi kızlarından iki üçü lise çağlarına gelmiş çocuk sahibiydiler ve dindar olsalar da çocuklarının İslâmî kimliğini korumak için Hacı Amca kadar duyarlı değildiler. Anne-babalar kendilerince özgürlükçü takınmışlar, İslâmî cemiyetlerden uzak durmuşlar, hoşgörü deyip çocuklarını rahat bırakmışlar ve çocuklar, dinî bir eğitim alsalar da İslâmî bir duyarlılık kazanmamışlar.
Hacı Amca, bu kez o çocuklardan birinin sürüklendiği faciadan söz etti: 17 yaşındaki kız çocuğu devam ettiği özel okulda uyuşturucuya alışmış. Vaziyeti geç fark ediliş ve şimdilik hiçbir tedavi fayda vermiyor. Başta özgürlükçü annesi olmak üzere bütün aile kahrolmuş durumda, dört elle uğraşıyorlar ama netice yok!
Hakikat şu ki: Hacı Amca’nın anlattıkları bireysel bir serüven değil, şu anda belki binlerce aile aynı acıya müptela.
Sorunun öne çıkan iki yanı var:
1) Müslümanlar olarak misyonerlikle, ideolojilerle, baskıyla, ekonomik sorunlarla iyi baş ettik. Ne misyonerler çocuklarımızı Hıristiyan yapabildi ne ideolojiler, İslam dünyasında Batı’da olduğu kadar etkili oldu. Ne zorbalığa boyun eğdik ne yoksulluk, bizi tüketti…
Ne var ki sosyal bilimler hâlâ çok zayıf hatta yok ve biz, çağı bir kez daha iyi takip edemedik:
Modern Batı’da ilk günden itibaren düşünce ve zevk birlikteliği vardı. Modern Batı, henüz oluşum aşamasından bu yana, bilim-düşünce-ideoloji- insan hakları-zevk unsurlarının gücün yanında yer aldığı gücün ise çıkara hizmet ettiği bir sistemi ifade eder. Ne var ki 20. yüzyıla kadar zevk, unsurlardan sadece biri iken 21. Yüzyılın başından bu yana gücün baş yardımcısı konumunda.
Çağ, Batı için ne Voltaire çağıdır ne Weber ne Marks çağıdır. Onlardan hiçbiri tamamen unutulmadı. Ama çağ, Freud çağıdır.
Freud, demek bilinç altı demektir. Açık bir ifadeyle insanın hayal dünyasında uzanabildiği her arzuyu yaşamaya sevk edildiği çağdır bu çağ. Arzu demek, tüketim demektir ve tüketim demek kapitalizm için çalışmak demektir.
28 Şubat günlerinde Kanal 6 TV’de program yapan ve “Türk halkı zevk almayı bilmiyor!” diyerek oldukça ilgi çekici bir içerikle halkı belli bir film tipine ve o filmlerdeki ilişkilere teşvik eden N. S. adlı sunucunun Türkiye’nin eski Hahambaşının torunu olduğunu ancak zevkperizm üzerine çalışırken öğrenebilmiştim. Zira ekranda sıradan bir Türk olarak görünüyor hatta Türkleri zevkle, arzularla tanıştırmak isteyen bir “iyi yürek” olarak gülümseyip duruyordu. Sizce Hahambaşı, Yahudilere ahlakı öğretirken onun torunu ne diye ekranları başındaki izleyiciyi, arzuları kontrol dışına çıkaran eylemlere yönlendiriyordu?
Kesinlikle bir sosyal mühendislik sonucunda bugün sadece aileler değil, yetişkinler de zevkperizme müptela olmuş durumda. Arzular ne inanca ne düşünceye ne çıkara ne ayba takılıyor. Özellikle “tatil zorunluluğu” anlayışı insanların en olmadık ortamlara girmesini sağlıyor. Eskiler bu yolla sadece “tövbe gerektirecek günah” işlerken gençlerin bütün dünyaları değişiyor. Zira anne babalarından öğrendikleri arzuyu önceleme (hiyerarşinin tepesine yerleştirme) eğilime hayatlarına yön veriyor.
Öte yandan:
a) Sivil toplum demek, aslında fertlerin buluşup dayanışması ve dolayısıyla birbirlerini kollayarak korunması demektir.
Oysa sivil toplum, yeni süreçte genellikle vaktin çoğunun ayrıldığı bir iç kamplaşma demektir. İç kamplaşma doğrultusunda dindar aileler, evlerinde aralıksız, başka kamplardan dindar eleştirisi yapıyorlar, böylece farkında olmadan çocuklarının zihin dünyası bağlamında kendi kamplarına kurşun sıkıyorlar.
b) 1980’li yıllarda ve ondan öncesinde yetişenlerin dikkati daha çok düşünce üzerindedir, günlük hayatta da bireysel iktisada meraklılar. Onlar, kalplere huzur veren, evleri maneviyatla dolduran zikri ihmal ettiler ve iktisadı konularda çelişkiye düştüler. Bundan dolayı çocuklar, onlardan düşünsel nutuklar duysa da onlarda huzur ve maneviyat görmedi. Aksine onların düşünceleriyle tutumları arasında tutarsızlığa tanıklık etti.
2) 28 Şubat’tan sonra aileler “Kamplaşma!” propagandasına fena kapıldılar. Çocuklarına “Ben ve Öteki” bağlamında bir şeyler öğretmek bir yana, onları “Hoşgörü” adı altında kendileri gibi inanmayanlarla oturup kalkmaya teşvik ettiler. Anne babalar, farklı sebeplerle bambaşka dünyalara girip çıkarken çocukları girdikleri dünyalardan çıkamadılar.
Çözüm:
Devlet, dine hizmet eder. Ne var ki dini devlet değil, siviller öğretir. Dört Halife Devri’nde bile din, ihlaslı sivil girişimlerle yayılmıştır. Devlet, güç demektir, din ise iknadır. Devlet korur, iknayı ise gönüllü sivil unsurlar yapar.
Mevcut durumda resmi dini hizmetlerin katkısı inkâr edilemez. Ama bu hizmetler, hiçbir zaman sivil hizmetlerin bereketine ulaşmaz. Daha doğrusu resmi dini hizmetlerin bereketi ancak o hizmette bulunanların resmi görevi aşacak gönüllülüğe ulaşmalarıyla mümkündür.
Bir vaiz efendi, maaşsız geçinemez. Maaş almak onun hakkı ve ona maaş veren devlet, dine hizmet eder. Ama onun etkili olabilmesi maaşını unutarak ihlasla konuşup gayret göstermesine bağlıdır. Timurtaş Hoca, Ankara’da Rıza Çöllüoğlu Hoca, Konya’da Tahir Büyükkörükçü Hoca ve Diyanet’den maaş alan nice isimsiz kahraman olumlu yönde toplumsal dönüşüme böyle katkı verdiler. Allah hepsine rahmet eylesin!
Lâkin vaazdan etkilenmek sadece bir başlangıçtır. Onu sürdürecek ve onun sürekliliğini sağlayacak olan buluşma, kaynaşma, dayanışma ve birbirini günahlara karşı kollamadır. Bu da ancak güçlü bir sivil toplumla olur. Mevcut cami cemaatinin kendini aşıp sivil toplumun yerini tutması zinhar mümkün değildir.
Öyleyse sivil toplum iç kamplaşma hikayelerinden kendisini arındırarak seferberlik hâlinde irşada yönelmeli ve aileler acilen hoşgörü namına “Ben ve Öteki” gerçeğini yok sayan zihniyetten uzaklaşmalıdır.
Zevkperizmle imtihanı aşmak, böyle bir seferberlikle hiç de zor olmayacaktır.
Abdulkadir Turan

Hafta sonu, yetmiş yaşını geçmiş bir memur emeklisi Hacı Amca aradı. Daha önce yüz yüze karşılaşmalarımızda kendisinden söz etmişti:Askeri bir kurumda sivil bir çalışan olarak çalışmış, 28 Şubat’ın bütün dehşetlerine tanıklık etmiş, zorluklarını yaşamış. 28 Şubat’ta askeri lojmanlarda kalmış, o tarihte bir steyşın araba almış, dört kızını bagajda saklayarak Kur’an Kursu’na götürüp getirmiş.Şimdi kızlarından iki üçü lise çağlarına gelmiş çocuk sahibiydiler ve dindar olsalar da çocuklarının İslâmî kimliğini korumak için Hacı Amca kadar duyarlı değildiler. Anne-babalar kendilerince özgürlükçü takınmışlar, İslâmî cemiyetlerden uzak durmuşlar, hoşgörü deyip çocuklarını rahat bırakmışlar ve çocuklar, dinî bir eğitim alsalar da İslâmî bir duyarlılık kazanmamışlar.Hacı Amca, bu kez o çocuklardan birinin sürüklendiği faciadan söz etti: 17 yaşındaki kız çocuğu devam ettiği özel okulda uyuşturucuya alışmış. Vaziyeti geç fark ediliş ve şimdilik hiçbir tedavi fayda vermiyor. Başta özgürlükçü annesi olmak üzere bütün aile kahrolmuş durumda, dört elle uğraşıyorlar ama netice yok!Hakikat şu ki: Hacı Amca’nın anlattıkları bireysel bir serüven değil, şu anda belki binlerce aile aynı acıya müptela.Sorunun öne çıkan iki yanı var:1) Müslümanlar olarak misyonerlikle, ideolojilerle, baskıyla, ekonomik sorunlarla iyi baş ettik. Ne misyonerler çocuklarımızı Hıristiyan yapabildi ne ideolojiler, İslam dünyasında Batı’da olduğu kadar etkili oldu. Ne zorbalığa boyun eğdik ne yoksulluk, bizi tüketti…Ne var ki sosyal bilimler hâlâ çok zayıf hatta yok ve biz, çağı bir kez daha iyi takip edemedik:Modern Batı’da ilk günden itibaren düşünce ve zevk birlikteliği vardı. Modern Batı, henüz oluşum aşamasından bu yana, bilim-düşünce-ideoloji- insan hakları-zevk unsurlarının gücün yanında yer aldığı gücün ise çıkara hizmet ettiği bir sistemi ifade eder. Ne var ki 20. yüzyıla kadar zevk, unsurlardan sadece biri iken 21. Yüzyılın başından bu yana gücün baş yardımcısı konumunda.Çağ, Batı için ne Voltaire çağıdır ne Weber ne Marks çağıdır. Onlardan hiçbiri tamamen unutulmadı. Ama çağ, Freud çağıdır.Freud, demek bilinç altı demektir. Açık bir ifadeyle insanın hayal dünyasında uzanabildiği her arzuyu yaşamaya sevk edildiği çağdır bu çağ. Arzu demek, tüketim demektir ve tüketim demek kapitalizm için çalışmak demektir.28 Şubat günlerinde Kanal 6 TV’de program yapan ve “Türk halkı zevk almayı bilmiyor!” diyerek oldukça ilgi çekici bir içerikle halkı belli bir film tipine ve o filmlerdeki ilişkilere teşvik eden N. S. adlı sunucunun Türkiye’nin eski Hahambaşının torunu olduğunu ancak zevkperizm üzerine çalışırken öğrenebilmiştim. Zira ekranda sıradan bir Türk olarak görünüyor hatta Türkleri zevkle, arzularla tanıştırmak isteyen bir “iyi yürek” olarak gülümseyip duruyordu. Sizce Hahambaşı, Yahudilere ahlakı öğretirken onun torunu ne diye ekranları başındaki izleyiciyi, arzuları kontrol dışına çıkaran eylemlere yönlendiriyordu?Kesinlikle bir sosyal mühendislik sonucunda bugün sadece aileler değil, yetişkinler de zevkperizme müptela olmuş durumda. Arzular ne inanca ne düşünceye ne çıkara ne ayba takılıyor. Özellikle “tatil zorunluluğu” anlayışı insanların en olmadık ortamlara girmesini sağlıyor. Eskiler bu yolla sadece “tövbe gerektirecek günah” işlerken gençlerin bütün dünyaları değişiyor. Zira anne babalarından öğrendikleri arzuyu önceleme (hiyerarşinin tepesine yerleştirme) eğilime hayatlarına yön veriyor.Öte yandan:a) Sivil toplum demek, aslında fertlerin buluşup dayanışması ve dolayısıyla birbirlerini kollayarak korunması demektir.Oysa sivil toplum, yeni süreçte genellikle vaktin çoğunun ayrıldığı bir iç kamplaşma demektir. İç kamplaşma doğrultusunda dindar aileler, evlerinde aralıksız, başka kamplardan dindar eleştirisi yapıyorlar, böylece farkında olmadan çocuklarının zihin dünyası bağlamında kendi kamplarına kurşun sıkıyorlar.b) 1980’li yıllarda ve ondan öncesinde yetişenlerin dikkati daha çok düşünce üzerindedir, günlük hayatta da bireysel iktisada meraklılar. Onlar, kalplere huzur veren, evleri maneviyatla dolduran zikri ihmal ettiler ve iktisadı konularda çelişkiye düştüler. Bundan dolayı çocuklar, onlardan düşünsel nutuklar duysa da onlarda huzur ve maneviyat görmedi. Aksine onların düşünceleriyle tutumları arasında tutarsızlığa tanıklık etti.2) 28 Şubat’tan sonra aileler “Kamplaşma!” propagandasına fena kapıldılar. Çocuklarına “Ben ve Öteki” bağlamında bir şeyler öğretmek bir yana, onları “Hoşgörü” adı altında kendileri gibi inanmayanlarla oturup kalkmaya teşvik ettiler. Anne babalar, farklı sebeplerle bambaşka dünyalara girip çıkarken çocukları girdikleri dünyalardan çıkamadılar.Çözüm:Devlet, dine hizmet eder. Ne var ki dini devlet değil, siviller öğretir. Dört Halife Devri’nde bile din, ihlaslı sivil girişimlerle yayılmıştır. Devlet, güç demektir, din ise iknadır. Devlet korur, iknayı ise gönüllü sivil unsurlar yapar.Mevcut durumda resmi dini hizmetlerin katkısı inkâr edilemez. Ama bu hizmetler, hiçbir zaman sivil hizmetlerin bereketine ulaşmaz. Daha doğrusu resmi dini hizmetlerin bereketi ancak o hizmette bulunanların resmi görevi aşacak gönüllülüğe ulaşmalarıyla mümkündür.Bir vaiz efendi, maaşsız geçinemez. Maaş almak onun hakkı ve ona maaş veren devlet, dine hizmet eder. Ama onun etkili olabilmesi maaşını unutarak ihlasla konuşup gayret göstermesine bağlıdır. Timurtaş Hoca, Ankara’da Rıza Çöllüoğlu Hoca, Konya’da Tahir Büyükkörükçü Hoca ve Diyanet’den maaş alan nice isimsiz kahraman olumlu yönde toplumsal dönüşüme böyle katkı verdiler. Allah hepsine rahmet eylesin!Lâkin vaazdan etkilenmek sadece bir başlangıçtır. Onu sürdürecek ve onun sürekliliğini sağlayacak olan buluşma, kaynaşma, dayanışma ve birbirini günahlara karşı kollamadır. Bu da ancak güçlü bir sivil toplumla olur. Mevcut cami cemaatinin kendini aşıp sivil toplumun yerini tutması zinhar mümkün değildir.Öyleyse sivil toplum iç kamplaşma hikayelerinden kendisini arındırarak seferberlik hâlinde irşada yönelmeli ve aileler acilen hoşgörü namına “Ben ve Öteki” gerçeğini yok sayan zihniyetten uzaklaşmalıdır.Zevkperizmle imtihanı aşmak, böyle bir seferberlikle hiç de zor olmayacaktır.Abdulkadir Turan
Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesi, zihnî / kültürel bağımsızlık mücadelesidir. Türkiye’nin İstiklal Savaşı’ndan sonra kazandığı bağımsızlık kültürel, zihnî ve siyasî bağımsızlık değildir; yalnızca “teritoryal” bağımsızlıktır; yani toprak bağımsızlığıdır.
“Teritoryal” bağımsızlığı Lozan’la kazandık. Lozan bizim bedenimizi kurtarmamız ama ruhumuzu yitirmemiz demekti.
TÜRKİYE ZİHNÎ / KÜLTÜREL BAĞIMSIZLIĞINI YİTİRDİ!
Başka bir ifadeyle, Lozan, kültürel bağımsızlığımızı yitirdiğimizi, kültürel intiharın eşiğine sürüklendiğimizi resmen, cebren ve hile ile ilan etmemizdir. Bu Türkiye’nin epistemik köleleşme ve ontolojik yok oluş sürecinin eşiğine sürüklenmesidir. Lozan zihin dünyamızı yıktı, hayat-dünyamızı yerle bir etti; dünyasız, iddiasız, T. S. Eliott’ın muhteşem ifadesiyle, tastamam “çorak bir ülke” icat etti.
Savaşmadan bu ülkenin zihnî / kültürel bağımsızlığını kaybetmesi demekti’r bu!
Türkiye, fiilen sömürgeleştirilmedi ama zihnen sömürgeleştirildi: Türkiye’de devlet, devletin bütün kurumları İslâm’dan arındırıldı, laikliğe göre yeniden yapılandırıldı. Toplumun zengin kültürel hafızası sıfırlandı, derin tarihî ufku daraltıldı.
Toprak bizim ama tarlayı başkaları sürüyor iki asırdır…
Bu toprakları, yani bedenimizi koruduk ama bu toprakları bize vatan yapan ruhumuzu, zihin dünyamızı, gökkubemizi yitirme tehlikesiyle karşı karşıyayız.
Bu tehlike sürüyor hâlâ...
Bu toplumun ruhunun, zihin dünyasının, gökkubbesinin yegâne kaynağı İslâm, İslâmî duyarlıklar, anlam haritaları çok büyük darbe yedi iki asırlık modernleşme (yani köklerimizden, kendimizden kopuş, yok oluş) tarihimiz boyunca.
Sait Halim Paşa’nın dediği gibi geldiğimiz nokta şu: “Batılılar yapar, biz yıkarız.”
Cumhuriyet modernleşmesinin kurucu kadrosunun öncü isimlerinden Şevket Süreyya Aydemir’in de farklı dünya görüşlerine sahip olmalarına rağmen Said Halim Paşa’nın gözlemini doğrulaması şaşırtıcı değil. O da Cumhuriyet modernleşmesi sürecinde “sadece yıktık ama yerine yeni bir şey yapamadık” der İnkılap ve Kadro başlıklı son eserinde.
İSTİKLAL VE İSTİKBAL MÜCADELEMİZ HENÜZ BAŞLAMADI
Türkiye’nin istiklal ve istikbal mücadelesi, yeniden medeniyet iddialarına sahip çıkması, eğitim, kültür, sanat alanlarının medeniyet dinamiklerimiz ve ruhköklerimiz çerçevesinde silbaştan yeniden inşa edilmesi mücahedesi ve mücadelesidir.
Bu mücadele henüz başlamadı.
Türkiye, ayaklarımız üzerinde sağlam durabilmemiz için öncelikli olarak siyasî ve ekonomik bağımsızlığını gerçekleştirme mücadelesi veriyor.
Ama zihnî (yani eğitim başta olmak üzere entelektüel hayatta, kültür ve sanat hayatında, medya dünyasında) bağımsızlığımızı kazanma mücadelesini ihmal ediyoruz.
Geç kalıyoruz...
Asıl istiklal ve istikbal mücadelesi, fikir, kültür, eğitim, sanat, medya ve şehircilikte verilmesi gereken mücadeledir.
Elbette güçlü olmamız, dışardan gelen, gelecek olan saldırıları göğüsleyebilmemiz için belli bir güce ulaşmamız, siyasî ve ekonomik bağımsızlığımızı tam olarak gerçekleştirmemiz çok önemli. Ama zihnî bağımsızlığımızı -şimdiye kadar olduğu gibi- gözardı etmemiz anlamına gelmez bu.
Elbette dengeli gitmek zorundayız. İkisini birlikte götürmek zorundayız.
Ne ki, şu yakıcı gerçeği aslâ unutmayalım, derim: Zihnî bağımsızlığımızı, kültürel bağımsızlığımızı kazanmamızı sağlayacak, eğitim, kültür, sanat, medya ve şehircilikte, dünyanın birikimini de çok iyi tanıyarak ve özümseyerek kendi medeniyet dinamiklerimiz ekseninde büyük bir devrime imza atacak atılımları gerçekleştiremezsek, ekonomik ve siyasî bağımsızlığımızı tam olarak gerçekleştirebilmeyi, varlığımızı koruyabilmemiz bile tehlikeye düşer.
Özetle; istiklal ve istikbal mücadelesi, bizim yönümüze, yörüngemize kavuşma, bunun için de, zihnî ve kültürel bağımsızlığımıza ulaşma mücadelesi vermemizle doğru orantılıdır. Ancak ondan sonradır ki, tarihin yapılmasında belirleyici roller oynamaya başlamamız imkân dâhiline girebilir.
Vesselâm.
Yusuf Kaplan Yeni Şafak

Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesi, zihnî / kültürel bağımsızlık mücadelesidir. Türkiye’nin İstiklal Savaşı’ndan sonra kazandığı bağımsızlık kültürel, zihnî ve siyasî bağımsızlık değildir; yalnızca “teritoryal” bağımsızlıktır; yani toprak bağımsızlığıdır.“Teritoryal” bağımsızlığı Lozan’la kazandık. Lozan bizim bedenimizi kurtarmamız ama ruhumuzu yitirmemiz demekti.TÜRKİYE ZİHNÎ / KÜLTÜREL BAĞIMSIZLIĞINI YİTİRDİ!Başka bir ifadeyle, Lozan, kültürel bağımsızlığımızı yitirdiğimizi, kültürel intiharın eşiğine sürüklendiğimizi resmen, cebren ve hile ile ilan etmemizdir. Bu Türkiye’nin epistemik köleleşme ve ontolojik yok oluş sürecinin eşiğine sürüklenmesidir. Lozan zihin dünyamızı yıktı, hayat-dünyamızı yerle bir etti; dünyasız, iddiasız, T. S. Eliott’ın muhteşem ifadesiyle, tastamam “çorak bir ülke” icat etti.Savaşmadan bu ülkenin zihnî / kültürel bağımsızlığını kaybetmesi demekti’r bu!Türkiye, fiilen sömürgeleştirilmedi ama zihnen sömürgeleştirildi: Türkiye’de devlet, devletin bütün kurumları İslâm’dan arındırıldı, laikliğe göre yeniden yapılandırıldı. Toplumun zengin kültürel hafızası sıfırlandı, derin tarihî ufku daraltıldı.Toprak bizim ama tarlayı başkaları sürüyor iki asırdır…Bu toprakları, yani bedenimizi koruduk ama bu toprakları bize vatan yapan ruhumuzu, zihin dünyamızı, gökkubemizi yitirme tehlikesiyle karşı karşıyayız.Bu tehlike sürüyor hâlâ...Bu toplumun ruhunun, zihin dünyasının, gökkubbesinin yegâne kaynağı İslâm, İslâmî duyarlıklar, anlam haritaları çok büyük darbe yedi iki asırlık modernleşme (yani köklerimizden, kendimizden kopuş, yok oluş) tarihimiz boyunca.Sait Halim Paşa’nın dediği gibi geldiğimiz nokta şu: “Batılılar yapar, biz yıkarız.”Cumhuriyet modernleşmesinin kurucu kadrosunun öncü isimlerinden Şevket Süreyya Aydemir’in de farklı dünya görüşlerine sahip olmalarına rağmen Said Halim Paşa’nın gözlemini doğrulaması şaşırtıcı değil. O da Cumhuriyet modernleşmesi sürecinde “sadece yıktık ama yerine yeni bir şey yapamadık” der İnkılap ve Kadro başlıklı son eserinde.İSTİKLAL VE İSTİKBAL MÜCADELEMİZ HENÜZ BAŞLAMADITürkiye’nin istiklal ve istikbal mücadelesi, yeniden medeniyet iddialarına sahip çıkması, eğitim, kültür, sanat alanlarının medeniyet dinamiklerimiz ve ruhköklerimiz çerçevesinde silbaştan yeniden inşa edilmesi mücahedesi ve mücadelesidir.Bu mücadele henüz başlamadı.Türkiye, ayaklarımız üzerinde sağlam durabilmemiz için öncelikli olarak siyasî ve ekonomik bağımsızlığını gerçekleştirme mücadelesi veriyor.Ama zihnî (yani eğitim başta olmak üzere entelektüel hayatta, kültür ve sanat hayatında, medya dünyasında) bağımsızlığımızı kazanma mücadelesini ihmal ediyoruz.Geç kalıyoruz...Asıl istiklal ve istikbal mücadelesi, fikir, kültür, eğitim, sanat, medya ve şehircilikte verilmesi gereken mücadeledir.Elbette güçlü olmamız, dışardan gelen, gelecek olan saldırıları göğüsleyebilmemiz için belli bir güce ulaşmamız, siyasî ve ekonomik bağımsızlığımızı tam olarak gerçekleştirmemiz çok önemli. Ama zihnî bağımsızlığımızı -şimdiye kadar olduğu gibi- gözardı etmemiz anlamına gelmez bu.Elbette dengeli gitmek zorundayız. İkisini birlikte götürmek zorundayız.Ne ki, şu yakıcı gerçeği aslâ unutmayalım, derim: Zihnî bağımsızlığımızı, kültürel bağımsızlığımızı kazanmamızı sağlayacak, eğitim, kültür, sanat, medya ve şehircilikte, dünyanın birikimini de çok iyi tanıyarak ve özümseyerek kendi medeniyet dinamiklerimiz ekseninde büyük bir devrime imza atacak atılımları gerçekleştiremezsek, ekonomik ve siyasî bağımsızlığımızı tam olarak gerçekleştirebilmeyi, varlığımızı koruyabilmemiz bile tehlikeye düşer.Özetle; istiklal ve istikbal mücadelesi, bizim yönümüze, yörüngemize kavuşma, bunun için de, zihnî ve kültürel bağımsızlığımıza ulaşma mücadelesi vermemizle doğru orantılıdır. Ancak ondan sonradır ki, tarihin yapılmasında belirleyici roller oynamaya başlamamız imkân dâhiline girebilir.Vesselâm.Yusuf Kaplan Yeni Şafak
Hamd âlemlerin Rabbine, salat ve selam da O’nun pak Rasulüne olsun.
Çocuklarımız, gözümüzden bile esirgediğimiz, doğduğundan itibaren oturmasını, emeklemesini, yürümesini dört gözle beklediğimiz, bize ‘anne/baba’ dediği günlerin hayaliyle yaşadığımız, hele konuşmaya başlayınca tadına doyamadığımız en güzel varlıklar… Yaklaşık iki yaşına gelince artık anlaşılır konuşmasıyla herkesi kendine çeken ne sevimli bir bireydir çocuk.
Yeni dillenmeye başladığında ettiği hakaretler bile hoşa gider. Özellikle bazı aile büyükleri, çocuğu birilerine kötü söz söyleterek kendilerine eğlence çıkarırlar. Hassas aileler bunu tasvip etmese de birçok kişi için çocuğun hakaret etmesi hatta küfretmesi sevimlilik olarak görülür. Bebekken küfürleri bile tatlı gelen çocuk büyüdüğünde fikirleriyle aile dışına itilir. Hatta fikir beyan etmesine bile izin verilmez.
Başlığa bakarak birtakım çıkarımlarda bulunmuş olabilirsiniz. Ancak biliyor musunuz, günümüzde fark edilmeyen bir yanlış da çocuğun aileden farklı fikirlerinin olmasını ve yanlış şeyleri benimsemesini kabullenemememizdir. Anlaşılması zor bir cümle gibi oldu sanki. Kısaca şöyle söyleyeyim: Çocuğumuzun farklı fikirlere sahip olması, onun büyüdüğünün göstergesidir. Çocukken annesiyle sohbetlere giderken başını kendi isteğiyle örten kızımızın ergenlik yıllarında açılıp saçılmak istemesi, onun büyüdüğünü gösteriyor. Çocukken biz nereye o oraya… Ancak büyüdükten sonra yollar ayrılabiliyor. Bu da aslında çocuğun değil, daha çok bizim suçumuz. Ama bedeli yine çocuk ödüyor.
Bebekliğinden erken ergenlik dönemine kadar sürekli yanımızda olan çocuğu o süreçte yetiştirememiş olmamız, ona iyi arkadaşlarla dolu bir çevre oluşturmamamız, gerekli ilgi alakayı ona göstermeyip çoğunlukla başkalarına göstermiş olmamız, çocuğa sevgi dili değil de emir dilini kullanmamız çocuğun suçu değil, bizim suçumuz.
Başka bir husus, onu kötü arkadaş çevresi kadar ekrandan da uzak tutmayışımız. Bebeklikten itibaren eline telefon tutuşturmanın sonunda başımıza gelen her şey de bizim suçumuz. Bir yiyecek bile alsanız ambalajında “Serin ve kuru yerde saklayınız.” gibi uyarılar yazar. Etten kemikten, duygu ve düşünceden oluşan bir varlığı daha çok korumak gerekmiyor mu? Helikopter ebeveyn olalım demiyorum. Sadece çocuğumuzu iyi ortamlarda, iyi besinlerle ve iyi koşullarda yetiştirelim diyorum.
“Kızım örtünmek istemiyor.” sözünü sıkça duyar olduk. Bunun nedenini araştırmak yerine çocuğa yüklenmek bir çözüm olacak mı? Asla! İşi daha da yokuşa sürecek.
Kızımız örtünmek istemiyorsa
1. Geçmişten örtü sevdirilmemiş.
2. O çocuk çok fazla ihmale uğramış.
3. Çocukluğundan itibaren fikirlerine değer verilmemiş.
4. İslam’ın şiarlarının hikmetleri anlatılmamış ve direkt ‘Yapacaksın!’ denilmiş.
5. Çocuğumuz kötü arkadaşlar edinmiş olabilir. Buraya kadar böyle geldiyse de bundan sonrasını doğru yönetmek, Allah’ın izniyle yavaş da olsa sorunun çözümüne katkı sağlayacaktır. İnşâallah bu kısım haftaya kalsın. Selametle…
Sezgin Özbay Doğruhaber

Hamd âlemlerin Rabbine, salat ve selam da O’nun pak Rasulüne olsun.Çocuklarımız, gözümüzden bile esirgediğimiz, doğduğundan itibaren oturmasını, emeklemesini, yürümesini dört gözle beklediğimiz, bize ‘anne/baba’ dediği günlerin hayaliyle yaşadığımız, hele konuşmaya başlayınca tadına doyamadığımız en güzel varlıklar… Yaklaşık iki yaşına gelince artık anlaşılır konuşmasıyla herkesi kendine çeken ne sevimli bir bireydir çocuk.Yeni dillenmeye başladığında ettiği hakaretler bile hoşa gider. Özellikle bazı aile büyükleri, çocuğu birilerine kötü söz söyleterek kendilerine eğlence çıkarırlar. Hassas aileler bunu tasvip etmese de birçok kişi için çocuğun hakaret etmesi hatta küfretmesi sevimlilik olarak görülür. Bebekken küfürleri bile tatlı gelen çocuk büyüdüğünde fikirleriyle aile dışına itilir. Hatta fikir beyan etmesine bile izin verilmez.Başlığa bakarak birtakım çıkarımlarda bulunmuş olabilirsiniz. Ancak biliyor musunuz, günümüzde fark edilmeyen bir yanlış da çocuğun aileden farklı fikirlerinin olmasını ve yanlış şeyleri benimsemesini kabullenemememizdir. Anlaşılması zor bir cümle gibi oldu sanki. Kısaca şöyle söyleyeyim: Çocuğumuzun farklı fikirlere sahip olması, onun büyüdüğünün göstergesidir. Çocukken annesiyle sohbetlere giderken başını kendi isteğiyle örten kızımızın ergenlik yıllarında açılıp saçılmak istemesi, onun büyüdüğünü gösteriyor. Çocukken biz nereye o oraya… Ancak büyüdükten sonra yollar ayrılabiliyor. Bu da aslında çocuğun değil, daha çok bizim suçumuz. Ama bedeli yine çocuk ödüyor.Bebekliğinden erken ergenlik dönemine kadar sürekli yanımızda olan çocuğu o süreçte yetiştirememiş olmamız, ona iyi arkadaşlarla dolu bir çevre oluşturmamamız, gerekli ilgi alakayı ona göstermeyip çoğunlukla başkalarına göstermiş olmamız, çocuğa sevgi dili değil de emir dilini kullanmamız çocuğun suçu değil, bizim suçumuz.Başka bir husus, onu kötü arkadaş çevresi kadar ekrandan da uzak tutmayışımız. Bebeklikten itibaren eline telefon tutuşturmanın sonunda başımıza gelen her şey de bizim suçumuz. Bir yiyecek bile alsanız ambalajında “Serin ve kuru yerde saklayınız.” gibi uyarılar yazar. Etten kemikten, duygu ve düşünceden oluşan bir varlığı daha çok korumak gerekmiyor mu? Helikopter ebeveyn olalım demiyorum. Sadece çocuğumuzu iyi ortamlarda, iyi besinlerle ve iyi koşullarda yetiştirelim diyorum.“Kızım örtünmek istemiyor.” sözünü sıkça duyar olduk. Bunun nedenini araştırmak yerine çocuğa yüklenmek bir çözüm olacak mı? Asla! İşi daha da yokuşa sürecek.Kızımız örtünmek istemiyorsa1. Geçmişten örtü sevdirilmemiş.2. O çocuk çok fazla ihmale uğramış.3. Çocukluğundan itibaren fikirlerine değer verilmemiş.4. İslam’ın şiarlarının hikmetleri anlatılmamış ve direkt ‘Yapacaksın!’ denilmiş.5. Çocuğumuz kötü arkadaşlar edinmiş olabilir. Buraya kadar böyle geldiyse de bundan sonrasını doğru yönetmek, Allah’ın izniyle yavaş da olsa sorunun çözümüne katkı sağlayacaktır. İnşâallah bu kısım haftaya kalsın. Selametle…Sezgin Özbay Doğruhaber
Rus esaretinden döndükten sonra İstanbul’da halkı emperyalistlere karşı bilinçlendirmek için dağıttığı Hutuvat-ı Sitte risalesinde Üstad, dönemin İngiliz işgalcilerine; “Ey ekpekü'l-küpekâ'dan tekepküp etmiş köpek” (ey köpeklerin en köpeğinden köpekleşmiş köpek!) diye seslenir.
Hırs ve tamahkarlık için maymunlaşmak, hile ve dolandırıcılık için tilkileşmek, acımasızlık için canavarlaşmak, rezillik ve hınzırlaşmak, kabalık için ayılaşmak, korkaklık için kedileşmek, hainlik için akrepleşmek yılanlaşmak, gönüllü kölelik için eşekleşmek, inatçılık için keçileşmek ve katırlaşmak, kin için develeşmek yine çakallık, sansarlık, sazanlık gibi diğer kötü vasıfları hayvanlarla niteleme usulü, insan kalmanın kıymetine atıf yapar.
Foucault Sarkacı isimli romanında köpeklerle yalnız yaşayanların, onu insanlaştırmakla övündüklerini, oysa aslında kendilerinin köpekleştiğini söyleyen Umberto Eco, köpeklerin necisliği üzerine hayli hassas olan Şâfiî mezhebine mensup bir Müslüman değil, bildiğin İtalyalı.
Kur’an-ı Kerim’de avcılık için eğitilenlerden başka, iki yerde daha köpek geçer. Bunlardan biri Ashab-ı Kehf’in köpeğidir. Rablerine iman eden ve kralın önünde kıyam eden yiğid gençlerin köpeği. Diğeri ise Belam’ın benzetildiği köpek.
Birincisi yani Kıtmir ve o da mağarada diğerleriyle ilahi takdirin özel muamelesine mazhar oluyor. Ayette köpeğin ön ayaklarını uzatarak uyuduğu belirtiliyor. Yani o gençlere kendini öyle benzetmeye çalıştı ki, onlar gibi ayaklarını uzattı. Kimi rivayetlerde cennete bile gireceğinden bahsedilen bu köpek, başta sufiler olmak üzere birçok hikmet ehline çok şey söyletmiştir.
Mesela; Şeyh Sadî (ks) şöyle der: “Lût aleyhisselâmın karısı, fâsıklarla beraber olduğu için seviyesini kaybetti; fâsıklaştı. Ashâb-ı Kehf’in Kıtmîr’i ise, sâlihlere bekçilik yaptığı için kelplikten kurtularak insânî vasıf kazandı.”
Diğeri ise, Allah’ın kendisine lutfettiği ilmi kendisinden bilen ve İsm-i Azam gibi duaların kabulüne vesile olan ve çok özel yetkiyi de suiistimal eden Bel‘am bin Bâûrâ için kullanılan köpekleşme tasviridir.
“Bu adamın durumu, kovsan da kendi haline bıraksan da dilini sarkıtıp durmadan soluyan köpeğin durumuna benzer.” (A‘râf 7/175-176)
Kaynaklarda bu kişinin Ümeyye b. Ebü’s-Salt es-Sekafî veya Nu‘mân b. Sayfî er-Râhib olduğuna dair görüşler olsa da sonuçta şablon uyunca hepsi aynı kategoriye girmiş oluyor.
Başkasına verilmeyen özel ilimlerle halk içinde seçilmişken ve o ilmiyle değer görüyorken, üstelik ilmin yanında kabul edilecek duaların sırrına da erdirilmişken dünyanın şatafatına, menfaatine, debdebesine, konforuna, ışıltısına, büyüsüne, süsüne aldanıp işin sırrını kaçıran önce meşhur sonra mağrur nihayetinde mendebur kişilik.
Köpeğin “dilini sarkıtması” (lehs), klasik tefsirlerde doymazlık ve sürekli istek hâli olarak yorumlanır. Köpeğe taş atılsa çoğu zaman o taşı da kemik zanneder ve koklar. Susadığı zaman sabredemez, toprak yer. Yüz köpeğe yetecek kadar et verseniz, kimseyle paylaşmak istemez. Mevlânâ Hazretleri o yüzden terbiye edilmeyen nefs-i emmareyi, bencil ve hevaperest hırsındaki sınırsızlık ve saldırganlık ile köpeğe benzetir.
Her halükârda soluyup durması hakkında ise araştırmalar şöyle diyor: Köpeklerde ter bezleri sınırlı olduğundan vücut ısısını ağızdan soluma ile dengeliyorlar. Bu davranış, koşunca olur ama dururken de devam edebilir. Yani “sebep ortadan kalksa bile nefes nefese kalma hali sürer.” Bunun, psikolojideki karşılığı koşullanmış davranış ve bağımlılık döngüsüdür. İnsan da bir şeye bağımlı olunca, sebep varken yapar sebep yokken de yapar. Artık yaptığı şey, anlamsız bir refleks haline gelmiştir. Sebebe bağlı değil, karaktere dönüşmüş bir sapma hâliyle bilgi var ama etkisizdir uyarı var ama sonuçsuzdur vicdan var ama susturulmuştur.
Aynı surenin iki ayet sonrası da -Allahu alem- bir yönüyle bu durumu açıklamaktadır: “Kalpleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar.” (A’raf: 179)
Velhasıl, insanoğlu Hak’tan ne kadar uzaklaşırsa filan hayvanı beslemese de huy, üslup ve yaşam tarzı olarak ona benzemekle kalmayacak, ondan çok daha aşağı seviyeye düşecektir.
Allah muhafaza.
Özkan Yaman Doğruhaber

Rus esaretinden döndükten sonra İstanbul’da halkı emperyalistlere karşı bilinçlendirmek için dağıttığı Hutuvat-ı Sitte risalesinde Üstad, dönemin İngiliz işgalcilerine; “Ey ekpekü'l-küpekâ'dan tekepküp etmiş köpek” (ey köpeklerin en köpeğinden köpekleşmiş köpek!) diye seslenir.Hırs ve tamahkarlık için maymunlaşmak, hile ve dolandırıcılık için tilkileşmek, acımasızlık için canavarlaşmak, rezillik ve hınzırlaşmak, kabalık için ayılaşmak, korkaklık için kedileşmek, hainlik için akrepleşmek yılanlaşmak, gönüllü kölelik için eşekleşmek, inatçılık için keçileşmek ve katırlaşmak, kin için develeşmek yine çakallık, sansarlık, sazanlık gibi diğer kötü vasıfları hayvanlarla niteleme usulü, insan kalmanın kıymetine atıf yapar.Foucault Sarkacı isimli romanında köpeklerle yalnız yaşayanların, onu insanlaştırmakla övündüklerini, oysa aslında kendilerinin köpekleştiğini söyleyen Umberto Eco, köpeklerin necisliği üzerine hayli hassas olan Şâfiî mezhebine mensup bir Müslüman değil, bildiğin İtalyalı.Kur’an-ı Kerim’de avcılık için eğitilenlerden başka, iki yerde daha köpek geçer. Bunlardan biri Ashab-ı Kehf’in köpeğidir. Rablerine iman eden ve kralın önünde kıyam eden yiğid gençlerin köpeği. Diğeri ise Belam’ın benzetildiği köpek.Birincisi yani Kıtmir ve o da mağarada diğerleriyle ilahi takdirin özel muamelesine mazhar oluyor. Ayette köpeğin ön ayaklarını uzatarak uyuduğu belirtiliyor. Yani o gençlere kendini öyle benzetmeye çalıştı ki, onlar gibi ayaklarını uzattı. Kimi rivayetlerde cennete bile gireceğinden bahsedilen bu köpek, başta sufiler olmak üzere birçok hikmet ehline çok şey söyletmiştir.Mesela; Şeyh Sadî (ks) şöyle der: “Lût aleyhisselâmın karısı, fâsıklarla beraber olduğu için seviyesini kaybetti; fâsıklaştı. Ashâb-ı Kehf’in Kıtmîr’i ise, sâlihlere bekçilik yaptığı için kelplikten kurtularak insânî vasıf kazandı.”Diğeri ise, Allah’ın kendisine lutfettiği ilmi kendisinden bilen ve İsm-i Azam gibi duaların kabulüne vesile olan ve çok özel yetkiyi de suiistimal eden Bel‘am bin Bâûrâ için kullanılan köpekleşme tasviridir.“Bu adamın durumu, kovsan da kendi haline bıraksan da dilini sarkıtıp durmadan soluyan köpeğin durumuna benzer.” (A‘râf 7/175-176)Kaynaklarda bu kişinin Ümeyye b. Ebü’s-Salt es-Sekafî veya Nu‘mân b. Sayfî er-Râhib olduğuna dair görüşler olsa da sonuçta şablon uyunca hepsi aynı kategoriye girmiş oluyor.Başkasına verilmeyen özel ilimlerle halk içinde seçilmişken ve o ilmiyle değer görüyorken, üstelik ilmin yanında kabul edilecek duaların sırrına da erdirilmişken dünyanın şatafatına, menfaatine, debdebesine, konforuna, ışıltısına, büyüsüne, süsüne aldanıp işin sırrını kaçıran önce meşhur sonra mağrur nihayetinde mendebur kişilik.Köpeğin “dilini sarkıtması” (lehs), klasik tefsirlerde doymazlık ve sürekli istek hâli olarak yorumlanır. Köpeğe taş atılsa çoğu zaman o taşı da kemik zanneder ve koklar. Susadığı zaman sabredemez, toprak yer. Yüz köpeğe yetecek kadar et verseniz, kimseyle paylaşmak istemez. Mevlânâ Hazretleri o yüzden terbiye edilmeyen nefs-i emmareyi, bencil ve hevaperest hırsındaki sınırsızlık ve saldırganlık ile köpeğe benzetir.Her halükârda soluyup durması hakkında ise araştırmalar şöyle diyor: Köpeklerde ter bezleri sınırlı olduğundan vücut ısısını ağızdan soluma ile dengeliyorlar. Bu davranış, koşunca olur ama dururken de devam edebilir. Yani “sebep ortadan kalksa bile nefes nefese kalma hali sürer.” Bunun, psikolojideki karşılığı koşullanmış davranış ve bağımlılık döngüsüdür. İnsan da bir şeye bağımlı olunca, sebep varken yapar sebep yokken de yapar. Artık yaptığı şey, anlamsız bir refleks haline gelmiştir. Sebebe bağlı değil, karaktere dönüşmüş bir sapma hâliyle bilgi var ama etkisizdir uyarı var ama sonuçsuzdur vicdan var ama susturulmuştur.Aynı surenin iki ayet sonrası da -Allahu alem- bir yönüyle bu durumu açıklamaktadır: “Kalpleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar.” (A’raf: 179)Velhasıl, insanoğlu Hak’tan ne kadar uzaklaşırsa filan hayvanı beslemese de huy, üslup ve yaşam tarzı olarak ona benzemekle kalmayacak, ondan çok daha aşağı seviyeye düşecektir.Allah muhafaza.Özkan Yaman Doğruhaber
Siyonist çete, tüm Filistin’de insanlık dışı eylemlerini sürdürüyor.
Gazze’de devam eden abluka temel insani ihtiyaçların bile karşılanmasına imkân vermiyor.
Tahrip edilen yerleşim yerlerinin arasında kurulan çadırlar hava şartlarından dolayı yaşamı zorlaştırıyor. Su sıkıntısı, ilaç ve sağlık hizmetlerine erişimin çok kısıtlı seviyede olması ve tüm bunlarla beraber yer yer yapılan saldırılar “düşük yoğunluklu bir soykırımın” devam ettiğini gösteriyor. Son zamanlarda alt yapının olmamasından kaynaklı olarak sayıları artan ve çadırlara saldıran fareler binlerce kişinin yaralanmasına neden oluyor. Bu arada devşirilmiş ihanet çetelerinin Siyonist ordunun koruması altında yaptığı saldırılar da büyük kısmı püskürtülmesine rağmen zarar vermeye devam ediyor.
Filistin kaynakları, işgal güçlerinin yerleşimci adı verilen teröristler ile eş güdümlü olarak Batı Şeria’da bir ay içinde 1637 saldırı gerçekleştirdiğini ifade ediyorlar. Kaynaklara göre en çok hedef alınan bölgeler listesinin başında 402 saldırıyla Nablus vilayeti yer aldı. Onu 340 saldırıyla El-Halil, 312 saldırıyla Ramallah ve El-Bire, 171 saldırıyla Beytüllahim izledi.
İşgalci teröristler bu saldırılarda mülke zarar verme, fiziksel şiddet, hırsızlık, gasp gibi suçlar işlediler.
Özellikle ağaçları sökme, yakma gibi eylemlerle insani ihtiyaçların karşılanmasını engelleme, muhtaç haline getirme amaçlanıyor.
“Zeytin ağaçlarına yönelik saldırıların dikkat çekici biçimde El-Halil’de yoğunlaştığı açıklandı. Burada 2169 ağaç hedef alınırken, Ramallah ve El-Bire vilayetinde 1170, Nablus’ta 740, Kudüs’te 200, Beytüllahim’de ise 135 ağaç zarar gördü.”
“Ortadoğu’nun en demokrat insanları” diye gösterilen Siyonistlerin nasıl iğrenç yüzlere, iğrenç zihin dünyasına sahip oldukları artık batılı yayın organlarının kapağına konularak tüm dünyaya gösteriliyor.
İnsanların arazilerine el koyma, evlerinden çıkarıp yerleşme, kontrol bahanesiyle girip hırsızlık yapma, zevk için yoldan geçenlere ateş açıp öldürme ve tüm bunları yaparken hukuk ve yargı kılıfını kullanmayı ihmal etmeme…
Gerçekten Siyonistlerin olduğu yerde şeytana hiç iş kalmıyor gibi…
Ama bu söylediklerimiz zaten artık herkes tarafından biliniyor, öyle değil mi?
Biz burada bu yaşanan insanlık dışı zulümler karşısında ses çıkarmayan ve hatta bırakın ses çıkarmayı Siyonist teröristlere silah ve askeri malzeme sağlamaktan vazgeçmeyen kişi, kurum ve ülkeleri sorgulamak istiyoruz.
Siyonist terör şebekesinin İran ile savaş sırasında bile sıkıntıyla karşılaşmaması için sınırdan her türlü malzemenin geçmesine imkan sağlayan Ürdün’ün bunu nasıl yapabildiğini sorgulamak istiyoruz.
Barış Kurulu adı verilen bir şey vardı değil mi? Bu kurul Gazze’de barışı sağlayacak, insani yaşam şartlarının oluşmasını kontrol edecekti.
Barış Kuruluna imza atan kurucu üyeler arasında Türkiye, Azerbaycan, Ermenistan, Bulgaristan, Macaristan, Endonezya, Kazakistan, Özbekistan, Moğolistan, Ürdün, Kosova, Pakistan, Paraguay, Katar, Suudi Arabistan ve BAE yer alıyordu.
Siyonist teröristler yapılan anlaşma gereği Gazze’yi terk edeceklerdi, ardından bir teknokrat hükümet kurulacaktı. Anlaşma gereği Gazze’nin ihtiyacı kadar yardım malzemesinin girişine izin verilecek, Gazze’nin yeniden imarı için çalışmalar başlatılacaktı.
Siyonistler Gazze’den çekilmedi, abluka devam ediyor, teknokrat hükümetin Gazze’ye girişine Siyonistler izin vermiyor, hasta ve yaralıların hastanelere nakledilmelerine izin verilmiyor.
Bu arada 9 aylık ateşkes sürecinde Siyonist teröristler yüzlerce kez ateşkesi ihlal etti ve 1000’den fazla Gazze’linin şehid olmasına neden oldu.
Peki, bu arada Barış Kurulu ne yapıyor?
Siyonistlere yönelik hiçbir girişimde bulunmayan Kurul üyesi ülkeler, Gazze’deki direniş gruplarının silahlarını bırakmasını istiyor.
Maalesef durum bu!
Hasan Sabaz Doğruhaber

Siyonist çete, tüm Filistin’de insanlık dışı eylemlerini sürdürüyor.Gazze’de devam eden abluka temel insani ihtiyaçların bile karşılanmasına imkân vermiyor.Tahrip edilen yerleşim yerlerinin arasında kurulan çadırlar hava şartlarından dolayı yaşamı zorlaştırıyor. Su sıkıntısı, ilaç ve sağlık hizmetlerine erişimin çok kısıtlı seviyede olması ve tüm bunlarla beraber yer yer yapılan saldırılar “düşük yoğunluklu bir soykırımın” devam ettiğini gösteriyor. Son zamanlarda alt yapının olmamasından kaynaklı olarak sayıları artan ve çadırlara saldıran fareler binlerce kişinin yaralanmasına neden oluyor. Bu arada devşirilmiş ihanet çetelerinin Siyonist ordunun koruması altında yaptığı saldırılar da büyük kısmı püskürtülmesine rağmen zarar vermeye devam ediyor.Filistin kaynakları, işgal güçlerinin yerleşimci adı verilen teröristler ile eş güdümlü olarak Batı Şeria’da bir ay içinde 1637 saldırı gerçekleştirdiğini ifade ediyorlar. Kaynaklara göre en çok hedef alınan bölgeler listesinin başında 402 saldırıyla Nablus vilayeti yer aldı. Onu 340 saldırıyla El-Halil, 312 saldırıyla Ramallah ve El-Bire, 171 saldırıyla Beytüllahim izledi.İşgalci teröristler bu saldırılarda mülke zarar verme, fiziksel şiddet, hırsızlık, gasp gibi suçlar işlediler.Özellikle ağaçları sökme, yakma gibi eylemlerle insani ihtiyaçların karşılanmasını engelleme, muhtaç haline getirme amaçlanıyor.“Zeytin ağaçlarına yönelik saldırıların dikkat çekici biçimde El-Halil’de yoğunlaştığı açıklandı. Burada 2169 ağaç hedef alınırken, Ramallah ve El-Bire vilayetinde 1170, Nablus’ta 740, Kudüs’te 200, Beytüllahim’de ise 135 ağaç zarar gördü.”“Ortadoğu’nun en demokrat insanları” diye gösterilen Siyonistlerin nasıl iğrenç yüzlere, iğrenç zihin dünyasına sahip oldukları artık batılı yayın organlarının kapağına konularak tüm dünyaya gösteriliyor.İnsanların arazilerine el koyma, evlerinden çıkarıp yerleşme, kontrol bahanesiyle girip hırsızlık yapma, zevk için yoldan geçenlere ateş açıp öldürme ve tüm bunları yaparken hukuk ve yargı kılıfını kullanmayı ihmal etmeme…Gerçekten Siyonistlerin olduğu yerde şeytana hiç iş kalmıyor gibi…Ama bu söylediklerimiz zaten artık herkes tarafından biliniyor, öyle değil mi?Biz burada bu yaşanan insanlık dışı zulümler karşısında ses çıkarmayan ve hatta bırakın ses çıkarmayı Siyonist teröristlere silah ve askeri malzeme sağlamaktan vazgeçmeyen kişi, kurum ve ülkeleri sorgulamak istiyoruz.Siyonist terör şebekesinin İran ile savaş sırasında bile sıkıntıyla karşılaşmaması için sınırdan her türlü malzemenin geçmesine imkan sağlayan Ürdün’ün bunu nasıl yapabildiğini sorgulamak istiyoruz.Barış Kurulu adı verilen bir şey vardı değil mi? Bu kurul Gazze’de barışı sağlayacak, insani yaşam şartlarının oluşmasını kontrol edecekti.Barış Kuruluna imza atan kurucu üyeler arasında Türkiye, Azerbaycan, Ermenistan, Bulgaristan, Macaristan, Endonezya, Kazakistan, Özbekistan, Moğolistan, Ürdün, Kosova, Pakistan, Paraguay, Katar, Suudi Arabistan ve BAE yer alıyordu.Siyonist teröristler yapılan anlaşma gereği Gazze’yi terk edeceklerdi, ardından bir teknokrat hükümet kurulacaktı. Anlaşma gereği Gazze’nin ihtiyacı kadar yardım malzemesinin girişine izin verilecek, Gazze’nin yeniden imarı için çalışmalar başlatılacaktı.Siyonistler Gazze’den çekilmedi, abluka devam ediyor, teknokrat hükümetin Gazze’ye girişine Siyonistler izin vermiyor, hasta ve yaralıların hastanelere nakledilmelerine izin verilmiyor.Bu arada 9 aylık ateşkes sürecinde Siyonist teröristler yüzlerce kez ateşkesi ihlal etti ve 1000’den fazla Gazze’linin şehid olmasına neden oldu.Peki, bu arada Barış Kurulu ne yapıyor?Siyonistlere yönelik hiçbir girişimde bulunmayan Kurul üyesi ülkeler, Gazze’deki direniş gruplarının silahlarını bırakmasını istiyor.Maalesef durum bu!Hasan Sabaz Doğruhaber
Vakti zamanında İran'ın İsfahan şehrinde ticaretle uğraşan bir adamın altın kafeste tuttuğu, gözü gibi baktığı, zeki ve konuşabilen bir papağanı varmış. Günün birinde adam, ticaret amacıyla Hindistan'a gitmeye karar vermiş. Hane halkının her birinin isteklerini not almış. Bu arada sevgili papağanına dönmüş ve senin bir isteğin var mı? diye sormuş, ne de olsa memleketine gidiyorum. Papağan, "sayende hiçbir eksiğim yok. Altın bir kafeste yaşıyorum. Allah için, bir dediğimi iki etmiyorsun. Yediğim önümde yemediğim ardımda. Daha ne isteyeyim! Ama memleket işte, kuş da olsan özlüyorsun. Eğer Hint eline varırsan, Delhi'nin kuzeyinde bir orman var. Orada akrabalarım yaşıyor. Onlara benden selam söyle. Özellikle benim, senin yanında altın bir kafeste yaşadığımı eklemeyi unutma. Döndüğün zaman gördüklerini bana anlatman yeter" demiş. Tüccar gitmiş, işlerini görmüş. Dönüş için hazırlık yaparken papağanının isteği aklına gelmiş. Sorup soruşturarak Delhi'nin kuzeyindeki ormana gitmiş. Bakmış, sürü sürü Papağanlar ağaçların dallarına tünemişler. Onlara seslenmiş: "Sizin bir akrabanız benim yanımda yaşıyor. Durumu çok iyi, kendisini altın bir kafeste yaşatıyorum. Size selamı var". O sırada yaşlı ve tecrübeli bir papağan tünediği dalda can çekişir gibi çırpınmaya başlamış, sonra küt diye yere düşmüş. Tüccar, zavallı kuş, akrabasının hasretine dayanamayıp öldü, diye üzülmüş. Günler süren yolculuğun sonunda evine varmış. Hane halkının siparişlerini vermiş. Ama papağana bakmak bile istemiyormuş. Papağan sormuş: "Ne yaptın, gittin mi ormana, akrabalarımı gördün mü?" "Keşke gitmeseydim, gördüklerimi duymak istemezsin" demiş. Papağan ısrar etmiş, "ne olursa olsun söyle" demiş. Adam olanı biteni anlatınca bu sefer papağan kafeste önce can çekişir gibi çırpınmaya başlamış, sonra da olduğu yerde can vermiş. Tüccar, ne yaptım ben, önce ormandaki papağanın, şimdi de sevgili papağanımın ölümüne sebep oldum diyerek papağanın cansız bedenini gözyaşları içinde kafesten çıkarırken papağan açık pencereden uçarak kayıplara karışmış. Meğer Delhi'deki yaşlı ve tecrübeli akraba, kafesten nasıl kurtulacağının yolunu göstermiş.
Büyük Britanya Kralı III. Charles, geçen hafta, zamanlaması manidar, dört günlük bir ABD gezisine çıkmıştı bildiğiniz gibi. Allah için, krallar gibi karşılandı. Karşılıklı laf sokmalar; Biz olmasaydık şimdi Almanca konuşuyordunuz, yok, asıl biz olmasaydık şimdi siz Fransızca konuşuyor olacaktınız salvoları. Trump'ın kırdığı potlar...gibi hususların anlamını, yedi yirmi dört ekranlarda olan uzmanlar daha iyi bilirler. Benim dikkatimi, Charles'ın Trump'a verdiği hediye çekti. İkinci dünya savaşı sırasında denize indirilen HMS Trump (İsim benzerliği de manidar) isimli denizaltının kulesinden alınmış bir çan. Hediyeyi takdim ederken "ne zaman başın sıkışırsa bu çanı çal. Hemen yardımına koşarız" diye son derece manidar bir mesaj verdi.
Tabi İsfahanlı tüccarın kafeslediği papağanın hikayesi aklıma geldi. "Kral bu, kaçın kurası? Trump'ın farkında olmaması kuvvetli bir ihtimal olsa da derin ve tecrübeli İngiliz aklı, ABD'nin Hürmüz'de Acem kündesiyle kafeslendiğinin, tuş olmak üzere olduğunun farkında. Trump'ın yaramazlıklarına, yaşlı kıta Avrupa'sını aşağılamasına, liderlerini dünyanın gözü önünde zor durumda bırakan çiğliklerine rağmen yaşlı ve tecrübeli emperyalist Büyük Britanya, bir anne şefkatiyle elini uzatarak medeniyetin haylaz çocuğunu düştüğü tuzaktan kurtarmanın yolunu gösteriyor" dedim.
Eğer mesajı anlamışsa Trump'ın, meseleyi Çan-Haç zeminine çekmesi kuvvetle muhtemeldir. Üzerine Epstein iğrençliği sıçramış ve adı soykırımcıya çıkmış İsrail hamiliği ters tepti çünkü.
Britanya, Trump'a "çanı çalarak (Zangoçluk yaparak) Papa'dan af dile, yoksa Hürmüz'de boğulacaksın" diyor
Vahdettin İnce Star

Vakti zamanında İran'ın İsfahan şehrinde ticaretle uğraşan bir adamın altın kafeste tuttuğu, gözü gibi baktığı, zeki ve konuşabilen bir papağanı varmış. Günün birinde adam, ticaret amacıyla Hindistan'a gitmeye karar vermiş. Hane halkının her birinin isteklerini not almış. Bu arada sevgili papağanına dönmüş ve senin bir isteğin var mı? diye sormuş, ne de olsa memleketine gidiyorum. Papağan, "sayende hiçbir eksiğim yok. Altın bir kafeste yaşıyorum. Allah için, bir dediğimi iki etmiyorsun. Yediğim önümde yemediğim ardımda. Daha ne isteyeyim! Ama memleket işte, kuş da olsan özlüyorsun. Eğer Hint eline varırsan, Delhi'nin kuzeyinde bir orman var. Orada akrabalarım yaşıyor. Onlara benden selam söyle. Özellikle benim, senin yanında altın bir kafeste yaşadığımı eklemeyi unutma. Döndüğün zaman gördüklerini bana anlatman yeter" demiş. Tüccar gitmiş, işlerini görmüş. Dönüş için hazırlık yaparken papağanının isteği aklına gelmiş. Sorup soruşturarak Delhi'nin kuzeyindeki ormana gitmiş. Bakmış, sürü sürü Papağanlar ağaçların dallarına tünemişler. Onlara seslenmiş: "Sizin bir akrabanız benim yanımda yaşıyor. Durumu çok iyi, kendisini altın bir kafeste yaşatıyorum. Size selamı var". O sırada yaşlı ve tecrübeli bir papağan tünediği dalda can çekişir gibi çırpınmaya başlamış, sonra küt diye yere düşmüş. Tüccar, zavallı kuş, akrabasının hasretine dayanamayıp öldü, diye üzülmüş. Günler süren yolculuğun sonunda evine varmış. Hane halkının siparişlerini vermiş. Ama papağana bakmak bile istemiyormuş. Papağan sormuş: "Ne yaptın, gittin mi ormana, akrabalarımı gördün mü?" "Keşke gitmeseydim, gördüklerimi duymak istemezsin" demiş. Papağan ısrar etmiş, "ne olursa olsun söyle" demiş. Adam olanı biteni anlatınca bu sefer papağan kafeste önce can çekişir gibi çırpınmaya başlamış, sonra da olduğu yerde can vermiş. Tüccar, ne yaptım ben, önce ormandaki papağanın, şimdi de sevgili papağanımın ölümüne sebep oldum diyerek papağanın cansız bedenini gözyaşları içinde kafesten çıkarırken papağan açık pencereden uçarak kayıplara karışmış. Meğer Delhi'deki yaşlı ve tecrübeli akraba, kafesten nasıl kurtulacağının yolunu göstermiş.Büyük Britanya Kralı III. Charles, geçen hafta, zamanlaması manidar, dört günlük bir ABD gezisine çıkmıştı bildiğiniz gibi. Allah için, krallar gibi karşılandı. Karşılıklı laf sokmalar; Biz olmasaydık şimdi Almanca konuşuyordunuz, yok, asıl biz olmasaydık şimdi siz Fransızca konuşuyor olacaktınız salvoları. Trump'ın kırdığı potlar...gibi hususların anlamını, yedi yirmi dört ekranlarda olan uzmanlar daha iyi bilirler. Benim dikkatimi, Charles'ın Trump'a verdiği hediye çekti. İkinci dünya savaşı sırasında denize indirilen HMS Trump (İsim benzerliği de manidar) isimli denizaltının kulesinden alınmış bir çan. Hediyeyi takdim ederken "ne zaman başın sıkışırsa bu çanı çal. Hemen yardımına koşarız" diye son derece manidar bir mesaj verdi.Tabi İsfahanlı tüccarın kafeslediği papağanın hikayesi aklıma geldi. "Kral bu, kaçın kurası? Trump'ın farkında olmaması kuvvetli bir ihtimal olsa da derin ve tecrübeli İngiliz aklı, ABD'nin Hürmüz'de Acem kündesiyle kafeslendiğinin, tuş olmak üzere olduğunun farkında. Trump'ın yaramazlıklarına, yaşlı kıta Avrupa'sını aşağılamasına, liderlerini dünyanın gözü önünde zor durumda bırakan çiğliklerine rağmen yaşlı ve tecrübeli emperyalist Büyük Britanya, bir anne şefkatiyle elini uzatarak medeniyetin haylaz çocuğunu düştüğü tuzaktan kurtarmanın yolunu gösteriyor" dedim.Eğer mesajı anlamışsa Trump'ın, meseleyi Çan-Haç zeminine çekmesi kuvvetle muhtemeldir. Üzerine Epstein iğrençliği sıçramış ve adı soykırımcıya çıkmış İsrail hamiliği ters tepti çünkü.Britanya, Trump'a "çanı çalarak (Zangoçluk yaparak) Papa'dan af dile, yoksa Hürmüz'de boğulacaksın" diyorVahdettin İnce Star
Ne’yle?
İslâmî bir ruhla.
Bu ruhu unutturmaya çalıştılar bu ülkede, sanki ülke sömürgeciler tarafından işgal edilmişçesine. Mustafa Kemal bile, “millî mücadele” değil, “millî mücahede” demiştir bağımsızlık mücadelesine. Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde yazdığı yazılarda “millî mücahede” verdiğimizden, bunun da “saltanatı ve hilâfeti kurtarma gayreti” olduğundan sözeder. Bunlar, neden gizlenir, neden genç kuşaklara böyle anlatılmaz, peki?
Emperyalistler kovuldu, Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.
Türkiye, 23 Nisan 1920’de İslâm devleti olarak kuruldu. Büyük Millet Meclisi, İstanbul Meclis-i Mebusan’ında görüşülen konuları aynen Ankara’ya taşıdı. İstanbul’daki gündemin Ankara’ya taşınmasıyla, “Osmanlı bitmedi, sadece şekil değiştirdi” mesajı verildi Avrupalı emperyalistlere.
1928 yılında, anayasanın ikinci maddesi, “devletin din’i, din-i İslâm’dır” maddesi kaldırılıncaya kadar devlet, İslâm devleti olarak varlığını sürdürdü.
İSLÂM DEĞİL LAİKLİK BELİRLEYİCİ
Fakat enteresan bir şey oldu: Bu toplumun varlık nedeni İslâm değil laiklik olarak belirlendi, her ne kadar laiklik 1937 yılından itibaren resmen benimsenmiş olsa da.
Önce devlet, sonra da toplum laikliğe göre silbaştan yeniden şekillendirilmeye çalışıldı.
Sorulmayan soru şu: Türkiye, emperyalistlere karşı bağımsızlık savaşı verdi mi?
Verdi.
Ve bu toprakları çiğnetmedi.
Hangi ruhla peki?
Mücahede yani cihad ruhuyla, İslâm’ın sancağının düşmemesi, İslâm’ın son kalesi Anadolu topraklarının çiğnetilmemesi cehdiyle, elbette ki.
İslâm›ın verdiği, haysiyetini koruma ve her ne pahasına olursa olsun, bu toprakları, bin yıldır şehit kanlarıyla sulayarak vatan yaptığımız Anadolu kıtasını emperyalistlere karşı sarsılmaz imanıyla koruma ruhu ve mücadelesiyle.
İyi de, temel kaynağını İslâm›ın oluşturduğu medeniyet iddialarını neden terketti yeni Türkiye?
Neden kendi medeniyet iddialarına göre değil de Batı uygarlığının temel iddialarını oluşturan sekülerizme göre devleti tanımlama, toplumu şekillendirme yolunu tercih etti?
Medeniyet iddialarını önce terkeden, sonra da inkâr eden bir toplumun, bağımsız olmasından, bağımsız kalabilmesinden, bağımsızlığını sürdürebilmesinden sözedilebilir mi?
Zihnen yabancılaşmış bir toplum, fiilen köleleşmekten kurtulamaz.
Zihni kendine ait olmayan, dünyaya bakışı, yaklaşım biçimleri başkalarına ait olan bir toplum, önce zihnen felçleşir, sonra da fiilen köleleşme ve yok olma sürecine girer.
Kaçınılmazdır bu!
Ruhunu yitiren, ruhunu oluşturan varlık sebebini inkâr eden, varlık sebebinin kaynağını oluşturan medeniyet iddialarını yitiren bir toplum, zamanla varlığını da yitirmekten kurtulamayacaktır.
Şunu özellikle hatırlatmak isterim: Türkiye, güçlendikçe ve medeniyet iddialarına sahip çıktıkça, “Türkiye, Türkiye’den ibaret değildir”, “Türkiye Türkiye’den daha fazla bir yerdir”, dedikçe, Batılı liderler, Türkiye’ye “laiklik uyarılarını” artırarak sürdürecekler...
EN ZAYIF AKIM,
BATICILIK İKTİDAR OLDU!
Bildiğiniz gibi Osmanlı’nın çöküşünü müteakip Türkiye’de üç ana akım vardı: İslâmcılık, Türkçülük ve Batıcılık.
En güçlü akım, Ahmet Cevdet Paşa, Mehmet Akif, Babanzade, Kevserî, Mustafa Sabri Efendi, Bediüzzaman, Filibeli Ahmet Hilmi, Elmalılı gibi büyük isimler çıkaran İslâmcılık›tı.
Batıcılık, en zayıf akımdı bu akımlar arasında.
Ama Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte Batıcılık, “iktidar oldu” -en geniş anlamıyla.
Batıcılık’ın “ipleri” eline almasında, bir Osmanlı paşası ama Batıcı bir Osmanlı paşası olarak Mustafa Kemal’in şahsında, çöken Osmanlı idaresinin ve bilumum entelijansiyanın müşterek bir karar verdiği anlaşılıyor.
Osmanlı gibi köklü, güçlü bir “imparatorluğun” çöküşü, bizim bu topraklardaki varlığımızın tehlikeye girmesine yol açmıştı.
Dolayısıyla başta Osmanlı idaresi olmak üzere, bütün farklı akımların entelijansiyası, Batılıların üzerimize üzerimize gelmelerini önlemek için Batılılarla şöyle bir anlaşma yaptılar -sanki-: “Tamam, biz, iddialarımızdan vazgeçiyoruz. Bir medeniyet iddiamız filan yok bizim. Ama bu toprak parçasından vazgeçmeyeceğiz.”
İçimizdeki bazı Batıcılar, işi fazla ciddiye aldılar. Toplumu laiklik üzerinden tepeden tırnağa Batılılaştırmaya, medeniyet iddialarını ve ruhköklerini yok etmeye kalkıştılar: Ezanın yasaklanması, Türk müziğinin yasaklanması, alfabenin değiştirilmesi, dil devrimi, seküler-pozitivist bir eğitim sisteminin kurulması...
Bütün bunlar, fiilen sömürgeleştirilemeyen Türkiye’nin zihnen sömürgeleştirilmesi tehlikesinin eşiğine yuvarlanmasıyla sonuçlandı...
Vesselâm.
Yusuf Kaplan Yeni Şafak gazetesi

Bu ülke bir bağımsızlık savaşı verdi. Ne’yle? İslâmî bir ruhla. Bu ruhu unutturmaya çalıştılar bu ülkede, sanki ülke sömürgeciler tarafından işgal edilmişçesine. Mustafa Kemal bile, “millî mücadele” değil, “millî mücahede” demiştir bağımsızlık mücadelesine. Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde yazdığı yazılarda “millî mücahede” verdiğimizden, bunun da “saltanatı ve hilâfeti kurtarma gayreti” olduğundan sözeder. Bunlar, neden gizlenir, neden genç kuşaklara böyle anlatılmaz, peki?Emperyalistler kovuldu, Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Türkiye, 23 Nisan 1920’de İslâm devleti olarak kuruldu. Büyük Millet Meclisi, İstanbul Meclis-i Mebusan’ında görüşülen konuları aynen Ankara’ya taşıdı. İstanbul’daki gündemin Ankara’ya taşınmasıyla, “Osmanlı bitmedi, sadece şekil değiştirdi” mesajı verildi Avrupalı emperyalistlere.1928 yılında, anayasanın ikinci maddesi, “devletin din’i, din-i İslâm’dır” maddesi kaldırılıncaya kadar devlet, İslâm devleti olarak varlığını sürdürdü.İSLÂM DEĞİL LAİKLİK BELİRLEYİCİFakat enteresan bir şey oldu: Bu toplumun varlık nedeni İslâm değil laiklik olarak belirlendi, her ne kadar laiklik 1937 yılından itibaren resmen benimsenmiş olsa da.Önce devlet, sonra da toplum laikliğe göre silbaştan yeniden şekillendirilmeye çalışıldı.Sorulmayan soru şu: Türkiye, emperyalistlere karşı bağımsızlık savaşı verdi mi? Verdi.Ve bu toprakları çiğnetmedi.Hangi ruhla peki?Mücahede yani cihad ruhuyla, İslâm’ın sancağının düşmemesi, İslâm’ın son kalesi Anadolu topraklarının çiğnetilmemesi cehdiyle, elbette ki.İslâm›ın verdiği, haysiyetini koruma ve her ne pahasına olursa olsun, bu toprakları, bin yıldır şehit kanlarıyla sulayarak vatan yaptığımız Anadolu kıtasını emperyalistlere karşı sarsılmaz imanıyla koruma ruhu ve mücadelesiyle.İyi de, temel kaynağını İslâm›ın oluşturduğu medeniyet iddialarını neden terketti yeni Türkiye?Neden kendi medeniyet iddialarına göre değil de Batı uygarlığının temel iddialarını oluşturan sekülerizme göre devleti tanımlama, toplumu şekillendirme yolunu tercih etti?Medeniyet iddialarını önce terkeden, sonra da inkâr eden bir toplumun, bağımsız olmasından, bağımsız kalabilmesinden, bağımsızlığını sürdürebilmesinden sözedilebilir mi?Zihnen yabancılaşmış bir toplum, fiilen köleleşmekten kurtulamaz.Zihni kendine ait olmayan, dünyaya bakışı, yaklaşım biçimleri başkalarına ait olan bir toplum, önce zihnen felçleşir, sonra da fiilen köleleşme ve yok olma sürecine girer.Kaçınılmazdır bu!Ruhunu yitiren, ruhunu oluşturan varlık sebebini inkâr eden, varlık sebebinin kaynağını oluşturan medeniyet iddialarını yitiren bir toplum, zamanla varlığını da yitirmekten kurtulamayacaktır.Şunu özellikle hatırlatmak isterim: Türkiye, güçlendikçe ve medeniyet iddialarına sahip çıktıkça, “Türkiye, Türkiye’den ibaret değildir”, “Türkiye Türkiye’den daha fazla bir yerdir”, dedikçe, Batılı liderler, Türkiye’ye “laiklik uyarılarını” artırarak sürdürecekler...EN ZAYIF AKIM,BATICILIK İKTİDAR OLDU!Bildiğiniz gibi Osmanlı’nın çöküşünü müteakip Türkiye’de üç ana akım vardı: İslâmcılık, Türkçülük ve Batıcılık.En güçlü akım, Ahmet Cevdet Paşa, Mehmet Akif, Babanzade, Kevserî, Mustafa Sabri Efendi, Bediüzzaman, Filibeli Ahmet Hilmi, Elmalılı gibi büyük isimler çıkaran İslâmcılık›tı.Batıcılık, en zayıf akımdı bu akımlar arasında.Ama Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte Batıcılık, “iktidar oldu” -en geniş anlamıyla.Batıcılık’ın “ipleri” eline almasında, bir Osmanlı paşası ama Batıcı bir Osmanlı paşası olarak Mustafa Kemal’in şahsında, çöken Osmanlı idaresinin ve bilumum entelijansiyanın müşterek bir karar verdiği anlaşılıyor.Osmanlı gibi köklü, güçlü bir “imparatorluğun” çöküşü, bizim bu topraklardaki varlığımızın tehlikeye girmesine yol açmıştı.Dolayısıyla başta Osmanlı idaresi olmak üzere, bütün farklı akımların entelijansiyası, Batılıların üzerimize üzerimize gelmelerini önlemek için Batılılarla şöyle bir anlaşma yaptılar -sanki-: “Tamam, biz, iddialarımızdan vazgeçiyoruz. Bir medeniyet iddiamız filan yok bizim. Ama bu toprak parçasından vazgeçmeyeceğiz.” İçimizdeki bazı Batıcılar, işi fazla ciddiye aldılar. Toplumu laiklik üzerinden tepeden tırnağa Batılılaştırmaya, medeniyet iddialarını ve ruhköklerini yok etmeye kalkıştılar: Ezanın yasaklanması, Türk müziğinin yasaklanması, alfabenin değiştirilmesi, dil devrimi, seküler-pozitivist bir eğitim sisteminin kurulması...Bütün bunlar, fiilen sömürgeleştirilemeyen Türkiye’nin zihnen sömürgeleştirilmesi tehlikesinin eşiğine yuvarlanmasıyla sonuçlandı...Vesselâm.Yusuf Kaplan Yeni Şafak gazetesi
Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Yunanistan üzerinden Türkiye’yi tehdit etmeye kalkıştı. Türkiye’de Adalar Denizi’nde (Ege Denizi değil Adalar Denizi) muazzam bir tatbikatla cevap verdi.
Bu Macron, tıpkı Fransa’nın kendisi gibi, kifâyetsiz muhteris: Afrika’daki, Doğu Akdeniz’deki bütün kolonileri üzerindeki hegemonyasını teker teker kaybetti. Afrika’da -meselâ Nijer’de- Fransa’ya karşı darbe yapıldı. Nijer’in lideri ateş püskürüyor Fransa’ya! Bunlar ilk defa oluyor yakın tarihte, postkolonyal süreçte.
FRANSA’DAN YUNANİSTAN KIŞKIRTMASI VE LAİKLİK UYARISI
Macron, bildiğiniz gibi önceki yıl, “ortada fol yok yumurta yokken”, pattadanak, “Türkiye laiklikten İslâmî bir yöne doğru kayıyor. Bundan endişe duyuyoruz,” şeklinde sürreel, absürd bir açıklama yapmıştı. Macron, durup dururken, küresel kaos AB ülkelerini de vururken, Trump, Fransa ve Almanya gibi önde gelen AB ülkelerine de ekonomik tehditler savururken, Fransız devlet başkanı niçin böyle bir açıklama yaptı?
Kim adına, ne adına, niçin konuşuyor Macron?
İyi de, Macron, kim?
AB’nin patronu Almanya mı konuşturuyor Macron’u; yoksa küresel sistemin patronu, Macron’un destekçisi ABD’deki küresel Yahudi gücü mü?
Türkiye’nin seküler/ laik kesimleri, Macron’un bu konuşması hakkında ne düşünüyorlar acaba? Macron’un Türkiye’yi düşündüğünü mü düşünüyor yoksa bu insanlar?
Yok canım, bu kadar fransızlaşmış olamazlar!
Böyle konuşan ilk Batılı lider Macron değil, elbette. Son Batılı lider de olmayacak.
Neredeyse bir asırdır ama özellikle de son 40 yıldan bu yana artan bir şekilde, belli başlı Batılı liderlerin büyük çoğunluğu, “Türkiye’nin laiklikten sapmaması” konusunda Türkiye’yi “uyarıp duruyorlar”!
Macron’un bu absürt açıklamalarından sonra şimdi de Yunanistan’la Türkiye’yi karşı karşıya getirmeye çalışması, ne kadar komik bir durum! Fransa, ne yapmak istiyor?
Fransa kim? Amiyane tabirle, “kim takar” Fransa’yı?
Batılı liderler, her fırsatta, Türkiye’yi hizaya getirme cesaretini nereden alıyorlar?
Türkiye, Batılıların sömürgesi mi, kölesi mi?
TÜRKİYE, İSLÂM’I YİTİRİRSE, İSTİKLÂL VE İSTİKBALİNİ DE KAYBEDER…
Türkiye, çok yönlü, kapsamlı ve zorlu bir istiklal ve istikbal mücadelesi veriyor...
Bu mücadelenin ne olduğunun tam olarak anlaşıldığını da, tam olarak anlatıldığını da sanmıyorum toplumda.
İstiklal ve istikbal mücadelesi, Türkiye'nin yönünü ve yörüngesini bulma, yeniden tarihin akışını değiştirecek uzun soluklu bir medeniyet yürüyüşüne soyunma mücadelesidir.
Bu iş, hamasetle, sloganla filan olacak bir iş değildir.
Bu iş, öncelikli olarak, Türkiye’nin başına ne geldiğini, Osmanlı’yla birlikte Türkiye’nin niçin ve nasıl durdurulduğunu, dolayısıyla tarih yapan bir aktörden, tarihte tatil yapan bir figürana nasıl dönüştürüldüğünü, kısacası Türkiye’nin yönünü, yörüngesini nasıl yitirdiğini, yönünün, yörüngesinin yegâne kaynağı medeniyet iddialarını nasıl terkettiğini ya da terketmeye zorlandığını ve Batılıların güdümüne nasıl girdirildiğini derinlemesine idrak edebilmeyi, bütün görünür görünmez boyutlarıyla görebilmeyi gerektirir.
Uzun bir cümle oldu ama bu cümle, bu cümlede özetleye çalıştığım mesele önemli.
Bu cümleyi biraz açayım…
Bu toplumun varlık nedeni İslâm’dır. Bu toplum müslüman olduktan sonradır ki, sadece İslâm tarihini değil, dünya tarihini yapmaya başladı.
Bunun sağlamasını yapmak hiç de zor değil…
Kabaca iki bin yıllık insanlık tarihi boyunca, Asya’nın içlerinden Avrupa’nın içlerine kadar iki büyük yolculuk gerçekleştirdik.
Müslüman olmadan önce gerçekleştirdiğimiz ilk yolculukta, pagan ve barbar Batılılardan farklı bir şey yapmadık: Yaktık, yıktık ve sonunda biz de yok olduk: Köken olarak esas itibariyle Türk olan Bulgarlara ve Macarlara bakmanız kâfî nasıl yok olduğumuzu görebilmeniz için. Ne Türklükleri kaldı, ne de Müslümanlıkları.
Türklerin Türklüklerini, Kürtlerin Kürtlüklerini, Arapların Araplıklarını koruyabilmelerinin de yegâne şartı İslâm’dır.
Bu toplumun yegâne varlık sebebi de, tarihte, üstelik de insanlık tarihinin akışını değiştirecek kadar varlık gösterebilmesinin yegâne sebebi de İslâm’dır.
İslâm’ı kaybedersek, bu ülkenin istiklal ve istikbal mücadelesi tehlikeye düşer, ülke kurda kuşa yem olur -Allah muhafaza!
O yüzden İslâm’ın önünün açıldığı bir zaman diliminde, dünyanın her bakımdan Türkiye’ye gebe olduğu bir yok oluş mevsiminde, bizim yeniden Müslümanlaşmamız lazım şart!
Vesselâm.
Yusuf Kaplan Yeni Şafak gazetesi

Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Yunanistan üzerinden Türkiye’yi tehdit etmeye kalkıştı. Türkiye’de Adalar Denizi’nde (Ege Denizi değil Adalar Denizi) muazzam bir tatbikatla cevap verdi.Bu Macron, tıpkı Fransa’nın kendisi gibi, kifâyetsiz muhteris: Afrika’daki, Doğu Akdeniz’deki bütün kolonileri üzerindeki hegemonyasını teker teker kaybetti. Afrika’da -meselâ Nijer’de- Fransa’ya karşı darbe yapıldı. Nijer’in lideri ateş püskürüyor Fransa’ya! Bunlar ilk defa oluyor yakın tarihte, postkolonyal süreçte.FRANSA’DAN YUNANİSTAN KIŞKIRTMASI VE LAİKLİK UYARISIMacron, bildiğiniz gibi önceki yıl, “ortada fol yok yumurta yokken”, pattadanak, “Türkiye laiklikten İslâmî bir yöne doğru kayıyor. Bundan endişe duyuyoruz,” şeklinde sürreel, absürd bir açıklama yapmıştı. Macron, durup dururken, küresel kaos AB ülkelerini de vururken, Trump, Fransa ve Almanya gibi önde gelen AB ülkelerine de ekonomik tehditler savururken, Fransız devlet başkanı niçin böyle bir açıklama yaptı?Kim adına, ne adına, niçin konuşuyor Macron?İyi de, Macron, kim?AB’nin patronu Almanya mı konuşturuyor Macron’u; yoksa küresel sistemin patronu, Macron’un destekçisi ABD’deki küresel Yahudi gücü mü?Türkiye’nin seküler/ laik kesimleri, Macron’un bu konuşması hakkında ne düşünüyorlar acaba? Macron’un Türkiye’yi düşündüğünü mü düşünüyor yoksa bu insanlar?Yok canım, bu kadar fransızlaşmış olamazlar!Böyle konuşan ilk Batılı lider Macron değil, elbette. Son Batılı lider de olmayacak.Neredeyse bir asırdır ama özellikle de son 40 yıldan bu yana artan bir şekilde, belli başlı Batılı liderlerin büyük çoğunluğu, “Türkiye’nin laiklikten sapmaması” konusunda Türkiye’yi “uyarıp duruyorlar”!Macron’un bu absürt açıklamalarından sonra şimdi de Yunanistan’la Türkiye’yi karşı karşıya getirmeye çalışması, ne kadar komik bir durum! Fransa, ne yapmak istiyor?Fransa kim? Amiyane tabirle, “kim takar” Fransa’yı?Batılı liderler, her fırsatta, Türkiye’yi hizaya getirme cesaretini nereden alıyorlar?Türkiye, Batılıların sömürgesi mi, kölesi mi?TÜRKİYE, İSLÂM’I YİTİRİRSE, İSTİKLÂL VE İSTİKBALİNİ DE KAYBEDER…Türkiye, çok yönlü, kapsamlı ve zorlu bir istiklal ve istikbal mücadelesi veriyor...Bu mücadelenin ne olduğunun tam olarak anlaşıldığını da, tam olarak anlatıldığını da sanmıyorum toplumda.İstiklal ve istikbal mücadelesi, Türkiye'nin yönünü ve yörüngesini bulma, yeniden tarihin akışını değiştirecek uzun soluklu bir medeniyet yürüyüşüne soyunma mücadelesidir.Bu iş, hamasetle, sloganla filan olacak bir iş değildir.Bu iş, öncelikli olarak, Türkiye’nin başına ne geldiğini, Osmanlı’yla birlikte Türkiye’nin niçin ve nasıl durdurulduğunu, dolayısıyla tarih yapan bir aktörden, tarihte tatil yapan bir figürana nasıl dönüştürüldüğünü, kısacası Türkiye’nin yönünü, yörüngesini nasıl yitirdiğini, yönünün, yörüngesinin yegâne kaynağı medeniyet iddialarını nasıl terkettiğini ya da terketmeye zorlandığını ve Batılıların güdümüne nasıl girdirildiğini derinlemesine idrak edebilmeyi, bütün görünür görünmez boyutlarıyla görebilmeyi gerektirir.Uzun bir cümle oldu ama bu cümle, bu cümlede özetleye çalıştığım mesele önemli.Bu cümleyi biraz açayım…Bu toplumun varlık nedeni İslâm’dır. Bu toplum müslüman olduktan sonradır ki, sadece İslâm tarihini değil, dünya tarihini yapmaya başladı.Bunun sağlamasını yapmak hiç de zor değil…Kabaca iki bin yıllık insanlık tarihi boyunca, Asya’nın içlerinden Avrupa’nın içlerine kadar iki büyük yolculuk gerçekleştirdik.Müslüman olmadan önce gerçekleştirdiğimiz ilk yolculukta, pagan ve barbar Batılılardan farklı bir şey yapmadık: Yaktık, yıktık ve sonunda biz de yok olduk: Köken olarak esas itibariyle Türk olan Bulgarlara ve Macarlara bakmanız kâfî nasıl yok olduğumuzu görebilmeniz için. Ne Türklükleri kaldı, ne de Müslümanlıkları.Türklerin Türklüklerini, Kürtlerin Kürtlüklerini, Arapların Araplıklarını koruyabilmelerinin de yegâne şartı İslâm’dır.Bu toplumun yegâne varlık sebebi de, tarihte, üstelik de insanlık tarihinin akışını değiştirecek kadar varlık gösterebilmesinin yegâne sebebi de İslâm’dır.İslâm’ı kaybedersek, bu ülkenin istiklal ve istikbal mücadelesi tehlikeye düşer, ülke kurda kuşa yem olur -Allah muhafaza!O yüzden İslâm’ın önünün açıldığı bir zaman diliminde, dünyanın her bakımdan Türkiye’ye gebe olduğu bir yok oluş mevsiminde, bizim yeniden Müslümanlaşmamız lazım şart!Vesselâm.Yusuf Kaplan Yeni Şafak gazetesi
Gönüllü kölelik toplumuna gidiyoruz
Mustafa Armağan
20. yüzyılın en keskin zihinleri, insanlığın geleceğini iki ayrı istikamette gördü. Biri zorbalığın çıplak yüzünü, diğeri gülücükler ve konfor perdesi arkasında yatan tuzağı resmetti.
İrlandalı yazar George Orwell 1984 adlı romanında iktidar çizmesinin insanın yüzüne sonsuza kadar basacağı bir cehennemi tasvir etmişti. İngiliz yazar Aldous Huxley ise Cesur Yeni Dünya adlı romanında aynı cehennemi mutluluk haplarıyla, eğlence makineleriyle ve gönüllü kölelikle donattı.
Bu iki büyük kehaneti 1985 yılında Amerikalı yazar Neil Postman, Kendimizi Eğlendirerek Öldürmek adlı eserinde ustalıkla tahlil etti ve “Huxley haklı çıkıyor” dedi. 2026 dünyasından baktığımızda bu üçlünün birleştiği hibrit bir distopyanın (karamsar ütopyanın) tam ortasında olduğumuzu görmek zor değil.
Orwell totaliter devletin en çıplak, en acımasız halini gösterdi. Parti’nin sloganı hâlâ kulaklarımızda çınlar: “Savaş Barıştır, Özgürlük Köleliktir, Cehalet Güçtür.”
İktidarın gayesi basittir: “Parti gücü tamamen kendi adına ister. Biz başkalarının iyiliğiyle ilgilenmiyoruz; yalnızca güçle, saf güçle ilgileniyoruz.”
Gelecek, bir çizmenin insan yüzüne basmasından ibaret olacaktır. Düşünce polisi, Newspeak ve tarihî tahrifatla insan ruhu ezilir. Orwell’in dünyasında düşman bellidir: Big Brother (Abi) her yerde, işkence odaları açık, korku elle tutulur haldedir.
İnsanlar nefret ettikleri bir sisteme boyun eğmektedir. Direniş mümkündür ama bedeli ağırdır. Telescreen’ler (görüntülü ekranlar) ise sürekli izleme ve propaganda aracı olarak her odada yer alır. Orwell’in en çarpıcı uyarısı şudur: “Geçmişi kontrol eden geleceği kontrol eder. Şimdiyi kontrol eden geçmişi kontrol eder.”
Huxley ise çok daha sinsi bir tablo çizdi. Cesur Yeni Dünya’da kimse zorla susturulmaz. İnsanlar genetik laboratuvarlarda üretilir, uykuda hipnoz ile şartlandırılır, soma (uyuşturucu hap) ile mest edilir.
Huxley’in en vurucu cümlesi şudur: “Gerçekten verimli bir totaliter devlet, halkı zorlamaya gerek kalmadan, köleliği sevdirerek yöneten devlettir.” Romandaki “Vahşi” John’un feryadı hâlâ kulaklarımızı tırmalar: “Konfor istemiyorum. Tanrı istiyorum, şiir istiyorum, gerçek tehlike istiyorum, özgürlük istiyorum… Günah istiyorum!”
Bu noktada Kırgız romancı Cengiz Aytmatov’un başından geçen bir hadise, Huxley’i haklı çıkaracak cinstendir. Bir uluslararası toplantıda Sovyetler Birliği’ndeki Orwellvari takip, baskı ve sansürden şikâyet edilince Amerikalı bir yazar şöyle espri yapmış:
“Sizinle baskı yapmak için bile olsa devlet ilgileniyor. Bu da bir şeydir. Bizde ne yazarsan yaz kimse ilgilenmiyor. Halinize şükredin.”
Bu, tam da Huxley’nin bahsettiği konforlu sindirme yöntemidir. Batı’da devlet seni ezmez ama seni yok sayar; sen de yavaş yavaş kendi sesini duyurmaktan vazgeçersin.
Neil Postman bu iki kehaneti birleştirerek asıl darbeyi vuracaktır. Önsözündeki meşhur pasajda der ki: “Orwell kitapların yasaklanmasından korkuyordu. Huxley kimsenin kitap okumak istememesinden…
Orwell nefret ettiğimiz şeyin bizi mahvedeceğinden korkuyordu. Huxley sevdiğimiz şeyin bizi mahvedeceğinden.”
Postman’ın hükmü nettir: Ekranlar soma (uyuşturucu hap) gibidir. Televizyon ve özellikle sosyal medya, kamu söylemini, siyaseti, eğitimi, hatta dini bile eğlenceye dönüştürür. İnsanlar pasif tüketicilere, kendi iradeleriyle köleleşmiş mutlu varlıklara dönüşür.
Gerçek özgürlük İslamda İslam bu tabloya en köklü yorumu getirir. Kur’ân-ı Kerim nefsi en büyük düşman ilan eder:
“Nefsini arındıran kurtuluşa erer, onu kirleten ise ziyana uğrar” (Şems, 9-10). Orwell’in çizmesi zulmün dış yüzüdür. Huxley’in soma’sı nefsin konfor ve şehvet tuzağıdır. Postman’ın ekranları ise modern putlardır; kalbi Allah’tan uzaklaştıran, zikri unutturan araçlardır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur: “Bir saat tefekkür, bir sene ibadetten hayırlıdır.” İşte meselenin can damarı buradadır. Huxley ve Postman’ın tarif ettiği karanlık gelecek ütoyası tefekkürü öldüren bir sistemdir.
Algoritmalar, kısa videolar, kesintisiz dopamin patlamaları ve sonsuz akış insanı bir saatlik derin düşünmeden mahrum bırakmaya ayarlıdır. Oysa tefekkür aklın dirilişidir, nefsin esaretinden kurtuluşun anahtarıdır.
Dünya hayatı bir imtihandır; konfor tuzağına düşmek, hayret duygusunu kaybetmek ve sonuçta Asr suresinde uyarıldığı gibi hüsrana düşmektir.
İslam’da gerçek özgürlük, Allah’a kul olmaktır. Hakiki hürriyet, nefsine esir olmaktan kurtulmaktır. Günümüzün en büyük tehlikesi, “rahatım bozulmasın” diye imandan, ahlaktan ve tefekkürden vazgeçmektir.
Sosyal medya, nefsin en tehlikeli oyuncağı haline gelmiştir: Sürekli “ben”i besler, riyayı yaygınlaştırır, kalbi katılaştırır.
Zamyatin’in cam evleri, Orwell’in telescreen’leri, Huxley’in soma’sı ve Postman’ın ekranları… Hepsi nefsin modern tuzaklarıdır.
Müslüman için kurtuluş, bu tuzağa düşmemekte, Kur’ân ve Sünnet’le donanmış bir şuurla direnmektedir. Bir saat tefekkürle donanmış bir kalp, bir sene boş ekran akışından muhakkak ki daha değerlidir.
Postman’ın analizi hâlâ en isabetli olanıdır. Lakin Orwell’in çizmesi bazı coğrafyalarda ezmeye devam ediyor. Ama asıl zafer Huxley’in gülümsemesinde, Postman’ın ekran tuzağında gizlidir.
İslam’ın perspektifinden bakıldığında mesele basittir: İnsan ya Rabbine kul olur ya da nefsinin, teknolojinin ve konforun kölesi haline gelir.
Bu milletin asıl meselesi, büyük ideallerden, derin tefekkürden ve manevi uyanıştan uzaklaşarak Batının konfor batağına saplanmasıdır.
Uyanış, ekranlardan uzaklaşıp Kur’ân’a, tarihe, hakikate ve tefekküre dönmekle başlar. Aksi takdirde ne Orwell’in ne Huxley’in ne de Postman’ın uyarıları boşa çıkmış olmayacak; biz kendi ellerimizle hem dünyamızı hem ahiretimizi zayi etmiş olacağız.
Allah cc. bizleri nefsin tuzağından, modern putlardan ve tefekkür mahrumiyetinden muhafaza buyursun.
Mustafa Armağan Yeni akit gazetesi

Gönüllü kölelik toplumuna gidiyoruzMustafa Armağan20. yüzyılın en keskin zihinleri, insanlığın geleceğini iki ayrı istikamette gördü. Biri zorbalığın çıplak yüzünü, diğeri gülücükler ve konfor perdesi arkasında yatan tuzağı resmetti.İrlandalı yazar George Orwell 1984 adlı romanında iktidar çizmesinin insanın yüzüne sonsuza kadar basacağı bir cehennemi tasvir etmişti. İngiliz yazar Aldous Huxley ise Cesur Yeni Dünya adlı romanında aynı cehennemi mutluluk haplarıyla, eğlence makineleriyle ve gönüllü kölelikle donattı.Bu iki büyük kehaneti 1985 yılında Amerikalı yazar Neil Postman, Kendimizi Eğlendirerek Öldürmek adlı eserinde ustalıkla tahlil etti ve “Huxley haklı çıkıyor” dedi. 2026 dünyasından baktığımızda bu üçlünün birleştiği hibrit bir distopyanın (karamsar ütopyanın) tam ortasında olduğumuzu görmek zor değil.Orwell totaliter devletin en çıplak, en acımasız halini gösterdi. Parti’nin sloganı hâlâ kulaklarımızda çınlar: “Savaş Barıştır, Özgürlük Köleliktir, Cehalet Güçtür.”İktidarın gayesi basittir: “Parti gücü tamamen kendi adına ister. Biz başkalarının iyiliğiyle ilgilenmiyoruz; yalnızca güçle, saf güçle ilgileniyoruz.”Gelecek, bir çizmenin insan yüzüne basmasından ibaret olacaktır. Düşünce polisi, Newspeak ve tarihî tahrifatla insan ruhu ezilir. Orwell’in dünyasında düşman bellidir: Big Brother (Abi) her yerde, işkence odaları açık, korku elle tutulur haldedir.İnsanlar nefret ettikleri bir sisteme boyun eğmektedir. Direniş mümkündür ama bedeli ağırdır. Telescreen’ler (görüntülü ekranlar) ise sürekli izleme ve propaganda aracı olarak her odada yer alır. Orwell’in en çarpıcı uyarısı şudur: “Geçmişi kontrol eden geleceği kontrol eder. Şimdiyi kontrol eden geçmişi kontrol eder.”Huxley ise çok daha sinsi bir tablo çizdi. Cesur Yeni Dünya’da kimse zorla susturulmaz. İnsanlar genetik laboratuvarlarda üretilir, uykuda hipnoz ile şartlandırılır, soma (uyuşturucu hap) ile mest edilir.Huxley’in en vurucu cümlesi şudur: “Gerçekten verimli bir totaliter devlet, halkı zorlamaya gerek kalmadan, köleliği sevdirerek yöneten devlettir.” Romandaki “Vahşi” John’un feryadı hâlâ kulaklarımızı tırmalar: “Konfor istemiyorum. Tanrı istiyorum, şiir istiyorum, gerçek tehlike istiyorum, özgürlük istiyorum… Günah istiyorum!”Bu noktada Kırgız romancı Cengiz Aytmatov’un başından geçen bir hadise, Huxley’i haklı çıkaracak cinstendir. Bir uluslararası toplantıda Sovyetler Birliği’ndeki Orwellvari takip, baskı ve sansürden şikâyet edilince Amerikalı bir yazar şöyle espri yapmış:“Sizinle baskı yapmak için bile olsa devlet ilgileniyor. Bu da bir şeydir. Bizde ne yazarsan yaz kimse ilgilenmiyor. Halinize şükredin.”Bu, tam da Huxley’nin bahsettiği konforlu sindirme yöntemidir. Batı’da devlet seni ezmez ama seni yok sayar; sen de yavaş yavaş kendi sesini duyurmaktan vazgeçersin.Neil Postman bu iki kehaneti birleştirerek asıl darbeyi vuracaktır. Önsözündeki meşhur pasajda der ki: “Orwell kitapların yasaklanmasından korkuyordu. Huxley kimsenin kitap okumak istememesinden…Orwell nefret ettiğimiz şeyin bizi mahvedeceğinden korkuyordu. Huxley sevdiğimiz şeyin bizi mahvedeceğinden.”Postman’ın hükmü nettir: Ekranlar soma (uyuşturucu hap) gibidir. Televizyon ve özellikle sosyal medya, kamu söylemini, siyaseti, eğitimi, hatta dini bile eğlenceye dönüştürür. İnsanlar pasif tüketicilere, kendi iradeleriyle köleleşmiş mutlu varlıklara dönüşür.Gerçek özgürlük İslamda İslam bu tabloya en köklü yorumu getirir. Kur’ân-ı Kerim nefsi en büyük düşman ilan eder:“Nefsini arındıran kurtuluşa erer, onu kirleten ise ziyana uğrar” (Şems, 9-10). Orwell’in çizmesi zulmün dış yüzüdür. Huxley’in soma’sı nefsin konfor ve şehvet tuzağıdır. Postman’ın ekranları ise modern putlardır; kalbi Allah’tan uzaklaştıran, zikri unutturan araçlardır.Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur: “Bir saat tefekkür, bir sene ibadetten hayırlıdır.” İşte meselenin can damarı buradadır. Huxley ve Postman’ın tarif ettiği karanlık gelecek ütoyası tefekkürü öldüren bir sistemdir.Algoritmalar, kısa videolar, kesintisiz dopamin patlamaları ve sonsuz akış insanı bir saatlik derin düşünmeden mahrum bırakmaya ayarlıdır. Oysa tefekkür aklın dirilişidir, nefsin esaretinden kurtuluşun anahtarıdır.Dünya hayatı bir imtihandır; konfor tuzağına düşmek, hayret duygusunu kaybetmek ve sonuçta Asr suresinde uyarıldığı gibi hüsrana düşmektir.İslam’da gerçek özgürlük, Allah’a kul olmaktır. Hakiki hürriyet, nefsine esir olmaktan kurtulmaktır. Günümüzün en büyük tehlikesi, “rahatım bozulmasın” diye imandan, ahlaktan ve tefekkürden vazgeçmektir.Sosyal medya, nefsin en tehlikeli oyuncağı haline gelmiştir: Sürekli “ben”i besler, riyayı yaygınlaştırır, kalbi katılaştırır.Zamyatin’in cam evleri, Orwell’in telescreen’leri, Huxley’in soma’sı ve Postman’ın ekranları… Hepsi nefsin modern tuzaklarıdır.Müslüman için kurtuluş, bu tuzağa düşmemekte, Kur’ân ve Sünnet’le donanmış bir şuurla direnmektedir. Bir saat tefekkürle donanmış bir kalp, bir sene boş ekran akışından muhakkak ki daha değerlidir.Postman’ın analizi hâlâ en isabetli olanıdır. Lakin Orwell’in çizmesi bazı coğrafyalarda ezmeye devam ediyor. Ama asıl zafer Huxley’in gülümsemesinde, Postman’ın ekran tuzağında gizlidir.İslam’ın perspektifinden bakıldığında mesele basittir: İnsan ya Rabbine kul olur ya da nefsinin, teknolojinin ve konforun kölesi haline gelir.Bu milletin asıl meselesi, büyük ideallerden, derin tefekkürden ve manevi uyanıştan uzaklaşarak Batının konfor batağına saplanmasıdır.Uyanış, ekranlardan uzaklaşıp Kur’ân’a, tarihe, hakikate ve tefekküre dönmekle başlar. Aksi takdirde ne Orwell’in ne Huxley’in ne de Postman’ın uyarıları boşa çıkmış olmayacak; biz kendi ellerimizle hem dünyamızı hem ahiretimizi zayi etmiş olacağız.Allah cc. bizleri nefsin tuzağından, modern putlardan ve tefekkür mahrumiyetinden muhafaza buyursun.Mustafa Armağan Yeni akit gazetesi
İki önceki yıl “emekli yılı” ilan edilince zerre ümitlenmemiştim bir kahraman emekli olarak!
Yani…
Bizim “minicik, mini minnacık” kahraman emekli maaşının enflasyon karşısında en azından “sefalet” değerini korur hale getirileceğine hiç inanmamıştım.
“Emekliyi dar gelirlilere ezdirmedik, ezdirmeyecez!” söylemlerine de bıyık altından gülmüş, daha sonra işi iyice kahkahaya vurmuş…
İyice cıvıtmıştım.
Cıvıtma aşamalarında parti, sendika kurmalarım da vardır.
Tabela Partisi- GÜLMEK YOK YOLA DEVAM!
Kitle Partisi- ALAYINIZA KİTLEYECEK!
YER-SEN SENDİKASI- SENDİKALARIN EN YER-LİSİ!
(Bu arada geçmiş 1 Mayısınız da kutlu olsun, olmuşken!)
*
Emekli yılında, bütün kahraman emeklilere plajlarda beleş kumsal şemsiyesi ile şezlong kullanımı müjdesi gelince de…
Hemen Aşağı Maldivler’e gitmiş…
Orada şemsiyeyi açmış, şezlongu sermiş “ha-şema” gibi bir şey ile poz vermiştim.
(Haşema, uzun mayo demek, bilmiyorsanız öğrenin!)
Ne diyorduk öyle sere serpe poz vermiştim…
Şemsiye de bir güzel açılmış…
CHP TV, sen tut…
Ana Haber’de kullan bu manzarayı:
“Yandaş yazar böyle dalga geçti!”
Yok yav…
Ne dalgası…
Şemsiye açılmış işte!
Şemsiye açılırken dalga mı geçilir?
İşte bunların niyetleri kötü arkadaş!
Niyetleri kötü kolla…
Hopsss!
Fren!
*
Fenerbahçe bu sene de şampiyon olamadı değil mi?
Aziz Yıldırım lâzım azizim…
Ya da Mehmet Ali Aydınlar…
Aydınlar giyim!
Dur dağıtmayalım!
O meşhur emekli yılından sonraki yıl ne yılı ilan edildi?
Aile yılı…
Ben de “yıl” ilan etmelere karşı “alerji” oluştu ya…
Yine başladım, “Amma muhabbet!” demeye…
Bir ay iki ay, üç ay geçti…
Acayip acayip ve de gayet matrak, “Kadın her alanda çalışmalı, niçin tır şoförü bilem olmasın!” projeleri görünce beni yine bir gülme aldı…
Sanırsınız ortada “beka meselesi” yok!
Neyse…
Aile yılı da bitmeye yüz tutunca…
Benim “sıyırmış” tarafım hemen saymaya başladı:
Aile Yılı’nın bitmesine 90 gün kaldı, 89 gün kaldı, 88 gün kaldı!
Böyle ha bire şafak sayıyorum sosyal medyada,,,
Bir baktım ki…
Müthiş bir buluş geldi:
“Aile ve Nüfus10 Yılı”!
Emekli 10 yılı olmadı ama, işte…
Oleeey hatta…
“Aile ve nüfus 10 yılı oldu!”
Üzerine ekle bugünün…
Hedef 2036!
Bu iktidarın 35’nci yılı…
E, devlette devamlılık esas…
Başa CHP de gelse, bu yoldan yürür di mi?
Diyeceksiniz ki hangi yoldan?
Siz böyle diyeceksiniz ve benim makaram sarı bağlarlarım tutacak yine…
Bir salıvereceğim…
Bu sever de CHP TV’ye yine haber olacağım:
“Yandaş yazar feci dağıttı!”
Gelelim Fenerbahçe’nin durumuna!
Aslında var ya Meclis’teki Vişneli Tayfır tatlısını evde de yapabiliriz!
Yapabiliriz ama asla Meclis’te tüketebileceğimiz fiyata mâl edemeyiz.
Bu arada Fenerbahçe’ye kim başkan olacak dersiniz?
Bence en az 3 çocuk annesi biri olmalı!
Aile ve Nüfus 10 yılına da bu yakışır!
En az 3 çocuk yaparsa Fenerbahçeli aileler…
İşte, taraftarı en az ikiye katladık 10 yıl içinde!
Önümüzdeki 10 yıl “Fenerbahçe 10 yılı!” olsun!
Galata galata köpeklere salata…
Köpek salata yemez, aslan fener gol yemez!
Bir iki üç olsun,
Çıkartması güç olsun!
Sarı lacivert akar kanımız, yaşaşın bizim 10 yılımız!
Nice 10 yıllara Fenerbahçem!
Senin 10 yıllarını kutlarım ben!
Serdar Arseven Milat gazetesi

İki önceki yıl “emekli yılı” ilan edilince zerre ümitlenmemiştim bir kahraman emekli olarak!Yani…Bizim “minicik, mini minnacık” kahraman emekli maaşının enflasyon karşısında en azından “sefalet” değerini korur hale getirileceğine hiç inanmamıştım.“Emekliyi dar gelirlilere ezdirmedik, ezdirmeyecez!” söylemlerine de bıyık altından gülmüş, daha sonra işi iyice kahkahaya vurmuş…İyice cıvıtmıştım.Cıvıtma aşamalarında parti, sendika kurmalarım da vardır.Tabela Partisi- GÜLMEK YOK YOLA DEVAM!Kitle Partisi- ALAYINIZA KİTLEYECEK!YER-SEN SENDİKASI- SENDİKALARIN EN YER-LİSİ!(Bu arada geçmiş 1 Mayısınız da kutlu olsun, olmuşken!)*Emekli yılında, bütün kahraman emeklilere plajlarda beleş kumsal şemsiyesi ile şezlong kullanımı müjdesi gelince de…Hemen Aşağı Maldivler’e gitmiş…Orada şemsiyeyi açmış, şezlongu sermiş “ha-şema” gibi bir şey ile poz vermiştim.(Haşema, uzun mayo demek, bilmiyorsanız öğrenin!)Ne diyorduk öyle sere serpe poz vermiştim…Şemsiye de bir güzel açılmış…CHP TV, sen tut…Ana Haber’de kullan bu manzarayı:“Yandaş yazar böyle dalga geçti!”Yok yav…Ne dalgası…Şemsiye açılmış işte!Şemsiye açılırken dalga mı geçilir?İşte bunların niyetleri kötü arkadaş!Niyetleri kötü kolla…Hopsss!Fren!*Fenerbahçe bu sene de şampiyon olamadı değil mi?Aziz Yıldırım lâzım azizim…Ya da Mehmet Ali Aydınlar…Aydınlar giyim!Dur dağıtmayalım!O meşhur emekli yılından sonraki yıl ne yılı ilan edildi?Aile yılı…Ben de “yıl” ilan etmelere karşı “alerji” oluştu ya…Yine başladım, “Amma muhabbet!” demeye…Bir ay iki ay, üç ay geçti…Acayip acayip ve de gayet matrak, “Kadın her alanda çalışmalı, niçin tır şoförü bilem olmasın!” projeleri görünce beni yine bir gülme aldı…Sanırsınız ortada “beka meselesi” yok!Neyse…Aile yılı da bitmeye yüz tutunca…Benim “sıyırmış” tarafım hemen saymaya başladı:Aile Yılı’nın bitmesine 90 gün kaldı, 89 gün kaldı, 88 gün kaldı!Böyle ha bire şafak sayıyorum sosyal medyada,,,Bir baktım ki…Müthiş bir buluş geldi:“Aile ve Nüfus10 Yılı”!Emekli 10 yılı olmadı ama, işte…Oleeey hatta…“Aile ve nüfus 10 yılı oldu!”Üzerine ekle bugünün…Hedef 2036!Bu iktidarın 35’nci yılı…E, devlette devamlılık esas…Başa CHP de gelse, bu yoldan yürür di mi?Diyeceksiniz ki hangi yoldan?Siz böyle diyeceksiniz ve benim makaram sarı bağlarlarım tutacak yine…Bir salıvereceğim…Bu sever de CHP TV’ye yine haber olacağım:“Yandaş yazar feci dağıttı!”Gelelim Fenerbahçe’nin durumuna!Aslında var ya Meclis’teki Vişneli Tayfır tatlısını evde de yapabiliriz!Yapabiliriz ama asla Meclis’te tüketebileceğimiz fiyata mâl edemeyiz.Bu arada Fenerbahçe’ye kim başkan olacak dersiniz?Bence en az 3 çocuk annesi biri olmalı!Aile ve Nüfus 10 yılına da bu yakışır!En az 3 çocuk yaparsa Fenerbahçeli aileler…İşte, taraftarı en az ikiye katladık 10 yıl içinde!Önümüzdeki 10 yıl “Fenerbahçe 10 yılı!” olsun!Galata galata köpeklere salata…Köpek salata yemez, aslan fener gol yemez!Bir iki üç olsun,Çıkartması güç olsun!Sarı lacivert akar kanımız, yaşaşın bizim 10 yılımız!Nice 10 yıllara Fenerbahçem!Senin 10 yıllarını kutlarım ben!Serdar Arseven Milat gazetesi
Dün işçi bayramıydı. Bayram denince akla neşe ve sevinç gelir. Ancak işçilerin bayramı genelde öyle olmuyor, maalesef.
TÜRK-İŞ’in açıkladığı Nisan 2026 açlık ve yoksulluk sınırı araştırmasına göre, sağlıklı ve dengeli beslenme için yapılması gereken aylık gıda harcaması, yani açlık sınırı, 34 bin 586 TL’ye yükseldi. Mart ayında 32 bin 792 TL olan bu tutar, yalnızca bir ayda yaklaşık 1.800 TL artarak 35 bin TL eşiğine dayandı.
Yoksulluk sınırı ise 112 bin lirayı geçti. Barınma, giyim, ulaşım, eğitim ve sağlık gibi temel giderleri de kapsayan bu sınır, 112 bin 660 TL olarak hesaplandı. Mart ayındaki yoksulluk sınırı 106 bin 817 TL idi. Nisan ayı için bekâr bir çalışanın aylık yaşama maliyeti de 44 bin 802 TL’ye ulaştı.
Şimdi buna göre, asgari ücretin 28 bin 75 TL olduğu bir yerde işçi bayramından söz etmek ne kadar mümkün, acaba? Buna göre bayramın adı var kendisi yok demektir.
Bizim toplum olarak çok sorunumuz var ve sorumlular da öyle yekdüze bir yerde değil. Ama neredeyse bütün yükü taşıyanlar sadece işçilerimiz; bu net ve bilinen bir gerçek.
Sendika yönetimlerinden tutun, işçilerle ilgili karar veren yönetici ve idarecilere kadar herkesi besleyen, işçinin emeği ve alın teridir. Konfor ve şatafatın zirve yaptığı devasa binalar, kıymeti pek takdir edilmeyen bu işçi kardeşlerimizin sırtında yükseliyor.
Sadece bu da değil; ekonomik olarak da ülkeyi besleyenler yine bu işçi ve emektar ordusudur.
Ekonomik değerlendirmelere göre, Türkiye’de toplam vergi gelirlerinin yaklaşık %65–70’i dolaylı vergilerden gelir. Bu vergiler herkesten alınır; ancak gelirinin büyük kısmını harcayan işçiler üzerinde daha ağır bir yük bırakır. Vergi yükünün büyük kısmını ücretliler ve tüketiciler, yani işçiler taşır.
Türkiye’de ücretli çalışan (işçi) sayısı yaklaşık 15–17 milyon kişi civarındadır. Bu sayı sadece maaşlı çalışanları kapsar; esnaf, çiftçi ve kendi hesabına çalışanlar dâhil değildir. Bu çalışanların yaklaşık %35–50’si doğrudan asgari ücretle çalışmaktadır. Yani kabaca 6-8 milyon insan asgari ücretle hayatını idame ettirmeye çalışıyor. Bayram derken, şimdi bu insanlar nasıl bayram etsinler? Gerçekten tartışma konusu.
Alın teri kurumadan ücreti ödenmesi gereken işçinin, daha teri kurumadan elindekinin neredeyse tamamının alınması, adil bir dünyanın kaderi olmasa gerek.
Kalkındıran, ekonomiyi canlandıran; müreffeh bir hayatı sağlamak için gecesini gündüzüne katarak yol, köprü, konut, nakliye, hastane, iletişim ve daha birçok sektörde ter döken işçi kardeşlerimizin şartlarını kolaylaştırmak, omuzlarındaki vergi yükünü hafifletmek ve ücretlerde iyileştirmeler yapmak için yeni adımlara ihtiyaç vardır. İşte o zaman, gerçek manada onlara bir bayram yaşatmış olacağız.
Bu vesileyle, tüm işçi ve emektar kardeşlerimize daha güzel günler dileyerek satırlarıma son vermiş olayım.
Abdullah Aslan Doğruhaber gazetesi

Dün işçi bayramıydı. Bayram denince akla neşe ve sevinç gelir. Ancak işçilerin bayramı genelde öyle olmuyor, maalesef.TÜRK-İŞ’in açıkladığı Nisan 2026 açlık ve yoksulluk sınırı araştırmasına göre, sağlıklı ve dengeli beslenme için yapılması gereken aylık gıda harcaması, yani açlık sınırı, 34 bin 586 TL’ye yükseldi. Mart ayında 32 bin 792 TL olan bu tutar, yalnızca bir ayda yaklaşık 1.800 TL artarak 35 bin TL eşiğine dayandı.Yoksulluk sınırı ise 112 bin lirayı geçti. Barınma, giyim, ulaşım, eğitim ve sağlık gibi temel giderleri de kapsayan bu sınır, 112 bin 660 TL olarak hesaplandı. Mart ayındaki yoksulluk sınırı 106 bin 817 TL idi. Nisan ayı için bekâr bir çalışanın aylık yaşama maliyeti de 44 bin 802 TL’ye ulaştı.Şimdi buna göre, asgari ücretin 28 bin 75 TL olduğu bir yerde işçi bayramından söz etmek ne kadar mümkün, acaba? Buna göre bayramın adı var kendisi yok demektir.Bizim toplum olarak çok sorunumuz var ve sorumlular da öyle yekdüze bir yerde değil. Ama neredeyse bütün yükü taşıyanlar sadece işçilerimiz; bu net ve bilinen bir gerçek.Sendika yönetimlerinden tutun, işçilerle ilgili karar veren yönetici ve idarecilere kadar herkesi besleyen, işçinin emeği ve alın teridir. Konfor ve şatafatın zirve yaptığı devasa binalar, kıymeti pek takdir edilmeyen bu işçi kardeşlerimizin sırtında yükseliyor.Sadece bu da değil; ekonomik olarak da ülkeyi besleyenler yine bu işçi ve emektar ordusudur.Ekonomik değerlendirmelere göre, Türkiye’de toplam vergi gelirlerinin yaklaşık %65–70’i dolaylı vergilerden gelir. Bu vergiler herkesten alınır; ancak gelirinin büyük kısmını harcayan işçiler üzerinde daha ağır bir yük bırakır. Vergi yükünün büyük kısmını ücretliler ve tüketiciler, yani işçiler taşır.Türkiye’de ücretli çalışan (işçi) sayısı yaklaşık 15–17 milyon kişi civarındadır. Bu sayı sadece maaşlı çalışanları kapsar; esnaf, çiftçi ve kendi hesabına çalışanlar dâhil değildir. Bu çalışanların yaklaşık %35–50’si doğrudan asgari ücretle çalışmaktadır. Yani kabaca 6-8 milyon insan asgari ücretle hayatını idame ettirmeye çalışıyor. Bayram derken, şimdi bu insanlar nasıl bayram etsinler? Gerçekten tartışma konusu.Alın teri kurumadan ücreti ödenmesi gereken işçinin, daha teri kurumadan elindekinin neredeyse tamamının alınması, adil bir dünyanın kaderi olmasa gerek.Kalkındıran, ekonomiyi canlandıran; müreffeh bir hayatı sağlamak için gecesini gündüzüne katarak yol, köprü, konut, nakliye, hastane, iletişim ve daha birçok sektörde ter döken işçi kardeşlerimizin şartlarını kolaylaştırmak, omuzlarındaki vergi yükünü hafifletmek ve ücretlerde iyileştirmeler yapmak için yeni adımlara ihtiyaç vardır. İşte o zaman, gerçek manada onlara bir bayram yaşatmış olacağız.Bu vesileyle, tüm işçi ve emektar kardeşlerimize daha güzel günler dileyerek satırlarıma son vermiş olayım.Abdullah Aslan Doğruhaber gazetesi
Üç asırdır dünyaya Batılılar hükmediyor, dünyanın kanını emerek…
Kan, gözyaşı, tecavüz üzerinden yükselen ruhsuz bir uygarlık Batı uygarlığı.
Sadece Gazze’de 70 binden fazla masumun canlı canlı katledilmesi bunun ürpertici bir ispatı.
Yine 500 bin çocuğun çalınıp Amerika’da Epstein Adası’na götürülerek tecavüz edilmeleri, katledilmeleri, kanlarının içilmeleri, sonra da yamyam gibi etlerinin yenilmeleri nasıl barbar bir uygarlıkla karşı karşıya olduğumuzun ürpertici göstergeleri.
Bizim, biz Müslümanların aslâ hayal bile edemeyeceği bir vahşet bu!
Bütün bunlar yetmiyormuş gibi Batılıların kendilerini uygar, neredeyse kendileri dışındaki herkesi barbar olarak adlandırmaları yok mu, insanı çıldırtıyor bu işte!
Bunu bütün dünya anladı ama Batı’ya tapan bizim ezberci, sığ, Batı’yı da İslâm’ı da derinlemesine anlamaktan âciz zavallı Batıcılarımız anlayamadı, anlayacak zekâya, ahlâka ulaşamadı henüz, ne yazık ki. Batı’ya taptıkları için duyma, düşünme ve eleştiri melekeleri körleşti. O yüzden dünyanın lanet okuduğu Batı’ya toz kondurmuyorlar hâlâ!
BATI UYGARLIĞI, “BAŞKALARI CEHENNEMDİR” DEDİ
Batılılar zamana hâkim olma, zamanı kontrol ve kolonize etme kaygısı güderek, tarihin iradesini yok ederek, diğer insanların, varlıkların iradesini yok sayarak, insanın tarihe yön vermesini, tabiatın ve bütün canlıların kaderini belirleyecek konuma ulaşmasını sağladılar.
Sonuç; Batılı insanın haddini aşması, başkalarına aslâ hayat hakkı tanımaması, Darwinci yasaların her şeye hükmetmesini sağlayacak kadar dünyanın orman kanunlarının hâkim olduğu bir arenaya dönüşmesi; güçlü olanın haklı olduğu, yalnızca güçlü olanın yaşamayı / var olmayı hak ettiği şeklindeki sapkın anlayışın bütün dünyada fertler, toplumlar ve uluslar arasındaki ilişkilerde hâkim olması ve dünyayı yaşanamayacak bir yere dönüştürerek tam anlamıyla cehenneme çevirmesi.
Modernitenin geleceği ve insanı getirip bırakacağı çıkmaz sokak, -tam da burada teorik olarak özetlemeye çalıştığım şekilde- dünyanın orman kanunlarının hâkim olduğu bir arenaya dönüştürülmesi olacaktı elbette, kaçınılmaz olarak.
Modernitenin kurucu figürlerinin hepsi de ‘bilgi’yi güç olarak gördüler, insanı aklın aşırılıklarının kölesi hâline getirdiler. Moderniteyi kuran figürler, David Hume’un “akıl tutkuların kölesidir” hayatî tespitini ve ikazını görmezden geldiler; işlerine gelmeyecekti bu; tasarlanan ‘oyun’u alt edebilirdi zira.
Neydi o tasarlanan oyun? Dünyaya hâkim olma, dünyayı ve bütün varlıkları kontrol ve kolonize etme çılgın hülyası!
Modernler, dünyaya ve her şeye hâkim olmayı bu dünyada temel varoluş mottosu olarak benimseyince, sonuçta, alttan alta her şeye, bütün ilişki biçimlerine Darwinci “gücü gücü yetene” (diye özetlenen “güçlü olanın hayatta kalması / survival of the fittest) ilkesizliğinin hâkim olması, her şeyle çatışma içinde olma ilkesinin hayatı sürükleyen tek ilke katına yükseltilmesine yol açacaktı kaçınılmaz olarak.
Batı uygarlığı “Ben varsam, ben hükümransam, bu dünyanın ve hayatın bir anlamı vardır. Başkaları cehennemdir,” ilkesi üzerinden varlığını kurma ve koruma mücadelesi verdi, veriyor…
BATI UYGARLIĞI SORUNU: İNSANIN İRADESİNİN VE ÖZGÜRLÜĞÜNÜN YOK EDİLMESİ
İnsanlığın sorunu, Batı uygarlığı. İflah olmaz bir sorun bu. Hatta netameli bir sorun.
Netameli; çünkü bir yandan sorun olarak kendisini gizleme, öte yandan da kendisini tek dünya, tek gerçek, tek seçenek olarak sunma becerisi gösteriyor. Bu iki ontolojik felâkete yol açması, böylesine yıkıcı, yok edici, zihni felçleştirici bir felâket üretmesi yetmiyormuş gibi, bütün insanlığı cellâdına âşık etmeyi başardı, başarıyor ayrıca.
Nedir bu? İnsanlığın insanlığının yok edilmesidir. İnsanın insan olduğunu bilmesini, hatırlamasını ve bunu gerçekleştirmesini mümkün kılan bütün melekelerinin buharlaşmasıdır.
İnsanın iradesini ve kaçınılmaz olarak da özgürlüğünü yitirmesidir.
“Batı uygarlığının gücü nedir?” diye sorulduğunda bu soruya verilebilecek en net, en sarih ve en doğru cevap budur: Batı uygarlığının gücü, insanın iradesini ve özgürlüğünü yok ettiği hâlde kendisinin insana iradesini ve özgürlüğünü kazandıran tek kaynak olduğu algısını bütün insanlığa kabul ettirebilmiş olmasında gizlidir.
İnsanın zamanı ve hayatı duyarak yaşaması söz konusu olmuyor; aksine yaşadığı yanılsaması gerçek oluyor.
İnsanın zamana, tarihe, bilgiye ve sonuçta da tabiata ve insana hükmetmesiyle başlayan bu süreç insanı araçların kölesi, ürettiği eserlerin esiri katına yükseltti tarihte ilk defa.
İnsanın araçların, üstelik de hız, haz ve ayartı üreten baştan çıkarıcı araçların kölesine dönüştürülmesi ama bütün bunların insanın özgürleşmesi olarak anlaşılması, insanlığın simülasyonlar dünyasına hapsedilmesi, insanın duyma ve düşünme melekelerinin iptal edilmesi, Batı uygarlığının insanlığı sürüklediği ontolojik felâketin dibidir.
Goethe, iki asır öncesinden bugünleri nasıl da sarih bir şekilde görmüş öyle, “En büyük köleler, kendilerini özgür zanneden kişilerdir” derken… Değil mi?
Yusuf Kaplan Yeni Şafak gazetesi

Üç asırdır dünyaya Batılılar hükmediyor, dünyanın kanını emerek…Kan, gözyaşı, tecavüz üzerinden yükselen ruhsuz bir uygarlık Batı uygarlığı.Sadece Gazze’de 70 binden fazla masumun canlı canlı katledilmesi bunun ürpertici bir ispatı.Yine 500 bin çocuğun çalınıp Amerika’da Epstein Adası’na götürülerek tecavüz edilmeleri, katledilmeleri, kanlarının içilmeleri, sonra da yamyam gibi etlerinin yenilmeleri nasıl barbar bir uygarlıkla karşı karşıya olduğumuzun ürpertici göstergeleri.Bizim, biz Müslümanların aslâ hayal bile edemeyeceği bir vahşet bu!Bütün bunlar yetmiyormuş gibi Batılıların kendilerini uygar, neredeyse kendileri dışındaki herkesi barbar olarak adlandırmaları yok mu, insanı çıldırtıyor bu işte!Bunu bütün dünya anladı ama Batı’ya tapan bizim ezberci, sığ, Batı’yı da İslâm’ı da derinlemesine anlamaktan âciz zavallı Batıcılarımız anlayamadı, anlayacak zekâya, ahlâka ulaşamadı henüz, ne yazık ki. Batı’ya taptıkları için duyma, düşünme ve eleştiri melekeleri körleşti. O yüzden dünyanın lanet okuduğu Batı’ya toz kondurmuyorlar hâlâ!BATI UYGARLIĞI, “BAŞKALARI CEHENNEMDİR” DEDİBatılılar zamana hâkim olma, zamanı kontrol ve kolonize etme kaygısı güderek, tarihin iradesini yok ederek, diğer insanların, varlıkların iradesini yok sayarak, insanın tarihe yön vermesini, tabiatın ve bütün canlıların kaderini belirleyecek konuma ulaşmasını sağladılar.Sonuç; Batılı insanın haddini aşması, başkalarına aslâ hayat hakkı tanımaması, Darwinci yasaların her şeye hükmetmesini sağlayacak kadar dünyanın orman kanunlarının hâkim olduğu bir arenaya dönüşmesi; güçlü olanın haklı olduğu, yalnızca güçlü olanın yaşamayı / var olmayı hak ettiği şeklindeki sapkın anlayışın bütün dünyada fertler, toplumlar ve uluslar arasındaki ilişkilerde hâkim olması ve dünyayı yaşanamayacak bir yere dönüştürerek tam anlamıyla cehenneme çevirmesi.Modernitenin geleceği ve insanı getirip bırakacağı çıkmaz sokak, -tam da burada teorik olarak özetlemeye çalıştığım şekilde- dünyanın orman kanunlarının hâkim olduğu bir arenaya dönüştürülmesi olacaktı elbette, kaçınılmaz olarak.Modernitenin kurucu figürlerinin hepsi de ‘bilgi’yi güç olarak gördüler, insanı aklın aşırılıklarının kölesi hâline getirdiler. Moderniteyi kuran figürler, David Hume’un “akıl tutkuların kölesidir” hayatî tespitini ve ikazını görmezden geldiler; işlerine gelmeyecekti bu; tasarlanan ‘oyun’u alt edebilirdi zira.Neydi o tasarlanan oyun? Dünyaya hâkim olma, dünyayı ve bütün varlıkları kontrol ve kolonize etme çılgın hülyası!Modernler, dünyaya ve her şeye hâkim olmayı bu dünyada temel varoluş mottosu olarak benimseyince, sonuçta, alttan alta her şeye, bütün ilişki biçimlerine Darwinci “gücü gücü yetene” (diye özetlenen “güçlü olanın hayatta kalması / survival of the fittest) ilkesizliğinin hâkim olması, her şeyle çatışma içinde olma ilkesinin hayatı sürükleyen tek ilke katına yükseltilmesine yol açacaktı kaçınılmaz olarak.Batı uygarlığı “Ben varsam, ben hükümransam, bu dünyanın ve hayatın bir anlamı vardır. Başkaları cehennemdir,” ilkesi üzerinden varlığını kurma ve koruma mücadelesi verdi, veriyor…BATI UYGARLIĞI SORUNU: İNSANIN İRADESİNİN VE ÖZGÜRLÜĞÜNÜN YOK EDİLMESİİnsanlığın sorunu, Batı uygarlığı. İflah olmaz bir sorun bu. Hatta netameli bir sorun.Netameli; çünkü bir yandan sorun olarak kendisini gizleme, öte yandan da kendisini tek dünya, tek gerçek, tek seçenek olarak sunma becerisi gösteriyor. Bu iki ontolojik felâkete yol açması, böylesine yıkıcı, yok edici, zihni felçleştirici bir felâket üretmesi yetmiyormuş gibi, bütün insanlığı cellâdına âşık etmeyi başardı, başarıyor ayrıca.Nedir bu? İnsanlığın insanlığının yok edilmesidir. İnsanın insan olduğunu bilmesini, hatırlamasını ve bunu gerçekleştirmesini mümkün kılan bütün melekelerinin buharlaşmasıdır.İnsanın iradesini ve kaçınılmaz olarak da özgürlüğünü yitirmesidir.“Batı uygarlığının gücü nedir?” diye sorulduğunda bu soruya verilebilecek en net, en sarih ve en doğru cevap budur: Batı uygarlığının gücü, insanın iradesini ve özgürlüğünü yok ettiği hâlde kendisinin insana iradesini ve özgürlüğünü kazandıran tek kaynak olduğu algısını bütün insanlığa kabul ettirebilmiş olmasında gizlidir.İnsanın zamanı ve hayatı duyarak yaşaması söz konusu olmuyor; aksine yaşadığı yanılsaması gerçek oluyor.İnsanın zamana, tarihe, bilgiye ve sonuçta da tabiata ve insana hükmetmesiyle başlayan bu süreç insanı araçların kölesi, ürettiği eserlerin esiri katına yükseltti tarihte ilk defa.İnsanın araçların, üstelik de hız, haz ve ayartı üreten baştan çıkarıcı araçların kölesine dönüştürülmesi ama bütün bunların insanın özgürleşmesi olarak anlaşılması, insanlığın simülasyonlar dünyasına hapsedilmesi, insanın duyma ve düşünme melekelerinin iptal edilmesi, Batı uygarlığının insanlığı sürüklediği ontolojik felâketin dibidir.Goethe, iki asır öncesinden bugünleri nasıl da sarih bir şekilde görmüş öyle, “En büyük köleler, kendilerini özgür zanneden kişilerdir” derken… Değil mi?Yusuf Kaplan Yeni Şafak gazetesi
Kutü’l-Amare, Osmanlı ordularının I. Dünya Savaşı’nda Irak Cephesi’nde kazandıkları en büyük zaferdir. Zafer, adını Irak’ın daha çok Medînetü’l Kût olarak bilinen Bağdat ile Amare arasındaki kasabasından alır.
Osmanlı Devleti, I. Dünya Savaşına olmayacak koşullar altında, tamamen yanlış bir stratejiyle girdi. Osmanlı’nın büyük gücü, Sultan Abdülhamid’in imparatorluğu emperyalist güçlere karşı korumak için “İttihad-ı İslam (İslam Birliği)” fikriyatıyla kısmen bütünleştirebildiği ümmetti. Sultan, söylemle kalmamış, başta demiryolları inşası olmak üzere Osmanlı’yı bir inşaat alanına da dönüştürmüş, Osmanlı’nın imkânlarını artırmıştı.
İttihat ve Terakki, Sultan’ın otuz küsur yıl boyunca oluşturduğu sermaye ve imkânlarla I. Dünya Savaşı’na girdi. O gücü tüketti.
İngiltere, Irak ve Körfez kıyılarındaki petrol yataklarını I. Dünya Savaşı’ndan çok önce keşfetmişti. Hindistan’daki imkânlarını kullanarak sanayisi için can damarı olacak o yer altı zenginliklerine hâkim olmak istiyordu.
Osmanlı’nın savaşa girmesi, İngiltere’ye bu petrol yataklarını ele geçirmesi için büyük bir fırsat verdi. İngiltere, savaş başlar başlamaz Hindistan üzerinden Irak’ı işgal etmeye niyetlendi.
1. Dünya Savaşı’nın İngiltere’si büyük imkânlara sahipti, dünya tarihinde ilk kez savaş uçaklarını dahi kullanıyordu.
İngiliz nüfusu sayılıydı ama İngilizler, istila ettikleri ülkelerin halklarından topladıkları askerlerle başka ülkeleri istila konusunda çok mahirdiler. Ne yazık ki İslamî uyanışın her yere ulaşma imkânı yoktu. İngiliz ordusunun önemli bir kısmı Hindistan’dan getirilen Müslüman ve Sih’lerden oluşuyordu. Bir kısmı paralı askerlerden oluşan, bir kısmı da hain feodal beyler tarafından İngilizlerin hizmetine verilen Müslümanlar, kime karşı savaşa geldiklerini dahi bilmiyorlardı.
İngiltere ordusu, 6 Kasım 1914’te Basra yakınlarından Irak’a girdi. Irak’ın savunulması Basra’da Albay Suphi Bey komutasında 38.Tümen ile seyyar jandarma birliklerine bırakılmıştı. Bu birlikler mevcut teçhizatıyla, İngiliz ordusuna karşı koyamazdı. Basra ilk hücumlarda elden çıktı. Bunun üzerine Kurmay Binbaşı Süleyman Askerî Bey ve Teşkilat-ı Mahsusa’dan gönüllü 40-50 subayın katılımıyla oluşturulup “Osmancık Taburu” adı verilen tabur, 17 Aralık 1914’te bölgeye gitti.
Bölgenin Müslüman halkı, şu veya bu mezhepten demeden bütün varlığıyla İngilizlere karşı direnişe geçti, İngilizlerin ilerleyişini ağırlaştırdı. Teçhizatları ve iyi eğitimleri ile küçük bir kuvvetle Irak’ı işgal edeceklerini düşünen İngilizler, Müslümanların direnişi karşısında şaşırdılar ve Hindistan’dan Irak’a binlerce asker taşımak zorunda kaldılar. Böylece Irak, kolay lokma olmaktan çıkmış, önemli cephelerden biri hâline gelmişti.
Süleyman Askerî, 20 Ocak 1915’te iki bacağından yaralandı. Buna rağmen kendisine katılan bölge halkının desteğiyle 11-12 Nisan 1915’te Bercisiyye ve Şuaybe’deki İngiliz mevzilerine taarruz etti. Süleyman Askerî Bey’in bu acemice taaruzu, binlerce yerli Müslümanın şahadetiyle sonuçlandı ve yenilgiyi kabullenmeyen İttihatçı subay intihar ederek hayatına son verdi. Bölge halkı ise verdiği kayıplara rağmen Osmanlı ordusunu desteklemeye devam etti.
1915 yılı Eylül sonlarına doğru Dicle nehri boyunca yol alan General Townshend komutasındaki İngiliz birlikleri, kısa sürede Bağdat’a ulaşıp Irak’ı tamamen ele geçirmeyi umuyorlardı. Osmanlı birliklerinin başına geçen Albay Nûreddin Bey bir kez daha Müslüman halkın desteğiyle İngilizlere direndi ise de 28 Eylül 1915 gecesi Kutü’l-Amare’yi boşaltıp Selman-ı Pak şehrine çekilmek zorunda kaldı. İngilizler, 25 Eylül’de Kutü’l- Amare’ye girdiler. Vakada 1700 Osmanlı askeri esir oldu. İngilizler, bu zaferin ardından kısa bir süre sonra 5 Ekim 1915’te Bağdat’a sadece 80 kilometre uzaklıktaki Aziziye şehrine kadar yol aldılar.
Bir yıla yakın süren bu savaşta normalde Osmanlı’nın direnme gücü kalmamıştı ama Irak Müslümanları, mezhep farkı olmadan Osmanlı’nın yanında duruyorlardı. Osmanlı, halktan aldığı destekle Irak’ı teslim etmeme kararı aldı. Irak’a ünlü Alman Mareşal Von der Goltz ve Kafkasya Cephesi’nde yer alan Albay Halil (Kut) Bey’i atadı.
Alman Mareşal’e kalsaydı Irak cephesi biterdi. Halil Bey ise tam bir İttihatçıydı, macera adamıydı ve generalle çalışma konusunda sorunlar yaşıyordu.
İngilizler, Çanakkale Savaşı’nda kaybettikleri prestiji geri kazanmak için uğraşıyorlar ve Bağdat’ın alınmasına neredeyse İstanbul’un alınması kadar önem veriyorlardı.
Irak’taki Osmanlı komutası da halkla kurduğu iyi ilişki ile Bağdat’ı teslim etmemek için elinden geleni yapıyordu. Yerli halktan büyük bir tugay oluşturulmuş, bu tugay imkânsızlıklar içinde her yana koşuyordu, yeniliyor, şehid veriyor, dayanamayıp firar eden oluyor ama tugay varlığını koruyordu.
22 Kasım 1915’te sabahın ilk saatlerinde General Townshend komutasındaki İngiliz ve Hintli askerlerden oluşan 6. Hint Tümeni, Selman-ı Pak’taki Osmanlı mevzilerine şiddetli bir saldırı başlattı. Muharebenin ilk günü İngilizler, Nureddin Bey’e karşı başarılar kazanıp bir miktar yol aldılarsa da askerlerinin yüzde otuz üçünü kaybettiler ve daha fazla ilerleyemediler. Selman-ı Pak Muharebesi olarak bilinen bu savaş İngilizlerin moralini kırdı, zafer umutlarını azalttı. İngiliz ordusu, Osmanlı ordusunun takibi altında 130 km uzaklıktaki Kutü’l-Amare’ye doğru çekildi ve kasabaya 3 Aralık 1915’te ulaşabildi. Artık İngilizler, kasabaya sıkışmış, Irak halkının desteklediği Osmanlı ordusu kasabayı kuşatmıştı.
Albay Nûreddin Bey, 8 Aralık’ta General Townshend’e gönderdiği mektupta ondan kayıtsız şartsız teslim olmasını istedi. General teslim olmayı reddedince Nisan ayına kadar süren ve İngilizlerin aleyhine gelişen bir savaş yaşandı. İngiliz ordusundaki Müslümanlar da Osmanlı ordusunun işini kolaylaştıran unsurlar içinde yer aldılar. Bu askerler Sih’leri de etkileyerek İngiliz subaylarına sürekli sorun çıkardılar, İngilizleri teslime zorladılar.
Nihayetinde 27 Nisan 1916’da General Townshend, IV. Ordu Komutanı Halil Bey’e gönderdiği mesajda teslim olmak istediğini söyledi. Yapılan müzakerelerden sonra İngiliz ordusu, 29 Nisan’da kayıtsız şartsız teslim oldu.
İngiliz ordusundan 5 general, 272 İngiliz, 204 Hind subayı (toplam 476 subay), 2592 İngiliz asker ve 6988 Hint toplam 13. 309 kişi asker, Osmanlı’nın eline esir düştü. O güne kadar yaklaşık 30 bin İngiliz askeri de ölmüştü. Böylece İngiltere, I. Dünya Savaşı’ndaki en ağır hezimetlerinden birini yaşadı.
Osmanlı’da büyük bir sevince, İngiltere’de şoka yol açan savaşın özet öyküsü budur. Müslümanların zafer kazanma anahtarlarının ittihad (birlik) olduğunu bir daha kanıtlayan bu zaferden bugün alınacak çok ders vardır.
İngilizler, bu zaferle büyük telaşa kapılmışlardır ve aradan geçen yüzyıla rağmen hâlâ uzantılarını kullanarak bu zaferi gölgelemek için uğraşıyorlar, ne yazık ki çağdaş bir Bedevilik olan ırkçılık da “Zaferi biz kazandık” edasıyla onların bu uğraşlarına hizmet ediyor.
Kutü’l-Amare Zaferi, Türkiye’nin NATO üyeliği görüşmelerine kadar kutlanıyordu. NATO üyeliği görüşmelerinden sonra İngiliz ve Amerikalıların hatırına unutturulmaya çalışıldı. Bugün ise anılıyor ama kimi zaman ırkçı bir söylemle hedefinden saptırılıyor. Çünkü Müslümanların bütünleşmesine hizmet edecek geçmişe ait hiçbir hatıra bırakılmak istenmiyor.
Gücümüzü birlikten alıyoruz ve hatırlar, o birliğin sağlanmasında büyük paya sahiptir. Bunun için hatıralarımız, ya unutturuluyor ya da saptırılıyor. Ama bugünün iletişim dünyasında Batı’nın algı sihrinin sonu geldi gelecek. Onlar, unuttursalar da biz hatırlayacağız. Onlar saptırsalar da biz doğruyu anlatacağız, duyuracağız.
Abdulkadir Turan

Kutü’l-Amare, Osmanlı ordularının I. Dünya Savaşı’nda Irak Cephesi’nde kazandıkları en büyük zaferdir. Zafer, adını Irak’ın daha çok Medînetü’l Kût olarak bilinen Bağdat ile Amare arasındaki kasabasından alır.Osmanlı Devleti, I. Dünya Savaşına olmayacak koşullar altında, tamamen yanlış bir stratejiyle girdi. Osmanlı’nın büyük gücü, Sultan Abdülhamid’in imparatorluğu emperyalist güçlere karşı korumak için “İttihad-ı İslam (İslam Birliği)” fikriyatıyla kısmen bütünleştirebildiği ümmetti. Sultan, söylemle kalmamış, başta demiryolları inşası olmak üzere Osmanlı’yı bir inşaat alanına da dönüştürmüş, Osmanlı’nın imkânlarını artırmıştı.İttihat ve Terakki, Sultan’ın otuz küsur yıl boyunca oluşturduğu sermaye ve imkânlarla I. Dünya Savaşı’na girdi. O gücü tüketti.İngiltere, Irak ve Körfez kıyılarındaki petrol yataklarını I. Dünya Savaşı’ndan çok önce keşfetmişti. Hindistan’daki imkânlarını kullanarak sanayisi için can damarı olacak o yer altı zenginliklerine hâkim olmak istiyordu.Osmanlı’nın savaşa girmesi, İngiltere’ye bu petrol yataklarını ele geçirmesi için büyük bir fırsat verdi. İngiltere, savaş başlar başlamaz Hindistan üzerinden Irak’ı işgal etmeye niyetlendi.1. Dünya Savaşı’nın İngiltere’si büyük imkânlara sahipti, dünya tarihinde ilk kez savaş uçaklarını dahi kullanıyordu.İngiliz nüfusu sayılıydı ama İngilizler, istila ettikleri ülkelerin halklarından topladıkları askerlerle başka ülkeleri istila konusunda çok mahirdiler. Ne yazık ki İslamî uyanışın her yere ulaşma imkânı yoktu. İngiliz ordusunun önemli bir kısmı Hindistan’dan getirilen Müslüman ve Sih’lerden oluşuyordu. Bir kısmı paralı askerlerden oluşan, bir kısmı da hain feodal beyler tarafından İngilizlerin hizmetine verilen Müslümanlar, kime karşı savaşa geldiklerini dahi bilmiyorlardı.İngiltere ordusu, 6 Kasım 1914’te Basra yakınlarından Irak’a girdi. Irak’ın savunulması Basra’da Albay Suphi Bey komutasında 38.Tümen ile seyyar jandarma birliklerine bırakılmıştı. Bu birlikler mevcut teçhizatıyla, İngiliz ordusuna karşı koyamazdı. Basra ilk hücumlarda elden çıktı. Bunun üzerine Kurmay Binbaşı Süleyman Askerî Bey ve Teşkilat-ı Mahsusa’dan gönüllü 40-50 subayın katılımıyla oluşturulup “Osmancık Taburu” adı verilen tabur, 17 Aralık 1914’te bölgeye gitti.Bölgenin Müslüman halkı, şu veya bu mezhepten demeden bütün varlığıyla İngilizlere karşı direnişe geçti, İngilizlerin ilerleyişini ağırlaştırdı. Teçhizatları ve iyi eğitimleri ile küçük bir kuvvetle Irak’ı işgal edeceklerini düşünen İngilizler, Müslümanların direnişi karşısında şaşırdılar ve Hindistan’dan Irak’a binlerce asker taşımak zorunda kaldılar. Böylece Irak, kolay lokma olmaktan çıkmış, önemli cephelerden biri hâline gelmişti.Süleyman Askerî, 20 Ocak 1915’te iki bacağından yaralandı. Buna rağmen kendisine katılan bölge halkının desteğiyle 11-12 Nisan 1915’te Bercisiyye ve Şuaybe’deki İngiliz mevzilerine taarruz etti. Süleyman Askerî Bey’in bu acemice taaruzu, binlerce yerli Müslümanın şahadetiyle sonuçlandı ve yenilgiyi kabullenmeyen İttihatçı subay intihar ederek hayatına son verdi. Bölge halkı ise verdiği kayıplara rağmen Osmanlı ordusunu desteklemeye devam etti.1915 yılı Eylül sonlarına doğru Dicle nehri boyunca yol alan General Townshend komutasındaki İngiliz birlikleri, kısa sürede Bağdat’a ulaşıp Irak’ı tamamen ele geçirmeyi umuyorlardı. Osmanlı birliklerinin başına geçen Albay Nûreddin Bey bir kez daha Müslüman halkın desteğiyle İngilizlere direndi ise de 28 Eylül 1915 gecesi Kutü’l-Amare’yi boşaltıp Selman-ı Pak şehrine çekilmek zorunda kaldı. İngilizler, 25 Eylül’de Kutü’l- Amare’ye girdiler. Vakada 1700 Osmanlı askeri esir oldu. İngilizler, bu zaferin ardından kısa bir süre sonra 5 Ekim 1915’te Bağdat’a sadece 80 kilometre uzaklıktaki Aziziye şehrine kadar yol aldılar.Bir yıla yakın süren bu savaşta normalde Osmanlı’nın direnme gücü kalmamıştı ama Irak Müslümanları, mezhep farkı olmadan Osmanlı’nın yanında duruyorlardı. Osmanlı, halktan aldığı destekle Irak’ı teslim etmeme kararı aldı. Irak’a ünlü Alman Mareşal Von der Goltz ve Kafkasya Cephesi’nde yer alan Albay Halil (Kut) Bey’i atadı.Alman Mareşal’e kalsaydı Irak cephesi biterdi. Halil Bey ise tam bir İttihatçıydı, macera adamıydı ve generalle çalışma konusunda sorunlar yaşıyordu.İngilizler, Çanakkale Savaşı’nda kaybettikleri prestiji geri kazanmak için uğraşıyorlar ve Bağdat’ın alınmasına neredeyse İstanbul’un alınması kadar önem veriyorlardı.Irak’taki Osmanlı komutası da halkla kurduğu iyi ilişki ile Bağdat’ı teslim etmemek için elinden geleni yapıyordu. Yerli halktan büyük bir tugay oluşturulmuş, bu tugay imkânsızlıklar içinde her yana koşuyordu, yeniliyor, şehid veriyor, dayanamayıp firar eden oluyor ama tugay varlığını koruyordu.22 Kasım 1915’te sabahın ilk saatlerinde General Townshend komutasındaki İngiliz ve Hintli askerlerden oluşan 6. Hint Tümeni, Selman-ı Pak’taki Osmanlı mevzilerine şiddetli bir saldırı başlattı. Muharebenin ilk günü İngilizler, Nureddin Bey’e karşı başarılar kazanıp bir miktar yol aldılarsa da askerlerinin yüzde otuz üçünü kaybettiler ve daha fazla ilerleyemediler. Selman-ı Pak Muharebesi olarak bilinen bu savaş İngilizlerin moralini kırdı, zafer umutlarını azalttı. İngiliz ordusu, Osmanlı ordusunun takibi altında 130 km uzaklıktaki Kutü’l-Amare’ye doğru çekildi ve kasabaya 3 Aralık 1915’te ulaşabildi. Artık İngilizler, kasabaya sıkışmış, Irak halkının desteklediği Osmanlı ordusu kasabayı kuşatmıştı.Albay Nûreddin Bey, 8 Aralık’ta General Townshend’e gönderdiği mektupta ondan kayıtsız şartsız teslim olmasını istedi. General teslim olmayı reddedince Nisan ayına kadar süren ve İngilizlerin aleyhine gelişen bir savaş yaşandı. İngiliz ordusundaki Müslümanlar da Osmanlı ordusunun işini kolaylaştıran unsurlar içinde yer aldılar. Bu askerler Sih’leri de etkileyerek İngiliz subaylarına sürekli sorun çıkardılar, İngilizleri teslime zorladılar.Nihayetinde 27 Nisan 1916’da General Townshend, IV. Ordu Komutanı Halil Bey’e gönderdiği mesajda teslim olmak istediğini söyledi. Yapılan müzakerelerden sonra İngiliz ordusu, 29 Nisan’da kayıtsız şartsız teslim oldu.İngiliz ordusundan 5 general, 272 İngiliz, 204 Hind subayı (toplam 476 subay), 2592 İngiliz asker ve 6988 Hint toplam 13. 309 kişi asker, Osmanlı’nın eline esir düştü. O güne kadar yaklaşık 30 bin İngiliz askeri de ölmüştü. Böylece İngiltere, I. Dünya Savaşı’ndaki en ağır hezimetlerinden birini yaşadı.Osmanlı’da büyük bir sevince, İngiltere’de şoka yol açan savaşın özet öyküsü budur. Müslümanların zafer kazanma anahtarlarının ittihad (birlik) olduğunu bir daha kanıtlayan bu zaferden bugün alınacak çok ders vardır.İngilizler, bu zaferle büyük telaşa kapılmışlardır ve aradan geçen yüzyıla rağmen hâlâ uzantılarını kullanarak bu zaferi gölgelemek için uğraşıyorlar, ne yazık ki çağdaş bir Bedevilik olan ırkçılık da “Zaferi biz kazandık” edasıyla onların bu uğraşlarına hizmet ediyor.Kutü’l-Amare Zaferi, Türkiye’nin NATO üyeliği görüşmelerine kadar kutlanıyordu. NATO üyeliği görüşmelerinden sonra İngiliz ve Amerikalıların hatırına unutturulmaya çalışıldı. Bugün ise anılıyor ama kimi zaman ırkçı bir söylemle hedefinden saptırılıyor. Çünkü Müslümanların bütünleşmesine hizmet edecek geçmişe ait hiçbir hatıra bırakılmak istenmiyor.Gücümüzü birlikten alıyoruz ve hatırlar, o birliğin sağlanmasında büyük paya sahiptir. Bunun için hatıralarımız, ya unutturuluyor ya da saptırılıyor. Ama bugünün iletişim dünyasında Batı’nın algı sihrinin sonu geldi gelecek. Onlar, unuttursalar da biz hatırlayacağız. Onlar saptırsalar da biz doğruyu anlatacağız, duyuracağız.Abdulkadir Turan
Endülüs’ün hazin öyküsünde ilginç bir detay vardır. Denir ki, ülkenin dağılışında ve yıkılışında işleri güçleri birbirleriyle uğraşmak ve birbirlerinin hatalarını, noksanlarını aramak olan bin beş yüzden fazla kanaat çevresinin de büyük payı vardı.
Muhtemelen her biri, hadiste geçen yetmiş üç fırkadan kurtulan “fırka-yı naciye”nin de “taife-i mansura”nın da kendisi olduğunu iddia ediyordu. Oysa bir grubun diğerinden daha doğru düşünmesi, kurtulmasına yetmeyecekti.
“Bir fitne olmayacak sandılar, körleştiler, sağırlaştılar.” (Mâide 71)
Endülüs’ün güneşi de bir gün batabilirdi. Bu ihtimalin ilm-i siyaseti, felekler kadar çekici gelmedi nedense?
Rodrigo’nun göl kenarında balık tutmakla meşgul olduğunu, kendileriyle ilgilenmediğini sandılar.
Alfonso’nun av peşinde koştuğunu, Tuleytula (Toledo) diye bir hayalinin olmadığını varsaydılar.
Fernando’nun, şaraplarıyla övünmekten aklına ne Kurtuba (Cordoba) ne de İşbiliyye (Sevilla) gelir zannettiler.
Sonuçta diğer acı öyküler gibi nice ders bırakıp veda ettiler.
İyi de kulağa küpe gibi takılmadıktan sonra sonra ibretlerden kütüphaneler kurulsa ne olur.
Yolun kılavuzu, pusulası ve haritası yapılmadıktan sonra öğütlerden medrese yapılsa ne olur?
Müminlerin uhuvvetini ve ittihadını anlatan ayetleri hadisleri ve menkıbeleri en etkili vaazlarla anlatmak güzel. Ama ondan daha güzeli, bunları sahada hatırlamak değil mi.
Elhamdülillah, bu hususta hayli nimete erdirilmiş bir mektebin şahidiyiz.
Farklı İslami çevrelerden konukların davet edildiği bir programda Hafız Hüsrev Altınbaşak Merhum’un başından geçen latif bir hadiseyi anlatınca, sohbetin sonunda iki kişi yanaşıp şöyle demişlerdi: “Biz çok duygulandık, biz, sizi çok bilmiyoruz, tanımıyoruz fakat siz bizim hocamızdan örnek verdiniz.”
Ne yani Hoca sizin diye bize kendisinden bahsetmek yasak mı diye latife yapmıştık.
İslamın aziz ahkamı, şiarları uğruna çaba harcamış, zahmet çekmiş, istikametten ayrılmamış bütün Allah dostlarını bal için çiçek bilmek ne muazzam bir lütfu ilâhidir. Rabbim şükredenlerden eylesin. Ve edebimizi muhafaza buyursun.
İşgal rejimini boykot ederken birleşmenin lezzetini aldığımıza göre ve Gazze’deki kardeşlerimiz için ses verirken yan yana durmanın kıymetini farkettiğimize göre bu kapıyı genişletmek herkesin boynunun borcudur.
Bu Ülke’de habire ıslatılan şirk çamurundan korunmanın da her bilinçli müslümanı birlikteliğe zorladığı ortada. Ve bu uğursuz düzeneği uğurlayana kadar bu kapının da daima açık tutulması mecburidir.
İttihadı bu zamanın en büyük farz vazifesi gören Üstad ne demişti:
“Hayat, vahdet ve ittihadın neticesidir. İmtizaçkârâne (kaynaşmış haldeki) ittihad gittiği vakit, manevî hayat da gider.”
Ve öyle uzun anayasa yazmaya gerek yok. Onun şu sözü müslüman bir toplumun düsturu olsa yeter:
"Ey talib-i hakikat! Madem hakta ittifak, ehakta ihtilaftır.
Bazen hak, ehaktan ehaktır. Hem de olur hasen, ahsenden ahsen."
Mevlâ, “bünyanun mersus” sırrından hissemizi ziyade eylesin.
Özkan Yaman Doğruhaber gazetesi

Endülüs’ün hazin öyküsünde ilginç bir detay vardır. Denir ki, ülkenin dağılışında ve yıkılışında işleri güçleri birbirleriyle uğraşmak ve birbirlerinin hatalarını, noksanlarını aramak olan bin beş yüzden fazla kanaat çevresinin de büyük payı vardı.Muhtemelen her biri, hadiste geçen yetmiş üç fırkadan kurtulan “fırka-yı naciye”nin de “taife-i mansura”nın da kendisi olduğunu iddia ediyordu. Oysa bir grubun diğerinden daha doğru düşünmesi, kurtulmasına yetmeyecekti.“Bir fitne olmayacak sandılar, körleştiler, sağırlaştılar.” (Mâide 71)Endülüs’ün güneşi de bir gün batabilirdi. Bu ihtimalin ilm-i siyaseti, felekler kadar çekici gelmedi nedense?Rodrigo’nun göl kenarında balık tutmakla meşgul olduğunu, kendileriyle ilgilenmediğini sandılar.Alfonso’nun av peşinde koştuğunu, Tuleytula (Toledo) diye bir hayalinin olmadığını varsaydılar.Fernando’nun, şaraplarıyla övünmekten aklına ne Kurtuba (Cordoba) ne de İşbiliyye (Sevilla) gelir zannettiler.Sonuçta diğer acı öyküler gibi nice ders bırakıp veda ettiler.İyi de kulağa küpe gibi takılmadıktan sonra sonra ibretlerden kütüphaneler kurulsa ne olur.Yolun kılavuzu, pusulası ve haritası yapılmadıktan sonra öğütlerden medrese yapılsa ne olur?Müminlerin uhuvvetini ve ittihadını anlatan ayetleri hadisleri ve menkıbeleri en etkili vaazlarla anlatmak güzel. Ama ondan daha güzeli, bunları sahada hatırlamak değil mi.Elhamdülillah, bu hususta hayli nimete erdirilmiş bir mektebin şahidiyiz.Farklı İslami çevrelerden konukların davet edildiği bir programda Hafız Hüsrev Altınbaşak Merhum’un başından geçen latif bir hadiseyi anlatınca, sohbetin sonunda iki kişi yanaşıp şöyle demişlerdi: “Biz çok duygulandık, biz, sizi çok bilmiyoruz, tanımıyoruz fakat siz bizim hocamızdan örnek verdiniz.”Ne yani Hoca sizin diye bize kendisinden bahsetmek yasak mı diye latife yapmıştık.İslamın aziz ahkamı, şiarları uğruna çaba harcamış, zahmet çekmiş, istikametten ayrılmamış bütün Allah dostlarını bal için çiçek bilmek ne muazzam bir lütfu ilâhidir. Rabbim şükredenlerden eylesin. Ve edebimizi muhafaza buyursun.İşgal rejimini boykot ederken birleşmenin lezzetini aldığımıza göre ve Gazze’deki kardeşlerimiz için ses verirken yan yana durmanın kıymetini farkettiğimize göre bu kapıyı genişletmek herkesin boynunun borcudur.Bu Ülke’de habire ıslatılan şirk çamurundan korunmanın da her bilinçli müslümanı birlikteliğe zorladığı ortada. Ve bu uğursuz düzeneği uğurlayana kadar bu kapının da daima açık tutulması mecburidir.İttihadı bu zamanın en büyük farz vazifesi gören Üstad ne demişti:“Hayat, vahdet ve ittihadın neticesidir. İmtizaçkârâne (kaynaşmış haldeki) ittihad gittiği vakit, manevî hayat da gider.”Ve öyle uzun anayasa yazmaya gerek yok. Onun şu sözü müslüman bir toplumun düsturu olsa yeter:"Ey talib-i hakikat! Madem hakta ittifak, ehakta ihtilaftır.Bazen hak, ehaktan ehaktır. Hem de olur hasen, ahsenden ahsen."Mevlâ, “bünyanun mersus” sırrından hissemizi ziyade eylesin.Özkan Yaman Doğruhaber gazetesi
Şimdi de Kemalizme yeşil boya sürülüyor.
Kökü seküler, yaprağı dindar gösteriliyor.
İnanç süsüyle yeniden satılan eski fikirler, yine aynı zihinleri meşgul ediyor.
Bu meseleyi bir ara yazacağım demiştim. İşte o zaman üzerine düşünmeye başladım. Çünkü son yıllarda gözden kaçırılmaması gereken bir dönüşüm yaşanıyor. Kemalizm, yıllardır durduğu yerden alınarak başka bir renkle, başka bir üslupla sunuluyor. Dün seküler diliyle tanınan bu ideoloji, bugün dindar bir tonla dolaşıma sokuluyor. Hutbelere, duanın ritmine, minberin sesine yaklaştırılıyor. Sanki yeniymiş gibi, sanki kökü başka bir yerdeymiş gibi yeniden anlatılıyor.
Bugün bu dönüşüm yalnızca söylemde değil, üslupta da kendini gösteriyor. Düne kadar mesafeli duran bir dil, bugün dini kavramlarla iç içe geçirilerek yeniden kuruluyor. Ayetle başlayan konuşmaların arasına ideolojik vurgular yerleştiriliyor, dini hassasiyetler üzerinden siyasal anlamlar üretiliyor. Böylece mesele yalnızca bir fikir aktarımı olmaktan çıkıyor, bir kimlik inşasına dönüşüyor. Bu inşa sürecinde din, bir referans olmaktan öteye geçirilerek, bir meşruiyet aracına dönüştürülüyor.
Önce net bir ayrım koyalım.
Kemalizm’i eleştirmek vatanı eleştirmek değildir.
Kemalizm karşıtlığı, bu ülkeye düşmanlık değildir.
Mesele bir fikir yapısına dair değerlendirmedir. Bir ideolojiyi sorgulamak, toprağı sevmekle çelişmez. Kemalizm, tarih içinde belirli şartların ürünü olan bir düşünce yapısıdır. Konuşulabilir, tartışılabilir, eleştirilebilir. Ama bizde bu uzun süre mümkün olmadı. Çünkü ideoloji devletle özdeşleştirildi. İdeolojiye dokunmak devlete dokunmak sayıldı, ideolojiye dokunmak vatana dokunmak sayıldı. Bu yanlış eşitleme yüzünden gerçek bir tartışma zemini yıllarca oluşmadı.
Şimdi ise mesele başka bir evreye girmiş durumda. Kemalizm, bu kez eleştiriden korunmak için değil, yeniden kabul görmek için farklı bir dil üzerinden sunuluyor. Rengi değiştirilmiş, tonu yumuşatılmış, üslubu yenilenmiş bir formda. Bu yeni sunum biçimi, geniş kitlelere ulaşırken yalnızca düşünceyi değil, duyguyu da şekillendiriyor. Zamanla bu etki, farklı çevreler tarafından yönlendirilebilir bir zemine dönüşüyor.
Toplumda en etkili dil, dini dildir. Çünkü din, insanın en derin yerine hitap eder. Dini dile ideoloji katıldığında ise kavramların sınırı bulanır. Hakikat ile yorum, iman ile yönlendirme, birbirine karışır. Bu bulanıklık ise fark edilmeden bir rıza üretir. İnsanlar neye onay verdiklerini tam olarak ayırt edemez hale gelir.
Burada söz konusu olan Kemalizm sevdası değildir. Bu, bir sevgi meselesi değil, bir kullanım meselesidir. Bir ideolojinin, toplumsal kabul üretmek adına yeniden işlevselleştirilmesidir. Araç değişmiş, yöntem değişmiş, ama öz aynı kalmıştır.
İnanç sahipleri olarak bizler, uzun yıllar boyunca farklı baskıların ve dışlanmışlıkların yükünü taşıdık. Bu tecrübeler, bizde doğal bir savunma refleksi oluşturdu. Sessizlik bazen bir korunma biçimine dönüştü. Ama sessizlik hakikati korumaz, sadece geciktirir. Geciken her hakikat, yerini daha büyük bir karmaşaya bırakır.
Asıl problem şudur. İnanç ile ideoloji birbirine karıştırılmamalıdır.
Din, saflık ve samimiyet ister. İnsana doğrudan hitap eder. Hayat nizamıdır.
İdeoloji ise dışa dönüktür, biçim verir, yön çizer, tutum oluşturur.
Bu ikisi yer değiştirdiğinde, din zarar görür. Çünkü din bir ideolojinin parçası haline getirilemez. İman, politik bir araç değildir. İman yön verir, araç olmaz.
Kemalizm eleştirilemez bir noktaya taşındığında nasıl sorun oluşuyorsa, bugün de onu kutsallaştırarak, dini bir dille dokunulmaz hale getirmek aynı ölçüde sorunludur. Dün resmi ideoloji üzerinden kurulan baskı, bugün farklı bir dil üzerinden yeniden üretildiğinde, değişen yalnızca yöntem olur, mesele ortadan kalkmaz.
Biz Kemalizm’le mücadele edeceğiz.
Ama o ideolojiyi taşıyan insanla kavga etmeyeceğiz.
Çünkü biz aynı sokakta yürüyoruz. Aynı pazarda alışveriş yapıyoruz. Aynı hastanede sırada bekliyoruz. Aynı mezarlıkta toprağa dönüyoruz. Bu topraklar hepimizin. Bu gelecek, hepimizin omzunda yükseliyor.
Sözümüz insana değil, fikre.
Karşı duruşumuz kimliğe değil, ideolojiye.
Farklarımızı kabul ederek, birbirimizi hakir görmeden, kavga etmeden, aynı şehirde, aynı sofrada, aynı dünyada yaşamanın yolunu bulmak zorundayız. Çünkü birlikte yaşamak bir tercih değil, bir zorunluluktur.
Yeşile boyanan her şey ağaç değildir.
Dine benzetilen her söz iman değildir.
İdeolojinin rengi ne olursa olsun, özü değişmez. Boyayı kazımak ve altındaki gerçeği görmek, hepimizin sorumluluğudur.
Hakikat berraklıkta yaşar.
Berraklık ise ancak fikir ile insanı birbirinden ayırdığımızda, inanç ile ideolojiyi birbirine karıştırmadığımızda mümkün olur.
Bizim sorumluluğumuz budur.
Neyi boyarlarsa boyasınlar, hakikati görmek ve insanla yaşam alanını korumak hepimizin sorumluluğudur.
Ama yalpalayan, şekil değiştiren, takla atan, ima ile konuşan, işaretle yön veren, "yol açın, benden daha Kemalist yok" diyerek selektör yapanlara itirazım var.
Çünkü mesele duruş meselesidir.
Duruş, boyayla değişmez.
Erdal Elibüyük Milat gazetesi

Şimdi de Kemalizme yeşil boya sürülüyor.Kökü seküler, yaprağı dindar gösteriliyor.İnanç süsüyle yeniden satılan eski fikirler, yine aynı zihinleri meşgul ediyor.Bu meseleyi bir ara yazacağım demiştim. İşte o zaman üzerine düşünmeye başladım. Çünkü son yıllarda gözden kaçırılmaması gereken bir dönüşüm yaşanıyor. Kemalizm, yıllardır durduğu yerden alınarak başka bir renkle, başka bir üslupla sunuluyor. Dün seküler diliyle tanınan bu ideoloji, bugün dindar bir tonla dolaşıma sokuluyor. Hutbelere, duanın ritmine, minberin sesine yaklaştırılıyor. Sanki yeniymiş gibi, sanki kökü başka bir yerdeymiş gibi yeniden anlatılıyor.Bugün bu dönüşüm yalnızca söylemde değil, üslupta da kendini gösteriyor. Düne kadar mesafeli duran bir dil, bugün dini kavramlarla iç içe geçirilerek yeniden kuruluyor. Ayetle başlayan konuşmaların arasına ideolojik vurgular yerleştiriliyor, dini hassasiyetler üzerinden siyasal anlamlar üretiliyor. Böylece mesele yalnızca bir fikir aktarımı olmaktan çıkıyor, bir kimlik inşasına dönüşüyor. Bu inşa sürecinde din, bir referans olmaktan öteye geçirilerek, bir meşruiyet aracına dönüştürülüyor.Önce net bir ayrım koyalım.Kemalizm’i eleştirmek vatanı eleştirmek değildir.Kemalizm karşıtlığı, bu ülkeye düşmanlık değildir.Mesele bir fikir yapısına dair değerlendirmedir. Bir ideolojiyi sorgulamak, toprağı sevmekle çelişmez. Kemalizm, tarih içinde belirli şartların ürünü olan bir düşünce yapısıdır. Konuşulabilir, tartışılabilir, eleştirilebilir. Ama bizde bu uzun süre mümkün olmadı. Çünkü ideoloji devletle özdeşleştirildi. İdeolojiye dokunmak devlete dokunmak sayıldı, ideolojiye dokunmak vatana dokunmak sayıldı. Bu yanlış eşitleme yüzünden gerçek bir tartışma zemini yıllarca oluşmadı.Şimdi ise mesele başka bir evreye girmiş durumda. Kemalizm, bu kez eleştiriden korunmak için değil, yeniden kabul görmek için farklı bir dil üzerinden sunuluyor. Rengi değiştirilmiş, tonu yumuşatılmış, üslubu yenilenmiş bir formda. Bu yeni sunum biçimi, geniş kitlelere ulaşırken yalnızca düşünceyi değil, duyguyu da şekillendiriyor. Zamanla bu etki, farklı çevreler tarafından yönlendirilebilir bir zemine dönüşüyor.Toplumda en etkili dil, dini dildir. Çünkü din, insanın en derin yerine hitap eder. Dini dile ideoloji katıldığında ise kavramların sınırı bulanır. Hakikat ile yorum, iman ile yönlendirme, birbirine karışır. Bu bulanıklık ise fark edilmeden bir rıza üretir. İnsanlar neye onay verdiklerini tam olarak ayırt edemez hale gelir.Burada söz konusu olan Kemalizm sevdası değildir. Bu, bir sevgi meselesi değil, bir kullanım meselesidir. Bir ideolojinin, toplumsal kabul üretmek adına yeniden işlevselleştirilmesidir. Araç değişmiş, yöntem değişmiş, ama öz aynı kalmıştır.İnanç sahipleri olarak bizler, uzun yıllar boyunca farklı baskıların ve dışlanmışlıkların yükünü taşıdık. Bu tecrübeler, bizde doğal bir savunma refleksi oluşturdu. Sessizlik bazen bir korunma biçimine dönüştü. Ama sessizlik hakikati korumaz, sadece geciktirir. Geciken her hakikat, yerini daha büyük bir karmaşaya bırakır.Asıl problem şudur. İnanç ile ideoloji birbirine karıştırılmamalıdır.Din, saflık ve samimiyet ister. İnsana doğrudan hitap eder. Hayat nizamıdır.İdeoloji ise dışa dönüktür, biçim verir, yön çizer, tutum oluşturur.Bu ikisi yer değiştirdiğinde, din zarar görür. Çünkü din bir ideolojinin parçası haline getirilemez. İman, politik bir araç değildir. İman yön verir, araç olmaz.Kemalizm eleştirilemez bir noktaya taşındığında nasıl sorun oluşuyorsa, bugün de onu kutsallaştırarak, dini bir dille dokunulmaz hale getirmek aynı ölçüde sorunludur. Dün resmi ideoloji üzerinden kurulan baskı, bugün farklı bir dil üzerinden yeniden üretildiğinde, değişen yalnızca yöntem olur, mesele ortadan kalkmaz.Biz Kemalizm’le mücadele edeceğiz.Ama o ideolojiyi taşıyan insanla kavga etmeyeceğiz.Çünkü biz aynı sokakta yürüyoruz. Aynı pazarda alışveriş yapıyoruz. Aynı hastanede sırada bekliyoruz. Aynı mezarlıkta toprağa dönüyoruz. Bu topraklar hepimizin. Bu gelecek, hepimizin omzunda yükseliyor.Sözümüz insana değil, fikre.Karşı duruşumuz kimliğe değil, ideolojiye.Farklarımızı kabul ederek, birbirimizi hakir görmeden, kavga etmeden, aynı şehirde, aynı sofrada, aynı dünyada yaşamanın yolunu bulmak zorundayız. Çünkü birlikte yaşamak bir tercih değil, bir zorunluluktur.Yeşile boyanan her şey ağaç değildir.Dine benzetilen her söz iman değildir.İdeolojinin rengi ne olursa olsun, özü değişmez. Boyayı kazımak ve altındaki gerçeği görmek, hepimizin sorumluluğudur.Hakikat berraklıkta yaşar.Berraklık ise ancak fikir ile insanı birbirinden ayırdığımızda, inanç ile ideolojiyi birbirine karıştırmadığımızda mümkün olur.Bizim sorumluluğumuz budur.Neyi boyarlarsa boyasınlar, hakikati görmek ve insanla yaşam alanını korumak hepimizin sorumluluğudur.Ama yalpalayan, şekil değiştiren, takla atan, ima ile konuşan, işaretle yön veren, "yol açın, benden daha Kemalist yok" diyerek selektör yapanlara itirazım var.Çünkü mesele duruş meselesidir.Duruş, boyayla değişmez.Erdal Elibüyük Milat gazetesi
Peygamber Sevdalıları, her yıl nisan ayı içinde ülkenin farklı illerinde Mevlid-i Nebi etkinlikleri düzenliyor. Bir zamanlar birçok noktada düzenlenen etkinlikler son yıllarda ise ülkenin belirli illerinde gerçekleştiriliyor. Bu yıl 5 ilde gerçekleştirilecek mevlid etkinliklerinin ilki 12 Nisan’da Batman’da, ikincisi ayın 19’sunda Diyarbakır’da gerçekleştirildi. Bu hafta sonu ise İstanbul, Adana ve Van olmak üzere üç farklı ilde mevlid etkinlikleri yapılacak. Allah kısmet ederse, bizler de bulunduğumuz illerde aziz Peygamber Sevdalıları ile birlikte İstanbul’daki etkinliğe katılım sağlayacağız ve Peygamber efendimize olan sevgi ve bağlılığımızı deklare edeceğiz. Etkinliklerin yapılacağı mezkûr illerde bulunan Peygamber Sevdalılarının meydanları dolduracaklarından eminiz ancak çevre illerdeki Peygamber Sevdalılarının da imkânları nispetince bu etkinliklere katılması faydalı olacaktır. Zira bu hafta sonu yapılacak etkinlikler ile Peygamber Sevdalılarının bu seneki mevlid etkinlikleri sona erecektir. Bu yüzden bizler de yerimizi almalıyız, meydanlarda bulunarak sevgili Peygamberimize olan sevgi ve muhabbetimizi dünyaya ilan etmeliyiz.
Bu yıl seçilen tema çok isabetli ve çok anlamlıdır. Ümmetin dağınıklığı göz önünde bulundurulduğunda seçilen temanın ne kadar önemli olduğu ortaya çıkacaktır. “Vahdet ve Kurtuluş Önderimiz Hazreti Muhammed” teması, tam da ümmetin sorunlarına çözüm olacak konu başlığıdır. İslam ümmetinin bugün en çok ihtiyaç duyduğu husus, birliktir, beraberliktir. Müslümanların gündemlerinden düşürmemeleri gereken konu, İttihad-ı İslam’dır. Bugün ne kadar da ümmetin ittihada ihtiyacı vardır. Bugün İslam ümmeti dağınık olduğundan, gücünü birleştiremediğinden dolayı zalimlerin zulüm ve baskılarına uğramaktadır. Müslümanlar birlikte hareket etmedikleri ve birlik oluşturmadıkları için emperyalistler İslam topraklarını işgal etmektedir. İşgal sonucunda büyük katliamlar yaşanmaktadır. Zalimler Müslüman kardeşlerimizi, kadın ve çocuklarımızı bombalarla paramparça etmektedir. Kâfirlerin zulümlerine karşı durmak ve onlardan yaptıkları bu zulümlerin hesabını sormak için birlik olmaktan başka ne çaremiz vardır! Çaremiz, Müslüman dünyasının birliğidir, ittihadıdır, vahdetidir. Çaremiz, farklılıklarımızı bir kenara bırakıp Peygamberimizin vahdet anlayışının etrafında kenetlenmemizdir. Siyonist ve emperyalistler, üzerimize bombalarla saldırdıklarında, bedenlerimizi paramparça ettiklerinde, cami ve eğitim merkezlerimizi yıktığında Şii/Sünni ayırımı yapmamaktadır. Hala bunun idrakinde değil miyiz? Hala zalimlerin gerçek hedeflerinin aziz İslam olduğunun farkına varmamış mıyız? Artık yetmez mi, artık birlik olma, vahdeti elde etme zamanı gelmedi mi?
Evet, artık zamanı gelmiştir. 7 Ekim soykırımından ve ABD’nin İran’a saldırmasından sonra bir kez daha sapık ve zalim Epstein koalisyonunun gerçek niyeti ve şeytani hedefi ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda ortaya çıkan başka bir husus da, yenilmez, karşısında durulmaz denilen ABD ordusu ve işgal rejiminin aslında öyle olmadıkları hakikatidir. Algılar yerle bir olmuş hakikat ortaya çıkmıştır. ABD ordusunun ve işgal rejiminin karşısında durulabiliyor, büyük zararlar verdirilebiliyormuş. Eğer HAMAS ve İran ile birlikte birkaç tane daha İslam ülkesi olsaydı, ABD de işgal rejimi de yok olmuş, zulümlerine son verilmiş olacaktı. Demek ki, yeryüzünün baş belaları olan siyonistlerin ve sürekli bir yayılmacı politika izleyen emperyalistlerin zulümlerine dur denilmesi için İslam ümmetinin vahdeti elde etmesi gerekmektedir. Müslümanlar, Peygamberin sünneti etrafında, yüce kitabımız Kur’an’ın rehberliği doğrultusunda bir olduğunda, İslam düşmanları kaçacak delik arayacaklardır. O günler çok uzak değildir. Yeter ki bizler, yeter ki elinde yetki ve imkân olan güçlü Müslüman yöneticiler kendilerine yakışan İslami duruşu ortaya koyabilsinler. İnşallah, Peygamber Sevdalıları gibi ümmetin vahdeti için çok büyük organizasyonlar yapan cemaat ve hareketlerin çabası ve öncülüğüyle mezhebi ve meşrebi ayırım gözetmeksizin İslam dünyasında tüm Müslümanlar arasında vahdet sağlanmış olacaktır. Rabbim o günleri pek yakında görmeyi nasip etsin.
Mehmet Şerif Durmaz Doğru haber gazetesi

Peygamber Sevdalıları, her yıl nisan ayı içinde ülkenin farklı illerinde Mevlid-i Nebi etkinlikleri düzenliyor. Bir zamanlar birçok noktada düzenlenen etkinlikler son yıllarda ise ülkenin belirli illerinde gerçekleştiriliyor. Bu yıl 5 ilde gerçekleştirilecek mevlid etkinliklerinin ilki 12 Nisan’da Batman’da, ikincisi ayın 19’sunda Diyarbakır’da gerçekleştirildi. Bu hafta sonu ise İstanbul, Adana ve Van olmak üzere üç farklı ilde mevlid etkinlikleri yapılacak. Allah kısmet ederse, bizler de bulunduğumuz illerde aziz Peygamber Sevdalıları ile birlikte İstanbul’daki etkinliğe katılım sağlayacağız ve Peygamber efendimize olan sevgi ve bağlılığımızı deklare edeceğiz. Etkinliklerin yapılacağı mezkûr illerde bulunan Peygamber Sevdalılarının meydanları dolduracaklarından eminiz ancak çevre illerdeki Peygamber Sevdalılarının da imkânları nispetince bu etkinliklere katılması faydalı olacaktır. Zira bu hafta sonu yapılacak etkinlikler ile Peygamber Sevdalılarının bu seneki mevlid etkinlikleri sona erecektir. Bu yüzden bizler de yerimizi almalıyız, meydanlarda bulunarak sevgili Peygamberimize olan sevgi ve muhabbetimizi dünyaya ilan etmeliyiz.Bu yıl seçilen tema çok isabetli ve çok anlamlıdır. Ümmetin dağınıklığı göz önünde bulundurulduğunda seçilen temanın ne kadar önemli olduğu ortaya çıkacaktır. “Vahdet ve Kurtuluş Önderimiz Hazreti Muhammed” teması, tam da ümmetin sorunlarına çözüm olacak konu başlığıdır. İslam ümmetinin bugün en çok ihtiyaç duyduğu husus, birliktir, beraberliktir. Müslümanların gündemlerinden düşürmemeleri gereken konu, İttihad-ı İslam’dır. Bugün ne kadar da ümmetin ittihada ihtiyacı vardır. Bugün İslam ümmeti dağınık olduğundan, gücünü birleştiremediğinden dolayı zalimlerin zulüm ve baskılarına uğramaktadır. Müslümanlar birlikte hareket etmedikleri ve birlik oluşturmadıkları için emperyalistler İslam topraklarını işgal etmektedir. İşgal sonucunda büyük katliamlar yaşanmaktadır. Zalimler Müslüman kardeşlerimizi, kadın ve çocuklarımızı bombalarla paramparça etmektedir. Kâfirlerin zulümlerine karşı durmak ve onlardan yaptıkları bu zulümlerin hesabını sormak için birlik olmaktan başka ne çaremiz vardır! Çaremiz, Müslüman dünyasının birliğidir, ittihadıdır, vahdetidir. Çaremiz, farklılıklarımızı bir kenara bırakıp Peygamberimizin vahdet anlayışının etrafında kenetlenmemizdir. Siyonist ve emperyalistler, üzerimize bombalarla saldırdıklarında, bedenlerimizi paramparça ettiklerinde, cami ve eğitim merkezlerimizi yıktığında Şii/Sünni ayırımı yapmamaktadır. Hala bunun idrakinde değil miyiz? Hala zalimlerin gerçek hedeflerinin aziz İslam olduğunun farkına varmamış mıyız? Artık yetmez mi, artık birlik olma, vahdeti elde etme zamanı gelmedi mi?Evet, artık zamanı gelmiştir. 7 Ekim soykırımından ve ABD’nin İran’a saldırmasından sonra bir kez daha sapık ve zalim Epstein koalisyonunun gerçek niyeti ve şeytani hedefi ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda ortaya çıkan başka bir husus da, yenilmez, karşısında durulmaz denilen ABD ordusu ve işgal rejiminin aslında öyle olmadıkları hakikatidir. Algılar yerle bir olmuş hakikat ortaya çıkmıştır. ABD ordusunun ve işgal rejiminin karşısında durulabiliyor, büyük zararlar verdirilebiliyormuş. Eğer HAMAS ve İran ile birlikte birkaç tane daha İslam ülkesi olsaydı, ABD de işgal rejimi de yok olmuş, zulümlerine son verilmiş olacaktı. Demek ki, yeryüzünün baş belaları olan siyonistlerin ve sürekli bir yayılmacı politika izleyen emperyalistlerin zulümlerine dur denilmesi için İslam ümmetinin vahdeti elde etmesi gerekmektedir. Müslümanlar, Peygamberin sünneti etrafında, yüce kitabımız Kur’an’ın rehberliği doğrultusunda bir olduğunda, İslam düşmanları kaçacak delik arayacaklardır. O günler çok uzak değildir. Yeter ki bizler, yeter ki elinde yetki ve imkân olan güçlü Müslüman yöneticiler kendilerine yakışan İslami duruşu ortaya koyabilsinler. İnşallah, Peygamber Sevdalıları gibi ümmetin vahdeti için çok büyük organizasyonlar yapan cemaat ve hareketlerin çabası ve öncülüğüyle mezhebi ve meşrebi ayırım gözetmeksizin İslam dünyasında tüm Müslümanlar arasında vahdet sağlanmış olacaktır. Rabbim o günleri pek yakında görmeyi nasip etsin.Mehmet Şerif Durmaz Doğru haber gazetesi
Trump’a yönelik suikast iddiası Amerikan siyasetindeki kirliliğin bir daha gündeme gelmesine neden oldu.
Sermaye ve siyaset arasındaki kirli ilişkilere uluslararası ilişkilerde özellikle 1948’den sonra artan Siyonist etkisini de eklediğimizde suikastlar anlamlı hale geliyor.
Siyaset arenasındaki ayak oyunlarından, parlatma ve karalamada sınır tanımayan propaganda yöntemlerinden istenen verim alınamayınca güç odakları her zaman farklı yöntemlere başvurarak etkin güç olmanın yollarını aramışlardır.
Başka ülkelerde provokatif eylemlerden darbelere kadar yönetimleri dizayn etmek için her türlü kirli usule başvuran Amerikan siyaseti üzerinde hakimiyet savaşı veren güç odakları imkan ve fırsat bulduğunda içeride de her türlü karanlık senaryoyu uygulamaya koymaktan çekinmemiştir.
Son 150 yıl içerisinde çok sayıda siyasi suikast gerçekleştirildi Amerika’da ve bunların bir kısmında hedefler öldürüldü.
ABD eski Başkanlarından Abraham Lincoln, 14 Nisan 1865'te Washington'da bir tiyatro oyunu izlerken suikasta uğradı ve öldürülen ilk ABD başkanı oldu.
Özgürlük bildirisini yayınlaması ve siyahların haklarına verdiği destek öldürülme sebebi olarak gösterildi.
ABD'de suikasta uğrayarak öldürülen ikinci başkan ise 2 Temmuz 1881'de James Garfield oldu.
Ülkede üçüncü suikast ise 6 Eylül 1901'de 25. ABD Başkanı William MCKinley'e yapıldı.
ABD'de ölümle sonuçlanan son suikast ise Kasım 1963'te 35. ABD Başkanı John F. Kennedy'ye düzenlendi.
Öldürülen ilk üç başkan “o dönemde” kölelik ve ayırımcılık karşıtı olan Cumhuriyetçi kanada mensuptu.
Suikastların etkisi midir bilinmez; ama sonraları Cumhuriyetçiler muhafazakar ve milliyetçi bir politikayı savunmaya başladılar.
Kennedy, bir Demokrattı ve öldürülmesinde hem siyahilere “oy verme hakkını” da içeren “Yeni Vatandaşlık Yasası”nı çıkarması hem de israilin gizli nükleer faaliyetlerine karşı çıkması yatıyordu.
Kennedy’den sonra gelen hiçbir Amerikan başkanı israilin nükleer faaliyetlerini sorgulamadı.
Hatta siyasetin iki kanadı da “israilin güvenliği Amerika’nın kırmızı çizgisidir” noktasında buluştu.
Nitekim Trump’tan önceki Amerikan başkanı olan Biden açıkça “Ben bir siyonistim” demişti. Buna rağmen Biden, israilin hedefleri konusunda yeterince teslimiyetçi değildi.
Ama Trump’ın seçilmesi israil için bulunmaz bir fırsattı.
Epstein dosyalarından dolayı ipleri MOSSAD’ın elinde olan “pedofili” bir başkanı istedikleri yere sürükleme konusunda zorluk çekmedi Siyonistler.
Daha seçim çalışmaları sırasında “şaibeli” bir suikast görüntüsüyle hem Trump’tan bir kahraman çıkarma hem de tehdit sopasını göstererek istediklerini yaptırabileceklerini açıkça gösterdiler.
Trump “yan çizme” sinyallerini verince en yakın destekçisini öldürerek sert bir mesaj verdiler.
İslam düşmanı, göçmen düşmanı ve göçmen karşıtı politikalarda Trump’ın en büyük destekçisi Charlie Kirk suikastına bu açıdan dikkat etmek gerekir.
Kirk, öldürülmeden önce israil yerine Amerika’nın çıkarlarını önemsediğini söylemeye başlamıştı.
7 Ekim’de Yahudilerin öldürülmesinin bir israil komplosu olduğunu iddia etmiş, “MOSSAD ajanı” dediği Epstein dosyası üzerinden israilin ABD’de istihbarat operasyonu yaptığını açıkça dile getirmişti.
Trump, Kirk’ten sonra mesajı aldı ve israil politikaları doğrultusunda İran’a yönelik savaş hazırlıklarına başladı.
Müzakereler göstermelikti ve nitekim devam ederken 28 Şubatta İran’a yönelik büyük bir saldırı gerçekleştirildi.
İran ciddi biçimde karşılık verdi ve 40 günün sonunda Amerika hedeflerinden hiçbirine ulaşamadan ateşkes kararı almak zorunda kaldı.
İran’ın önemli isimleri vuruldu, stratejik noktalar hedef alında; ama istenen sonuçlara ulaşılamadığı gibi Amerika’nın bölgedeki önemli üsleri büyük yara aldı, israil ummadığı bir saldırı ile yüzleşmek zorunda kaldı.
Ateşkes toparlanmak içindi; ama İran’ın Hürmüz manevraları, dünyanın ekonomik dengesini bozdu ve herkes bunun sorumlusunun Amerika olduğunu gördü. Amerika istediği desteği bulamadı, tehditler işe yaramadı.
Ateşkesin uzaması ile ortaya çıkan görüntü, Amerikan yönetiminin “savaştan çıkış yolu aradığı” gerçeğiydi.
Tam bu sıralarda Trump’a yönelik suikast olduğu haberi yapıldı.
Sahne iyi, dekor iyi, oyuncular başarılıydı.
Şimdi soru şu:
Bu Trump için bir imaj yenileme operasyonu mu, yoksa siyonizmin tehdidi mi?
Önümüzdeki günler bunu daha iyi gösterecektir.
Hasan Sabaz Doğruhaber gazetesi

Trump’a yönelik suikast iddiası Amerikan siyasetindeki kirliliğin bir daha gündeme gelmesine neden oldu.Sermaye ve siyaset arasındaki kirli ilişkilere uluslararası ilişkilerde özellikle 1948’den sonra artan Siyonist etkisini de eklediğimizde suikastlar anlamlı hale geliyor.Siyaset arenasındaki ayak oyunlarından, parlatma ve karalamada sınır tanımayan propaganda yöntemlerinden istenen verim alınamayınca güç odakları her zaman farklı yöntemlere başvurarak etkin güç olmanın yollarını aramışlardır.Başka ülkelerde provokatif eylemlerden darbelere kadar yönetimleri dizayn etmek için her türlü kirli usule başvuran Amerikan siyaseti üzerinde hakimiyet savaşı veren güç odakları imkan ve fırsat bulduğunda içeride de her türlü karanlık senaryoyu uygulamaya koymaktan çekinmemiştir.Son 150 yıl içerisinde çok sayıda siyasi suikast gerçekleştirildi Amerika’da ve bunların bir kısmında hedefler öldürüldü.ABD eski Başkanlarından Abraham Lincoln, 14 Nisan 1865'te Washington'da bir tiyatro oyunu izlerken suikasta uğradı ve öldürülen ilk ABD başkanı oldu.Özgürlük bildirisini yayınlaması ve siyahların haklarına verdiği destek öldürülme sebebi olarak gösterildi.ABD'de suikasta uğrayarak öldürülen ikinci başkan ise 2 Temmuz 1881'de James Garfield oldu.Ülkede üçüncü suikast ise 6 Eylül 1901'de 25. ABD Başkanı William MCKinley'e yapıldı.ABD'de ölümle sonuçlanan son suikast ise Kasım 1963'te 35. ABD Başkanı John F. Kennedy'ye düzenlendi.Öldürülen ilk üç başkan “o dönemde” kölelik ve ayırımcılık karşıtı olan Cumhuriyetçi kanada mensuptu.Suikastların etkisi midir bilinmez; ama sonraları Cumhuriyetçiler muhafazakar ve milliyetçi bir politikayı savunmaya başladılar.Kennedy, bir Demokrattı ve öldürülmesinde hem siyahilere “oy verme hakkını” da içeren “Yeni Vatandaşlık Yasası”nı çıkarması hem de israilin gizli nükleer faaliyetlerine karşı çıkması yatıyordu.Kennedy’den sonra gelen hiçbir Amerikan başkanı israilin nükleer faaliyetlerini sorgulamadı.Hatta siyasetin iki kanadı da “israilin güvenliği Amerika’nın kırmızı çizgisidir” noktasında buluştu.Nitekim Trump’tan önceki Amerikan başkanı olan Biden açıkça “Ben bir siyonistim” demişti. Buna rağmen Biden, israilin hedefleri konusunda yeterince teslimiyetçi değildi.Ama Trump’ın seçilmesi israil için bulunmaz bir fırsattı.Epstein dosyalarından dolayı ipleri MOSSAD’ın elinde olan “pedofili” bir başkanı istedikleri yere sürükleme konusunda zorluk çekmedi Siyonistler.Daha seçim çalışmaları sırasında “şaibeli” bir suikast görüntüsüyle hem Trump’tan bir kahraman çıkarma hem de tehdit sopasını göstererek istediklerini yaptırabileceklerini açıkça gösterdiler.Trump “yan çizme” sinyallerini verince en yakın destekçisini öldürerek sert bir mesaj verdiler.İslam düşmanı, göçmen düşmanı ve göçmen karşıtı politikalarda Trump’ın en büyük destekçisi Charlie Kirk suikastına bu açıdan dikkat etmek gerekir.Kirk, öldürülmeden önce israil yerine Amerika’nın çıkarlarını önemsediğini söylemeye başlamıştı.7 Ekim’de Yahudilerin öldürülmesinin bir israil komplosu olduğunu iddia etmiş, “MOSSAD ajanı” dediği Epstein dosyası üzerinden israilin ABD’de istihbarat operasyonu yaptığını açıkça dile getirmişti.Trump, Kirk’ten sonra mesajı aldı ve israil politikaları doğrultusunda İran’a yönelik savaş hazırlıklarına başladı.Müzakereler göstermelikti ve nitekim devam ederken 28 Şubatta İran’a yönelik büyük bir saldırı gerçekleştirildi.İran ciddi biçimde karşılık verdi ve 40 günün sonunda Amerika hedeflerinden hiçbirine ulaşamadan ateşkes kararı almak zorunda kaldı.İran’ın önemli isimleri vuruldu, stratejik noktalar hedef alında; ama istenen sonuçlara ulaşılamadığı gibi Amerika’nın bölgedeki önemli üsleri büyük yara aldı, israil ummadığı bir saldırı ile yüzleşmek zorunda kaldı.Ateşkes toparlanmak içindi; ama İran’ın Hürmüz manevraları, dünyanın ekonomik dengesini bozdu ve herkes bunun sorumlusunun Amerika olduğunu gördü. Amerika istediği desteği bulamadı, tehditler işe yaramadı.Ateşkesin uzaması ile ortaya çıkan görüntü, Amerikan yönetiminin “savaştan çıkış yolu aradığı” gerçeğiydi.Tam bu sıralarda Trump’a yönelik suikast olduğu haberi yapıldı.Sahne iyi, dekor iyi, oyuncular başarılıydı.Şimdi soru şu:Bu Trump için bir imaj yenileme operasyonu mu, yoksa siyonizmin tehdidi mi?Önümüzdeki günler bunu daha iyi gösterecektir.Hasan Sabaz Doğruhaber gazetesi
İslâm, engellerle karşılaşmasa Avrupa’da hızla yayılabilir. Avrupalılar, İslâm’ın yayılmaması için sürgit bir korku dalgası hortlatıp duruyorlar. Bunun için de Kur’ân’a, Hz. Peygamber’e (sav) saldırıyorlar. Müslümanların ne kadar ürpertici, kan emici oldukları sahte imajını yaymaya çalışıyorlar.
MÜSLÜMANLAR KURDU, KORUDU; AVRUPALILAR YAKTI, YIKTI!
Müslümanlar, sözgelişi, Avrupalıların kitaplarını yakmadılar. Avrupalılar kendi kitaplarını yakmaya kalkıştıklarında onlara karşı duran insanlar da onlar oldular!
Avrupalıların kitaplarını da, peygamberlerini de, filozoflarını da hem koruyanlar hem kendi dünyalarını kurarken onlardan beslenmekten çekinmeyeler hem de onları insanlığa sunanlar ve kendilerine tanıtanlar Müslümanlar oldu tarihte.
Müslümanlar kurdu, korudu; Avrupalılar yaktı, yıktı! Avrupa’ya apaydınlık bir dünya sunan, hakikat ışığının parlayan yıldızı Endülüs’ü Müslümanlar kurdu, Avrupalılar yıktı.
Avrupa’ya Balkanlar’a yüzyıllarca adaleti, hukuku, sulhü ve barışı Osmanlılar armağan ettiler, Avrupalılarsa, yüzyıllarca Osmanlı’yı tarihten silmek için savaştılar ve içimizdeki İrlandalıların da marifetleriyle Osmanlı’yı tarihten silmeyi başardılar.
Yine Avrupalılar yakmaya, yıkmaya; Müslümanlar ise kurmaya, yaşatmaya, Avrupalıları yaşadıkları anlam krizinden ve manevî / felsefî çöküşten kurtarmaya devam ediyorlar… O yüzden İslâm, insanlığın geleceğidir.
AVRUPA’NIN İSLÂM DÜŞMANLIĞININ KISA TARİHÇESİ…
İslâm, Avrupa tarihinin bir parçası aynı zamanda. Kurucu bir parçası. Yıkıcı değil kurucu.
Avrupa da, İslâm tarihinin bir parçası aslında. Ama İslâm gibi kurucu değil parçalayıcı, paramparça edici, yıkıcı, yok edici bir parçası.
Önce Haçlı saldırılarıyla zirveye ulaşan bir yıkıcılık bu. Haçlı saldırıları bitmiş olabilir ama Haçlı zihniyeti bitmedi, bugün Avrupa’da Müslümanlara karşı yapılan saldırılara ve ırkçı muameleye bakınca da bitecek gibi görünmüyor.
Haçlı zihniyeti hâlâ canlı ve zaman zaman çok fenâ hortluyor! Haçlı zihniyeti, seküler boyutlar kazanarak da olsa sürüyor ve İslâm ile Avrupa ilişkilerini belirlemeye devam ediyor…
Avrupalılar, İslâm’ı Avrupa’dan uzaklaştırmaya, Avrupa’nın hayatından silmeye çalışıyorlar yüzyıllardır.
Bin yıllık dünya tarihi, İslâm ile Avrupa arasındaki ilişkiler tarafından şekillendirilen bir tarihtir. Haçlı savaşları, Avrupa’nın İslâm’a ve İslâm dünyasına saldırılarının; rönesanslar ise, Avrupa’nın İslâm’dan aldıklarının hikâyesidir.
Avrupa’yı kendi kaynaklarıyla buluşturan da, Avrupa’yı kuran da, tarihe girmeye kışkırtan da, İslâm’dır.
İster savaşlar üzerinden olsun, ister kültürel, siyasî ve ticarî ilişkiler üzerinden olsun, İslâm Avrupa’yı kuran, Avrupa ise İslâm’ı yıkan bir aktör olarak işlev gördü.
İslâm-Avrupa ilişkilerinde İslâm varedici, kurucu bir rol oynarken; Avrupa yıkıcı, yok edici bir rol oynuyor. Bugüne kadar böyle oldu bu, bugünden sonra da böyle olacağı anlaşılıyor…
AVRUPA’YI KURAN ÖTEKİ’Sİ: İSLÂM
Avrupa-İslâm ilişkilerine biraz yakından bakınca ve Avrupa’nın genelde din’le, özelde ise Hıristiyanlıkla imtihanını mercek altına alınca, Avrupa’nın İslâm’a karşı atacağı her adımın, geliştireceği her korkunun, beklenin aksine, İslâm’ın önünü açacak umut ışığı olacağı, umut kıvılcımının çakılmasına yol açacağı, Avrupa’nın bu kez içeriden, kendiliğinden Müslümanlaşmasının yapıtaşlarını döşeyeceği, kapılarını açacağı görülecek inşallah…
Korkunun ecele faydası yok. Avrupa’da Hıristiyanlık bitti. Avrupalılar hem Hıristiyanlığı terkettiler hem de Hıristiyanlığın Avrupa’yı toparlayıp kendine getirmesini imkânsızlaştıracak kadar Hıristiyanlığı paçavraya çevirdiler.
Hıristiyanlığı yıkarak inşa ettikleri modernlik de bitti, Avrupa’yı ayağa kaldıracak entelektüel gücü, enerjisi ve dinamizmi kalmadı.
Postmodernlik, Avrupa’nın ölümünü, tarihten çekilişini geciktirme girişimi yalnızca. Postmodernlik hem bitişin, Avrupa fikrinin, idesinin yok oluşunun ifadesi, hem de bizatihî bir bitiş, bir yok oluş felsefesi.
Felsefe olduğu için, yani kendi üstüne, yapıp ettikleri üzerine düşünme çabası olduğu için aslında postmodernlik Avrupa’nın yeniden toparlanmasına ve kendini yeniden üretmesine imkân tanıyabilir mi acaba, diye sorulabilir. Ama nafile. Nafile, çünkü Avrupa’nın varlığını sürdürebilmesi de, dünya üzerindeki Batı hâkimiyetinin sürdürülebilmesi de, kendisini felsefî olarak yeniden üretmesinden değil, karşısına çıkabilecek, hâkimiyetini tehlikeye sokabilecek güçlerin yok edilmesinden geçiyor.
İşte bu güç, İslâm. Avrupa, İslâm›ın gelişini durdurabilecek ne entelektüel donanıma, ne psikolojik direnç noktalarına ne de tutunulabilecek sağlam dînî kurumlara sahip.
Kilise çöktü. Modernlik açıklama gücünü yitirdi ve yerini her şeyi yıkıcı, dekonstrüktif postmodern felsefeye terketti.
Burada şaşırtıcı bir şey söyleyeceğim: Eğer temelleri sağlam olsaydı, dekonstrüksiyon / yapısökümü, yıkıcı değil, yeniden ve yenileyerek kurucu bir imkân’a dönüşebilirdi. Akîdelerini yitirmedikleri sürece Derrida’dan Müslümanlar son derece verimli şekillerde yararlanabilirler. Ülkemizin en verimli, üretken, çalışkan ve en imajinatif felsefecilerinden Recep Alpyağıl Hoca’nın çalışmaları bunun çarpıcı ve güzel bir örneği.
AVRUPA, İSLÂM’A GEBE…
Avrupalılar, İslâm düşmanlığını, İslâm’ı yok etmeyi amaç edinen Haçlı zihniyetini terketmediler hiçbir zaman. O yüzden İslâm’ı Avrupa’dan uzaklaştırmaya, Avrupa’nın hayatından silmeye çalışıyorlar yüzyıllardır…
Haçlı zihniyeti yok edilmediği sürece, Avrupa’nın İslâm düşmanlığı bitmeyecek ve Avrupa-İslâm ilişkileri hasmane bir görünüm almaya devam edecek…
Fakat başka bir gerçek var karşımızda: Avrupa İslâm’a gebe… Kilisenin bittiği, modernliğin tükendiği, postmodernliğin kitleleri ayartıcı popüler kültürün kölelerine dönüştürdüğü, ailenin çöktüğü, sapkın eşcinsellik dalgasıyla insan türünün geleceğinin tehlikeye düştüğü, manevî krizin, anlam bunalımının tavan yaptığı bir zaman diliminde Avrupa her zamankinden daha çok gebe İslâm’a…
O yüzden 7 Ekim’den sadece 3-4 ay sonra, sadece Fransa’da 20 bin insan Müslüman olmuş. Sadece Fransa’da ve 3-4 ay içinde!
O yüzden korkuyor Avrupalılar. İslâm’ın gelişini önleyemedileri için çok korkuyorlar! O yüzden İslâm düşmanlığı üreterek, ürpertici bir öteki icat ederek kendini yeniden üretmek istiyor Avrupa!
Avrupalıların İslâm’a karşı geliştirdikleri husûmet arttıkça, Avrupa’nın İslâmlaşma süreci de hızlanacak inşallah. Vesselâm.
Yusuf Kaplan Yeni Şafak gazetesi

İslâm, engellerle karşılaşmasa Avrupa’da hızla yayılabilir. Avrupalılar, İslâm’ın yayılmaması için sürgit bir korku dalgası hortlatıp duruyorlar. Bunun için de Kur’ân’a, Hz. Peygamber’e (sav) saldırıyorlar. Müslümanların ne kadar ürpertici, kan emici oldukları sahte imajını yaymaya çalışıyorlar.MÜSLÜMANLAR KURDU, KORUDU; AVRUPALILAR YAKTI, YIKTI!Müslümanlar, sözgelişi, Avrupalıların kitaplarını yakmadılar. Avrupalılar kendi kitaplarını yakmaya kalkıştıklarında onlara karşı duran insanlar da onlar oldular!Avrupalıların kitaplarını da, peygamberlerini de, filozoflarını da hem koruyanlar hem kendi dünyalarını kurarken onlardan beslenmekten çekinmeyeler hem de onları insanlığa sunanlar ve kendilerine tanıtanlar Müslümanlar oldu tarihte.Müslümanlar kurdu, korudu; Avrupalılar yaktı, yıktı! Avrupa’ya apaydınlık bir dünya sunan, hakikat ışığının parlayan yıldızı Endülüs’ü Müslümanlar kurdu, Avrupalılar yıktı.Avrupa’ya Balkanlar’a yüzyıllarca adaleti, hukuku, sulhü ve barışı Osmanlılar armağan ettiler, Avrupalılarsa, yüzyıllarca Osmanlı’yı tarihten silmek için savaştılar ve içimizdeki İrlandalıların da marifetleriyle Osmanlı’yı tarihten silmeyi başardılar.Yine Avrupalılar yakmaya, yıkmaya; Müslümanlar ise kurmaya, yaşatmaya, Avrupalıları yaşadıkları anlam krizinden ve manevî / felsefî çöküşten kurtarmaya devam ediyorlar… O yüzden İslâm, insanlığın geleceğidir.AVRUPA’NIN İSLÂM DÜŞMANLIĞININ KISA TARİHÇESİ…İslâm, Avrupa tarihinin bir parçası aynı zamanda. Kurucu bir parçası. Yıkıcı değil kurucu.Avrupa da, İslâm tarihinin bir parçası aslında. Ama İslâm gibi kurucu değil parçalayıcı, paramparça edici, yıkıcı, yok edici bir parçası.Önce Haçlı saldırılarıyla zirveye ulaşan bir yıkıcılık bu. Haçlı saldırıları bitmiş olabilir ama Haçlı zihniyeti bitmedi, bugün Avrupa’da Müslümanlara karşı yapılan saldırılara ve ırkçı muameleye bakınca da bitecek gibi görünmüyor.Haçlı zihniyeti hâlâ canlı ve zaman zaman çok fenâ hortluyor! Haçlı zihniyeti, seküler boyutlar kazanarak da olsa sürüyor ve İslâm ile Avrupa ilişkilerini belirlemeye devam ediyor…Avrupalılar, İslâm’ı Avrupa’dan uzaklaştırmaya, Avrupa’nın hayatından silmeye çalışıyorlar yüzyıllardır.Bin yıllık dünya tarihi, İslâm ile Avrupa arasındaki ilişkiler tarafından şekillendirilen bir tarihtir. Haçlı savaşları, Avrupa’nın İslâm’a ve İslâm dünyasına saldırılarının; rönesanslar ise, Avrupa’nın İslâm’dan aldıklarının hikâyesidir.Avrupa’yı kendi kaynaklarıyla buluşturan da, Avrupa’yı kuran da, tarihe girmeye kışkırtan da, İslâm’dır.İster savaşlar üzerinden olsun, ister kültürel, siyasî ve ticarî ilişkiler üzerinden olsun, İslâm Avrupa’yı kuran, Avrupa ise İslâm’ı yıkan bir aktör olarak işlev gördü.İslâm-Avrupa ilişkilerinde İslâm varedici, kurucu bir rol oynarken; Avrupa yıkıcı, yok edici bir rol oynuyor. Bugüne kadar böyle oldu bu, bugünden sonra da böyle olacağı anlaşılıyor…AVRUPA’YI KURAN ÖTEKİ’Sİ: İSLÂMAvrupa-İslâm ilişkilerine biraz yakından bakınca ve Avrupa’nın genelde din’le, özelde ise Hıristiyanlıkla imtihanını mercek altına alınca, Avrupa’nın İslâm’a karşı atacağı her adımın, geliştireceği her korkunun, beklenin aksine, İslâm’ın önünü açacak umut ışığı olacağı, umut kıvılcımının çakılmasına yol açacağı, Avrupa’nın bu kez içeriden, kendiliğinden Müslümanlaşmasının yapıtaşlarını döşeyeceği, kapılarını açacağı görülecek inşallah…Korkunun ecele faydası yok. Avrupa’da Hıristiyanlık bitti. Avrupalılar hem Hıristiyanlığı terkettiler hem de Hıristiyanlığın Avrupa’yı toparlayıp kendine getirmesini imkânsızlaştıracak kadar Hıristiyanlığı paçavraya çevirdiler.Hıristiyanlığı yıkarak inşa ettikleri modernlik de bitti, Avrupa’yı ayağa kaldıracak entelektüel gücü, enerjisi ve dinamizmi kalmadı.Postmodernlik, Avrupa’nın ölümünü, tarihten çekilişini geciktirme girişimi yalnızca. Postmodernlik hem bitişin, Avrupa fikrinin, idesinin yok oluşunun ifadesi, hem de bizatihî bir bitiş, bir yok oluş felsefesi.Felsefe olduğu için, yani kendi üstüne, yapıp ettikleri üzerine düşünme çabası olduğu için aslında postmodernlik Avrupa’nın yeniden toparlanmasına ve kendini yeniden üretmesine imkân tanıyabilir mi acaba, diye sorulabilir. Ama nafile. Nafile, çünkü Avrupa’nın varlığını sürdürebilmesi de, dünya üzerindeki Batı hâkimiyetinin sürdürülebilmesi de, kendisini felsefî olarak yeniden üretmesinden değil, karşısına çıkabilecek, hâkimiyetini tehlikeye sokabilecek güçlerin yok edilmesinden geçiyor.İşte bu güç, İslâm. Avrupa, İslâm›ın gelişini durdurabilecek ne entelektüel donanıma, ne psikolojik direnç noktalarına ne de tutunulabilecek sağlam dînî kurumlara sahip.Kilise çöktü. Modernlik açıklama gücünü yitirdi ve yerini her şeyi yıkıcı, dekonstrüktif postmodern felsefeye terketti.Burada şaşırtıcı bir şey söyleyeceğim: Eğer temelleri sağlam olsaydı, dekonstrüksiyon / yapısökümü, yıkıcı değil, yeniden ve yenileyerek kurucu bir imkân’a dönüşebilirdi. Akîdelerini yitirmedikleri sürece Derrida’dan Müslümanlar son derece verimli şekillerde yararlanabilirler. Ülkemizin en verimli, üretken, çalışkan ve en imajinatif felsefecilerinden Recep Alpyağıl Hoca’nın çalışmaları bunun çarpıcı ve güzel bir örneği.AVRUPA, İSLÂM’A GEBE…Avrupalılar, İslâm düşmanlığını, İslâm’ı yok etmeyi amaç edinen Haçlı zihniyetini terketmediler hiçbir zaman. O yüzden İslâm’ı Avrupa’dan uzaklaştırmaya, Avrupa’nın hayatından silmeye çalışıyorlar yüzyıllardır…Haçlı zihniyeti yok edilmediği sürece, Avrupa’nın İslâm düşmanlığı bitmeyecek ve Avrupa-İslâm ilişkileri hasmane bir görünüm almaya devam edecek…Fakat başka bir gerçek var karşımızda: Avrupa İslâm’a gebe… Kilisenin bittiği, modernliğin tükendiği, postmodernliğin kitleleri ayartıcı popüler kültürün kölelerine dönüştürdüğü, ailenin çöktüğü, sapkın eşcinsellik dalgasıyla insan türünün geleceğinin tehlikeye düştüğü, manevî krizin, anlam bunalımının tavan yaptığı bir zaman diliminde Avrupa her zamankinden daha çok gebe İslâm’a…O yüzden 7 Ekim’den sadece 3-4 ay sonra, sadece Fransa’da 20 bin insan Müslüman olmuş. Sadece Fransa’da ve 3-4 ay içinde!O yüzden korkuyor Avrupalılar. İslâm’ın gelişini önleyemedileri için çok korkuyorlar! O yüzden İslâm düşmanlığı üreterek, ürpertici bir öteki icat ederek kendini yeniden üretmek istiyor Avrupa!Avrupalıların İslâm’a karşı geliştirdikleri husûmet arttıkça, Avrupa’nın İslâmlaşma süreci de hızlanacak inşallah. Vesselâm.Yusuf Kaplan Yeni Şafak gazetesi
Eğitim niçin vardır? Bir ülke, eğitim sistemini neye göre planlar? Eğitim yalnızca bireye bilgi aktarmak, onu belli davranış kalıplarına sokmak, sosyal hayata uyumlu hâle getirmek için mi vardır yoksa insanı hayata hazırlayan, üretime katan, kendi geleceğini kurabilecek donanıma ulaştıran büyük bir inşâ süreci midir? Asıl soru budur.
Eğitimin hayatta karşılığı olmayan bir öğrenme sürecinin, birey ve toplum açısından ne kadar anlam taşıdığı ciddi biçimde sorgulanmalıdır. Sadece “iyi birey” yetiştirmek yeterli değildir, çocuğun hayatta kalabilmesi, kendi geleceğini inşâ edebilmesi, ülke ekonomisine katkı sunabilmesi için aldığı eğitimin yaşamda gerçek bir karşılığı olmalıdır. Aksi hâlde insan ömrünün yaklaşık dörtte birine denk gelen o uzun eğitim süreci, formal kalıplar içinde boşa harcanmış bir zamana dönüşebilir.
Bugünün dünyasında çocukların yalnızca bilgiyle değil, yetenekleri ve yaratılışlarında var olan potansiyelleri doğrultusunda üretime dâhil edilmeleri gerekmektedir. Her çocuk, içinde işlenmeyi bekleyen bir cevher, keşfedilmeyi bekleyen bir istidat taşır. Yaratıcı tarafından insanın özüne yerleştirilmiş bu potansiyelin eğitim yoluyla teknik bilgiyle buluşturulması, aslında eğitimin en temel amaçlarından biri olmalıdır. Eğitim; çocuğun içindeki icadı, fikri, beceriyi ve üretme kapasitesini ortaya çıkarmalıdır. Ancak ne yazık ki ülkemizde eğitim sistemi, çoğu zaman ideolojik ve politik müdahalelerle asıl mecrasından uzaklaştırılmakta ve çocukların kabiliyetlerini geliştiren bir yapıdan çok, onları edilgenleştiren bir yapıya dönüştürülmektedir.
Bu nedenle pek çok genç, kendi yeteneğini keşfedemeyen, iç dünyasında taşıdığı gücü açığa çıkaramayan, toprağın altında kalmış ama işlenmediği için değere dönüşemeyen madenler gibi beklemektedir. Oysa işlenmeyen maden nasıl ekonomik değer üretmezse işlenmeyen insan potansiyeli de toplumsal kalkınmaya katkı sunamaz. Bugünün gençliğinde gözlemlenen temel sorunlardan biri de tam burada ortaya çıkar. Üretmek yerine tüketmek; inşâ etmek yerine yıkmak; sorumluluk almak yerine konfora yönelmek. Ben merkezli büyüyen, disipline mesafeli, yönlendirilmek istemeyen bir nesil, zamanla istihdam edilmesi zor, kontrolsüz, âsî ve amaçsız bir yapıya dönüşebilmektedir.
Bu tablo yalnız ekonomik değil, psikolojik ve manevî açıdan da ciddi riskler taşımaktadır. Üretimden uzak, hedefsiz, yalnızca tüketim kültürü içinde yetişen genç; çoğu zaman mutsuz, içe kapanık, depresif ve öfkeli bir ruh hâline sürüklenebilir. Üstelik manevî boşluk da buna eklendiğinde, insanın kendisinden büyük bir değere, ahlakî zemine, saygı duyacağı bir otoriteye ya da sığınacağı bir hakikate sahip olmaması, bireyi yalnızca kendi egosunun emrine bırakabilir. Oysa insan, nihayetinde dayanacağı, yön bulacağı, kendisini aşan bir anlam ve kudret arar. Bu anlamdan yoksun birey, kendi gücünü tek otorite sandığında kırılma anlarında daha büyük yıkımlarla karşılaşabilir. Yok oluşun eşiğine sürüklenir ve böyle bir insan da mutlu olamaz.
Bu yüzden eğitim, insanın yalnızca zihnini değil, karakterini, üretim becerisini ve yaşamla bağını da inşâ etmelidir. İnsan, yaptığı işle tanınır. Üretimden uzak bir eğitim sistemi, boşa çekilen kürek, havanda su dövmek gibidir. Bu noktada eğitim politikalarının merkezine üretim yerleştirilmelidir. Özellikle meslek liseleri yeniden yapılandırılmalı, güçlendirilmeli, sanayi kuruluşlarıyla doğrudan iş birliği içinde çalışmalıdır. Bu okullar yalnızca alternatif değil, ülkenin kalkınma merkezleri hâline getirilmelidir. Meslek liselerinde eğitim gören öğrenciler burslarla desteklenmeli, öğrenciler sınavla seçilmeli, teknik beceri itibarlı hâle getirilmelidir. Öğrencilere sunulan stajlar daha iyi planlanmalı, işletmelerin yeterlilikleri gözden geçirilmeli, staj sonrasında ise çocuklar becerilerini geliştirdikleri alanda istihdam edilmelidir.
Eğitimi planlamak, ülkenin geleceğini planlamaktır. Gençlerimiz bilinçsizce geleceğe yürümekteler. Bunun önüne geçmek için gençlerin eğitim hayatını iyi planlamak gerekir. Bunun yolu da özellikle ortaöğretimi iyi planlamak ve programlamaktır. Akademik başarı hedefleyen öğrenciler için fen liseleri; üretim için meslek liseleri; sanat ve spor alanında yetenekli bireyler için de özel eğitim modelleri geliştirilebilir. Liselerin türlerini azaltmak, bazı liselerin kaynağını ortaokuldan belirlemek gerekir. Bu sebeple ortaöğretimi üç ana kolda toplamak, gençleri hem daha doğru yönlendirecek hem de ülkenin ihtiyaç duyduğu insan kaynağını daha sağlıklı oluşturacaktır.
Eğitim, yazboz tahtası; çocuklar da denek değildir. Aksi hâlde milyonlarca genç boşu boşuna üniversite yollarına düşecek, diplomalar artacak fakat üretim, istihdam ve gerçek karşılık oluşmayacaktır. Sonunda diplomalı ama yönünü kaybetmiş, işsiz, edilgen ve umutsuz bir gençlik ortaya çıkacaktır ki bugün biraz da öyledir. Bu, sele kapılmış bir ağacın yönsüzlüğü, anlamsızlığı ve belirsizliğine benzer. Oysa gençlerimiz sürüklenmemeli, yönlendirilmeli, güçlendirilmeli, üretebilir hâle getirilmelidir.
Üretmek, pazarlamak, istihdam sağlamak, ekonomiye katkı sunmak olmadan geleceği planlamak beyhûde çırpınıştır. Üreten insan kendini keşfeder, kendini keşfeden insan da mutlu insandır. Asıl başarı da mutlu olmaktır.
Ali Bal Milat gazetesi

Eğitim niçin vardır? Bir ülke, eğitim sistemini neye göre planlar? Eğitim yalnızca bireye bilgi aktarmak, onu belli davranış kalıplarına sokmak, sosyal hayata uyumlu hâle getirmek için mi vardır yoksa insanı hayata hazırlayan, üretime katan, kendi geleceğini kurabilecek donanıma ulaştıran büyük bir inşâ süreci midir? Asıl soru budur.Eğitimin hayatta karşılığı olmayan bir öğrenme sürecinin, birey ve toplum açısından ne kadar anlam taşıdığı ciddi biçimde sorgulanmalıdır. Sadece “iyi birey” yetiştirmek yeterli değildir, çocuğun hayatta kalabilmesi, kendi geleceğini inşâ edebilmesi, ülke ekonomisine katkı sunabilmesi için aldığı eğitimin yaşamda gerçek bir karşılığı olmalıdır. Aksi hâlde insan ömrünün yaklaşık dörtte birine denk gelen o uzun eğitim süreci, formal kalıplar içinde boşa harcanmış bir zamana dönüşebilir.Bugünün dünyasında çocukların yalnızca bilgiyle değil, yetenekleri ve yaratılışlarında var olan potansiyelleri doğrultusunda üretime dâhil edilmeleri gerekmektedir. Her çocuk, içinde işlenmeyi bekleyen bir cevher, keşfedilmeyi bekleyen bir istidat taşır. Yaratıcı tarafından insanın özüne yerleştirilmiş bu potansiyelin eğitim yoluyla teknik bilgiyle buluşturulması, aslında eğitimin en temel amaçlarından biri olmalıdır. Eğitim; çocuğun içindeki icadı, fikri, beceriyi ve üretme kapasitesini ortaya çıkarmalıdır. Ancak ne yazık ki ülkemizde eğitim sistemi, çoğu zaman ideolojik ve politik müdahalelerle asıl mecrasından uzaklaştırılmakta ve çocukların kabiliyetlerini geliştiren bir yapıdan çok, onları edilgenleştiren bir yapıya dönüştürülmektedir.Bu nedenle pek çok genç, kendi yeteneğini keşfedemeyen, iç dünyasında taşıdığı gücü açığa çıkaramayan, toprağın altında kalmış ama işlenmediği için değere dönüşemeyen madenler gibi beklemektedir. Oysa işlenmeyen maden nasıl ekonomik değer üretmezse işlenmeyen insan potansiyeli de toplumsal kalkınmaya katkı sunamaz. Bugünün gençliğinde gözlemlenen temel sorunlardan biri de tam burada ortaya çıkar. Üretmek yerine tüketmek; inşâ etmek yerine yıkmak; sorumluluk almak yerine konfora yönelmek. Ben merkezli büyüyen, disipline mesafeli, yönlendirilmek istemeyen bir nesil, zamanla istihdam edilmesi zor, kontrolsüz, âsî ve amaçsız bir yapıya dönüşebilmektedir.Bu tablo yalnız ekonomik değil, psikolojik ve manevî açıdan da ciddi riskler taşımaktadır. Üretimden uzak, hedefsiz, yalnızca tüketim kültürü içinde yetişen genç; çoğu zaman mutsuz, içe kapanık, depresif ve öfkeli bir ruh hâline sürüklenebilir. Üstelik manevî boşluk da buna eklendiğinde, insanın kendisinden büyük bir değere, ahlakî zemine, saygı duyacağı bir otoriteye ya da sığınacağı bir hakikate sahip olmaması, bireyi yalnızca kendi egosunun emrine bırakabilir. Oysa insan, nihayetinde dayanacağı, yön bulacağı, kendisini aşan bir anlam ve kudret arar. Bu anlamdan yoksun birey, kendi gücünü tek otorite sandığında kırılma anlarında daha büyük yıkımlarla karşılaşabilir. Yok oluşun eşiğine sürüklenir ve böyle bir insan da mutlu olamaz.Bu yüzden eğitim, insanın yalnızca zihnini değil, karakterini, üretim becerisini ve yaşamla bağını da inşâ etmelidir. İnsan, yaptığı işle tanınır. Üretimden uzak bir eğitim sistemi, boşa çekilen kürek, havanda su dövmek gibidir. Bu noktada eğitim politikalarının merkezine üretim yerleştirilmelidir. Özellikle meslek liseleri yeniden yapılandırılmalı, güçlendirilmeli, sanayi kuruluşlarıyla doğrudan iş birliği içinde çalışmalıdır. Bu okullar yalnızca alternatif değil, ülkenin kalkınma merkezleri hâline getirilmelidir. Meslek liselerinde eğitim gören öğrenciler burslarla desteklenmeli, öğrenciler sınavla seçilmeli, teknik beceri itibarlı hâle getirilmelidir. Öğrencilere sunulan stajlar daha iyi planlanmalı, işletmelerin yeterlilikleri gözden geçirilmeli, staj sonrasında ise çocuklar becerilerini geliştirdikleri alanda istihdam edilmelidir.Eğitimi planlamak, ülkenin geleceğini planlamaktır. Gençlerimiz bilinçsizce geleceğe yürümekteler. Bunun önüne geçmek için gençlerin eğitim hayatını iyi planlamak gerekir. Bunun yolu da özellikle ortaöğretimi iyi planlamak ve programlamaktır. Akademik başarı hedefleyen öğrenciler için fen liseleri; üretim için meslek liseleri; sanat ve spor alanında yetenekli bireyler için de özel eğitim modelleri geliştirilebilir. Liselerin türlerini azaltmak, bazı liselerin kaynağını ortaokuldan belirlemek gerekir. Bu sebeple ortaöğretimi üç ana kolda toplamak, gençleri hem daha doğru yönlendirecek hem de ülkenin ihtiyaç duyduğu insan kaynağını daha sağlıklı oluşturacaktır.Eğitim, yazboz tahtası; çocuklar da denek değildir. Aksi hâlde milyonlarca genç boşu boşuna üniversite yollarına düşecek, diplomalar artacak fakat üretim, istihdam ve gerçek karşılık oluşmayacaktır. Sonunda diplomalı ama yönünü kaybetmiş, işsiz, edilgen ve umutsuz bir gençlik ortaya çıkacaktır ki bugün biraz da öyledir. Bu, sele kapılmış bir ağacın yönsüzlüğü, anlamsızlığı ve belirsizliğine benzer. Oysa gençlerimiz sürüklenmemeli, yönlendirilmeli, güçlendirilmeli, üretebilir hâle getirilmelidir.Üretmek, pazarlamak, istihdam sağlamak, ekonomiye katkı sunmak olmadan geleceği planlamak beyhûde çırpınıştır. Üreten insan kendini keşfeder, kendini keşfeden insan da mutlu insandır. Asıl başarı da mutlu olmaktır.Ali Bal Milat gazetesi
Öncelikle şunu söylemek gerek: Dünyanın hiçbir ülkesinde yakın tarih bizdeki kadar sosyal ve siyasî fay hattına, ayrışma ve hatta kavga alanına dönüşmüş değil.
Dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir sorun yok.
Olması da mümkün değil.
Neden?
Şundan: İnsanlık tarihinde insanlığın insanlığının koruyucusu ve kollayıcısı yalnızca Türkiye olmuştur. Nerede bir zulüm varsa, biz o zulmü yapan zalimin tepesine çökmüşüz. Balkanlardan Afrika’nın ve Asya’nın içlerine kadar tarihe biraz yakından bakın, göreceksiniz bunu.
OSMANLI’NIN DERDİ: İNSANCA BİR DÜNYA KURMAK
Çarpıcı bir örnek vermek gerekirse…
16. yüzyılda, Portekiz kafiri, Tanzanya’nın Zenzibar adasında bir kölelik istasyonu kuruyor ve Afrika’nın dört bir köşesinden topladığı binlerce insanı oradan Avrupa’ya ve Amerika’ya satıyor. Bu insanların neredeyse yarıya yakını hem o lanetli kölelik istasyonuna getirilirken hem de oradan götürülürken “telef oluyor”, yok oluyor, ölüyor veya öldürülüyor.
İnanılmaz bir cehenneme dönüşüyor bu bütün Afrika kıtası için.
Ne oluyor peki?
Afrikalılar, Osmanlı’yı çağırıyorlar. Osmanlı geliyor, Portekiz kafirini def ediyor ve çekiliyor oradan. Dikkat buyurulsun lûtfen. Osmanlı oraya yerleşmiyor, emperyalistleri def ediyor ve kendi topraklarına çekiliyor. İsteseydi kalırdı, Afrika’ya yerleşirdi, haraca bağlardı. Ama o zaman kendi bindiği dalı kesmiş okurdu, kendisiyle çelişkiye düşerdi.
Osmanlı sömürmek, sömürerek semirmek için, yok etmek için değil, hakikatin her yerde hâkim olması için mücahede ve mücadele etmişti.
İnsanca bir dünya kurmaktı Osmanlı’nın derdi. Herkesin kendi olarak ve kendi kalarak yaşayabileceği, adaletin, hakkaniyetin ve merhametin hâkim olacağı yaşanabilir bir dünya kurmak.
OSMANLI, SİSTEMİN ÖNÜNDE TAKOZ OLARAK GÖRÜLDÜ VE İÇERİDEN ÇÖKERTİLDİ
Bunu başardı Osmanlı üç kıtada aynı anda. Ve altı asır hükmettiği toprakları barışın, kardeşliğin, adaletin hâkim olduğu bir dünyaya dönüştürdü.
Tarihte bunu başarabilmiş ikinci bir güç yok.
Osmanlı, emperyalistlerin dünya hâkimiyetlerinin önündeki en büyük takoz olarak görüldüğü için Osmanlı durduruldu, tarihten uzaklaştırıldı.
Ama sonuç ne oldu?
Tam anlamıyla felaket: Dünya sadece bir asır içinde tam anlamıyla cehenneme dönüştürüldü.
Osmanlı durduruldu ama dışarıdan saldırı ile değil, Osmanlı’nın entelijansiyası içeriden zihnen ele geçirilerek Osmanlı durduruldu ve içeride ülkenin kendi kendini yok etmesinin yapı taşlarını döşeyecek şizofrenik bir yapı inşa edildi.
İki Türkiye tasavvur edildi. Laik ve dindar. Bu iki Türkiye zamanla gerçeğe dönüştürüldü.
Bu iki Türkiye üzerinden ülke içindeki sosyal-siyasî, ideolojik-kültürel kesimler arasındaki bağlar koparıldı, apayrı dünyalara fırlatıldı bu iki kesim ve sonunda birbirine düşman edilecek tohumlar ekildi.
İşte yakın tarih bu yapay husûmetin icat edildiği alanlardan biri oldu.
İNSANI VE VARLIĞI AZİZ BİLEN BİR İDRAK
İnsanı eksene alan, insanı aziz bilen ve aziz kılan bir idrakin, bir anlayışın, bir medeniyet mefkûresinin sahibi yalnızca biz olduk, bu toprakların çilekeş çocukları.
İnsanı, diğer varlıklar arasındaki yerini ve rolünü hakkıyla idrak eden sadece Müslümanlar, münhasıran da bu toprakların hakikatli hakikat çocukları olarak biz olduk.
İnsanı korumak, insanın haysiyetini ve yaşama hakkını korumak bizim mümeyyiz vasfımız oldu. Bizi, diğer milletlerden ayıran en temel hasletimiz oldu bizim.
Sadece insanı korumak değil. Varlığın kendi olarak varolma ve yaşama hakkını korumak, bizim medeniyetimizin bize yüklediği en temel yükümlülüktü.
İnsana ve varlığa yapılan saldırıyı, biz, insanı ve varlığı yaratan Yaratıcı’ya yapılmış bir saldırı ve hadsizlik olarak gördük ve ona göre hareket ettik tarih boyunca. Varlığa, bütün mazlum toplumlara, tabiattaki korumasız mahlukâta yapılan bütün saldırılan, biz hakikate, hakikatin sahibi Hakk’a yapışmış bir saldırı olarak gördük.
EPİSTEMİK KÖLELEŞME VE ZİHNÎ FELÇLEŞME
O yüzden hiçbir zaman zulme boyun eğmedik. Hiçbir zaman zalime ve zulmüne sessiz kalmadık. Üstelik de Sünnîliğin Hanefilik yorumunda devletin yıkılmaması için biraz da abartılı bir şekilde devlet otoritesinin sarsılmaması, yıpratılmaması gerektiği şeklinde kavrayışa rağmen hiçbir zaman hiçbir zalimin zulmüne ortak olmadık, boyun eğmedik. Mezhebimizin kurucusu İmamı Azam’ın devletin verdiği görevi reddetmesi, bunun en mükemmel örneklerinden biridir.
Türkiye’nin Batılılaşma abartısıyla iki asırdır, laiklik prangasıyla bir asırdır elini kolunu bağladılar içimizdeki İrlandalılar marifetiyle ve içeriyi sosyolojik-kültürel-zihnî çatlakların büyüdüğü, kontrolden çıkma tehlikesi taşıdığı, daha da vahimi celladına âşık tasmalı çekirgelerin başımıza ne geldiğini göremeyecekleri epistemik köleleşme ve felçleşme projesine mahkûm ettiler.
Bu ülkede iki asırlık modernleşme sürecinde yaşanan yok oluş trajedisinin trajikomediye dönüştürülmesi, trajedinin görülmesini, trajediyi görecek beyinlerin yetişmesini önledi.
Yusuf Kaplan Yeni Şafak

Öncelikle şunu söylemek gerek: Dünyanın hiçbir ülkesinde yakın tarih bizdeki kadar sosyal ve siyasî fay hattına, ayrışma ve hatta kavga alanına dönüşmüş değil.Dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir sorun yok.Olması da mümkün değil.Neden?Şundan: İnsanlık tarihinde insanlığın insanlığının koruyucusu ve kollayıcısı yalnızca Türkiye olmuştur. Nerede bir zulüm varsa, biz o zulmü yapan zalimin tepesine çökmüşüz. Balkanlardan Afrika’nın ve Asya’nın içlerine kadar tarihe biraz yakından bakın, göreceksiniz bunu. OSMANLI’NIN DERDİ: İNSANCA BİR DÜNYA KURMAK Çarpıcı bir örnek vermek gerekirse… 16. yüzyılda, Portekiz kafiri, Tanzanya’nın Zenzibar adasında bir kölelik istasyonu kuruyor ve Afrika’nın dört bir köşesinden topladığı binlerce insanı oradan Avrupa’ya ve Amerika’ya satıyor. Bu insanların neredeyse yarıya yakını hem o lanetli kölelik istasyonuna getirilirken hem de oradan götürülürken “telef oluyor”, yok oluyor, ölüyor veya öldürülüyor.İnanılmaz bir cehenneme dönüşüyor bu bütün Afrika kıtası için. Ne oluyor peki?Afrikalılar, Osmanlı’yı çağırıyorlar. Osmanlı geliyor, Portekiz kafirini def ediyor ve çekiliyor oradan. Dikkat buyurulsun lûtfen. Osmanlı oraya yerleşmiyor, emperyalistleri def ediyor ve kendi topraklarına çekiliyor. İsteseydi kalırdı, Afrika’ya yerleşirdi, haraca bağlardı. Ama o zaman kendi bindiği dalı kesmiş okurdu, kendisiyle çelişkiye düşerdi.Osmanlı sömürmek, sömürerek semirmek için, yok etmek için değil, hakikatin her yerde hâkim olması için mücahede ve mücadele etmişti.İnsanca bir dünya kurmaktı Osmanlı’nın derdi. Herkesin kendi olarak ve kendi kalarak yaşayabileceği, adaletin, hakkaniyetin ve merhametin hâkim olacağı yaşanabilir bir dünya kurmak.OSMANLI, SİSTEMİN ÖNÜNDE TAKOZ OLARAK GÖRÜLDÜ VE İÇERİDEN ÇÖKERTİLDİBunu başardı Osmanlı üç kıtada aynı anda. Ve altı asır hükmettiği toprakları barışın, kardeşliğin, adaletin hâkim olduğu bir dünyaya dönüştürdü.Tarihte bunu başarabilmiş ikinci bir güç yok.Osmanlı, emperyalistlerin dünya hâkimiyetlerinin önündeki en büyük takoz olarak görüldüğü için Osmanlı durduruldu, tarihten uzaklaştırıldı.Ama sonuç ne oldu?Tam anlamıyla felaket: Dünya sadece bir asır içinde tam anlamıyla cehenneme dönüştürüldü.Osmanlı durduruldu ama dışarıdan saldırı ile değil, Osmanlı’nın entelijansiyası içeriden zihnen ele geçirilerek Osmanlı durduruldu ve içeride ülkenin kendi kendini yok etmesinin yapı taşlarını döşeyecek şizofrenik bir yapı inşa edildi.İki Türkiye tasavvur edildi. Laik ve dindar. Bu iki Türkiye zamanla gerçeğe dönüştürüldü.Bu iki Türkiye üzerinden ülke içindeki sosyal-siyasî, ideolojik-kültürel kesimler arasındaki bağlar koparıldı, apayrı dünyalara fırlatıldı bu iki kesim ve sonunda birbirine düşman edilecek tohumlar ekildi.İşte yakın tarih bu yapay husûmetin icat edildiği alanlardan biri oldu. İNSANI VE VARLIĞI AZİZ BİLEN BİR İDRAKİnsanı eksene alan, insanı aziz bilen ve aziz kılan bir idrakin, bir anlayışın, bir medeniyet mefkûresinin sahibi yalnızca biz olduk, bu toprakların çilekeş çocukları.İnsanı, diğer varlıklar arasındaki yerini ve rolünü hakkıyla idrak eden sadece Müslümanlar, münhasıran da bu toprakların hakikatli hakikat çocukları olarak biz olduk.İnsanı korumak, insanın haysiyetini ve yaşama hakkını korumak bizim mümeyyiz vasfımız oldu. Bizi, diğer milletlerden ayıran en temel hasletimiz oldu bizim.Sadece insanı korumak değil. Varlığın kendi olarak varolma ve yaşama hakkını korumak, bizim medeniyetimizin bize yüklediği en temel yükümlülüktü.İnsana ve varlığa yapılan saldırıyı, biz, insanı ve varlığı yaratan Yaratıcı’ya yapılmış bir saldırı ve hadsizlik olarak gördük ve ona göre hareket ettik tarih boyunca. Varlığa, bütün mazlum toplumlara, tabiattaki korumasız mahlukâta yapılan bütün saldırılan, biz hakikate, hakikatin sahibi Hakk’a yapışmış bir saldırı olarak gördük. EPİSTEMİK KÖLELEŞME VE ZİHNÎ FELÇLEŞME O yüzden hiçbir zaman zulme boyun eğmedik. Hiçbir zaman zalime ve zulmüne sessiz kalmadık. Üstelik de Sünnîliğin Hanefilik yorumunda devletin yıkılmaması için biraz da abartılı bir şekilde devlet otoritesinin sarsılmaması, yıpratılmaması gerektiği şeklinde kavrayışa rağmen hiçbir zaman hiçbir zalimin zulmüne ortak olmadık, boyun eğmedik. Mezhebimizin kurucusu İmamı Azam’ın devletin verdiği görevi reddetmesi, bunun en mükemmel örneklerinden biridir.Türkiye’nin Batılılaşma abartısıyla iki asırdır, laiklik prangasıyla bir asırdır elini kolunu bağladılar içimizdeki İrlandalılar marifetiyle ve içeriyi sosyolojik-kültürel-zihnî çatlakların büyüdüğü, kontrolden çıkma tehlikesi taşıdığı, daha da vahimi celladına âşık tasmalı çekirgelerin başımıza ne geldiğini göremeyecekleri epistemik köleleşme ve felçleşme projesine mahkûm ettiler.Bu ülkede iki asırlık modernleşme sürecinde yaşanan yok oluş trajedisinin trajikomediye dönüştürülmesi, trajedinin görülmesini, trajediyi görecek beyinlerin yetişmesini önledi.Yusuf Kaplan Yeni Şafak
Kur'an'da başta insanlar olmak üzere canlıların yaratılması anlamında kullanılan fiiller arasında "Z.R.E" (ilk harfi peltek (Z) son harfi (hemze) fiili de kullanılır. Bu kelime, tohum saçma ve serpme anlamına gelir. Toprağın üzerinde olmayı ama yerinde sabit kalacak şekilde kökleşmemeyi ifade eder. İnsanlar açısından bir arayışı, benzerini bulmayı sembolize ediyor. Nitekim Adem-Havva kıssası da cennetten yeryüzüne inişten sonra Adem'in eşini araması da böyle bir sembolik anlatıma örnektir. Bir yerde sabit kalmayacaksın ki maddi ve manevi anlamda yeni kimseler, yeni yüzler, yeni kültürler, yeni medeniyetler tanıyasın. Kur'an'da insanların, bu şekilde yeryüzüne serpilmelerinin, kabileler ve halklar olarak saçılmış olmalarının amacı "tanışma" olarak isimlendirilmesi de bu yaratılış yönlendirmesine yönelik bir işarettir. İnsandan istenen şey, ilişkiler ağı kurarak maddi ve manevi anlamda çoğalmaktır. İnsan "yabancı"larla tanıştığı oranda zenginleşir, çoğalır.
Bitkilerde ise durum bundan farklıdır. Bitkilerin bir yerde sabit kalmaları, yere kök salmaları, aralarında yabancı (ayrık) otların olmaması gerekir. Nitekim bitkiler için kullanılan kelime yine "Z.R.A" dır. Sağlam bir kökleşmeyi, keskin bir sabitliği ifade etmesi bakımından ilk harf keskin "Z" dir ve son harf de yerleşiklik anlamını çağrıştıran "ayn" harfidir. Bitkinin zengin ve verimli olması, çoğalması için araya yabancı unsurların (ayrık otlarının) karışmaması gerekir.
Hayvan ise bitki ile insan arasında bir yerde duruyor. Sabit ve toprağa kök salmış olmaması bakımından insana bakan bir tarafı var. Ama tek soy, tek kabile, diğer bir ifadeyle tek tür üzere sabit kalması ve genellikle yanında yabancı tür istememesi itibarıyla da bitkiye yakındır.
Bir de "Z.R.W" (Zera diye okunur) fiili var. O da tohumun havaya savrulması, toz zerrecikleri halinde kaybolup gitmesi demektir. Bu bakımdan insan türünün yeni yüzleri, yeni kültürleri, yeni medeniyetleri arama, bulma çabasının bir sabiteye, bir kültüre, bir stratejiye dayanmadan, özünü yitirmiş halde başkalarının peşinde savulup havada yok olmasını sembolize eder.
Dilin ve canlı hayatın sunduğu bu imkanlar, sosyolojinin doğal eğilimlerini kavramamızı kolaylaştırır. Sosyoloji, tıpkı dilin bu eğilimi gibi sürekli bir gezip çoğalma eğilimi içindedir. Yaratılış insana bir sabite verir, birey olmak, bir ailede büyümek, bir kabileye veya kavime mensup olmak gibi. Ama yalın fıtrata sahip insanları, kümeleri gözlemlediğimiz zaman her fırsatta çoğalma eğiliminde olduklarını da görürüz. Doğuştan anne-baba, kardeş, akraba halesi ile kuşatılmış olmakla beraber sürekli ve tabbi bir sevk ile bu çemberi genişletme pratiklerini sergiler, süt kardeşliği, dünürlük, kirvelik, dostluk, arkadaşlık gibi.
Mahlukatın dünyadaki konumlanışları, dilin bunu ifade biçimi ve farklı pratiklerin sembolik davranışları İslam'ın insanın önüne koyduğu vizyonu destekler niteliktedir. Bu bakımdan İslam'a göre aile ve kabile düzeyinde sabit kalmak, araya yabancı unsur almamak bitkisel bir hayatı, kavim ve ulus düzeyine kendini hapsetmek hayvanlara özgü tek soyluluğu kutsamak, ümmet çerçevesi içinde ve yukarıda sayılan bütün aşamaları gözeterek insanlık bütünüyle buluşmak da insanı ya da insan-ı kamili temsil eder. Fakat yaratılış itibarıyla bahşedilmiş aile, kabile, kavim ve ümmet gibi sosyolojik aşamaları yok sayan bir evrensellik ise tohumun hiçbir verim sunmadan havaya savrulması gibi bir bereketsizliği, verimsizliği ifade eder.
Batı medeniyeti, dilin, sosyolojinin ve İslam'ın tabii bir uyum içinde oluşturdukları bu varoluşsal ilişki ağlarını çözerek insanları her türlü tabii ilişki ile bağlarını koparmış bir bireyselliğe veya kabileciliğe, diğer bir ifadeyle bitkisel hayata; yahut tek tür esasına dayanan ırkçı bir ulusçuluğa hapsederek hayvanlara özgü bir soyperestliğe veya bütün bu kümeleri hiçe sayan bir savrulmuşluk enternasyonalizmine mahkum etmektedir.
Batı medeniyeti, insanlık için büyük bir tehdittir.
Vahdettin İnce -Star

Kur'an'da başta insanlar olmak üzere canlıların yaratılması anlamında kullanılan fiiller arasında "Z.R.E" (ilk harfi peltek (Z) son harfi (hemze) fiili de kullanılır. Bu kelime, tohum saçma ve serpme anlamına gelir. Toprağın üzerinde olmayı ama yerinde sabit kalacak şekilde kökleşmemeyi ifade eder. İnsanlar açısından bir arayışı, benzerini bulmayı sembolize ediyor. Nitekim Adem-Havva kıssası da cennetten yeryüzüne inişten sonra Adem'in eşini araması da böyle bir sembolik anlatıma örnektir. Bir yerde sabit kalmayacaksın ki maddi ve manevi anlamda yeni kimseler, yeni yüzler, yeni kültürler, yeni medeniyetler tanıyasın. Kur'an'da insanların, bu şekilde yeryüzüne serpilmelerinin, kabileler ve halklar olarak saçılmış olmalarının amacı "tanışma" olarak isimlendirilmesi de bu yaratılış yönlendirmesine yönelik bir işarettir. İnsandan istenen şey, ilişkiler ağı kurarak maddi ve manevi anlamda çoğalmaktır. İnsan "yabancı"larla tanıştığı oranda zenginleşir, çoğalır.Bitkilerde ise durum bundan farklıdır. Bitkilerin bir yerde sabit kalmaları, yere kök salmaları, aralarında yabancı (ayrık) otların olmaması gerekir. Nitekim bitkiler için kullanılan kelime yine "Z.R.A" dır. Sağlam bir kökleşmeyi, keskin bir sabitliği ifade etmesi bakımından ilk harf keskin "Z" dir ve son harf de yerleşiklik anlamını çağrıştıran "ayn" harfidir. Bitkinin zengin ve verimli olması, çoğalması için araya yabancı unsurların (ayrık otlarının) karışmaması gerekir.Hayvan ise bitki ile insan arasında bir yerde duruyor. Sabit ve toprağa kök salmış olmaması bakımından insana bakan bir tarafı var. Ama tek soy, tek kabile, diğer bir ifadeyle tek tür üzere sabit kalması ve genellikle yanında yabancı tür istememesi itibarıyla da bitkiye yakındır.Bir de "Z.R.W" (Zera diye okunur) fiili var. O da tohumun havaya savrulması, toz zerrecikleri halinde kaybolup gitmesi demektir. Bu bakımdan insan türünün yeni yüzleri, yeni kültürleri, yeni medeniyetleri arama, bulma çabasının bir sabiteye, bir kültüre, bir stratejiye dayanmadan, özünü yitirmiş halde başkalarının peşinde savulup havada yok olmasını sembolize eder.Dilin ve canlı hayatın sunduğu bu imkanlar, sosyolojinin doğal eğilimlerini kavramamızı kolaylaştırır. Sosyoloji, tıpkı dilin bu eğilimi gibi sürekli bir gezip çoğalma eğilimi içindedir. Yaratılış insana bir sabite verir, birey olmak, bir ailede büyümek, bir kabileye veya kavime mensup olmak gibi. Ama yalın fıtrata sahip insanları, kümeleri gözlemlediğimiz zaman her fırsatta çoğalma eğiliminde olduklarını da görürüz. Doğuştan anne-baba, kardeş, akraba halesi ile kuşatılmış olmakla beraber sürekli ve tabbi bir sevk ile bu çemberi genişletme pratiklerini sergiler, süt kardeşliği, dünürlük, kirvelik, dostluk, arkadaşlık gibi.Mahlukatın dünyadaki konumlanışları, dilin bunu ifade biçimi ve farklı pratiklerin sembolik davranışları İslam'ın insanın önüne koyduğu vizyonu destekler niteliktedir. Bu bakımdan İslam'a göre aile ve kabile düzeyinde sabit kalmak, araya yabancı unsur almamak bitkisel bir hayatı, kavim ve ulus düzeyine kendini hapsetmek hayvanlara özgü tek soyluluğu kutsamak, ümmet çerçevesi içinde ve yukarıda sayılan bütün aşamaları gözeterek insanlık bütünüyle buluşmak da insanı ya da insan-ı kamili temsil eder. Fakat yaratılış itibarıyla bahşedilmiş aile, kabile, kavim ve ümmet gibi sosyolojik aşamaları yok sayan bir evrensellik ise tohumun hiçbir verim sunmadan havaya savrulması gibi bir bereketsizliği, verimsizliği ifade eder.Batı medeniyeti, dilin, sosyolojinin ve İslam'ın tabii bir uyum içinde oluşturdukları bu varoluşsal ilişki ağlarını çözerek insanları her türlü tabii ilişki ile bağlarını koparmış bir bireyselliğe veya kabileciliğe, diğer bir ifadeyle bitkisel hayata; yahut tek tür esasına dayanan ırkçı bir ulusçuluğa hapsederek hayvanlara özgü bir soyperestliğe veya bütün bu kümeleri hiçe sayan bir savrulmuşluk enternasyonalizmine mahkum etmektedir.Batı medeniyeti, insanlık için büyük bir tehdittir.Vahdettin İnce -Star
Ateşkesin süresi dolmadan, müzakerelerin ikinci turu yapılmadan savaşın ayak sesleri yeniden duyulmaya başlandı.
Her masadan kazançla çıkmayı hedefleyen Trump ve ekibi için sadece Hürmüz’ün açılması yeterli gelmedi gibi görünüyor.
Ukrayna ile Rusya arasında ateşkes müzakerelerinde de Trump, neredeyse Ukrayna’nın önümüzdeki 50 yılına ipotek koyma anlamına gelebilecek bir anlaşmayı dayatmaya çalışmıştı. Açıkça Ukrayna'dan 500 milyar dolar değerinde nadir toprak elementi istediğini söylemişti Amerikan başkanı.
Şimdi İran’da yaptıkları suikastlardan, 3500’den fazla sivil insanın ölümünden, hastane ve okulların bombalanmasından sorumlu oldukları halde İran’ın talep ettiği Hürmüz geçiş ücretlerinden pay istediklerini söylüyor saldırgan taraf.
Pervasızlıkları Körfez emirlik ve krallıklarına ettikleri onca hakaretten sonra bile ciddi bir tepki ile karşılaşmamış olmaları, çocuk katili olmalarına ve açıkça sivil altyapıyı vuracaklarını söylemelerine rağmen arabulucuların “iki tarafa eşit mesafede durduklarını” söylemelerinden kaynaklanıyor.
Bazıları gözlerini kapatsa da ortada çok net bir tablo var.
Venezuela’nın petrolüne çöken, tehdit ile Grönland’ın kullanım hakkını alan, sırada Küba var diye açıkça tehditlerde bulunan ve en son olarak altına imza attığı ateşkes anlaşmasına uymayarak korsanlık yapmaya devam eden Amerika ve hedefindekiler arasındaki çekişmelerde “iki tarafa eşit mesafede” olanlar ulusal çıkarları gereği böyle davrandıklarını söyleyebilirler; ama kesinlikle adil olduklarını söyleyemezler.
Önce şunun net olarak anlaşılması lazım!
Ortada sapkınlığın dibine vurmuş, hiçbir ahlaki ve insani ilke tanımayan şeytani bir koalisyon var.
Saldırganlığına destek vermeyen ülkeleri tehdit eden, barış dilini kullanan Papa’ya ayar vermeye çalışan ve hiçbir sözüne güvenilemeyecek şeytani bir koalisyon…
Ahlaksızlık ve cinayetlerde sınır tanımayan lanetli Siyonist ve ortağı Amerika…
Ateşkesten şimdiye kadar Gazze’de 800’den fazla kişiyi katleden, “fırsat bulduğunda” hiçbir ilke, anlaşma ve kural tanımayan kötülüğün vücut bulmuş halinden söz ediyoruz.
Medyada müzakereden dönen İran heyeti ile ilgili şöyle haber çıktı:
Pakistan'da geçen hafta sonu düzenlenen Washington-Tahran görüşmesinde, israilin suikast düzenleme ihtimaline karşı İranlı yetkililere savaş jetleriyle koruma sağlanmış.
Adlarının paylaşılmaması kaydıyla Reuters'a konuşan yetkililere göre müzakereden sonuç çıkmaması üzerine İran heyeti, "işlerin yolunda gitmediğinden ve hedef alınabileceklerinden" şüphelenmiş.
Pakistan Hava Kuvvetleri, 20 adet Çin yapımı J-10 jetiyle İranlı heyete geri dönüş yolunda eşlik ederek havada koruma sağladı.”
Bu üzerinde çok konuşulmayı gerektiren bir haberdir, çünkü yaşananları anlamak için önemli ayrıntılar içermektedir.
Şeytanla müzakere yapıyorsanız her an teyakkuzda olmanız, hiçbir anlaşma ve taahhüde uyulmasının garanti olmadığını bilmeniz gerekmektedir.
Açıklamaların en olumlu seyrettiği bir zamanda bile bir saldırı beklemeniz, korunma kadar misilleme ve taarruza da hazır olmanız gerekmektedir.
Hem Amerika’nın hem de israilin güvenilmez olduğunu, güçlü olmazlarsa ilk fırsatta tepelerine bombaların yağacağını Pakistan da, Türkiye de bölgedeki diğer ülkeler de hatta artık dünyanın neredeyse tamamı da biliyor.
İki kez müzakereler devam ederken İran’a saldıran Amerika-israil koalisyonu, ateşkes devam ederken Hürmüz’e abluka uygulayarak, İran gemisine saldırarak gerçek yüzünü bir kez daha göstermiştir.
İran’ın teyakkuz hali ve misillemesi “şeytanla müzakere” ettiğinin farkında olduğunu gösteriyor ki, bu önemlidir.
Ulusal çıkarları öncelemenin sadece hedef olmak için sıraya girmek anlamına geldiğini artık herkes görmelidir.
Gizli ajandaları bir tarafa bırakarak, ortak değerlerde buluşarak yan yana gelmek ve güçleri birleştirmek gerekir. Ancak bu durumda sünetullah gerçekleşir ve şeytan mağlup olur.
“İman edenler Allah yolunda savaşırlar. İnkâr edenler ise Tağut'un yolunda savaşırlar. Şu halde şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.” (Nisa/76)
Hasan Sabaz Doğruhaber

Ateşkesin süresi dolmadan, müzakerelerin ikinci turu yapılmadan savaşın ayak sesleri yeniden duyulmaya başlandı.Her masadan kazançla çıkmayı hedefleyen Trump ve ekibi için sadece Hürmüz’ün açılması yeterli gelmedi gibi görünüyor.Ukrayna ile Rusya arasında ateşkes müzakerelerinde de Trump, neredeyse Ukrayna’nın önümüzdeki 50 yılına ipotek koyma anlamına gelebilecek bir anlaşmayı dayatmaya çalışmıştı. Açıkça Ukrayna'dan 500 milyar dolar değerinde nadir toprak elementi istediğini söylemişti Amerikan başkanı.Şimdi İran’da yaptıkları suikastlardan, 3500’den fazla sivil insanın ölümünden, hastane ve okulların bombalanmasından sorumlu oldukları halde İran’ın talep ettiği Hürmüz geçiş ücretlerinden pay istediklerini söylüyor saldırgan taraf.Pervasızlıkları Körfez emirlik ve krallıklarına ettikleri onca hakaretten sonra bile ciddi bir tepki ile karşılaşmamış olmaları, çocuk katili olmalarına ve açıkça sivil altyapıyı vuracaklarını söylemelerine rağmen arabulucuların “iki tarafa eşit mesafede durduklarını” söylemelerinden kaynaklanıyor.Bazıları gözlerini kapatsa da ortada çok net bir tablo var.Venezuela’nın petrolüne çöken, tehdit ile Grönland’ın kullanım hakkını alan, sırada Küba var diye açıkça tehditlerde bulunan ve en son olarak altına imza attığı ateşkes anlaşmasına uymayarak korsanlık yapmaya devam eden Amerika ve hedefindekiler arasındaki çekişmelerde “iki tarafa eşit mesafede” olanlar ulusal çıkarları gereği böyle davrandıklarını söyleyebilirler; ama kesinlikle adil olduklarını söyleyemezler.Önce şunun net olarak anlaşılması lazım!Ortada sapkınlığın dibine vurmuş, hiçbir ahlaki ve insani ilke tanımayan şeytani bir koalisyon var.Saldırganlığına destek vermeyen ülkeleri tehdit eden, barış dilini kullanan Papa’ya ayar vermeye çalışan ve hiçbir sözüne güvenilemeyecek şeytani bir koalisyon…Ahlaksızlık ve cinayetlerde sınır tanımayan lanetli Siyonist ve ortağı Amerika…Ateşkesten şimdiye kadar Gazze’de 800’den fazla kişiyi katleden, “fırsat bulduğunda” hiçbir ilke, anlaşma ve kural tanımayan kötülüğün vücut bulmuş halinden söz ediyoruz.Medyada müzakereden dönen İran heyeti ile ilgili şöyle haber çıktı:Pakistan'da geçen hafta sonu düzenlenen Washington-Tahran görüşmesinde, israilin suikast düzenleme ihtimaline karşı İranlı yetkililere savaş jetleriyle koruma sağlanmış.Adlarının paylaşılmaması kaydıyla Reuters'a konuşan yetkililere göre müzakereden sonuç çıkmaması üzerine İran heyeti, "işlerin yolunda gitmediğinden ve hedef alınabileceklerinden" şüphelenmiş.Pakistan Hava Kuvvetleri, 20 adet Çin yapımı J-10 jetiyle İranlı heyete geri dönüş yolunda eşlik ederek havada koruma sağladı.”Bu üzerinde çok konuşulmayı gerektiren bir haberdir, çünkü yaşananları anlamak için önemli ayrıntılar içermektedir.Şeytanla müzakere yapıyorsanız her an teyakkuzda olmanız, hiçbir anlaşma ve taahhüde uyulmasının garanti olmadığını bilmeniz gerekmektedir.Açıklamaların en olumlu seyrettiği bir zamanda bile bir saldırı beklemeniz, korunma kadar misilleme ve taarruza da hazır olmanız gerekmektedir.Hem Amerika’nın hem de israilin güvenilmez olduğunu, güçlü olmazlarsa ilk fırsatta tepelerine bombaların yağacağını Pakistan da, Türkiye de bölgedeki diğer ülkeler de hatta artık dünyanın neredeyse tamamı da biliyor.İki kez müzakereler devam ederken İran’a saldıran Amerika-israil koalisyonu, ateşkes devam ederken Hürmüz’e abluka uygulayarak, İran gemisine saldırarak gerçek yüzünü bir kez daha göstermiştir.İran’ın teyakkuz hali ve misillemesi “şeytanla müzakere” ettiğinin farkında olduğunu gösteriyor ki, bu önemlidir.Ulusal çıkarları öncelemenin sadece hedef olmak için sıraya girmek anlamına geldiğini artık herkes görmelidir.Gizli ajandaları bir tarafa bırakarak, ortak değerlerde buluşarak yan yana gelmek ve güçleri birleştirmek gerekir. Ancak bu durumda sünetullah gerçekleşir ve şeytan mağlup olur.“İman edenler Allah yolunda savaşırlar. İnkâr edenler ise Tağut'un yolunda savaşırlar. Şu halde şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.” (Nisa/76)Hasan Sabaz Doğruhaber
Çocukların belli bir yaştan sonra okulda eğitim görmeye başlamaları hem ülkelerin yasaları hem de dünyanın koşulları gereği bir zorunluluktur. Dolayısıyla biz, çocuk eğitimi açısından ailenin rolü son derece önemlidir derken amacımız, Batı medeniyetinden referans alan zorunlu eğitim sistemi çarklarına dahil olmadan önce çocuğun, ilk çocukluk dönemlerini fıtri çizgisini bir şekilde koruyan aile ortamında geçirmesinin gerekliliğini vurgulamaktır. Çünkü aile aşaması, çocuğun ileriki hayatı açısından adeta bir bağışıklık sistemi gibi koruyuculuk işlevini görür. Çocuk, eğitiminin bu ilk aşamasını, anne ve babasını, ailesini gözlemleyerek, taklit ederek, onlara benzemeye çalışarak geçirir. Sözlü telkin ve formel eğitimden öte, göstererek eğitmek esasına dayanır bu aşama. Çoğu anne baba bilincinde olmasa da kendi anne babasından tevarüs ettiği ahlaki normları davranış kalıpları içinde çocuğuna yansıtır çünkü. Ahlaki ilkeler, doğru davranışlar tamamen fiili olarak çocuğun ruhuna işlenir böylece. Bu ortam mahalle, köy vb toplumsal ortamlarla da pekiştirilir.
Ardından gelen formel eğitimin, normalde çocuğun görsellik aşamasında edindiği ahlaki ilkeleri pekiştirici ve geliştirici bir doğrultuda olması beklenir. Fakat modern batılı eğitim sistemi, önceki yazımızda da işaret ettiğimiz gibi, çocuğun bu doğal ve fıtri yönelimini tersine çevirme, etkisizleştirme esasına dayanıyor. O yüzden bir çocuğun bu yıkıcı etkiden kurtulması ancak önceki aşamanın alabildiğine güçlendirilmesi ile mümkündür. Çocuğun kişiliği ve kimliği anne ve babanın, ailenin himayesinde şekillenir. Henüz bu kişilik şekillenmeden çocuğun çok erken yaşta okul öncesi eğitim adı altında fıtri ortamdan uzaklaştırılması, tam oluşmamış kişiliğin batılı eğitim müfredatı karşısında savunmasız kalması anlamına gelir. Günümüzde çokça yaygınlaşan ahlaki erozyon ve kişilik sapmaları da bunun göstergesidir. O yüzden peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Her çocuk fıtrat üzere doğar. Sonra anne babası onu Yahudileştirir, Hristiyanlaştırır veya Mecusileştirir". Bu hadisin varit olduğu çevrede aile, genel olarak İslami kültürle beslenen bir muhitte şekillenmemişti henüz. Dolayısıyla anne babalar çocuğun yaratılışının esasını oluşturan fıtri çizgiyi sürdürecek nitelikte olmadıkları için kendi yanlış normlarını onlara empoze ederlerdi. Nitekim hadiste, "Müslümanlaştırırlar" şeklinde bir ifade yer almıyor. Çünkü çocuğun fıtrat üzere olması, zaten Müslüman olması anlamına gelir. Bu açıdan hadisin işaret ettiği aile, bugünkü İslam kültürüyle beslenen aileden ziyade modern eğitim sistemine, diğer bir ifadeyle okula tekabül etmektedir. Böyle olunca, yukarıdaki hadisi günümüz realitesine uyarlarsak "her çocuk İslami kültürle beslenen aile ortamında fıtrat üzere yetişir. Batılı eğitim sistemi ise onu deistleştirir, agnostikleştirir veya ateistleştirir" şeklinde anlamak gerekir. Çünkü modern batılı eğitim sistemi, çocuğun fıtri kişiliğini tersyüz etme esasına dayanıyor. Bugün eğitim sistemi, çocukları Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapmıyor, ancak günümüzde revaçta olan sekülerlik dininin mezhepleri konumundaki deizim, agnostizm, ateizm, nihilizm gibi versiyonlarına kapılacak kıvama getiriyor. O yüzden bizim önemini vurguladığımız aile, İslam kültürüyle beslenen ailedir.
Bu aile günümüzde mevcut mudur? Bu soruya bugünkü koşullarda olumlu cevap vermek son derece güçtür. En önemlisi, iyi niyetli ve donanımlı da olsalar anne ve babalar çalışmak zorundadırlar. Çocuk da bakıcılara ve okul öncesi eğitim kurumlarına teslim edilir doğal olarak. Çocuğun bu bakıcıların elinde ve kurumlarda fıtrat doğrultusunda yetişmesi ihtimali ise son derece zayıftır.
İyi niyetli çabalar gösterilse de Milli Eğitim Bakanlığı'nın Batı referanslı eğitim müfredatı karşısında yapacaklarının son derece sınırlı olduğu bir gerçektir. Şu halde yardımcı ders kitapları hazırlar gibi ailenin güçlendirilmesine ve İslami kültürden beslenen ailelerin mevcut halleriyle de olsa korunmasına yönelik çalışmalar yapılabilir. Büyük şehirlerde ise okul öncesi eğitimin fıtrat doğrultusunda yönlendirici bir fonksiyon oynamaları sağlanabilir.
Son okul baskınlarındaki katil faillerin de maktul mağdurların da çocuk olmaları da gösteriyor ki bu bir hayat memat meselesidir.
"O halde dine, Allah'ın insanların yaratılışına esas kıldığı fıtrata yönel" (Rum, 30).
Vahdettin İnce -Star

Çocukların belli bir yaştan sonra okulda eğitim görmeye başlamaları hem ülkelerin yasaları hem de dünyanın koşulları gereği bir zorunluluktur. Dolayısıyla biz, çocuk eğitimi açısından ailenin rolü son derece önemlidir derken amacımız, Batı medeniyetinden referans alan zorunlu eğitim sistemi çarklarına dahil olmadan önce çocuğun, ilk çocukluk dönemlerini fıtri çizgisini bir şekilde koruyan aile ortamında geçirmesinin gerekliliğini vurgulamaktır. Çünkü aile aşaması, çocuğun ileriki hayatı açısından adeta bir bağışıklık sistemi gibi koruyuculuk işlevini görür. Çocuk, eğitiminin bu ilk aşamasını, anne ve babasını, ailesini gözlemleyerek, taklit ederek, onlara benzemeye çalışarak geçirir. Sözlü telkin ve formel eğitimden öte, göstererek eğitmek esasına dayanır bu aşama. Çoğu anne baba bilincinde olmasa da kendi anne babasından tevarüs ettiği ahlaki normları davranış kalıpları içinde çocuğuna yansıtır çünkü. Ahlaki ilkeler, doğru davranışlar tamamen fiili olarak çocuğun ruhuna işlenir böylece. Bu ortam mahalle, köy vb toplumsal ortamlarla da pekiştirilir.Ardından gelen formel eğitimin, normalde çocuğun görsellik aşamasında edindiği ahlaki ilkeleri pekiştirici ve geliştirici bir doğrultuda olması beklenir. Fakat modern batılı eğitim sistemi, önceki yazımızda da işaret ettiğimiz gibi, çocuğun bu doğal ve fıtri yönelimini tersine çevirme, etkisizleştirme esasına dayanıyor. O yüzden bir çocuğun bu yıkıcı etkiden kurtulması ancak önceki aşamanın alabildiğine güçlendirilmesi ile mümkündür. Çocuğun kişiliği ve kimliği anne ve babanın, ailenin himayesinde şekillenir. Henüz bu kişilik şekillenmeden çocuğun çok erken yaşta okul öncesi eğitim adı altında fıtri ortamdan uzaklaştırılması, tam oluşmamış kişiliğin batılı eğitim müfredatı karşısında savunmasız kalması anlamına gelir. Günümüzde çokça yaygınlaşan ahlaki erozyon ve kişilik sapmaları da bunun göstergesidir. O yüzden peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur:"Her çocuk fıtrat üzere doğar. Sonra anne babası onu Yahudileştirir, Hristiyanlaştırır veya Mecusileştirir". Bu hadisin varit olduğu çevrede aile, genel olarak İslami kültürle beslenen bir muhitte şekillenmemişti henüz. Dolayısıyla anne babalar çocuğun yaratılışının esasını oluşturan fıtri çizgiyi sürdürecek nitelikte olmadıkları için kendi yanlış normlarını onlara empoze ederlerdi. Nitekim hadiste, "Müslümanlaştırırlar" şeklinde bir ifade yer almıyor. Çünkü çocuğun fıtrat üzere olması, zaten Müslüman olması anlamına gelir. Bu açıdan hadisin işaret ettiği aile, bugünkü İslam kültürüyle beslenen aileden ziyade modern eğitim sistemine, diğer bir ifadeyle okula tekabül etmektedir. Böyle olunca, yukarıdaki hadisi günümüz realitesine uyarlarsak "her çocuk İslami kültürle beslenen aile ortamında fıtrat üzere yetişir. Batılı eğitim sistemi ise onu deistleştirir, agnostikleştirir veya ateistleştirir" şeklinde anlamak gerekir. Çünkü modern batılı eğitim sistemi, çocuğun fıtri kişiliğini tersyüz etme esasına dayanıyor. Bugün eğitim sistemi, çocukları Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapmıyor, ancak günümüzde revaçta olan sekülerlik dininin mezhepleri konumundaki deizim, agnostizm, ateizm, nihilizm gibi versiyonlarına kapılacak kıvama getiriyor. O yüzden bizim önemini vurguladığımız aile, İslam kültürüyle beslenen ailedir.Bu aile günümüzde mevcut mudur? Bu soruya bugünkü koşullarda olumlu cevap vermek son derece güçtür. En önemlisi, iyi niyetli ve donanımlı da olsalar anne ve babalar çalışmak zorundadırlar. Çocuk da bakıcılara ve okul öncesi eğitim kurumlarına teslim edilir doğal olarak. Çocuğun bu bakıcıların elinde ve kurumlarda fıtrat doğrultusunda yetişmesi ihtimali ise son derece zayıftır.İyi niyetli çabalar gösterilse de Milli Eğitim Bakanlığı'nın Batı referanslı eğitim müfredatı karşısında yapacaklarının son derece sınırlı olduğu bir gerçektir. Şu halde yardımcı ders kitapları hazırlar gibi ailenin güçlendirilmesine ve İslami kültürden beslenen ailelerin mevcut halleriyle de olsa korunmasına yönelik çalışmalar yapılabilir. Büyük şehirlerde ise okul öncesi eğitimin fıtrat doğrultusunda yönlendirici bir fonksiyon oynamaları sağlanabilir.Son okul baskınlarındaki katil faillerin de maktul mağdurların da çocuk olmaları da gösteriyor ki bu bir hayat memat meselesidir."O halde dine, Allah'ın insanların yaratılışına esas kıldığı fıtrata yönel" (Rum, 30).Vahdettin İnce -Star
Okullarımız üzerinden ne tezgâhlar…
12 Eylül darbesine giden yolda “okulları ve üniversiteleri” alabildiğine kullanan CIA’nın “iyi çocukları” malûm şartların olgunlaşmasını bekledi.
Darbecibaşı Kenan Evren, bunu söylemedi mi?
CIA darbesinin taşeronu, beslemesi Kenan Evren, şartlar olgunlaşıncaya kadar müdahale etmedi.
Şartlar olgunlaşınca da, CIA’nın emirleri doğrultusunda darbeyi indirdi.
Kenan Evren ve adamları kendilerine Atatürk süsü veriyorlardı.
Sonradan rütbeleri sökülen Kenan Evren, her haliyle Atatürk’ü taklit ediyordu.
Yaptıklarını meşrulaştırmak için Atatürk’ün kendisinde olmayan karizmasından istifade etme uyanıklığı yapıyordu.
Her “derin” operasyon için istismar edilecek kişiler ve kavramlar gereklidir.
12 Eylül darbecileri de, 28 Şubat darbecileri de Atatürk’ü ve ilkelerini kullandılar!
15 Temmuz hain darbecilerinin yaptığı da buydu.
Yurtta Sulh Konseyi, Atatürk istismarı!
“Demokratik, laik hukuk devleti” kalıbı kavram istismarı!”
Hain darbecilerin istismarının “başarıya” ulaşabilmesi için ortada “kavga edecek” kesimlerin de olması gerekiyor tabii…
Onun için de, mesela “Din”i istismar eden yapılar!
15 Temmuz’a giden yolda “Din”i istismar eden yapılar TSK içinde ve dışında çok iyi çalıştılar.
Ve aslında Atatürk’ü istismar edenlerle birlikte çalıştılar.
*
Bugünlerde olan bitenlere dikkatle bakın!
Manisa’daki “Ramazan Hoca” olayına dikkatle bakın.
Manisa’daki hocalardan biri “Ramazan” hoca.
Tartışma, “Ramazan” etkinlikleri tartışması.
Gündemde “Ramazan” Hoca’ya kelepçe takılması ve “Ramazan” Bayramı’nda hapiste olması.
Yer…
CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in memleketi!
Bu işlerin Özgür Özel ile alâkası yok tabii…
Ramazan Hoca ile de alâkası yok…
Tezgah görünen yerlerde kurulmaz.
Sahnedekiler tezgahın “kurbanları” olur sadece.
Ve ardından “beka meselesi” gelir.
*
Ramazan Hoca olayında Atatürk’ü ve Din’i istismar eden çevreler birlikte hareket ettiler aslında.
Yani, böyle yaptıklarının ne kadar farkındaydılar bilemiyorum ama birlikte kullanıldıklarını biliyorum.
Şükürler olsun, her iki taraftan da sağduyulu insanlar durumu kontrol altına aldı.
Olay büyümedi.
Beraat kararının ardından da bir takım provokasyon denemeleri oldu.
Sağduyu duruma vaziyet etti.
Amma velâkin…
Ne zamandır “adım adım” gelen “gerilimi tırmandırma” tezgâhı var.
Bu tezgâhı kuranlar tıpkı 12 Eylülcüler gibi acımasız ve elbette uzaktan kumandayla çalışıyor!
Bize düşen…
İtidal.
Sağduyu.
Ben bugün yakın geçmişte binlerce kere uyarmamış olmamıza rağmen “kulak üstüne yatmaların” hesabını sormak isterim.
Döne döne yazmak isterim.
Amma velâkin…
Vakit o vakit değil.
Vakit, okullarımıza, öğrencilerimize, öğretmenlerimize sahip çıkma vakti.
Vakit, başımıza gelen acı olaylardan ders çıkartarak, gerekenleri yapma vakti!
Türkiye’yi karıştırmak isteyen odaklar, Allah’ın izniyle başarılı olamayacaklar.
Bu vatan hepimizin vatanı.
Bu bayrak hepimizin bayrağı.
Eli öpülesi hocalarımız var, gözü öpülesi evlâtlarımız var.
Öğretmenlerimiz, öğrencilerimiz, velilerimiz…
Hep birlikteyiz.
Ve tezgâhlara bağışıklık kazanmış vaziyetteyiz.
Bayrak ve Öğretmen.
Türk Bayrağı birlik ve beraberliğimizin simgesi.
Öğretmenlerimiz, birlik ve beraberlik ruhunu öğrencilerine benimsetmeye gayret eden kahramanlarımız.
Hep birlikte hareket edeceğiz ve Allah’ın izniyle bu tezgâhı da kuranların başına geçireceğiz!
Serdar Arseven Haber7

Okullarımız üzerinden ne tezgâhlar…12 Eylül darbesine giden yolda “okulları ve üniversiteleri” alabildiğine kullanan CIA’nın “iyi çocukları” malûm şartların olgunlaşmasını bekledi.Darbecibaşı Kenan Evren, bunu söylemedi mi?CIA darbesinin taşeronu, beslemesi Kenan Evren, şartlar olgunlaşıncaya kadar müdahale etmedi.Şartlar olgunlaşınca da, CIA’nın emirleri doğrultusunda darbeyi indirdi. Kenan Evren ve adamları kendilerine Atatürk süsü veriyorlardı.Sonradan rütbeleri sökülen Kenan Evren, her haliyle Atatürk’ü taklit ediyordu.Yaptıklarını meşrulaştırmak için Atatürk’ün kendisinde olmayan karizmasından istifade etme uyanıklığı yapıyordu.Her “derin” operasyon için istismar edilecek kişiler ve kavramlar gereklidir.12 Eylül darbecileri de, 28 Şubat darbecileri de Atatürk’ü ve ilkelerini kullandılar!15 Temmuz hain darbecilerinin yaptığı da buydu.Yurtta Sulh Konseyi, Atatürk istismarı!“Demokratik, laik hukuk devleti” kalıbı kavram istismarı!”Hain darbecilerin istismarının “başarıya” ulaşabilmesi için ortada “kavga edecek” kesimlerin de olması gerekiyor tabii…Onun için de, mesela “Din”i istismar eden yapılar!15 Temmuz’a giden yolda “Din”i istismar eden yapılar TSK içinde ve dışında çok iyi çalıştılar.Ve aslında Atatürk’ü istismar edenlerle birlikte çalıştılar.*Bugünlerde olan bitenlere dikkatle bakın!Manisa’daki “Ramazan Hoca” olayına dikkatle bakın.Manisa’daki hocalardan biri “Ramazan” hoca.Tartışma, “Ramazan” etkinlikleri tartışması.Gündemde “Ramazan” Hoca’ya kelepçe takılması ve “Ramazan” Bayramı’nda hapiste olması.Yer…CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in memleketi!Bu işlerin Özgür Özel ile alâkası yok tabii…Ramazan Hoca ile de alâkası yok…Tezgah görünen yerlerde kurulmaz.Sahnedekiler tezgahın “kurbanları” olur sadece.Ve ardından “beka meselesi” gelir.*Ramazan Hoca olayında Atatürk’ü ve Din’i istismar eden çevreler birlikte hareket ettiler aslında.Yani, böyle yaptıklarının ne kadar farkındaydılar bilemiyorum ama birlikte kullanıldıklarını biliyorum.Şükürler olsun, her iki taraftan da sağduyulu insanlar durumu kontrol altına aldı.Olay büyümedi.Beraat kararının ardından da bir takım provokasyon denemeleri oldu.Sağduyu duruma vaziyet etti.Amma velâkin…Ne zamandır “adım adım” gelen “gerilimi tırmandırma” tezgâhı var.Bu tezgâhı kuranlar tıpkı 12 Eylülcüler gibi acımasız ve elbette uzaktan kumandayla çalışıyor!Bize düşen…İtidal.Sağduyu.Ben bugün yakın geçmişte binlerce kere uyarmamış olmamıza rağmen “kulak üstüne yatmaların” hesabını sormak isterim.Döne döne yazmak isterim.Amma velâkin…Vakit o vakit değil.Vakit, okullarımıza, öğrencilerimize, öğretmenlerimize sahip çıkma vakti.Vakit, başımıza gelen acı olaylardan ders çıkartarak, gerekenleri yapma vakti!Türkiye’yi karıştırmak isteyen odaklar, Allah’ın izniyle başarılı olamayacaklar.Bu vatan hepimizin vatanı.Bu bayrak hepimizin bayrağı.Eli öpülesi hocalarımız var, gözü öpülesi evlâtlarımız var.Öğretmenlerimiz, öğrencilerimiz, velilerimiz…Hep birlikteyiz.Ve tezgâhlara bağışıklık kazanmış vaziyetteyiz.Bayrak ve Öğretmen.Türk Bayrağı birlik ve beraberliğimizin simgesi.Öğretmenlerimiz, birlik ve beraberlik ruhunu öğrencilerine benimsetmeye gayret eden kahramanlarımız.Hep birlikte hareket edeceğiz ve Allah’ın izniyle bu tezgâhı da kuranların başına geçireceğiz!Serdar Arseven Haber7
Türkiye’de başörtüsü sorununun yoğun yaşandığı sancılı 80’li, 90’lı yılları bir düşünün. Üniversite kapılarında başörtülü genç kızlar sınavlara alınmıyor, derslere sokulmuyor, hatta bazı fakültelerde “türban” bahanesiyle mezuniyetleri engellenip hayalleri çalınıyordu.
O dönemde başörtülü öğrenciler özellikle de İmam Hatip Okulları öğrencileri bilinçliydi. Davaları hayatlarının merkezindeydi. Bir üniversitede başörtülü bir öğrenci oladursun kısa sürede benzer hassasiyetlere sahip arkadaşlar edinerek bir dayanışma ağı oluşturuyordu.
Laik kesim bu bilinçli çocuklar nedeniyle çocuklarını okullara göndermekten çekiniyordu. Zamanla bu korku, siyasal ve toplumsal baskıya dönüştü. İmam hatip okullarının kontenjanları daraltıldı, mezunları üniversitelerde katsayı engeliyle karşılaştı, atamaları zorlaştırıldı. Yapabildikleri kadar bu okulların ve öğrencilerinin önünü kestiler.
Fakat devran döndü. Bugün aynı korkuyu dindar kesim yaşıyor. Dindar kesim çocuklarını okullara göndermekten çekinir oldu. Neredeyse başörtülü gönderdikleri çocuklarının zamanla kendilerini açtıklarını görür oldular. O eski bilinçli nesil yoktu artık.
Müfredatın seküler olması, ahlaki değerlerin erozyona uğraması, gençlerin erken yaşta maruz kaldığı cinsel içerikli yayınlar, özgürlük adı altında sunulan teşhir kültürünü elbette ki göz ardı etmiyoruz ama iğneyi de kendimize batırmamız gerekiyor. Laik tayfanın bugün İmam Hatiplerden hiç korkmaması ve bizim de bu okulların artık içlerinin boşaltıldığını söylememizi es geçemeyiz.
Çocuklarımızın inançlarını ve iffetlerini koruyamama endişesini taşımıyor muyuz?
Soğuk bir kış gününde kayınbabamın babasının pencereden, lise çağındaki baldırı çıplak kızlara bir şeyler söylediğini gördüm. Daha sonra sorduğumda, “Kızlara bacaklarının üşüyüp üşümediğini sordum” demişti.
Kayınbabamın babasının bu basit sorusu, aslında derin bir vicdanın ve geleneksel hassasiyetin ifadesiydi.
Şimdi aynı hassasiyetin daha hikmetli versiyonuna bakalım: Genç bir kız vücudunu fazla belli eden kıyafetlerle bir bilgenin bulunduğu bir dükkâna girmiş. Bizim bilge, sakin bir şekilde kendisini salmış kıza baktıktan sonra oturmasını rica etmiş. Kadın oturunca bilge adam, ona hayatında unutamayacağı bir ders vermiş: “Hanımefendi! Allah’ın bu dünyada değerli kıldığı her şey örtülüdür, onları görmek ya da bulmak zordur. Elmaslar nerede bulunur? Yerin altında, kaya katmanlarının arasında, örtülü ve korunmuş halde.
İnciler nerede bulunur? Okyanusun derinliklerinde, güzel bir istiridye kabuğunun içinde örtülü.
Altın nerede bulunur? Yerin derinliklerinde toprakla örtülü. Bunlara ulaşmak için çok çalışmak, derin kazmak, sabır ve emek gerek. Vücudun da değerlidir. Sen elmastan, inciden, altından daha değerlisin. Bu yüzden sen de örtülü olmalısın. Değerli madenlerini altın, elmas ve inciler gibi örtmelisin. İnsanlar bu inci elmaslara ulaşmak için yıllarca çalışmak durumunda kalacaklar. Ailenle evlilik için temas kuracaklar. Seninle sözleşmeler imzalarlar. Ama eğer madenlerini açıkta bırakırsan, her zaman birçok yasadışı madenci çekersin. Onlar gelip, sömürür, bedava olarak o zenginlikleri alır ve Allah’ın sana verdiği değerli mallardan seni mahrum bırakır. Hiçbir emek, hiçbir sözleşme olmadan… Sadece anlık zevk için.
Bu hikâye, kadının değerine, iffetine ve toplumsal ahlâka dair bir metafordur da. Değerli madenler neden örtülüdür? Çünkü değerleri, onları korumakla doğru orantılıdır. Elması toprağın üstüne bırakırsan, herkes alır, kırar. İncileri okyanusun derinliklerinden çıkarmak zahmetlidir. Bu zahmet, o incinin kıymetini artırır. Aynı şekilde kadının vücudu da bir hazine gibidir. Onu örtmek, onu ucuzlaştırmamak, herkesin anlık hevesine açık hale getirmemektir”
90’lı yıllarda başörtüsü mücadelesi veren genç kızlar, işte bu hikmetin farkındaydı. Onlar sadece bir bez parçası için değil, kendi değerlerini, geleceklerini ve evlatlarının ahlakını ve geleceğini korumak için direndiler. Bugün ise aynı hikmeti, tersine bir korkuyla yaşıyoruz. Çocuklarımızı okullara gönderirken “Acaba iffetleri zedelenir mi?” diye endişeleniyoruz. Çünkü teşhir kültürü, sosyal medya, diziler ve reklamlar yoluyla “açık olma”nın normalleştirildiği bir çağdayız. Baldırı çıplak kızlara “üşüyor musun?” diye soran kayınbabamın babasının yerini, “özgürsün, istediğini giy” diye teşvik eden bir kültür aldı. Dün yasaklarla engellenemeyen o bilinç, bugün özgürlük illüzyonu içerisinde kan kaybediyor maalesef.
Bilgemiz bize bir hayat dersi vermişti. Değerli olan her şey örtülüdür. Elmas toprağın altında, inci kabuğun içinde, altın kayanın derinliğinde… Kadın da öyle. Onu örtmek, onu aşağılamak değil, onu yüceltmektir. Onu açıkta bırakmak, değerini yok etmektir. Çocuklarımızı bu bilinçle yetiştirmeli, okullara korkarak değil, bu hikmeti taşıtarak göndermeliyiz. Eğer bir genç kız, örtünün sadece bir gelenek değil, Allah’ın ona bahşettiği paha biçilemez bir hazinenin muhafazası olduğunu idrak ederse hiçbir seküler rüzgâr onu yerinden sökemez.
M. Ziya Gümüş Doğruhaber gazetesi

Türkiye’de başörtüsü sorununun yoğun yaşandığı sancılı 80’li, 90’lı yılları bir düşünün. Üniversite kapılarında başörtülü genç kızlar sınavlara alınmıyor, derslere sokulmuyor, hatta bazı fakültelerde “türban” bahanesiyle mezuniyetleri engellenip hayalleri çalınıyordu.O dönemde başörtülü öğrenciler özellikle de İmam Hatip Okulları öğrencileri bilinçliydi. Davaları hayatlarının merkezindeydi. Bir üniversitede başörtülü bir öğrenci oladursun kısa sürede benzer hassasiyetlere sahip arkadaşlar edinerek bir dayanışma ağı oluşturuyordu.Laik kesim bu bilinçli çocuklar nedeniyle çocuklarını okullara göndermekten çekiniyordu. Zamanla bu korku, siyasal ve toplumsal baskıya dönüştü. İmam hatip okullarının kontenjanları daraltıldı, mezunları üniversitelerde katsayı engeliyle karşılaştı, atamaları zorlaştırıldı. Yapabildikleri kadar bu okulların ve öğrencilerinin önünü kestiler.Fakat devran döndü. Bugün aynı korkuyu dindar kesim yaşıyor. Dindar kesim çocuklarını okullara göndermekten çekinir oldu. Neredeyse başörtülü gönderdikleri çocuklarının zamanla kendilerini açtıklarını görür oldular. O eski bilinçli nesil yoktu artık.Müfredatın seküler olması, ahlaki değerlerin erozyona uğraması, gençlerin erken yaşta maruz kaldığı cinsel içerikli yayınlar, özgürlük adı altında sunulan teşhir kültürünü elbette ki göz ardı etmiyoruz ama iğneyi de kendimize batırmamız gerekiyor. Laik tayfanın bugün İmam Hatiplerden hiç korkmaması ve bizim de bu okulların artık içlerinin boşaltıldığını söylememizi es geçemeyiz.Çocuklarımızın inançlarını ve iffetlerini koruyamama endişesini taşımıyor muyuz?Soğuk bir kış gününde kayınbabamın babasının pencereden, lise çağındaki baldırı çıplak kızlara bir şeyler söylediğini gördüm. Daha sonra sorduğumda, “Kızlara bacaklarının üşüyüp üşümediğini sordum” demişti.Kayınbabamın babasının bu basit sorusu, aslında derin bir vicdanın ve geleneksel hassasiyetin ifadesiydi.Şimdi aynı hassasiyetin daha hikmetli versiyonuna bakalım: Genç bir kız vücudunu fazla belli eden kıyafetlerle bir bilgenin bulunduğu bir dükkâna girmiş. Bizim bilge, sakin bir şekilde kendisini salmış kıza baktıktan sonra oturmasını rica etmiş. Kadın oturunca bilge adam, ona hayatında unutamayacağı bir ders vermiş: “Hanımefendi! Allah’ın bu dünyada değerli kıldığı her şey örtülüdür, onları görmek ya da bulmak zordur. Elmaslar nerede bulunur? Yerin altında, kaya katmanlarının arasında, örtülü ve korunmuş halde.İnciler nerede bulunur? Okyanusun derinliklerinde, güzel bir istiridye kabuğunun içinde örtülü.Altın nerede bulunur? Yerin derinliklerinde toprakla örtülü. Bunlara ulaşmak için çok çalışmak, derin kazmak, sabır ve emek gerek. Vücudun da değerlidir. Sen elmastan, inciden, altından daha değerlisin. Bu yüzden sen de örtülü olmalısın. Değerli madenlerini altın, elmas ve inciler gibi örtmelisin. İnsanlar bu inci elmaslara ulaşmak için yıllarca çalışmak durumunda kalacaklar. Ailenle evlilik için temas kuracaklar. Seninle sözleşmeler imzalarlar. Ama eğer madenlerini açıkta bırakırsan, her zaman birçok yasadışı madenci çekersin. Onlar gelip, sömürür, bedava olarak o zenginlikleri alır ve Allah’ın sana verdiği değerli mallardan seni mahrum bırakır. Hiçbir emek, hiçbir sözleşme olmadan… Sadece anlık zevk için.Bu hikâye, kadının değerine, iffetine ve toplumsal ahlâka dair bir metafordur da. Değerli madenler neden örtülüdür? Çünkü değerleri, onları korumakla doğru orantılıdır. Elması toprağın üstüne bırakırsan, herkes alır, kırar. İncileri okyanusun derinliklerinden çıkarmak zahmetlidir. Bu zahmet, o incinin kıymetini artırır. Aynı şekilde kadının vücudu da bir hazine gibidir. Onu örtmek, onu ucuzlaştırmamak, herkesin anlık hevesine açık hale getirmemektir”90’lı yıllarda başörtüsü mücadelesi veren genç kızlar, işte bu hikmetin farkındaydı. Onlar sadece bir bez parçası için değil, kendi değerlerini, geleceklerini ve evlatlarının ahlakını ve geleceğini korumak için direndiler. Bugün ise aynı hikmeti, tersine bir korkuyla yaşıyoruz. Çocuklarımızı okullara gönderirken “Acaba iffetleri zedelenir mi?” diye endişeleniyoruz. Çünkü teşhir kültürü, sosyal medya, diziler ve reklamlar yoluyla “açık olma”nın normalleştirildiği bir çağdayız. Baldırı çıplak kızlara “üşüyor musun?” diye soran kayınbabamın babasının yerini, “özgürsün, istediğini giy” diye teşvik eden bir kültür aldı. Dün yasaklarla engellenemeyen o bilinç, bugün özgürlük illüzyonu içerisinde kan kaybediyor maalesef.Bilgemiz bize bir hayat dersi vermişti. Değerli olan her şey örtülüdür. Elmas toprağın altında, inci kabuğun içinde, altın kayanın derinliğinde… Kadın da öyle. Onu örtmek, onu aşağılamak değil, onu yüceltmektir. Onu açıkta bırakmak, değerini yok etmektir. Çocuklarımızı bu bilinçle yetiştirmeli, okullara korkarak değil, bu hikmeti taşıtarak göndermeliyiz. Eğer bir genç kız, örtünün sadece bir gelenek değil, Allah’ın ona bahşettiği paha biçilemez bir hazinenin muhafazası olduğunu idrak ederse hiçbir seküler rüzgâr onu yerinden sökemez.M. Ziya Gümüş Doğruhaber gazetesi
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta çocukların okula saldırmaları ve Ayla öğretmenimizle birlikte 8 çocuğumuzun hayatını kaybetmesi bizim hayal bile edemeyeceğimiz çok ürpertici bir felâket.
Evet, böylesine barbarca cinayetleri biz hayal bile edecek bir toplum değiliz. Bizim dünyamızda bu kadar ürpertici daemonik şer-şeytan figürlerin bir karşılığı yok.
DAHA BÜYÜK CİNAYETLERE KARŞI HAZIRLIKLI OLMALIYIZ
Ama korkarım ki, bu yaşadıklarımız henüz sorunun en küçük kısmı ve başlangıcı; göstergelere dikkatle baktığımızda daha büyük felâketlerin kapıda olduğunu görememek için kör olmak gerek.
Batı’daki herhangi bir ülkeyle karşılaştırıldığınızda Türkiye’de sokakların oldukça güvenli olduğunu görürsünüz ama yaşanan felâket o kadar ürpertici ki, bize, Müslüman bir topluma çok fazla, ziyadesiyle ürpertici bir cinâyet bizim için.
Önümüzdeki sosyokültürel göstergelere dikkatle baktığımızda, korkarım ki, daha büyük cinayetlere gebe bu ülke! Bunu söylemesi zor ama gerçekleri örtbas etmekle hem hiçbir yere gidemeyiz hem de hiçbir meseleyi halledemeyiz. Aksine hâdise kangrene dönüşür ve içinden çıkılmaz hallere bürünür.
SINIRLAR GENİŞLEDİ, UFUK DARALDI
Önce şunu bileceğiz: Bu toplum, çok büyük bir transformasyon geçiriyor: Kendi inançlarını, kültürünü, değerlerini terk ediyor.
Ne uğruna? Konformizm, hedonizm ve egoizm uğruna. Bütün bunları tek bir kavramla özetleyebiliriz: Oportünizm. Fırsatperestçilik. Çıkarperestlik ya da. Siz buna açgözlülük de diyebilirsiniz. Duyarsızlaşma da. Toplumun, ülkenin sorunlarına karşı duyarsızlaşma, ülkeye ve ülkenin inançlarına, değerlerine ve kültürüne aidiyetini de, aidiyet bilincini de yitirme.
Bunda dijital uygarlıkla birlikte bütün sınırların küresel ölçekte ortadan kalkmasının etkisi büyük. Kültürel, entelektüel ve tabiî her şeyden önce de ekonomik sınırlar ortadan kalktı. Sınırların ortadan kalkması, ufkun genişlemesini sağlamadı, aksine sınırlar arttıkça ufuk daraldı.
İnsanın mekân duygusunu yitirmesi, zaman duygusunu da yok etti.
Bütün bunlar doğru.
Ama bütün bunlar bizim yaşadığımız kültürel şizofreniyi ve travmayı izah etmeye yetmez.
BAŞINA NE GELDİĞİNİ BİLMEYEN TEK ÜLKE!
Türkiye kimliğini kaybetme ve yok olma tehlikesinin eşiğine sürükleniyor iki asırdır ama farkında bile değil bunun. Bu toplumun kendinden şüphe etmesini, kendini inkar ermesini ve intiharın eşiğine sürüklenmesini sağlayan Türk modernleşmesinin son derece doğal, normal bir şey olduğunu sanıyor bu ülkenin çocukları.
Daha doğrusu, aslında başına ne geldiğini bilmiyor. Böyle bir şey umurunda bile değil. Daha da vahimi, böyle bir sorunu, sorusu, derdi, problemi yok.
İşte bu ürpertici!
Bu toplum, kimliğini yitirmenin, yok olmanın eşiğine sürüklendiğini çok büyük, şok edici travmatik hâdiseler yalayınca fark ediyor.
Çocukları ateist olduğunda...
Eşcinsellik bataklığına saplandığında...
Uyuşturucu kapanına kıstırıldığında...
Cinayete kurban gittiğinde anlıyor…
Ama o zaman iş işten geçmiş oluyor.
Çok geç kalmış oluyor çünkü.
“GİZLİ EL”
Öncelikle Türkiye medeniyet değiştirme yoluna girdi. “Dil”ini (=duruşunu, duyarlıklarını, aidiyet biçimlerini), yer’ini (mevzi’sini) ve yön’ünü değiştirecekti zamanla.
Tanzimat’la başlayan süreç, üzerimize gelen Batı emperyalizmi karşısında duyulan şaşkınlık ve sersemleme sonrasında giriştiğimiz maddî / askerî toparlanma süreciydi öncelikle. Reformlar evvelemirde askerî gücümüzü, nihayetinde de iktisadî ve siyasî gücümüzü toparlama, tahkim etme süreciydi.
Görünen manzara buydu. Bu manzara gerçekti de. Ama bir de görünmeyen bir başka mekanizma devredeydi: Bir gizli el, devleti içeriden ele geçirme, bürokrasiyi emperyalistlerin çıkarları doğrultusunda dizayn etme, böyle böyle devleti İslâmî yörüngesinden uzaklaştırarak önce padişahı, sonra da halkı kendilerine mahkûm etme mücadelesi veriyordu. İngilizlerle Yahudiler, diğer Avrupalı düvel-i muazzama ile Devlet-i Aliyye’yi zayıf düşürme ve içeriden ele geçirerek içeriden teslim alma savaşı sürdürüyorlardı kullanılışlı elemanlarıyla, hainlerle birlikte.
KÜLTÜREL ŞİZOFRENİ, ZİHNÎ FELÇLEŞME VE YOK OLUŞ SÜRECİ…
Türkiye kimliğini yok edecek bir sürece girmişti. Ama toplum ne olup bittiğini anlayacak durumda değildi. Aydınların çoğu da -en azından- zihnen sömürgeleştirilmişti: Bunun fiiliyattaki karşılığı, Batıcılaşan aydınların kendi medeniyetlerini terk etmeleri, inkâr etmeleri, nihayetinde de reddetmeleri şeklinde tezahür edecekti.
Sonuçta ortaya şizofren bir durum çıkacaktı: Zoraki olarak “paralel bir toplum” icat edildi. Laik bir toplum bu. Müslüman topluma tepeden bakan, ipleri elinde tutan, ülkenin ve milletin geleceğine karar verecek bir konumda bulunan düşünme melekeleri felçleşmiş, dünyayı da, kendi dünyasını da derinlemesine olmasa az çok anlayabilecek bir kavrayıştan yoksun laik bir entelijansiya icat edilmişti.
Sonrası çorap söküğü gibi gelecekti kaçınılmaz olarak…
Laik elitokrasi ülkenin bütün kurumlarını tanımlamış, Müslümanlığa bu kurumlarda küçük de olsa bir yer bırakılmamıştı. Ama toplum bunu göremedi. Ta ki 28 Şubat darbesini, 15 Temmuz darbesini ve daha önceki darbeleri yiyene kadar…
Ülkeyi ellerinde bulunduran bürokratik oligarşi her on yılda bir topluma ayar veriyordu.
Toplum da bunu normal karşılıyordu.
Ne zaman ki, laik bürokratik oligarşinin Kamalizm (Kemalizm değil Kamalizm) laiklik adında inşa ettiği kültür, sanat, akademi ve medya rejimi köksalmaya ve sonuç vermeye başladı, işte o zaman, toplumun değerler haritasının paramparça olması, ailenin dağılması, değerlerin yerle bir olması, genç kuşakların dijital dünyanın kölelerine dönüşmesi kaçınılmazlaştı. Türkiye’de laikçilik, Kamalizm aslında bir tür nihilizm (boşverme, duyarsızlaşma) biçimiydi.
Sonuçta laikleşme sürecinin sürüklediği zihnî felçleşmenin, kültürel şizofreninin doğal ürünü kıyametin habercisi ciyayetler, katliamlar ve nihayet okul saldırıları patlak verdi kaçınılmaz olarak…
Bu felâketle başa çıkmanın tek yolu var: Bu milleti koruma kanunundan koruyarak güçlü İslâmî karakter, ahlâk ve erdemle donanmış pırlanta gibi genç Müslüman öncü kuşaklar yetiştirmek. İşte bunu yapıyoruz MTO (Medeniyet Tasavvuru Okulu) ile hamdolsun.
Vesselâm.
Yusuf Kaplan Yeni Şafak

Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta çocukların okula saldırmaları ve Ayla öğretmenimizle birlikte 8 çocuğumuzun hayatını kaybetmesi bizim hayal bile edemeyeceğimiz çok ürpertici bir felâket.Evet, böylesine barbarca cinayetleri biz hayal bile edecek bir toplum değiliz. Bizim dünyamızda bu kadar ürpertici daemonik şer-şeytan figürlerin bir karşılığı yok.DAHA BÜYÜK CİNAYETLERE KARŞI HAZIRLIKLI OLMALIYIZAma korkarım ki, bu yaşadıklarımız henüz sorunun en küçük kısmı ve başlangıcı; göstergelere dikkatle baktığımızda daha büyük felâketlerin kapıda olduğunu görememek için kör olmak gerek.Batı’daki herhangi bir ülkeyle karşılaştırıldığınızda Türkiye’de sokakların oldukça güvenli olduğunu görürsünüz ama yaşanan felâket o kadar ürpertici ki, bize, Müslüman bir topluma çok fazla, ziyadesiyle ürpertici bir cinâyet bizim için.Önümüzdeki sosyokültürel göstergelere dikkatle baktığımızda, korkarım ki, daha büyük cinayetlere gebe bu ülke! Bunu söylemesi zor ama gerçekleri örtbas etmekle hem hiçbir yere gidemeyiz hem de hiçbir meseleyi halledemeyiz. Aksine hâdise kangrene dönüşür ve içinden çıkılmaz hallere bürünür.SINIRLAR GENİŞLEDİ, UFUK DARALDIÖnce şunu bileceğiz: Bu toplum, çok büyük bir transformasyon geçiriyor: Kendi inançlarını, kültürünü, değerlerini terk ediyor.Ne uğruna? Konformizm, hedonizm ve egoizm uğruna. Bütün bunları tek bir kavramla özetleyebiliriz: Oportünizm. Fırsatperestçilik. Çıkarperestlik ya da. Siz buna açgözlülük de diyebilirsiniz. Duyarsızlaşma da. Toplumun, ülkenin sorunlarına karşı duyarsızlaşma, ülkeye ve ülkenin inançlarına, değerlerine ve kültürüne aidiyetini de, aidiyet bilincini de yitirme.Bunda dijital uygarlıkla birlikte bütün sınırların küresel ölçekte ortadan kalkmasının etkisi büyük. Kültürel, entelektüel ve tabiî her şeyden önce de ekonomik sınırlar ortadan kalktı. Sınırların ortadan kalkması, ufkun genişlemesini sağlamadı, aksine sınırlar arttıkça ufuk daraldı.İnsanın mekân duygusunu yitirmesi, zaman duygusunu da yok etti.Bütün bunlar doğru.Ama bütün bunlar bizim yaşadığımız kültürel şizofreniyi ve travmayı izah etmeye yetmez.BAŞINA NE GELDİĞİNİ BİLMEYEN TEK ÜLKE!Türkiye kimliğini kaybetme ve yok olma tehlikesinin eşiğine sürükleniyor iki asırdır ama farkında bile değil bunun. Bu toplumun kendinden şüphe etmesini, kendini inkar ermesini ve intiharın eşiğine sürüklenmesini sağlayan Türk modernleşmesinin son derece doğal, normal bir şey olduğunu sanıyor bu ülkenin çocukları.Daha doğrusu, aslında başına ne geldiğini bilmiyor. Böyle bir şey umurunda bile değil. Daha da vahimi, böyle bir sorunu, sorusu, derdi, problemi yok.İşte bu ürpertici!Bu toplum, kimliğini yitirmenin, yok olmanın eşiğine sürüklendiğini çok büyük, şok edici travmatik hâdiseler yalayınca fark ediyor.Çocukları ateist olduğunda...Eşcinsellik bataklığına saplandığında...Uyuşturucu kapanına kıstırıldığında...Cinayete kurban gittiğinde anlıyor…Ama o zaman iş işten geçmiş oluyor.Çok geç kalmış oluyor çünkü.“GİZLİ EL”Öncelikle Türkiye medeniyet değiştirme yoluna girdi. “Dil”ini (=duruşunu, duyarlıklarını, aidiyet biçimlerini), yer’ini (mevzi’sini) ve yön’ünü değiştirecekti zamanla.Tanzimat’la başlayan süreç, üzerimize gelen Batı emperyalizmi karşısında duyulan şaşkınlık ve sersemleme sonrasında giriştiğimiz maddî / askerî toparlanma süreciydi öncelikle. Reformlar evvelemirde askerî gücümüzü, nihayetinde de iktisadî ve siyasî gücümüzü toparlama, tahkim etme süreciydi.Görünen manzara buydu. Bu manzara gerçekti de. Ama bir de görünmeyen bir başka mekanizma devredeydi: Bir gizli el, devleti içeriden ele geçirme, bürokrasiyi emperyalistlerin çıkarları doğrultusunda dizayn etme, böyle böyle devleti İslâmî yörüngesinden uzaklaştırarak önce padişahı, sonra da halkı kendilerine mahkûm etme mücadelesi veriyordu. İngilizlerle Yahudiler, diğer Avrupalı düvel-i muazzama ile Devlet-i Aliyye’yi zayıf düşürme ve içeriden ele geçirerek içeriden teslim alma savaşı sürdürüyorlardı kullanılışlı elemanlarıyla, hainlerle birlikte.KÜLTÜREL ŞİZOFRENİ, ZİHNÎ FELÇLEŞME VE YOK OLUŞ SÜRECİ…Türkiye kimliğini yok edecek bir sürece girmişti. Ama toplum ne olup bittiğini anlayacak durumda değildi. Aydınların çoğu da -en azından- zihnen sömürgeleştirilmişti: Bunun fiiliyattaki karşılığı, Batıcılaşan aydınların kendi medeniyetlerini terk etmeleri, inkâr etmeleri, nihayetinde de reddetmeleri şeklinde tezahür edecekti.Sonuçta ortaya şizofren bir durum çıkacaktı: Zoraki olarak “paralel bir toplum” icat edildi. Laik bir toplum bu. Müslüman topluma tepeden bakan, ipleri elinde tutan, ülkenin ve milletin geleceğine karar verecek bir konumda bulunan düşünme melekeleri felçleşmiş, dünyayı da, kendi dünyasını da derinlemesine olmasa az çok anlayabilecek bir kavrayıştan yoksun laik bir entelijansiya icat edilmişti.Sonrası çorap söküğü gibi gelecekti kaçınılmaz olarak…Laik elitokrasi ülkenin bütün kurumlarını tanımlamış, Müslümanlığa bu kurumlarda küçük de olsa bir yer bırakılmamıştı. Ama toplum bunu göremedi. Ta ki 28 Şubat darbesini, 15 Temmuz darbesini ve daha önceki darbeleri yiyene kadar…Ülkeyi ellerinde bulunduran bürokratik oligarşi her on yılda bir topluma ayar veriyordu.Toplum da bunu normal karşılıyordu.Ne zaman ki, laik bürokratik oligarşinin Kamalizm (Kemalizm değil Kamalizm) laiklik adında inşa ettiği kültür, sanat, akademi ve medya rejimi köksalmaya ve sonuç vermeye başladı, işte o zaman, toplumun değerler haritasının paramparça olması, ailenin dağılması, değerlerin yerle bir olması, genç kuşakların dijital dünyanın kölelerine dönüşmesi kaçınılmazlaştı. Türkiye’de laikçilik, Kamalizm aslında bir tür nihilizm (boşverme, duyarsızlaşma) biçimiydi.Sonuçta laikleşme sürecinin sürüklediği zihnî felçleşmenin, kültürel şizofreninin doğal ürünü kıyametin habercisi ciyayetler, katliamlar ve nihayet okul saldırıları patlak verdi kaçınılmaz olarak…Bu felâketle başa çıkmanın tek yolu var: Bu milleti koruma kanunundan koruyarak güçlü İslâmî karakter, ahlâk ve erdemle donanmış pırlanta gibi genç Müslüman öncü kuşaklar yetiştirmek. İşte bunu yapıyoruz MTO (Medeniyet Tasavvuru Okulu) ile hamdolsun.Vesselâm.Yusuf Kaplan Yeni Şafak
Eğitim okuldan önce ailede başlar. Çocuk, dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren bir eğitim sürecinin içine girer. Anne ve babanın bakışı, sevgisi, ilgisi ve tutumu çocuğun karakterinin ilk harcını oluşturur.
Her çocuk biriciktir. Çocukların kendilerine özgü dünyaları, kabiliyetleri ve duygusal derinlikleri vardır. Ancak bu biriciklik, doğru anlaşılmadığında çocuk yetiştirmede ciddi hatalara sebep olabilir.
Aile ve İmkân
Günümüzde çocuklara yönelik en büyük yanlış yaklaşımlardan biri, onları sınırsız özgürlük ve aşırı özgüvenle büyütme eğilimidir. Her istediğini elde eden, sınır tanımayan, sürekli övgüyle beslenen çocuklar zamanla şımarıklık ve doyumsuzluk girdabına sürüklenmektedir. Ailelerin gösterişe dayalı yaşam biçimleri, zenginlik vurgusu ve başarıyı yalnızca maddî ölçütlerle değerlendirmeleri, çocukların dünyasında ciddi bir değer kaymasına yol açmaktadır. Çocuk daha küçük yaşta, hayatı bir yarış ve kendisini bu yarışın merkezinde gören bir birey olarak konumlandırmaktadır.
Teknolojinin sunduğu imkânlar ise bu süreci daha da karmaşık hâle getirmiştir. Çocukların tablet, telefon ve bilgisayarlarla erken yaşta tanışması, çoğu zaman kontrolsüz bir bağımlılığa dönüşmektedir. Özellikle şiddet, yıkım ve silah kullanımı içeren oyunlar, çocukların zihinsel dünyasında derin izler bırakmakta. Sanal dünyada geçirilen uzun saatler, çocuğu gerçek hayattan koparmakta, çocuğun empati duygusunu zayıflatmakta ve onu âdeta mekanik bir varlığa dönüştürmektedir. Oyunların kurgusal kahramanlarıyla özdeşleşen çocuk, zamanla gerçek ile hayal arasındaki sınırları kaybederek robota dönüşmektedir.
Mesai ve Çocuğun İhmali
Modern yaşamın getirdiği yoğun çalışma temposu da bu tablonun önemli bir parçasıdır. Anne ve babaların mesai yükü, çocuklara ayrılan zamanı azaltmakta, sevgi, ilgi ve rehberlik eksikliği ortaya çıkmaktadır. Geniş aile yapısının zayıflamasıyla birlikte çocuklar, dede ve nene gibi manevî rehberlerden de mahrum kalmaktadır. Bu boşluk çoğu zaman bakıcılar, kreşler ya da dijital cihazlarla doldurulmaya çalışılmaktadır. Oysa bu unsurlar, çocuğun ruhsal ve ahlakî gelişimini tek başına desteklemekten uzaktır.
Akademik Başarının Ruhsuzluğu
Akademik başarıya aşırı odaklanma, çocuğun insanî yönlerini gölgede bırakmaktadır. Saygı, sevgi, merhamet, vicdan, paylaşma ve sorumluluk gibi değerler geri plana itilirken; bireycilik, rekabet ve ben merkezcilik öne çıkarılmaktadır. “Ben bir bireyim, her şeyi kendim belirlerim.” düşüncesi, rehbersiz kaldığında çocukları sınır tanımayan bir noktaya sürükleyebilmektedir. Gelenekten, kültürden ve manevî değerlerden koparılan çocuk, kimlik boşluğu yaşamaktadır. Bu boşluk onu, duygusuz ve ruhsuz bırakacaktır.
Okul Baskınlarının Perde Arkası
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta öğrencilerin okullara yönelik şiddet içerikli baskın girişimleri, bu sürecin psikolojik boyutunu ortaya çıkarmıştır. Bu tür olaylar, yalnızca bireysel bir öfke patlaması olarak değil, biriken duygusal ihmalin, değersizlik hissinin, kontrolsüz özgüvenin ve gerçeklikten kopuşun bir sonucu olarak değerlendirilmelidir. Şiddet içerikli oyunlar ve dijital içeriklerle yoğun biçimde temas eden çocukların, saldırgan davranışları normalleştirme ve sorun çözme yöntemi olarak şiddeti içselleştirme ve benimseme riskini artırmaktadır. Bu elim olaylarda da ne yazık ki şiddet bir yol olarak benimsenmiştir.
Gelinen noktada yalnızlık, değersizlik duygusu ve dikkat çekme isteği de yer almaktadır. Kendini ifade edemeyen, anlaşılmadığını düşünen ya da sürekli başarı baskısı altında hisseden çocuk, bir süre sonra içsel gerilimini dışa vuracak yıkıcı yollar arayabilmektedir. Dijital dünyada kahramanlaştırılan şiddet figürleri ile özdeşleşen çocuk, hayatı “oyun sahnesi” gibi algılayabilmektedir. Sonuç, yıkım olmuştur. Du
Maarif Modeli
Çocukların yalnızca bilgiyle değil, aynı zamanda ruh, ahlak ve karakter boyutuyla yetiştirilmesini esas alan Maarif Modeli’nin “erdem, değer, eylem” basamakları hayati bir önem taşımaktadır. Çocuğun iç dünyasında doğru ile yanlışı ayırt edebilen bir vicdan inşasını ifade eden erdem; bu sürecin kalıcı hâle gelerek çocuğun karakterine yerleşmesini temsil eden değer; bu erdemlerin davranışa dönüşmesini, iyiyi hayatına yansıtmasını sağlayan eylem. Bu üç basamak, çocuğu sadece başarılı değil, aynı zamanda iyi, duyarlı, şefkatli ve merhametli bir insan olarak yetiştirmeyi hedeflemektedir.
Fanusun İçindeki Çocuklar
Prof. Dr. Özkan Sapsağlam’ın Fanusun İçindeki Çocuklar adlı eserinde dikkat çektiği üzere, günümüz çocukları çoğu zaman “fanus” içinde büyütülmekte, gerçek hayatın zorluklarından, sorumluluklarından ve değer üretme süreçlerinden uzak tutulmaktadır. Bu korumacı fakat yüzeysel yaklaşım, çocuğun dış dünyayla sağlıklı bağ kurmasını engellemekte ve en küçük sarsıntıda kırılgan, öfkeli ve kontrolsüz tepkiler vermesine zemin hazırlamaktadır. Sapsağlam’a göre okullarda görülen şiddet eylemlerinin önemli bir sebebi de çocukların duygusal dayanıklılıklarının yeterince geliştirilmemesi ve değer temelli bir eğitimden mahrum kalmalarıdır. Özellikle okul öncesi dönemde verilmesi gereken değer eğitiminin ihmal edilmesi, çocuğun ilerleyen yaşlarda doğru-yanlış ayrımını sağlıklı biçimde yapamamasına yol açmaktadır. Bu nedenle Sağsağlam, erken çocukluk döneminde sevgi, saygı, sabır, paylaşma ve sorumluluk gibi temel değerlerin sistemli ve bilinçli bir şekilde kazandırılması gerektiğini vurgulamaktadır.
Dinî Yaklaşım ve Gelenek
Peygamberimiz Hz. Muhammed’in çocuk terbiyesine dair “Hiçbir baba, çocuğuna güzel ahlaktan daha üstün bir miras bırakamaz.” hadisi, eğitimin özünün ahlakî inşâ olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Yıkım yerine inşâdan bahsetmek için bu yolu seçmek bir tercih değil, zorunluluk olmuştur. Bu çerçevede çocuk eğitimi, sadece bilgi aktarımı değil, aynı zamanda bir değer ve sorumluluk aktarımıdır.
Eğitim tarihine bakıldığında da gelenek içinde benzer vurgular dikkat çekmektedir. İbn Haldun, eğitimin insanın karakterini şekillendiren en temel unsur olduğunu belirtirken, Montessori ise çocuğun iç dünyasını keşfetmeye imkân tanıyan, saygı ve rehberlik temelli bir eğitim modelinin önemine dikkat çekmiştir. Bu düşünürlerin ortak noktası, çocuğun sadece akademik başarıyla değil, ahlakî, duygusal ve sosyal yönleriyle bir bütün olarak ele alınması gerektiğidir.
Son Söz
Çözüm eğitimdedir. Bu eğitim ailede başlar. Aile, ocaktır. Aileler sadece akademik başarıyı önceleyen ve çocuğun egosunu tatmin eden sistem ve yaklaşımdan uzak durmalıdır. Çocuğu bir bütün olarak ele alan, onun ruhunu, vicdanını, değer dünyasını kuran, özünü besleyen ve fıtrata uygun bir yaklaşımı seçmek gerekmektedir. Okul öncesinden başlayarak çocuklara saygı, sorumluluk, empati ve inanç temelli değerler kazandırılmalıdır. Aileler, çocuklarıyla nitelikli zaman geçirmeli, onları teknolojiye teslim etmek yerine hayatın gerçekleriyle tanıştırmalıdır. Çocuğu; sanat, spor ve diğer faaliyetlerden de mahrum bırakmamak gerekir.
Unutulmamalıdır ki asıl başarı, yalnızca kariyerle ölçülmez. Gerçek başarı, insan kalabilen, vicdan sahibi, merhametli ve ölçülü bireyler yetiştirebilmektir. Aksi hâlde elde edilen her başarı, içi boş bir yıkımın habercisi olmaktan öteye geçemeyecektir.
Ali Bal - Milat gazetesi

Eğitim okuldan önce ailede başlar. Çocuk, dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren bir eğitim sürecinin içine girer. Anne ve babanın bakışı, sevgisi, ilgisi ve tutumu çocuğun karakterinin ilk harcını oluşturur.Her çocuk biriciktir. Çocukların kendilerine özgü dünyaları, kabiliyetleri ve duygusal derinlikleri vardır. Ancak bu biriciklik, doğru anlaşılmadığında çocuk yetiştirmede ciddi hatalara sebep olabilir.Aile ve İmkânGünümüzde çocuklara yönelik en büyük yanlış yaklaşımlardan biri, onları sınırsız özgürlük ve aşırı özgüvenle büyütme eğilimidir. Her istediğini elde eden, sınır tanımayan, sürekli övgüyle beslenen çocuklar zamanla şımarıklık ve doyumsuzluk girdabına sürüklenmektedir. Ailelerin gösterişe dayalı yaşam biçimleri, zenginlik vurgusu ve başarıyı yalnızca maddî ölçütlerle değerlendirmeleri, çocukların dünyasında ciddi bir değer kaymasına yol açmaktadır. Çocuk daha küçük yaşta, hayatı bir yarış ve kendisini bu yarışın merkezinde gören bir birey olarak konumlandırmaktadır.Teknolojinin sunduğu imkânlar ise bu süreci daha da karmaşık hâle getirmiştir. Çocukların tablet, telefon ve bilgisayarlarla erken yaşta tanışması, çoğu zaman kontrolsüz bir bağımlılığa dönüşmektedir. Özellikle şiddet, yıkım ve silah kullanımı içeren oyunlar, çocukların zihinsel dünyasında derin izler bırakmakta. Sanal dünyada geçirilen uzun saatler, çocuğu gerçek hayattan koparmakta, çocuğun empati duygusunu zayıflatmakta ve onu âdeta mekanik bir varlığa dönüştürmektedir. Oyunların kurgusal kahramanlarıyla özdeşleşen çocuk, zamanla gerçek ile hayal arasındaki sınırları kaybederek robota dönüşmektedir.Mesai ve Çocuğun İhmaliModern yaşamın getirdiği yoğun çalışma temposu da bu tablonun önemli bir parçasıdır. Anne ve babaların mesai yükü, çocuklara ayrılan zamanı azaltmakta, sevgi, ilgi ve rehberlik eksikliği ortaya çıkmaktadır. Geniş aile yapısının zayıflamasıyla birlikte çocuklar, dede ve nene gibi manevî rehberlerden de mahrum kalmaktadır. Bu boşluk çoğu zaman bakıcılar, kreşler ya da dijital cihazlarla doldurulmaya çalışılmaktadır. Oysa bu unsurlar, çocuğun ruhsal ve ahlakî gelişimini tek başına desteklemekten uzaktır.Akademik Başarının RuhsuzluğuAkademik başarıya aşırı odaklanma, çocuğun insanî yönlerini gölgede bırakmaktadır. Saygı, sevgi, merhamet, vicdan, paylaşma ve sorumluluk gibi değerler geri plana itilirken; bireycilik, rekabet ve ben merkezcilik öne çıkarılmaktadır. “Ben bir bireyim, her şeyi kendim belirlerim.” düşüncesi, rehbersiz kaldığında çocukları sınır tanımayan bir noktaya sürükleyebilmektedir. Gelenekten, kültürden ve manevî değerlerden koparılan çocuk, kimlik boşluğu yaşamaktadır. Bu boşluk onu, duygusuz ve ruhsuz bırakacaktır.Okul Baskınlarının Perde ArkasıŞanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta öğrencilerin okullara yönelik şiddet içerikli baskın girişimleri, bu sürecin psikolojik boyutunu ortaya çıkarmıştır. Bu tür olaylar, yalnızca bireysel bir öfke patlaması olarak değil, biriken duygusal ihmalin, değersizlik hissinin, kontrolsüz özgüvenin ve gerçeklikten kopuşun bir sonucu olarak değerlendirilmelidir. Şiddet içerikli oyunlar ve dijital içeriklerle yoğun biçimde temas eden çocukların, saldırgan davranışları normalleştirme ve sorun çözme yöntemi olarak şiddeti içselleştirme ve benimseme riskini artırmaktadır. Bu elim olaylarda da ne yazık ki şiddet bir yol olarak benimsenmiştir.Gelinen noktada yalnızlık, değersizlik duygusu ve dikkat çekme isteği de yer almaktadır. Kendini ifade edemeyen, anlaşılmadığını düşünen ya da sürekli başarı baskısı altında hisseden çocuk, bir süre sonra içsel gerilimini dışa vuracak yıkıcı yollar arayabilmektedir. Dijital dünyada kahramanlaştırılan şiddet figürleri ile özdeşleşen çocuk, hayatı “oyun sahnesi” gibi algılayabilmektedir. Sonuç, yıkım olmuştur. DuMaarif ModeliÇocukların yalnızca bilgiyle değil, aynı zamanda ruh, ahlak ve karakter boyutuyla yetiştirilmesini esas alan Maarif Modeli’nin “erdem, değer, eylem” basamakları hayati bir önem taşımaktadır. Çocuğun iç dünyasında doğru ile yanlışı ayırt edebilen bir vicdan inşasını ifade eden erdem; bu sürecin kalıcı hâle gelerek çocuğun karakterine yerleşmesini temsil eden değer; bu erdemlerin davranışa dönüşmesini, iyiyi hayatına yansıtmasını sağlayan eylem. Bu üç basamak, çocuğu sadece başarılı değil, aynı zamanda iyi, duyarlı, şefkatli ve merhametli bir insan olarak yetiştirmeyi hedeflemektedir.Fanusun İçindeki ÇocuklarProf. Dr. Özkan Sapsağlam’ın Fanusun İçindeki Çocuklar adlı eserinde dikkat çektiği üzere, günümüz çocukları çoğu zaman “fanus” içinde büyütülmekte, gerçek hayatın zorluklarından, sorumluluklarından ve değer üretme süreçlerinden uzak tutulmaktadır. Bu korumacı fakat yüzeysel yaklaşım, çocuğun dış dünyayla sağlıklı bağ kurmasını engellemekte ve en küçük sarsıntıda kırılgan, öfkeli ve kontrolsüz tepkiler vermesine zemin hazırlamaktadır. Sapsağlam’a göre okullarda görülen şiddet eylemlerinin önemli bir sebebi de çocukların duygusal dayanıklılıklarının yeterince geliştirilmemesi ve değer temelli bir eğitimden mahrum kalmalarıdır. Özellikle okul öncesi dönemde verilmesi gereken değer eğitiminin ihmal edilmesi, çocuğun ilerleyen yaşlarda doğru-yanlış ayrımını sağlıklı biçimde yapamamasına yol açmaktadır. Bu nedenle Sağsağlam, erken çocukluk döneminde sevgi, saygı, sabır, paylaşma ve sorumluluk gibi temel değerlerin sistemli ve bilinçli bir şekilde kazandırılması gerektiğini vurgulamaktadır.Dinî Yaklaşım ve GelenekPeygamberimiz Hz. Muhammed’in çocuk terbiyesine dair “Hiçbir baba, çocuğuna güzel ahlaktan daha üstün bir miras bırakamaz.” hadisi, eğitimin özünün ahlakî inşâ olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Yıkım yerine inşâdan bahsetmek için bu yolu seçmek bir tercih değil, zorunluluk olmuştur. Bu çerçevede çocuk eğitimi, sadece bilgi aktarımı değil, aynı zamanda bir değer ve sorumluluk aktarımıdır.Eğitim tarihine bakıldığında da gelenek içinde benzer vurgular dikkat çekmektedir. İbn Haldun, eğitimin insanın karakterini şekillendiren en temel unsur olduğunu belirtirken, Montessori ise çocuğun iç dünyasını keşfetmeye imkân tanıyan, saygı ve rehberlik temelli bir eğitim modelinin önemine dikkat çekmiştir. Bu düşünürlerin ortak noktası, çocuğun sadece akademik başarıyla değil, ahlakî, duygusal ve sosyal yönleriyle bir bütün olarak ele alınması gerektiğidir.Son SözÇözüm eğitimdedir. Bu eğitim ailede başlar. Aile, ocaktır. Aileler sadece akademik başarıyı önceleyen ve çocuğun egosunu tatmin eden sistem ve yaklaşımdan uzak durmalıdır. Çocuğu bir bütün olarak ele alan, onun ruhunu, vicdanını, değer dünyasını kuran, özünü besleyen ve fıtrata uygun bir yaklaşımı seçmek gerekmektedir. Okul öncesinden başlayarak çocuklara saygı, sorumluluk, empati ve inanç temelli değerler kazandırılmalıdır. Aileler, çocuklarıyla nitelikli zaman geçirmeli, onları teknolojiye teslim etmek yerine hayatın gerçekleriyle tanıştırmalıdır. Çocuğu; sanat, spor ve diğer faaliyetlerden de mahrum bırakmamak gerekir.Unutulmamalıdır ki asıl başarı, yalnızca kariyerle ölçülmez. Gerçek başarı, insan kalabilen, vicdan sahibi, merhametli ve ölçülü bireyler yetiştirebilmektir. Aksi hâlde elde edilen her başarı, içi boş bir yıkımın habercisi olmaktan öteye geçemeyecektir.Ali Bal - Milat gazetesi
Geçen hafta Türkiye, Urfa-Siverek ve Maraş'ta yaşanan kanlı okul baskınlarıyla sarsıldı. Ona yakın çocuk ve bir öğretmen akıl almaz cinayetlerle bu hayattan koptular. Her halde yüreğimize düşen alevi anlatacak söz "evlat acısı"dır. İnsanımızın en hassas olduğu, başkasının başına da gelse hemen empati kurduğu elim bir hadisedir evlat acısı. Sadece ülkemize has bir duyarlılık değil bu, bütün dillerde "Allah kimseye evlat acısı vermesin" anlamında bir söz vardır mutlaka. Çünkü acılar içinde eşi, menendi yok. Kendimden bilirim. O yüzden ne zaman bir annenin "Yavrum..." diye göğsünü döve döve feryat ettiğini, bir babanın "evladım..." diye ciğerinden kan çeker gibi gözyaşı döktüğünü görsem, evladımı yitirdiğim günlerde bir arkadaşımın beni arayarak "artık senin sırtında bir çentik açıldı. Ömür boyu geçmeyecek bu yara, kabuk bağlamayacak" deyişini hatırlar, sırtımın tam ortasında bir çentik yumrusu varmış gibi hissederim. Ah! kadar ağır.
Dersim'de Gülistan Doku ve Van'da Rojin Kabaiş adlı kızlarımızın kaybolmaları ve kuvvetle muhtemeldir ki cinayete kurban gitmeleri, ülkemizin acı gündeminin başında geliyor. Ve daha niceleri. Mesela PKK musibetinde kaç evladını yitirdi bu millet! Bu yüzden bu yoğunlukta ve hatta bu sistematiklikte evlat acısının yaşanması, yaşatılması doğal değildir dememek elde değil. Evlatlarımıza yönelik, Firavunvari sistematik bir soykırım var diye haykırası geliyor insanın.
Kur'an, Firavun oğullarının (Al-i Firavun) İsrail oğullarının evlatlarını sistematik bir soykırıma tabi tuttuğunu "oğullarını boğazlıyor, kızlarını da utanmazlaştırıyordu" (Kassas, 4) ifadesiyle anlatıyor. Bu ifade genellikle "oğullarını boğazlıyor, kızlarını sağ bırakıyordu" şeklinde tercüme edilir. Oysa ifadenin orijinali olan "istihya" kelimesi, bazı müfessirlere göre, "hayat" kökünden değil, "haya" (utanma) kökünden geliyor. Tarihsel realiteye ve mevcut duruma baktığımız zaman, bir milletin kadınlarını "utanmaz" (hayasız) kılınmasının soykırım sisteminin mantığına ve pratiğine daha uygun olduğunu söyleyebiliriz. Çağdaş Batı Medeniyetinin, kurumsal bir Firavun düzeni olarak her fırsatta çıkardığı savaşlarla, ipe sapa gelmez gerekçelerle başlattığı iç çatışmalarla sömürgesi, uydusu, hayranı, azat kabul etmez kölesi kıldığı milletlerin erkeklerini her gün boğazladığını, medya, TV dizisi, sinema, sosyal medya, eğitim sistemi ve güya edebiyat aracılığıyla kadınlarını, kızlarını hayasızlaştırdığını görüyoruz.
Kur'an, Firavun düzeninin insan evladına yönelik bu sistematik soykırımına karşı ailenin, özellikle annenin korumacılığını ön plana çıkararak ifsat edici düzenin etkisini ortadan kaldırmanın, azaltmanın yolunu gösteriyor. Bunu da Firavun'un eline düşen çocuk Musa'nın, ifsat sisteminden, öz annesinin sütü ile beslenmesi sayesinde korunması metaforu üzerinden anlatıyor. Yaşanan olaylar ve yüzyıllık ifsat sisteminin pratiği gösteriyor ki Firavunvari Batı medeniyeti, ailenin bu koruyucu etkisini bertaraf etmek ve çocukları düzmece tanrıların gönüllü kurbanları olarak yetiştirmek için her zamankinden daha yoğun bir saldırıyı organize etmektedir. Çocuğu ne kadar erken ailenin, özellikle annenin himayesinden kurtarırsam o kadar çabuk ve o kadar etkili bir şekilde imha eder, süfli amaçlarım için kullanabilirim mantığıyla hareket etmektedir. Çocuklar daha ağızları süt kokarken anne kucağından koparılıp "ana okulları" adı altında hayatlarının başlarında himayesizleştirilmektedirler.
Annenin fıtri himayesinden yoksun bırakılmış çocuklar, okulların fıtrat akıntısına karşı kürek çeken bu müfredatlarıyla başa çıkamazlar. Bu müfredata fıtri bir rota çizilmezse millet olarak da sırtımıza daha çok çentik atılır.
Vahdettin İnce -Star

Geçen hafta Türkiye, Urfa-Siverek ve Maraş'ta yaşanan kanlı okul baskınlarıyla sarsıldı. Ona yakın çocuk ve bir öğretmen akıl almaz cinayetlerle bu hayattan koptular. Her halde yüreğimize düşen alevi anlatacak söz "evlat acısı"dır. İnsanımızın en hassas olduğu, başkasının başına da gelse hemen empati kurduğu elim bir hadisedir evlat acısı. Sadece ülkemize has bir duyarlılık değil bu, bütün dillerde "Allah kimseye evlat acısı vermesin" anlamında bir söz vardır mutlaka. Çünkü acılar içinde eşi, menendi yok. Kendimden bilirim. O yüzden ne zaman bir annenin "Yavrum..." diye göğsünü döve döve feryat ettiğini, bir babanın "evladım..." diye ciğerinden kan çeker gibi gözyaşı döktüğünü görsem, evladımı yitirdiğim günlerde bir arkadaşımın beni arayarak "artık senin sırtında bir çentik açıldı. Ömür boyu geçmeyecek bu yara, kabuk bağlamayacak" deyişini hatırlar, sırtımın tam ortasında bir çentik yumrusu varmış gibi hissederim. Ah! kadar ağır.Dersim'de Gülistan Doku ve Van'da Rojin Kabaiş adlı kızlarımızın kaybolmaları ve kuvvetle muhtemeldir ki cinayete kurban gitmeleri, ülkemizin acı gündeminin başında geliyor. Ve daha niceleri. Mesela PKK musibetinde kaç evladını yitirdi bu millet! Bu yüzden bu yoğunlukta ve hatta bu sistematiklikte evlat acısının yaşanması, yaşatılması doğal değildir dememek elde değil. Evlatlarımıza yönelik, Firavunvari sistematik bir soykırım var diye haykırası geliyor insanın.Kur'an, Firavun oğullarının (Al-i Firavun) İsrail oğullarının evlatlarını sistematik bir soykırıma tabi tuttuğunu "oğullarını boğazlıyor, kızlarını da utanmazlaştırıyordu" (Kassas, 4) ifadesiyle anlatıyor. Bu ifade genellikle "oğullarını boğazlıyor, kızlarını sağ bırakıyordu" şeklinde tercüme edilir. Oysa ifadenin orijinali olan "istihya" kelimesi, bazı müfessirlere göre, "hayat" kökünden değil, "haya" (utanma) kökünden geliyor. Tarihsel realiteye ve mevcut duruma baktığımız zaman, bir milletin kadınlarını "utanmaz" (hayasız) kılınmasının soykırım sisteminin mantığına ve pratiğine daha uygun olduğunu söyleyebiliriz. Çağdaş Batı Medeniyetinin, kurumsal bir Firavun düzeni olarak her fırsatta çıkardığı savaşlarla, ipe sapa gelmez gerekçelerle başlattığı iç çatışmalarla sömürgesi, uydusu, hayranı, azat kabul etmez kölesi kıldığı milletlerin erkeklerini her gün boğazladığını, medya, TV dizisi, sinema, sosyal medya, eğitim sistemi ve güya edebiyat aracılığıyla kadınlarını, kızlarını hayasızlaştırdığını görüyoruz.Kur'an, Firavun düzeninin insan evladına yönelik bu sistematik soykırımına karşı ailenin, özellikle annenin korumacılığını ön plana çıkararak ifsat edici düzenin etkisini ortadan kaldırmanın, azaltmanın yolunu gösteriyor. Bunu da Firavun'un eline düşen çocuk Musa'nın, ifsat sisteminden, öz annesinin sütü ile beslenmesi sayesinde korunması metaforu üzerinden anlatıyor. Yaşanan olaylar ve yüzyıllık ifsat sisteminin pratiği gösteriyor ki Firavunvari Batı medeniyeti, ailenin bu koruyucu etkisini bertaraf etmek ve çocukları düzmece tanrıların gönüllü kurbanları olarak yetiştirmek için her zamankinden daha yoğun bir saldırıyı organize etmektedir. Çocuğu ne kadar erken ailenin, özellikle annenin himayesinden kurtarırsam o kadar çabuk ve o kadar etkili bir şekilde imha eder, süfli amaçlarım için kullanabilirim mantığıyla hareket etmektedir. Çocuklar daha ağızları süt kokarken anne kucağından koparılıp "ana okulları" adı altında hayatlarının başlarında himayesizleştirilmektedirler.Annenin fıtri himayesinden yoksun bırakılmış çocuklar, okulların fıtrat akıntısına karşı kürek çeken bu müfredatlarıyla başa çıkamazlar. Bu müfredata fıtri bir rota çizilmezse millet olarak da sırtımıza daha çok çentik atılır.Vahdettin İnce -Star
Evlatlarımız, hocalarımız…
Okullarımız yüreklerimiz yanık.
Rabbim rahmet eylesin.
Rabbim şifa versin.
Bir yazımız…
Bugünleri haber verir gibi.
Buyurunuz efendim:
TUSAŞ’ı hedef alan hainlerin “verdikleri mesajlar” üzerine söylenmesi gerekenlerin hepsi söylendi.
Bugün, bambaşka şeyler söylemeli!
Muhteşem devirlerimizde nice milyon kilometrekarelik Cihan Devleti’ydik.
Bugün, işgalcilerden kurtarabildiğimiz 780 bin kilometrekareyi bile çok görüyorlar bize.
Irak gibi, Suriye gibi, paramparça etmek istiyorlar.
Türkiye yapayalnız.
Tek Millet, Tek Devlet!
İşte, bundan dolayı da, Devlet Aklı her çareye başvuruyor.
Bunlardan biri de, malûm, Teröristbaşı Abdullah Öcalan’a “Örgütü’ne silahları bırakma çağrısı yap!” demek.
Sayın Devlet Bahçeli, Meclis’e bile çağırdı Öcalan’ı…
-Gelsin, ne diyecekse, DEM Grubu’nda desin!
-Yeter ki bu iş bitsin!
***
Savunma alanındaki muhteşem hamlelerimizin en güçlü adreslerinden TUSAŞ’ımızı hedef alan kirli saldırının bu çağrıya cevap olduğu söyleniyor, birçok yerde.
Kandil’in Şeytanı, “Alanda Öcalan’ın değil, bizim borumuz öter!” yollu lâflar etmişti, üstüne bu geldi.
“Öcalan’dan filan medet ummayın, gelip bizle anlaşın!” diyor Küçük Şeytan!
***
Devlet Aklı, bir adım attı ama…
Öcalan neye yarar?
Geçmişte yaptığı çağrılar neye yaradı?
Bir yerel seçimden önce, “HDP tarafsız kalsın, CHP’ye destek vermesin!” mektubu gönderdi, o bile işe yaramadı.
Oralardan fayda yok, kimseden fayda yok.
İmralı’dakini bırakın…
Kandil’in temsilcilerini bırakın!
Partileri şu kadar oy almış, bu kadar oy almış!..
Doğru da…
Oy oranlarını arttıran bizim ihmallerimiz!
Boşluk bıraktık, onlar doldurdu!
Biz ihmal ettik, eller aldı!
Sık sık, işaret ettiğimiz “MANEVİ VATAN” meselemiz!
Biz, MANEVİ VATAN’ı çok ihmal ettik.
Biz, MANEVİ VATAN’ın ruhunu oluşturan ulvî kavramların yıpratılmasına seyirci kaldık, bazen de kendimiz yıprattık!
Biz, eğitimde, kültürde, hatta “kanunlarda” Batı’ya çok bağlandık.
Biz kendimize, kendi tarihimize çok az kıymet verdik.
Biz, canımızı emanet ettiğimiz doktorlara bile “Sapkın Hipokrat”ın sözde yeminini ettirdik.
Biz, buna bile yemin dedik, yeminin zeminini kaydırdık!
Biz, İbn-i Sinâ’yı çok ihmal ettik.
Cabir Bin Hayyân’ı, Kindî’yi, Harezmî’yi, Farabî’yi, Birûni’yi, Cezerî’yi, Akşemseddin’i, Gazzâlî’yi, Piri Reis’i, Kâtip Çelebi’yi (…) çok ihmal ettik.
Biz, çocuklarımıza, her sınıfta, her sene her sene, balığın tırmandığı kavağı bellettik.
Yalan tarihi bellettik!
Bizi kamplaştıran “izm”leri bellettik!
Batı’dan neler geldiyse, onları bellettik!
Aile, eğitim ve kültür alanlarında kendimizden uzaklaştık; Batı’dan olanı, sorgulamadan bünyemize aldık.
Kahpe Batı’ya yöneldik,
Büyük Doğu’yu unuttuk!
Atina kriterlerine takıldık, Paris kriterlerine takıldık, Londra kriterlerine takıldık, Kopenhag kriterlerine takıldık…
Anadolu kriterlerini unuttuk!
“Dertlerden kurtulursun gezsen Anadolu’yu” dedik ama, Anadolu’yu unuttuk!
Köylerimizi unuttuk!
Terk ettik!
Bir de…
Alay eder gibi…
Gitmemek ve görmemek marifetmiş gibi, “O köy bizim köyümüzdür” şarkısını bütün çocuklarımıza bellettik!
Biz, güzelliklerimizi ihmal ettik…
En çok da evlâtlarımızı ihmal ettik, olmadık ellere bıraktık. (Haber7)
Derin boşluklara, dehlizlere attık!
“Başarılı ol, başarılı ol!” diye diye…
“Yarış atı”na döndürmeye çalıştık!
Test ile tost arasına sıkıştırmaya çalıştık!
Onlara kazanma, daha fazla kazanma hırsını aşıladık.
Başarıyı kutsadık, “Maddeye sahip olan her şeye sahip olur, çok kazanan mutlu olur!” mesajını verdik, her halimizle.
Kötü misaller olduk ya da karşılarına kötü misaller çıkarttık.
Elimizde sigara, “zararlı maddelerden uzak durmalarını” tavsiye ettik!
Faize bulaştık, helâl olanı tavsiye ettik!
Televizyonlarımızdan popüler kültür propagandası yapılmasına, MANEVİ VATAN’ımızın zeminin kaydırılmasına ses çıkartmadık ya da yeterince ses çıkartmadık.
Biz “ümmet” olmadık!
Ayağına diken batan kardeşimizin acısını hissetmedik.
Aksine, diken batıranlardan olduk!
Özümüz sözümüz bir olmadı.
Bir gün söylediğimizi bir başka gün, adeta tekzip ettik!
Muazzez Peygamberimiz’in saçını ağartan “Âyet” bize tesir etmedi.
Emrolunmadığımız gibi olduk!
Hasımlarımızın kinlerini şefkatimizle eritmek için çıktığımız yolda, eridikçe eridik.
Yola gelmelerine vesile olmamız gerekenlere benzedik!
Ya israf ya da cimrilik ettik…
Ticaretimizi fırsatçılıkla kirlettik.
“Ben siftah ettim, lütfen komşuma gidiniz!” diyen “ahi”lerimizi unuttuk.
“Halka hizmet, Hakk’a hizmettir!” diyerek çıktık yola…
Her imkân, Yüce Allah’ın rızasını kazanmak için araçtı bizim için…
Araçlara daldık, amacı unuttuk!
Araçları sevdik, birbirimizi sevmeyi unuttuk!
Bugün yaşadığımız sıkıntılar, elbette hak ettiklerimiz.
“Hâşa zulmetmez kuluna Hüdası, herkesin çektiği kendi cezası!”
Ne varsa başımızda, hak ettiğimiz kadarı!
Başka çaremiz yok;
Anahtarı nerede kaybettiysek orada arayacağız!..
Anahtar, ne Atina’da, Ne Paris’te, Ne Londra’da, Ne Kopenhag’da, ne de İmralı’da!..
Anahtar, ‘MANEVİ VATAN’da!
Biz,
MANEVİ VATAN’ı çok ihmal ettik.
Bundan dolayı da, Ailemizi kaybetme noktasına geldik.
Çocuk istemiyoruz artık, ya da birden ikiden fazla çocuk zinhar istemiyoruz.
Evlenmek istemiyoruz, ne kadar mümkünse o kadar geciktiriyoruz!
Nüfusumuz hızla yaşlanıyor…
O kadar ki…
Aile Bakanımız bile, “Eğer trend bu şekilde devam ederse, 25 yıl sonra askere gidecek yeterince genç bulamayacağız!” diyor.
Bu haldeysek ve Sayın Bakan’ın da işaret ettiği kötü gidişe son verecek işe yarar tedbirleri almıyorsak, almayacaksak…
25 yıl sonra ne yapacağız, “hayâsızca akınlara” karşı?
***
Biz, çok muhafaza-kâr ve aynı zamanda çok ihmalkâr olduk!
ANA VATAN’ı ihmal ettik.
YAVRU VATAN’ı ihmal ettik.
MANEVİ VATAN’ı ihmal ettik.
TUSAŞ’ımızı hedef alanlar, evet, savunma alanındaki hamlelerimizden duydukları rahatsızlığı ortaya koydular.
Onları rahatsız etmeye devam edeceğiz, Allah’ın izniyle.
Bir de, şunları hiç unutmayacağız:
· “MANEVİ VATAN” çökerse eğer, “MADDİ VATAN” da çöker!
· MANEVİ VATAN güçten düşerse eğer, bizim silâhlarımız bize döner!
***
Biz ne zaman ki “MANEVİ VATAN”ımızı ihya ettik, o zaman yükseldik.
Ne zaman ki “MANEVİ VATAN”ımızı ihmal ettik, bedelini çok ağır ödedik!
Bugün “birlik, beraberlik ve kardeşlik” ortamında buluşmak istiyorsak…
MANEVİ VATAN’ımızı güçlendirmek için dev adımlar atmaktan başka çaremizin olmadığının farkına varmalıyız!
Anahtarı olmayacak yerlerde aramamalıyız!
Serdar Arseven Milat gazetesi

Evlatlarımız, hocalarımız…Okullarımız yüreklerimiz yanık.Rabbim rahmet eylesin.Rabbim şifa versin.Bir yazımız…Bugünleri haber verir gibi.Buyurunuz efendim:TUSAŞ’ı hedef alan hainlerin “verdikleri mesajlar” üzerine söylenmesi gerekenlerin hepsi söylendi.Bugün, bambaşka şeyler söylemeli!Muhteşem devirlerimizde nice milyon kilometrekarelik Cihan Devleti’ydik.Bugün, işgalcilerden kurtarabildiğimiz 780 bin kilometrekareyi bile çok görüyorlar bize.Irak gibi, Suriye gibi, paramparça etmek istiyorlar.Türkiye yapayalnız.Tek Millet, Tek Devlet!İşte, bundan dolayı da, Devlet Aklı her çareye başvuruyor.Bunlardan biri de, malûm, Teröristbaşı Abdullah Öcalan’a “Örgütü’ne silahları bırakma çağrısı yap!” demek.Sayın Devlet Bahçeli, Meclis’e bile çağırdı Öcalan’ı…-Gelsin, ne diyecekse, DEM Grubu’nda desin!-Yeter ki bu iş bitsin!***Savunma alanındaki muhteşem hamlelerimizin en güçlü adreslerinden TUSAŞ’ımızı hedef alan kirli saldırının bu çağrıya cevap olduğu söyleniyor, birçok yerde.Kandil’in Şeytanı, “Alanda Öcalan’ın değil, bizim borumuz öter!” yollu lâflar etmişti, üstüne bu geldi.“Öcalan’dan filan medet ummayın, gelip bizle anlaşın!” diyor Küçük Şeytan!***Devlet Aklı, bir adım attı ama…Öcalan neye yarar?Geçmişte yaptığı çağrılar neye yaradı?Bir yerel seçimden önce, “HDP tarafsız kalsın, CHP’ye destek vermesin!” mektubu gönderdi, o bile işe yaramadı.Oralardan fayda yok, kimseden fayda yok.İmralı’dakini bırakın…Kandil’in temsilcilerini bırakın!Partileri şu kadar oy almış, bu kadar oy almış!..Doğru da…Oy oranlarını arttıran bizim ihmallerimiz!Boşluk bıraktık, onlar doldurdu!Biz ihmal ettik, eller aldı!Sık sık, işaret ettiğimiz “MANEVİ VATAN” meselemiz!Biz, MANEVİ VATAN’ı çok ihmal ettik.Biz, MANEVİ VATAN’ın ruhunu oluşturan ulvî kavramların yıpratılmasına seyirci kaldık, bazen de kendimiz yıprattık!Biz, eğitimde, kültürde, hatta “kanunlarda” Batı’ya çok bağlandık.Biz kendimize, kendi tarihimize çok az kıymet verdik.Biz, canımızı emanet ettiğimiz doktorlara bile “Sapkın Hipokrat”ın sözde yeminini ettirdik.Biz, buna bile yemin dedik, yeminin zeminini kaydırdık!Biz, İbn-i Sinâ’yı çok ihmal ettik.Cabir Bin Hayyân’ı, Kindî’yi, Harezmî’yi, Farabî’yi, Birûni’yi, Cezerî’yi, Akşemseddin’i, Gazzâlî’yi, Piri Reis’i, Kâtip Çelebi’yi (…) çok ihmal ettik.Biz, çocuklarımıza, her sınıfta, her sene her sene, balığın tırmandığı kavağı bellettik.Yalan tarihi bellettik!Bizi kamplaştıran “izm”leri bellettik!Batı’dan neler geldiyse, onları bellettik!Aile, eğitim ve kültür alanlarında kendimizden uzaklaştık; Batı’dan olanı, sorgulamadan bünyemize aldık.Kahpe Batı’ya yöneldik,Büyük Doğu’yu unuttuk!Atina kriterlerine takıldık, Paris kriterlerine takıldık, Londra kriterlerine takıldık, Kopenhag kriterlerine takıldık…Anadolu kriterlerini unuttuk!“Dertlerden kurtulursun gezsen Anadolu’yu” dedik ama, Anadolu’yu unuttuk!Köylerimizi unuttuk!Terk ettik!Bir de…Alay eder gibi…Gitmemek ve görmemek marifetmiş gibi, “O köy bizim köyümüzdür” şarkısını bütün çocuklarımıza bellettik!Biz, güzelliklerimizi ihmal ettik…En çok da evlâtlarımızı ihmal ettik, olmadık ellere bıraktık. (Haber7)Derin boşluklara, dehlizlere attık!“Başarılı ol, başarılı ol!” diye diye…“Yarış atı”na döndürmeye çalıştık!Test ile tost arasına sıkıştırmaya çalıştık!Onlara kazanma, daha fazla kazanma hırsını aşıladık.Başarıyı kutsadık, “Maddeye sahip olan her şeye sahip olur, çok kazanan mutlu olur!” mesajını verdik, her halimizle.Kötü misaller olduk ya da karşılarına kötü misaller çıkarttık.Elimizde sigara, “zararlı maddelerden uzak durmalarını” tavsiye ettik!Faize bulaştık, helâl olanı tavsiye ettik!Televizyonlarımızdan popüler kültür propagandası yapılmasına, MANEVİ VATAN’ımızın zeminin kaydırılmasına ses çıkartmadık ya da yeterince ses çıkartmadık.Biz “ümmet” olmadık!Ayağına diken batan kardeşimizin acısını hissetmedik.Aksine, diken batıranlardan olduk!Özümüz sözümüz bir olmadı.Bir gün söylediğimizi bir başka gün, adeta tekzip ettik!Muazzez Peygamberimiz’in saçını ağartan “Âyet” bize tesir etmedi.Emrolunmadığımız gibi olduk!Hasımlarımızın kinlerini şefkatimizle eritmek için çıktığımız yolda, eridikçe eridik.Yola gelmelerine vesile olmamız gerekenlere benzedik!Ya israf ya da cimrilik ettik…Ticaretimizi fırsatçılıkla kirlettik.“Ben siftah ettim, lütfen komşuma gidiniz!” diyen “ahi”lerimizi unuttuk.“Halka hizmet, Hakk’a hizmettir!” diyerek çıktık yola…Her imkân, Yüce Allah’ın rızasını kazanmak için araçtı bizim için…Araçlara daldık, amacı unuttuk!Araçları sevdik, birbirimizi sevmeyi unuttuk!Bugün yaşadığımız sıkıntılar, elbette hak ettiklerimiz.“Hâşa zulmetmez kuluna Hüdası, herkesin çektiği kendi cezası!”Ne varsa başımızda, hak ettiğimiz kadarı!Başka çaremiz yok;Anahtarı nerede kaybettiysek orada arayacağız!..Anahtar, ne Atina’da, Ne Paris’te, Ne Londra’da, Ne Kopenhag’da, ne de İmralı’da!..Anahtar, ‘MANEVİ VATAN’da!Biz,MANEVİ VATAN’ı çok ihmal ettik.Bundan dolayı da, Ailemizi kaybetme noktasına geldik.Çocuk istemiyoruz artık, ya da birden ikiden fazla çocuk zinhar istemiyoruz.Evlenmek istemiyoruz, ne kadar mümkünse o kadar geciktiriyoruz!Nüfusumuz hızla yaşlanıyor…O kadar ki…Aile Bakanımız bile, “Eğer trend bu şekilde devam ederse, 25 yıl sonra askere gidecek yeterince genç bulamayacağız!” diyor.Bu haldeysek ve Sayın Bakan’ın da işaret ettiği kötü gidişe son verecek işe yarar tedbirleri almıyorsak, almayacaksak…25 yıl sonra ne yapacağız, “hayâsızca akınlara” karşı?***Biz, çok muhafaza-kâr ve aynı zamanda çok ihmalkâr olduk!ANA VATAN’ı ihmal ettik.YAVRU VATAN’ı ihmal ettik.MANEVİ VATAN’ı ihmal ettik.TUSAŞ’ımızı hedef alanlar, evet, savunma alanındaki hamlelerimizden duydukları rahatsızlığı ortaya koydular.Onları rahatsız etmeye devam edeceğiz, Allah’ın izniyle.Bir de, şunları hiç unutmayacağız:· “MANEVİ VATAN” çökerse eğer, “MADDİ VATAN” da çöker!· MANEVİ VATAN güçten düşerse eğer, bizim silâhlarımız bize döner!***Biz ne zaman ki “MANEVİ VATAN”ımızı ihya ettik, o zaman yükseldik.Ne zaman ki “MANEVİ VATAN”ımızı ihmal ettik, bedelini çok ağır ödedik!Bugün “birlik, beraberlik ve kardeşlik” ortamında buluşmak istiyorsak…MANEVİ VATAN’ımızı güçlendirmek için dev adımlar atmaktan başka çaremizin olmadığının farkına varmalıyız!Anahtarı olmayacak yerlerde aramamalıyız!Serdar Arseven Milat gazetesi
Sözü eğip bükmeden açık açık söylemek gerek: Önce Şanlıurfa, ardından Kahramanmaraş’ta yaşanan okul saldırıları, bu ülkedeki eğitim sisteminin iflas ettiğini gösteriyor.
Özellikle bir öğretmenimizin ve 8 masum çocuğumuzun kurban edilmesiyle sonuçlanan Kahramanmaraş’taki saldırı, ülkemizdeki eğitim sisteminin yaşadığı sorunları çok ürpertici bir şekilde de olsa ele veriyor.
Öncelikle şunu söylemek isterim: İslâm’ın bin küsûr yıl bayraktarlığını yapmış bir toplumda böylesi bir cinayetin işlenebilecek olmasını hayal bile edebilmemiz mümkün değil’di; rüyamızda görsek inanmazdık, inanamazdık: Bizde olmaz böyle bir şey, derdik. Müslümanların çeyrek asırda siyasette / iktidar siyaseti’nde gösterdikleri çok tartışmalı ama öğretici performans ve 15 Temmuz’dan sonra sürüklendiğimiz çıkmaz sokak, toplumda İslâm’ın tartışma ve hatta eleştiri konusu yapılmasına yetti.
Ak Parti, İslâm’la o kadar özdeşleştirildi ki, Ak Parti’nin yaptığı her hata İslâm’a mal edildi. “Ak Parti, İslâm’ın doğrudan temsilcisi değil ki!” şeklinde yapılan açıklamalar, ya topu taca atmaya çalışan sorumsuzca açıklamalar ya da eziklik duygusuyla yapılan savunma psikolojinin sürüklediği çıkmaz sokaklar.
TÜRKİYE’NİN DEĞİŞEN SOSYOLOJİSİ VE DAYATILAN LAİKÇİLİK DİNİ
Türkiye’nin sosyolojisi, dünyada belki de en hızlı değişim geçiren sosyoloji: Türkiye’de uygulanan ve adına modernleşme, çağdaşlaşma gibi ayartıcı isimler konularak sürdürülen laikleşme / Batılılaşma projesi Türkiye’yi dışarıdan fiilen işgal etme zahmetine katlanmak yerine, içeriden zihnen ele geçirme projesidir.
Laiklik bu toplumun boynuna vurulmuş bir prangadır. Hâlâ tartışılması bile her tür saldırıya uğramanız için kafidir bazı devşirme olduğunu bile bilemeyen zavallı devşirilmişler / zihni işgal edilmişler tarafından.
Önce şunu bileceksiniz: Türkiye, normal, kendiliğinden bir modernleşme süreci yaşamadı; modernleşme denilen şey, Osmanlı döneminde Tanzimat’la birlikte İngilizler tarafından dayatılan Osmanlı toplumunu içeriden ele geçirerek, yani zihnen işgal ederek, Osmanlı yönetiminin (=düvel-i muazzama tarafından bilfiil satın alınan paşalarının) ülkeyi tepeden monteleme yoluyla doğrudan değil dolaylı yönetmelerle adım adım İslâm’dan uzaklaştırma projesiydi.
Yumuşak (soft / dolaylı) modernleşme projesi olarak adlandırıyorum ben Osmanlı modernleşmesini.
Cumhuriyet’e geçince bu modernleşme projesi, radikal modernleşme projesine dönüşmekle kalmadı, devletin resmî ideolojisi katına yükseltildi. Türkiye, Batı’da laikliğin anavatanı Fransa, Almanya, İsveç gibi ülkelerde bile olmayan bir absürtlüğü benimsemekten çekinmedi ve laikliği din gibi benimsedi, her şeyi laikliğe göre şekillendirmeye kalkıştı ve İslâm’ı hayatın her alanından tasfiye ederek sadece camilere hapsetti: Camiler hayattan koparıldı, kiliselere dönüştürüldü, devlet, laikliği din katına yükselttiği için “dindışı laik bir din devleti” doğdu, din’i her alanda baskıladı ve hayattan dinin izlerini silmeye çalıştı.
İSLÂM’IN HER ALANDAN TASFİYE EDİLMESİ…
Hayattan dinin izlerini silme çabası, öncelikli olarak İslâm’ı camilerden uzaklaştırmak şeklinde gerçekleşti: İslâm sadece namaza kilitlendi, imamlar, “namaz kızdırma memuru” olarak görevlendirildi, maaşları devlet tarafından öndendi imamların.
İslâm’a vurulacak en darbe, hayatın merkezinde olması gereken, her şeyin etrafında döndüğü, anlam kazandığı ve hayata anlam kattığı caminin fonksiyonlarını yitirmesi, sadece namaz kılınacak ve cenaze kaldırılacak bir ölü mekân’a, ölüler mekânına (hem ölmek için gelen hem de ölenleri defnetmek için gelinen “ölülerle” anılan ve özdeşleşen bir mekâna) dönüşmesidir.
Türkiye’de İslâm’ın protestanlaştırılması projesi, devlet tarafından uygulamaya konulmuş, din hayattan kovulmuş, camilere hapsedilmiştir, camiler de -yukarıda sözünü ettiğim anlamda- ölüler evine dönüştürülmüştür.
Türkiye’de İslâm’ın hayattan uzaklaştırması bir dirençle karşılamadı mı peki?
Bu pek mümkün olmadı. Çünkü Kur’ân öğretimi, din eğitimi, ezan, Türk müziği, İslâm kültürünün öğretilmesi resmen yasaklanmıştı. Düşünsenize, bu ülkede bu ülkenin öz müziğinin öğretilmesi bile 1976 yılına kadar yasaktı!
Bunu, emperyalistler yapabilir miydi?
Aslâ!
FİÎLÎ İŞGAL DEĞİL, ZİHNÎ İŞGAL
Böyle bir şeye kalkıştıklarında başlarına ne geleceğini, nasıl güçlü ve geldiklerine pişman edici bir direnişle karşılaşacaklarını çok iyi biliyorlardı. O yüzden Türkiye’yi fiilen işgal etmek yerine zihnen işgal etmeye karar verdi İngilizler. Aslında Tanzimat’ta başlatılan sinsi projeyi daha açıktan ama yine “çaktırmadan” devam ettirdiler.
Lozan’da, Türkiye’nin İslâmî iddialarından vazgeçmesi, bunun için hilafetin kaldırılması, laikliğe geçilmesi dayatıldı Türkiye’ye. Bu şu demekti: Türkiye dışarıdan işgal edilmeyecek, içeriden zihnen işgal edilecekti. Kendi kendini sömürgeleştirecekti ülke.
O yüzden emperyalistlerin işgal ettiklerimde uygulayacakları (ama aslâ başaramayacakları) projeler laik devlet tarafından tepeden uygulanacaktı bir mühendislik projesi olarak. Bu konuda Şerif Mardin ve Nilüfer Göle çığır açıcı öncü kitaplar yazdılar.
Bunlara “inkılaplar” denildi. Alfabe Devrimi ile toplumun medeniyet kaynaklarıyla irtibatı koparıldı. Dil devrimi ile Müslüman Türkçe’nin İslâmî ruh kökleri kurutuldu, dindışı, köksüz, ruhsuz, uydurma bir Türkçe icat edildi ve Dil Kurumu ile topluma dikte edildi, dayatıldı.
Özetle, Türkiye, içimizdeki Batıcılar tarafından topyekûn bir kültürel soykırımdan geçirildi.
Ezan bile yasaklandı. Biraz önce de değindiğim gibi, Türk halkının müziğini öğrenmesi bile yasaklandı kendi okullarında!
Nedir bunlar?
Türklerin İslâm’dan uzaklaştırılma projesi değil midir?
Dışarıdan fiilen işgal edilemeyen ülkenin içeriden zihnen ele geçirilmesi projesi değilse nedir?
Kahramanmaraş cinayetini işleyen 14 yaşındaki çocuğun cinsiyet karmaşası yaşaması, kendisini kız olarak görmesi, yurtdışından Kore’den iki erkek arkadaşıyla çoklu cinsel ilişki yaşamaları Türkiye’nin yaşadığı çift kimlikliliğin / şizofreninin ürpertici ama çok güzel metaforudur.
Ah bu Kore yok mu, Allah be..sını versin onların! Dünyayı mahvedecek bütün pisliklerin yeşertildiği ve dünyaya yerleştirildiği lanetli ülke!
Yusuf Kaplan YeniŞafak gazetesi

Sözü eğip bükmeden açık açık söylemek gerek: Önce Şanlıurfa, ardından Kahramanmaraş’ta yaşanan okul saldırıları, bu ülkedeki eğitim sisteminin iflas ettiğini gösteriyor.Özellikle bir öğretmenimizin ve 8 masum çocuğumuzun kurban edilmesiyle sonuçlanan Kahramanmaraş’taki saldırı, ülkemizdeki eğitim sisteminin yaşadığı sorunları çok ürpertici bir şekilde de olsa ele veriyor.Öncelikle şunu söylemek isterim: İslâm’ın bin küsûr yıl bayraktarlığını yapmış bir toplumda böylesi bir cinayetin işlenebilecek olmasını hayal bile edebilmemiz mümkün değil’di; rüyamızda görsek inanmazdık, inanamazdık: Bizde olmaz böyle bir şey, derdik. Müslümanların çeyrek asırda siyasette / iktidar siyaseti’nde gösterdikleri çok tartışmalı ama öğretici performans ve 15 Temmuz’dan sonra sürüklendiğimiz çıkmaz sokak, toplumda İslâm’ın tartışma ve hatta eleştiri konusu yapılmasına yetti.Ak Parti, İslâm’la o kadar özdeşleştirildi ki, Ak Parti’nin yaptığı her hata İslâm’a mal edildi. “Ak Parti, İslâm’ın doğrudan temsilcisi değil ki!” şeklinde yapılan açıklamalar, ya topu taca atmaya çalışan sorumsuzca açıklamalar ya da eziklik duygusuyla yapılan savunma psikolojinin sürüklediği çıkmaz sokaklar.TÜRKİYE’NİN DEĞİŞEN SOSYOLOJİSİ VE DAYATILAN LAİKÇİLİK DİNİTürkiye’nin sosyolojisi, dünyada belki de en hızlı değişim geçiren sosyoloji: Türkiye’de uygulanan ve adına modernleşme, çağdaşlaşma gibi ayartıcı isimler konularak sürdürülen laikleşme / Batılılaşma projesi Türkiye’yi dışarıdan fiilen işgal etme zahmetine katlanmak yerine, içeriden zihnen ele geçirme projesidir.Laiklik bu toplumun boynuna vurulmuş bir prangadır. Hâlâ tartışılması bile her tür saldırıya uğramanız için kafidir bazı devşirme olduğunu bile bilemeyen zavallı devşirilmişler / zihni işgal edilmişler tarafından.Önce şunu bileceksiniz: Türkiye, normal, kendiliğinden bir modernleşme süreci yaşamadı; modernleşme denilen şey, Osmanlı döneminde Tanzimat’la birlikte İngilizler tarafından dayatılan Osmanlı toplumunu içeriden ele geçirerek, yani zihnen işgal ederek, Osmanlı yönetiminin (=düvel-i muazzama tarafından bilfiil satın alınan paşalarının) ülkeyi tepeden monteleme yoluyla doğrudan değil dolaylı yönetmelerle adım adım İslâm’dan uzaklaştırma projesiydi.Yumuşak (soft / dolaylı) modernleşme projesi olarak adlandırıyorum ben Osmanlı modernleşmesini.Cumhuriyet’e geçince bu modernleşme projesi, radikal modernleşme projesine dönüşmekle kalmadı, devletin resmî ideolojisi katına yükseltildi. Türkiye, Batı’da laikliğin anavatanı Fransa, Almanya, İsveç gibi ülkelerde bile olmayan bir absürtlüğü benimsemekten çekinmedi ve laikliği din gibi benimsedi, her şeyi laikliğe göre şekillendirmeye kalkıştı ve İslâm’ı hayatın her alanından tasfiye ederek sadece camilere hapsetti: Camiler hayattan koparıldı, kiliselere dönüştürüldü, devlet, laikliği din katına yükselttiği için “dindışı laik bir din devleti” doğdu, din’i her alanda baskıladı ve hayattan dinin izlerini silmeye çalıştı.İSLÂM’IN HER ALANDAN TASFİYE EDİLMESİ…Hayattan dinin izlerini silme çabası, öncelikli olarak İslâm’ı camilerden uzaklaştırmak şeklinde gerçekleşti: İslâm sadece namaza kilitlendi, imamlar, “namaz kızdırma memuru” olarak görevlendirildi, maaşları devlet tarafından öndendi imamların.İslâm’a vurulacak en darbe, hayatın merkezinde olması gereken, her şeyin etrafında döndüğü, anlam kazandığı ve hayata anlam kattığı caminin fonksiyonlarını yitirmesi, sadece namaz kılınacak ve cenaze kaldırılacak bir ölü mekân’a, ölüler mekânına (hem ölmek için gelen hem de ölenleri defnetmek için gelinen “ölülerle” anılan ve özdeşleşen bir mekâna) dönüşmesidir.Türkiye’de İslâm’ın protestanlaştırılması projesi, devlet tarafından uygulamaya konulmuş, din hayattan kovulmuş, camilere hapsedilmiştir, camiler de -yukarıda sözünü ettiğim anlamda- ölüler evine dönüştürülmüştür.Türkiye’de İslâm’ın hayattan uzaklaştırması bir dirençle karşılamadı mı peki?Bu pek mümkün olmadı. Çünkü Kur’ân öğretimi, din eğitimi, ezan, Türk müziği, İslâm kültürünün öğretilmesi resmen yasaklanmıştı. Düşünsenize, bu ülkede bu ülkenin öz müziğinin öğretilmesi bile 1976 yılına kadar yasaktı!Bunu, emperyalistler yapabilir miydi?Aslâ!FİÎLÎ İŞGAL DEĞİL, ZİHNÎ İŞGALBöyle bir şeye kalkıştıklarında başlarına ne geleceğini, nasıl güçlü ve geldiklerine pişman edici bir direnişle karşılaşacaklarını çok iyi biliyorlardı. O yüzden Türkiye’yi fiilen işgal etmek yerine zihnen işgal etmeye karar verdi İngilizler. Aslında Tanzimat’ta başlatılan sinsi projeyi daha açıktan ama yine “çaktırmadan” devam ettirdiler.Lozan’da, Türkiye’nin İslâmî iddialarından vazgeçmesi, bunun için hilafetin kaldırılması, laikliğe geçilmesi dayatıldı Türkiye’ye. Bu şu demekti: Türkiye dışarıdan işgal edilmeyecek, içeriden zihnen işgal edilecekti. Kendi kendini sömürgeleştirecekti ülke.O yüzden emperyalistlerin işgal ettiklerimde uygulayacakları (ama aslâ başaramayacakları) projeler laik devlet tarafından tepeden uygulanacaktı bir mühendislik projesi olarak. Bu konuda Şerif Mardin ve Nilüfer Göle çığır açıcı öncü kitaplar yazdılar.Bunlara “inkılaplar” denildi. Alfabe Devrimi ile toplumun medeniyet kaynaklarıyla irtibatı koparıldı. Dil devrimi ile Müslüman Türkçe’nin İslâmî ruh kökleri kurutuldu, dindışı, köksüz, ruhsuz, uydurma bir Türkçe icat edildi ve Dil Kurumu ile topluma dikte edildi, dayatıldı.Özetle, Türkiye, içimizdeki Batıcılar tarafından topyekûn bir kültürel soykırımdan geçirildi.Ezan bile yasaklandı. Biraz önce de değindiğim gibi, Türk halkının müziğini öğrenmesi bile yasaklandı kendi okullarında!Nedir bunlar?Türklerin İslâm’dan uzaklaştırılma projesi değil midir?Dışarıdan fiilen işgal edilemeyen ülkenin içeriden zihnen ele geçirilmesi projesi değilse nedir?Kahramanmaraş cinayetini işleyen 14 yaşındaki çocuğun cinsiyet karmaşası yaşaması, kendisini kız olarak görmesi, yurtdışından Kore’den iki erkek arkadaşıyla çoklu cinsel ilişki yaşamaları Türkiye’nin yaşadığı çift kimlikliliğin / şizofreninin ürpertici ama çok güzel metaforudur.Ah bu Kore yok mu, Allah be..sını versin onların! Dünyayı mahvedecek bütün pisliklerin yeşertildiği ve dünyaya yerleştirildiği lanetli ülke!Yusuf Kaplan YeniŞafak gazetesi
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’taki okul saldırıları hepimizi derinden sarstı. Hele öğretmen ve öğrencilerin ölmesi ve çok sayıda yaralının olması, bütün toplumu derin bir hüzne boğdu. Vefat edenlere Allah’tan rahmet, yaralılara acil şifalar diliyor ve hepimizin başı sağ olsun…
Ancak bu her iki olay öyle yabana atılacak cinsten değil. Bunların detaylı analizlerinin yapılması ve çözüm yollarının çok hızlı bir şekilde devreye konulması gerekiyor. Çünkü kaybedilecek tek bir çocuğumuz bile yoktur. Buna toplumun tahammülü de yoktur. Eğitim kurumlarımızın da bu tür olayların sıradan hale geldiği ve şiddetin en uç şekilde ortaya çıktığı yerler olmamalıdır. Eğitim kurumlarımız; çocuklarımızın başarılarıyla gündeme geldiği, geleceğimizin, umutlarımızın özenle beslenip büyütüldüğü yerler olmalıdır.
Fakat eğitim sistemimiz; kokuşmuş batı değerlerinin kutsandığı, inanç değerlerimizin ise yok sayıldığı hatta ötekileştirilerek düşmanlaştırılmaya çalışıldığı bir garabet haline gelmiştir. Laikçilik adı altında ama aslında İslam’a düşmanlık anlamına gelen ‘bu ucube uygulamayı’ da artık masaya yatırmamız gerekiyor. Bu eğitim sistemini, batının kokuşmuş değerlerinin yüceltildiği, milli ve manevi değerlerimizin ise yok sayıldığı bir süreçten kurtarmamız icap ediyor.
28 Şubat sürecinde, okullarda namaz kılan öğrencilerin, canlı yayınlar eşliğinde gazeteci kılıklı ama ‘batının tasmalı’ etki ajanlarının, dehşet bir habermiş gibi bize yutturmaya çalışmaları; aslında laikçilik adı altında dinsizliğin/İslamsızlığın bu topluma dayatılmasından başka bir şey değildi. Halen milli ve manevi değerlere, eğitim sistemimizde gereği gibi yer verilmediğini üzülerek müşahede etmekteyiz.
Müslüman toplumun en büyük özlemi olan dindar bir nesil yetiştirme hedefinin, bu ucube laikçi eğitim sistemi ile mümkün olmadığı görüldü. Maalesef yeni nesil deist hatta ateist bir şekilde yetişiyor. Geleceğe güvenle, başarıyla, umutla değil; hedefsiz, başıboş, hantal ve beceriksiz bir şekilde toplumun içerisinde yer almaya devam ediyor. Bu toplumun inanç değerlerine ters olan bu kokuşmuş batı menşeli eğitim sistemi derhal değiştirilmeli, milli ve manevi değerlerimizi merkeze alan bir eğitim sistemi ise hemen uygulamaya konulmalıdır.
Sosyal medya içerikleri, ifsadın ana mecrası haline getirilmiştir. Şiddetin, ‘ahlaksızlığın ve değersizliğin’ sanal oyunların merkezine bilinçli bir şekilde yerleştirildiği ve çocuklarımızın birer bağımlı olarak bu ortamlarda kontrolsüz bir şekilde yer aldığını görüyoruz. Bu şekilde geleceği çalınmış bir kayıp nesil karşımıza çıkıyor. Kendini bilmeyen, içinde yer aldığı topluma da değer vermeyen, geleceğin inşa ve ihya edeni değil; belirsizliğin ve kaosun zemin hazırlayıcısı, ‘bir milli güvenlik sorunu nesil’ karşımıza çıkmaktadır.
Hele çürümüşlüğün, ahlaksızlığın ve değersizliğin en bariz şekilde görüldüğü ifsat dizilerinin; toplumu sürüklemeye çalıştığı kötülük girdabı ise yeni nesli ve toplumun tamamını yutmuş gibidir. Aldatmanın, zinanın, hırsızlığın ve insan öldürmenin özendirilerek işlendiği bu sözüm ona dizilerde sigaranın sansürlenmesi ise kelimenin tam anlamıyla bizimle alay etmektir. Bütün bu iğrençlikleri izleyen RTÜK ise her türlü pisliğin aleni bir şekilde işlendiği bu dizilerde, hırsızlık ve katliam yapan şahsın ancak ağzındaki sigarayı sansürleyebilmesi ise çürümüşlüğün ve yok oluşun belgesidir.
Bu toplum; milli ve manevi değerlerinin, İslam ahlak ve adaletinin merkezinde yer aldığı bir eğitim sistemiyle eğitilip yetiştirilmediği sürece, bu tür dehşet olayları sıradan hale gelmeye devam edecektir.
Kenan Çaplık Doğruhaber gazetesi

Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’taki okul saldırıları hepimizi derinden sarstı. Hele öğretmen ve öğrencilerin ölmesi ve çok sayıda yaralının olması, bütün toplumu derin bir hüzne boğdu. Vefat edenlere Allah’tan rahmet, yaralılara acil şifalar diliyor ve hepimizin başı sağ olsun…Ancak bu her iki olay öyle yabana atılacak cinsten değil. Bunların detaylı analizlerinin yapılması ve çözüm yollarının çok hızlı bir şekilde devreye konulması gerekiyor. Çünkü kaybedilecek tek bir çocuğumuz bile yoktur. Buna toplumun tahammülü de yoktur. Eğitim kurumlarımızın da bu tür olayların sıradan hale geldiği ve şiddetin en uç şekilde ortaya çıktığı yerler olmamalıdır. Eğitim kurumlarımız; çocuklarımızın başarılarıyla gündeme geldiği, geleceğimizin, umutlarımızın özenle beslenip büyütüldüğü yerler olmalıdır.Fakat eğitim sistemimiz; kokuşmuş batı değerlerinin kutsandığı, inanç değerlerimizin ise yok sayıldığı hatta ötekileştirilerek düşmanlaştırılmaya çalışıldığı bir garabet haline gelmiştir. Laikçilik adı altında ama aslında İslam’a düşmanlık anlamına gelen ‘bu ucube uygulamayı’ da artık masaya yatırmamız gerekiyor. Bu eğitim sistemini, batının kokuşmuş değerlerinin yüceltildiği, milli ve manevi değerlerimizin ise yok sayıldığı bir süreçten kurtarmamız icap ediyor.28 Şubat sürecinde, okullarda namaz kılan öğrencilerin, canlı yayınlar eşliğinde gazeteci kılıklı ama ‘batının tasmalı’ etki ajanlarının, dehşet bir habermiş gibi bize yutturmaya çalışmaları; aslında laikçilik adı altında dinsizliğin/İslamsızlığın bu topluma dayatılmasından başka bir şey değildi. Halen milli ve manevi değerlere, eğitim sistemimizde gereği gibi yer verilmediğini üzülerek müşahede etmekteyiz.Müslüman toplumun en büyük özlemi olan dindar bir nesil yetiştirme hedefinin, bu ucube laikçi eğitim sistemi ile mümkün olmadığı görüldü. Maalesef yeni nesil deist hatta ateist bir şekilde yetişiyor. Geleceğe güvenle, başarıyla, umutla değil; hedefsiz, başıboş, hantal ve beceriksiz bir şekilde toplumun içerisinde yer almaya devam ediyor. Bu toplumun inanç değerlerine ters olan bu kokuşmuş batı menşeli eğitim sistemi derhal değiştirilmeli, milli ve manevi değerlerimizi merkeze alan bir eğitim sistemi ise hemen uygulamaya konulmalıdır.Sosyal medya içerikleri, ifsadın ana mecrası haline getirilmiştir. Şiddetin, ‘ahlaksızlığın ve değersizliğin’ sanal oyunların merkezine bilinçli bir şekilde yerleştirildiği ve çocuklarımızın birer bağımlı olarak bu ortamlarda kontrolsüz bir şekilde yer aldığını görüyoruz. Bu şekilde geleceği çalınmış bir kayıp nesil karşımıza çıkıyor. Kendini bilmeyen, içinde yer aldığı topluma da değer vermeyen, geleceğin inşa ve ihya edeni değil; belirsizliğin ve kaosun zemin hazırlayıcısı, ‘bir milli güvenlik sorunu nesil’ karşımıza çıkmaktadır.Hele çürümüşlüğün, ahlaksızlığın ve değersizliğin en bariz şekilde görüldüğü ifsat dizilerinin; toplumu sürüklemeye çalıştığı kötülük girdabı ise yeni nesli ve toplumun tamamını yutmuş gibidir. Aldatmanın, zinanın, hırsızlığın ve insan öldürmenin özendirilerek işlendiği bu sözüm ona dizilerde sigaranın sansürlenmesi ise kelimenin tam anlamıyla bizimle alay etmektir. Bütün bu iğrençlikleri izleyen RTÜK ise her türlü pisliğin aleni bir şekilde işlendiği bu dizilerde, hırsızlık ve katliam yapan şahsın ancak ağzındaki sigarayı sansürleyebilmesi ise çürümüşlüğün ve yok oluşun belgesidir.Bu toplum; milli ve manevi değerlerinin, İslam ahlak ve adaletinin merkezinde yer aldığı bir eğitim sistemiyle eğitilip yetiştirilmediği sürece, bu tür dehşet olayları sıradan hale gelmeye devam edecektir.Kenan Çaplık Doğruhaber gazetesi
İkinci Maraş Depremi denebilir buna. Kastımız, acıları nitelik ve nicelik üzerinden kıyaslamak değil. İkisinde de en ağır ders, tedbirle ilgili. Fay hatları üzerinde iseniz düz ovaya ev yapmayacaksınız, sarsıntıda yıkılması zor evler yapacaksınız. Bu kadar basit bir mevzu kulak ardı edildiği için maalesef bu ülke nice bedeller ödediği halde -Allah muhafaza- sırada neresi olduğunu endişe ile bekliyor.
Peki ya şu okuldaki korkunç katliam.
Tamam geçip giden her felaket için elbette ki kadere iman imdada yetişir ve “takdiri ilâhi” deriz, herkesin farklı vesilelerle ecelini tamamlayacağı şu alemde, Allah onları rahmetine aldı deriz.
Ama bundan sonrasını teklif denilen yükümlülükle konuşmak gerekir. Akıl tedbiri emreder. Tedbir ise soruların cevabını bulmadan olmaz.
Kriminal ve adli süreçlerin rutin işleyişinden değil, bireyden sivil gruplara, devletin en alt biriminden başlayarak üst kurumlara kadar giden ve ciddi kararlar aldırması gereken sorulardan bahsediyoruz.
Olayın fecaati karşısında bu manzaraya hiç uymayan “kimin ihmali varsa hesabı sorulacak” türünden tonlamaları da bir kenara bırakalım.
Bir yerlerde göz önünde bir radyoaktif sızıntı olmuş da sanki ciddiye alınmamış gibi. Bir yanardağın tepesinde kor gibi bir ısı fark edildiği halde umursanmamış gibi. Bir barajın seddinde çatlak görülmüş de hiç oralı olunmamış gibi. Bir otobüsün fren sisteminin devre dışı kaldığı anlaşılmış da hızı hiç düşürülmemiş gibi. Düşmeye başlayan çığın ne kadar büyüyebileceği üzerine hiç kafa yorulmamış gibi.
Tüm ülke olarak La havle çekip yutkunuyoruz.
Dağlanan yüreklerin yanında dilimizi yutmuş bir çaresizlikle “aah o annenin yükü” diye iç geçirişimizi, “Allah’ım sabır ver” diye bastırmaya çalışırken Merhum Akif’in dizeleri hatıra geliyor:
“Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım:
Elemim bir yüreğin kârı değil paylaşalım:
Ne yapıp ye'simi kahreyleyeyim bilmem ki?
Öyle dehşetli muhîtimde dönen mâtem ki!”
Amerika’daki okullarda rasgele artan silahlı saldırılar karşısında çocuklara çelik yelek giydirmenin bile konuşulduğu yaklaşık yedi yıl önce, Nevzat Tarhan Hoca’yı TV’de konuk etmiştik. Günümüz modern düşüncesinin Kaliforniya Sendromu diye nitelenen narsizm, hedonizm ve yalnızlık şeklinde üç hastalık ürettiğini söylemişti. Halkı müslüman bir ülke olarak Türkiye’nin bu üç illetten nasıl etkileneceğini sorduğumuzda, aramızda en fazla otuz yıl var demişti. Şimdi acaba o otuz yıl hızlanmış da aramızda birkaç yıla mı düşmüş demekten kendimizi alamıyoruz.
Tam laik formatla pusulası, rotası, haritası, hafızası, dümeni, kılavuzu elinden alınmış bir ülkenin kayıp kuşaklarından bahsederken bir de bakıyorsunuz, dışarıdan öyle bir kasırga gelmiş ki, evinize kapanıp kapıları sıkı sıkı kapatsanız bile el kadar ekranlardan içeri girip sizi adeta uçuracak potansiyeli var. Kendinizi kurtarsanız çoluk çocuğunuzu kapıp götürecek gibi esiyor. Kimini sanal kumarla, kimini fuhuşla, kimini bağımlılıkla, kimini türlü türlü özenti, ruhsuzluk ve rezillikle hortumunun içine çekip yuttukça yutuyor.
Batmayacak bir gemi lazım. Bu da Hz. Nuh’un gemisinden başkası değil.
Aşılamayacak bir sed lazım. Bu da Hz. Zülkarneynin seddinden başkası değil.
Asla kurda kuşa yem etmeyecek bir sığınak lazım. Bu da Kur’andan başkası değil.
Karanlıkta bırakmayacak bir ışık lazım. O da Hz. Muhammed (sav)’den başkası değil.
Her gün 120 bin camisinden “Hayye alel felah” nidasının yankılandığı bir coğrafya da devlet mi yönetiyorsunuz?
O zaman her şeyin hesabı o felâha göre yapılmak zorunda değil mi.
Namaza göre.
Kelime-i şehadete göre.
Allah düşmanı ateist, deist ve bilumum sapıklara göre değil.
Özkan Yaman Doğruhaber gazetesi

İkinci Maraş Depremi denebilir buna. Kastımız, acıları nitelik ve nicelik üzerinden kıyaslamak değil. İkisinde de en ağır ders, tedbirle ilgili. Fay hatları üzerinde iseniz düz ovaya ev yapmayacaksınız, sarsıntıda yıkılması zor evler yapacaksınız. Bu kadar basit bir mevzu kulak ardı edildiği için maalesef bu ülke nice bedeller ödediği halde -Allah muhafaza- sırada neresi olduğunu endişe ile bekliyor.Peki ya şu okuldaki korkunç katliam.Tamam geçip giden her felaket için elbette ki kadere iman imdada yetişir ve “takdiri ilâhi” deriz, herkesin farklı vesilelerle ecelini tamamlayacağı şu alemde, Allah onları rahmetine aldı deriz.Ama bundan sonrasını teklif denilen yükümlülükle konuşmak gerekir. Akıl tedbiri emreder. Tedbir ise soruların cevabını bulmadan olmaz.Kriminal ve adli süreçlerin rutin işleyişinden değil, bireyden sivil gruplara, devletin en alt biriminden başlayarak üst kurumlara kadar giden ve ciddi kararlar aldırması gereken sorulardan bahsediyoruz.Olayın fecaati karşısında bu manzaraya hiç uymayan “kimin ihmali varsa hesabı sorulacak” türünden tonlamaları da bir kenara bırakalım.Bir yerlerde göz önünde bir radyoaktif sızıntı olmuş da sanki ciddiye alınmamış gibi. Bir yanardağın tepesinde kor gibi bir ısı fark edildiği halde umursanmamış gibi. Bir barajın seddinde çatlak görülmüş de hiç oralı olunmamış gibi. Bir otobüsün fren sisteminin devre dışı kaldığı anlaşılmış da hızı hiç düşürülmemiş gibi. Düşmeye başlayan çığın ne kadar büyüyebileceği üzerine hiç kafa yorulmamış gibi.Tüm ülke olarak La havle çekip yutkunuyoruz.Dağlanan yüreklerin yanında dilimizi yutmuş bir çaresizlikle “aah o annenin yükü” diye iç geçirişimizi, “Allah’ım sabır ver” diye bastırmaya çalışırken Merhum Akif’in dizeleri hatıra geliyor:“Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım:Elemim bir yüreğin kârı değil paylaşalım:Ne yapıp ye'simi kahreyleyeyim bilmem ki?Öyle dehşetli muhîtimde dönen mâtem ki!”Amerika’daki okullarda rasgele artan silahlı saldırılar karşısında çocuklara çelik yelek giydirmenin bile konuşulduğu yaklaşık yedi yıl önce, Nevzat Tarhan Hoca’yı TV’de konuk etmiştik. Günümüz modern düşüncesinin Kaliforniya Sendromu diye nitelenen narsizm, hedonizm ve yalnızlık şeklinde üç hastalık ürettiğini söylemişti. Halkı müslüman bir ülke olarak Türkiye’nin bu üç illetten nasıl etkileneceğini sorduğumuzda, aramızda en fazla otuz yıl var demişti. Şimdi acaba o otuz yıl hızlanmış da aramızda birkaç yıla mı düşmüş demekten kendimizi alamıyoruz.Tam laik formatla pusulası, rotası, haritası, hafızası, dümeni, kılavuzu elinden alınmış bir ülkenin kayıp kuşaklarından bahsederken bir de bakıyorsunuz, dışarıdan öyle bir kasırga gelmiş ki, evinize kapanıp kapıları sıkı sıkı kapatsanız bile el kadar ekranlardan içeri girip sizi adeta uçuracak potansiyeli var. Kendinizi kurtarsanız çoluk çocuğunuzu kapıp götürecek gibi esiyor. Kimini sanal kumarla, kimini fuhuşla, kimini bağımlılıkla, kimini türlü türlü özenti, ruhsuzluk ve rezillikle hortumunun içine çekip yuttukça yutuyor.Batmayacak bir gemi lazım. Bu da Hz. Nuh’un gemisinden başkası değil.Aşılamayacak bir sed lazım. Bu da Hz. Zülkarneynin seddinden başkası değil.Asla kurda kuşa yem etmeyecek bir sığınak lazım. Bu da Kur’andan başkası değil.Karanlıkta bırakmayacak bir ışık lazım. O da Hz. Muhammed (sav)’den başkası değil.Her gün 120 bin camisinden “Hayye alel felah” nidasının yankılandığı bir coğrafya da devlet mi yönetiyorsunuz?O zaman her şeyin hesabı o felâha göre yapılmak zorunda değil mi.Namaza göre.Kelime-i şehadete göre.Allah düşmanı ateist, deist ve bilumum sapıklara göre değil.Özkan Yaman Doğruhaber gazetesi
2009 yılında kaybettiğimiz mimar Turgut Cansever’in şu sözü, tam da bu günlerde yüreğimize oturuyor:
“Şehri imar ederken nesli ihya etmeyi ihmal ederseniz, ihmal ettiğiniz nesil imar ettiğiniz şehri tahrip eder.”
Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’da peş peşe yaşanan okul saldırıları, bu sözün ne kadar acı bir hakikat olduğunu bir kez daha yüzümüze vurdu. 2023 Şubat depreminin yaraları henüz sarılmamışken depremzede çocuklarımıza yönelik bu vahşet, travmayla boğuşan bir topluma yeni ve derin yaralar açtı. Medya hemen “ruh hastası”, “deli”, “oyun bağımlısı” gibi kolaycı etiketlere sarıldı.
Oysa bu ilk defa bizim başımıza gelmiyor dünyada. Uzmanlar okul saldırılarını nasıl açıklamış, beraberce bakalım:
Harvard sosyoloğu Katherine S. Newman’ın 2004 tarihli “Rampage: Okul Katliamlarının Sosyal Kökenleri” adlı kitabı önemli bir uyarıdır. Newman, Amerika’nın küçük şehirlerindeki benzer katliamları inceledikten sonra beş temel faktör tespit etmiş: Saldırganın okulun sosyal hiyerarşisinde “loser” olarak damgalanması, medya üzerinden öğrenilen şiddet senaryosu, öğretmenlerin sorunları yüksek sesle dile getirememesi, küçük toplulukların “bizim çocuklarımız öyle şey yapmaz” tavrıyla gerçekleri örtbas etmesi ve statü kaybına uğrayan ergenin kan dökerek kendini ispat etme dürtüsü.
Deprem sonrası Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’da yaşananlar, bu tabloyu neredeyse birebir yansıtır. Travmayla boğuşan, sosyal bağları zayıflamış, gelecek kaygısıyla kıvranan gençlerde dışlanma hissi daha da keskinleşmiş durumda. Her iki şehirden dışarıya yoğun bir göç yaşanmış ve şehrin insanlar üzerindeki geleneksel kontrolü azalmıştır.
Newman’ın vurguladığı gibi saldırılar bireysel bir delilik değil; okulun ve topluluğun iç dinamiklerinin patlamasıdır. Deprem felaketiyle birleşince patlama daha yıkıcı hale gelmiş.
Émile Durkheim’ın bir zamanlar tanımladığı anomi hali artık bizim topraklarımızda kendini göstermekte. Durum şu: Normların belirsizleştiği, sosyal bağların zayıfladığı, ortak değerlerin sarsıldığı bir dönemde fert kendini kuralsız ve amaçsız, yani boşlukta bulur.
Robert K. Merton’a göre ise anomi, toplumun herkese başarı, statü, “gerçek erkek” olma gibi kültürel hedefleri dayatması, fakat bu hedeflere ulaşmanın meşru yollarını herkese eşit sunmaması sonucunda ortaya çıkar. Bu uyumsuzluk fertte derin bir gerilim yaratır. Özellikle “isyan” ve “yenilikçi sapma” tipleri okul saldırılarında belirgindir. Toplumun dayattığı hedeflere meşru yollardan ulaşamayan genç, şiddeti bir çıkış yolu olarak görür. Okul ise başarı ve statü hiyerarşisinin en yoğun yaşandığı kurumdur.
Sosyolog Louis Wirth’e göre ise şehirleşme kalabalık, yoğunluk ve heterojenlik yollarıyla samimi ilişkileri parçalar, insanları anonimleştirir ve aidiyet duygusunu zayıflatır. Wirth’in tespiti şöyledir:
“Fert bir yandan samimi grupların duygusal kontrolünden kurtulur, öte yandan ise bütünleşmiş bir toplumda var olan kendini ifade, moral ve aidiyet duygusunu kaybeder. Bu, tam da Durkheim’ın değindiği anomi (kuralsızlık) halidir.”
Deprem zaten şehirleşme yoluyla kırılganlaşmakta olan sosyal yapıyı iyice sarsmıştır. Aile, okul ve topluluk bağları kopmuş, geleceğe dair umut belirsizleşmiştir. İşte bu anomik ortamda biriken gerilim, reddedilme ve erkeklik kaybı hissi bazı gençlerde dramatik bir “intikam ve gösteri”ye dönüşebilmektedir.
Ne var ki mesele burada bitmez. Sosyolojide giderek güçlenen ikinci büyük açıklama erkeklik krizidir. Neredeyse bütün okul katliamlarını erkek çocuklar veya ergenler gerçekleştirmektedir. Michael Kimmel ve Eric Madfis gibi araştırmacılar bunu “zehirli erkeklik” ile açıklar. Okul kültürü spor, güç ve popülerlik üzerinden dar bir “gerçek erkek” tanımı dayatır. Bu kalıba uymayan gençler derin bir erkeklik kaybı yaşar. Okul onların erkekliğini ezen bir kuruma dönüşür. Bu ezikliği kamusal ve dramatik biçimde geri kazanmanın yolu ise silahla “güç gösterisi” yapmaktır.
Saldırganı “deli” ilan etmek toplumu rahatlatır ama gerçeğin de üzerini örter. O genç, toplumun dayattığı erkeklik tanımına uymadığı için dışlanmış ve sonunda bu reddedilmeyi şiddet içeren bir senaryoyla tersine çevirmeye çalışan biridir. Medya ve sosyal medya ise bu eylemleri büyük bir gösteriye dönüştürerek yeni adaylara hazır bir şiddet senaryosu sunar.
Dikkatle bakıldığında Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’daki okul faciaları bize acımasız bir ayna tutar ve bu, Turgut Cansever’in sözüyle birleşince daha da çarpıcı hale gelir: Biz şehri, okulu, çevreyi imar etmeye çalışırken nesli ihmal ettik. Bu trajedileri yalnızca ruh hastalığı diye geçiştirmek yarayı derinleştirmekten başka bir işe yaramaz.
Gerçek çözüm, okul kültürünü yeniden şekillendirmekte, sağlıklı erkeklik modelleri sunmakta, sosyal dışlanmayı azaltmakta ve “güç=şiddet” denklemini kırmaktadır. Aksi takdirde enkaz altında kalan yalnız binalar olmayacaktır.
Belki de asıl delilik, aynı kolaycı açıklamalara sığınmak ve Turgut Cansever’in sarsıcı uyarısını kulak arkası etmektir.

2009 yılında kaybettiğimiz mimar Turgut Cansever’in şu sözü, tam da bu günlerde yüreğimize oturuyor:“Şehri imar ederken nesli ihya etmeyi ihmal ederseniz, ihmal ettiğiniz nesil imar ettiğiniz şehri tahrip eder.”Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’da peş peşe yaşanan okul saldırıları, bu sözün ne kadar acı bir hakikat olduğunu bir kez daha yüzümüze vurdu. 2023 Şubat depreminin yaraları henüz sarılmamışken depremzede çocuklarımıza yönelik bu vahşet, travmayla boğuşan bir topluma yeni ve derin yaralar açtı. Medya hemen “ruh hastası”, “deli”, “oyun bağımlısı” gibi kolaycı etiketlere sarıldı.Oysa bu ilk defa bizim başımıza gelmiyor dünyada. Uzmanlar okul saldırılarını nasıl açıklamış, beraberce bakalım:Harvard sosyoloğu Katherine S. Newman’ın 2004 tarihli “Rampage: Okul Katliamlarının Sosyal Kökenleri” adlı kitabı önemli bir uyarıdır. Newman, Amerika’nın küçük şehirlerindeki benzer katliamları inceledikten sonra beş temel faktör tespit etmiş: Saldırganın okulun sosyal hiyerarşisinde “loser” olarak damgalanması, medya üzerinden öğrenilen şiddet senaryosu, öğretmenlerin sorunları yüksek sesle dile getirememesi, küçük toplulukların “bizim çocuklarımız öyle şey yapmaz” tavrıyla gerçekleri örtbas etmesi ve statü kaybına uğrayan ergenin kan dökerek kendini ispat etme dürtüsü.Deprem sonrası Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’da yaşananlar, bu tabloyu neredeyse birebir yansıtır. Travmayla boğuşan, sosyal bağları zayıflamış, gelecek kaygısıyla kıvranan gençlerde dışlanma hissi daha da keskinleşmiş durumda. Her iki şehirden dışarıya yoğun bir göç yaşanmış ve şehrin insanlar üzerindeki geleneksel kontrolü azalmıştır.Newman’ın vurguladığı gibi saldırılar bireysel bir delilik değil; okulun ve topluluğun iç dinamiklerinin patlamasıdır. Deprem felaketiyle birleşince patlama daha yıkıcı hale gelmiş.Émile Durkheim’ın bir zamanlar tanımladığı anomi hali artık bizim topraklarımızda kendini göstermekte. Durum şu: Normların belirsizleştiği, sosyal bağların zayıfladığı, ortak değerlerin sarsıldığı bir dönemde fert kendini kuralsız ve amaçsız, yani boşlukta bulur.Robert K. Merton’a göre ise anomi, toplumun herkese başarı, statü, “gerçek erkek” olma gibi kültürel hedefleri dayatması, fakat bu hedeflere ulaşmanın meşru yollarını herkese eşit sunmaması sonucunda ortaya çıkar. Bu uyumsuzluk fertte derin bir gerilim yaratır. Özellikle “isyan” ve “yenilikçi sapma” tipleri okul saldırılarında belirgindir. Toplumun dayattığı hedeflere meşru yollardan ulaşamayan genç, şiddeti bir çıkış yolu olarak görür. Okul ise başarı ve statü hiyerarşisinin en yoğun yaşandığı kurumdur.Sosyolog Louis Wirth’e göre ise şehirleşme kalabalık, yoğunluk ve heterojenlik yollarıyla samimi ilişkileri parçalar, insanları anonimleştirir ve aidiyet duygusunu zayıflatır. Wirth’in tespiti şöyledir:“Fert bir yandan samimi grupların duygusal kontrolünden kurtulur, öte yandan ise bütünleşmiş bir toplumda var olan kendini ifade, moral ve aidiyet duygusunu kaybeder. Bu, tam da Durkheim’ın değindiği anomi (kuralsızlık) halidir.”Deprem zaten şehirleşme yoluyla kırılganlaşmakta olan sosyal yapıyı iyice sarsmıştır. Aile, okul ve topluluk bağları kopmuş, geleceğe dair umut belirsizleşmiştir. İşte bu anomik ortamda biriken gerilim, reddedilme ve erkeklik kaybı hissi bazı gençlerde dramatik bir “intikam ve gösteri”ye dönüşebilmektedir.Ne var ki mesele burada bitmez. Sosyolojide giderek güçlenen ikinci büyük açıklama erkeklik krizidir. Neredeyse bütün okul katliamlarını erkek çocuklar veya ergenler gerçekleştirmektedir. Michael Kimmel ve Eric Madfis gibi araştırmacılar bunu “zehirli erkeklik” ile açıklar. Okul kültürü spor, güç ve popülerlik üzerinden dar bir “gerçek erkek” tanımı dayatır. Bu kalıba uymayan gençler derin bir erkeklik kaybı yaşar. Okul onların erkekliğini ezen bir kuruma dönüşür. Bu ezikliği kamusal ve dramatik biçimde geri kazanmanın yolu ise silahla “güç gösterisi” yapmaktır.Saldırganı “deli” ilan etmek toplumu rahatlatır ama gerçeğin de üzerini örter. O genç, toplumun dayattığı erkeklik tanımına uymadığı için dışlanmış ve sonunda bu reddedilmeyi şiddet içeren bir senaryoyla tersine çevirmeye çalışan biridir. Medya ve sosyal medya ise bu eylemleri büyük bir gösteriye dönüştürerek yeni adaylara hazır bir şiddet senaryosu sunar.Dikkatle bakıldığında Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’daki okul faciaları bize acımasız bir ayna tutar ve bu, Turgut Cansever’in sözüyle birleşince daha da çarpıcı hale gelir: Biz şehri, okulu, çevreyi imar etmeye çalışırken nesli ihmal ettik. Bu trajedileri yalnızca ruh hastalığı diye geçiştirmek yarayı derinleştirmekten başka bir işe yaramaz.Gerçek çözüm, okul kültürünü yeniden şekillendirmekte, sağlıklı erkeklik modelleri sunmakta, sosyal dışlanmayı azaltmakta ve “güç=şiddet” denklemini kırmaktadır. Aksi takdirde enkaz altında kalan yalnız binalar olmayacaktır.Belki de asıl delilik, aynı kolaycı açıklamalara sığınmak ve Turgut Cansever’in sarsıcı uyarısını kulak arkası etmektir.
Rüzgârı aşılayıcılar olarak gönderdik.’’(Hicr, 22)
Ayet-i celile rüzgârın taşıyıcı ve aşılayıcı gücüne işaret ediyor… Bitki tozlarını taşıyan ve bitkilerin üremesini sağlayan rüzgârdır…
Rüzgâr sayesinde hava sirkülasyonu gerçekleşir, kirli havalardan kurtuluruz… Oksijen yüklü temiz havayı teneffüs ederiz…
Rüzgârın aşılayıcı özelliği ile tabiat filizlenir, yeryüzü çiçeklenir… Rüzgârın bereketi ile doğa kısırlık ve çoraklıktan kurtulur…
Rüzgâr nimeti ile hayat canlanır… Rüzgârın gücü aynı zamanda enerji kaynağıdır…
Bugün sadece bitki örtüsünün değil insan tekinin ve toplumunda aşılayıcı rüzgârlara ihtiyacı var…
Toplumsal kısırlığı, kitlesel kıtlığı, ruhsal çoraklaşmayı sonlandıracak bir rüzgâra muhtacız… Ölü toprağı serpilmişlikten kurtulmak, küllerimizden yeniden doğmak, tozlarımızdan silkinmek için acilen bir esinti gerekiyor…
Makus talihimizi rahmet meltemleri ile yenebiliriz… Sapla samanı ayıran rüzgârdır… Hakla batılı netleştiren rüzgârdır…
Evet, kardeşlik, özgürlük, direniş aşısı içeren güçlü bir rüzgâra ihtiyacımız var…
Kışımızı bahara çevirecek, İslam’ın müjdesi olacak rüzgârlar bekleniyor…
Rüzgârı olan yapılar, toplumlar, uygarlıklar yol alabilirler… Aksi takdirde buharlaşmaktan ve savrulmaktan kurtulamazlar…
İtiraz etmek gerekirse, ancak rüzgârınız kadar varsınız, rüzgârınız yoksa yok olmaktan kurtulamazsınız… Estireceğiniz rüzgâr kadar etki gücünüz oluşur… Esameniz okunur… Ağırlığınız, saygınlığınız rüzgârınızla orantılıdır…
Yüzyıllık serencamımız nedir?
Bizi batıran Batı rüzgârı değil mi?
Yaban yellerden, yalancı rüzgârlardan çok çektik… Yozlaştık… Yabancılaştık… Yalnızlaştık… Çünkü kendimiz bir rüzgâr estiremedik…
Seküler, popüler, liberal, nasyonal rüzgârlar bizi çok yordu…
Kahpe rüzgârlara karşı güçlü bir kardeşlik rüzgârı estiremedik…
Artık rüzgârlar karşısında savrulan değil, rüzgâr estiren olmalıyız…
Aslında bizde bu rüzgârı estirecek kapasite, kalite, karakter, kişilik, kabiliyet, keyfiyet, kararlılık, kumaş, kadro, kitle var… Var olmasına varda…
Ahh!.. Rüzgâr estirmesine estireceğiz de, şu rüzgârımızı kesen günahlarımız olmasa… Kinlerimiz, kıskançlıklarımız, kavgalarımız, kötülüklerimiz, kirli ve karanlık ilişkilerimiz, kasvetimiz, kabalığımız, körlüklerimiz, kuruntularımız, korkularımız, kuşkularımız, kaygılarımız, küskünlüklerimiz, kızgınlıklarımız, kibrimiz, komplekslerimiz, kaprislerimiz, kurgularımız, kasılmalarımız, kumpaslarımız, kazdığımız kuyular olmasa…
‘’Allah ve Resulüne itaat ediniz, birbirinize düşmeyiniz, sonra zayıflarsınız, rüzgârınız gider…’’ (Enfal,46)
Evet, Rabbimiz buyuruyor: ‘’Birbirinize düşerseniz rüzgârınız gider…’’
Yani onurunuz, özgürlüğünüz, gücünüz, Kudüs’ünüz, Endülüs’ünüz gider mi gider…
Küfrün kasırgaları küfür küfür kırıp geçerken, efil efil esecek rahmet rüzgârına insanlık muhtaç…
Sahici rüzgârlara yelken açmak durumundayız…
Tekrardan sormak gerekirse; hangi rüzgâr?
Aşılayıcı bir rüzgâr… Diriltici bir rüzgâr…
Biz biz olabilirsek, rüzgârı Hz. Süleyman’ın emrine veren Allah, bize de bir rüzgâr nasip edecektir…
Kenan ilinde Hz. Yakup (as.), Mısır diyarındaki Hz. Yusuf’un (as.) kokusunu alabiliyordu… Nasıl bir rüzgâr değil mi?
Hz. Muhammed (sav) bir aylık mesafeden düşmanlarının kalbine korku salabiliyordu… Nebevi rüzgârı düşünün… Şimdi derin bir nefes alalım… Vahyin soluğu ile bir rahmet meltemi estirmeye niyetlenelim…
Ama mutlaka aşılayıcı olsun…
Ramazan Kayan Milat gazetesi

Rüzgârı aşılayıcılar olarak gönderdik.’’(Hicr, 22)Ayet-i celile rüzgârın taşıyıcı ve aşılayıcı gücüne işaret ediyor… Bitki tozlarını taşıyan ve bitkilerin üremesini sağlayan rüzgârdır…Rüzgâr sayesinde hava sirkülasyonu gerçekleşir, kirli havalardan kurtuluruz… Oksijen yüklü temiz havayı teneffüs ederiz…Rüzgârın aşılayıcı özelliği ile tabiat filizlenir, yeryüzü çiçeklenir… Rüzgârın bereketi ile doğa kısırlık ve çoraklıktan kurtulur…Rüzgâr nimeti ile hayat canlanır… Rüzgârın gücü aynı zamanda enerji kaynağıdır…Bugün sadece bitki örtüsünün değil insan tekinin ve toplumunda aşılayıcı rüzgârlara ihtiyacı var…Toplumsal kısırlığı, kitlesel kıtlığı, ruhsal çoraklaşmayı sonlandıracak bir rüzgâra muhtacız… Ölü toprağı serpilmişlikten kurtulmak, küllerimizden yeniden doğmak, tozlarımızdan silkinmek için acilen bir esinti gerekiyor…Makus talihimizi rahmet meltemleri ile yenebiliriz… Sapla samanı ayıran rüzgârdır… Hakla batılı netleştiren rüzgârdır…Evet, kardeşlik, özgürlük, direniş aşısı içeren güçlü bir rüzgâra ihtiyacımız var…Kışımızı bahara çevirecek, İslam’ın müjdesi olacak rüzgârlar bekleniyor…Rüzgârı olan yapılar, toplumlar, uygarlıklar yol alabilirler… Aksi takdirde buharlaşmaktan ve savrulmaktan kurtulamazlar…İtiraz etmek gerekirse, ancak rüzgârınız kadar varsınız, rüzgârınız yoksa yok olmaktan kurtulamazsınız… Estireceğiniz rüzgâr kadar etki gücünüz oluşur… Esameniz okunur… Ağırlığınız, saygınlığınız rüzgârınızla orantılıdır…Yüzyıllık serencamımız nedir?Bizi batıran Batı rüzgârı değil mi?Yaban yellerden, yalancı rüzgârlardan çok çektik… Yozlaştık… Yabancılaştık… Yalnızlaştık… Çünkü kendimiz bir rüzgâr estiremedik…Seküler, popüler, liberal, nasyonal rüzgârlar bizi çok yordu…Kahpe rüzgârlara karşı güçlü bir kardeşlik rüzgârı estiremedik…Artık rüzgârlar karşısında savrulan değil, rüzgâr estiren olmalıyız…Aslında bizde bu rüzgârı estirecek kapasite, kalite, karakter, kişilik, kabiliyet, keyfiyet, kararlılık, kumaş, kadro, kitle var… Var olmasına varda…Ahh!.. Rüzgâr estirmesine estireceğiz de, şu rüzgârımızı kesen günahlarımız olmasa… Kinlerimiz, kıskançlıklarımız, kavgalarımız, kötülüklerimiz, kirli ve karanlık ilişkilerimiz, kasvetimiz, kabalığımız, körlüklerimiz, kuruntularımız, korkularımız, kuşkularımız, kaygılarımız, küskünlüklerimiz, kızgınlıklarımız, kibrimiz, komplekslerimiz, kaprislerimiz, kurgularımız, kasılmalarımız, kumpaslarımız, kazdığımız kuyular olmasa…‘’Allah ve Resulüne itaat ediniz, birbirinize düşmeyiniz, sonra zayıflarsınız, rüzgârınız gider…’’ (Enfal,46)Evet, Rabbimiz buyuruyor: ‘’Birbirinize düşerseniz rüzgârınız gider…’’Yani onurunuz, özgürlüğünüz, gücünüz, Kudüs’ünüz, Endülüs’ünüz gider mi gider…Küfrün kasırgaları küfür küfür kırıp geçerken, efil efil esecek rahmet rüzgârına insanlık muhtaç…Sahici rüzgârlara yelken açmak durumundayız…Tekrardan sormak gerekirse; hangi rüzgâr?Aşılayıcı bir rüzgâr… Diriltici bir rüzgâr…Biz biz olabilirsek, rüzgârı Hz. Süleyman’ın emrine veren Allah, bize de bir rüzgâr nasip edecektir…Kenan ilinde Hz. Yakup (as.), Mısır diyarındaki Hz. Yusuf’un (as.) kokusunu alabiliyordu… Nasıl bir rüzgâr değil mi?Hz. Muhammed (sav) bir aylık mesafeden düşmanlarının kalbine korku salabiliyordu… Nebevi rüzgârı düşünün… Şimdi derin bir nefes alalım… Vahyin soluğu ile bir rahmet meltemi estirmeye niyetlenelim…Ama mutlaka aşılayıcı olsun…Ramazan Kayan Milat gazetesi
Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’daki okul saldırıları katliama döndü. Amerika’da her gün yaşanan bizim hayal bile edemeyeceğimiz ürpertici hadiseleri yaşamaya başlamamız bizim Batı’yı yakalama konusunda çok iyi mesafe kat ettiğimizi gösteriyor!
Şaka bir yana, çok ürpertici bir felâket bu.
İki asırdır laiklik, Batılılaşma vs. diye diye yürüttüğünüz bizim değerlerimizi yok eden yıkım faaliyetiyle, bin yıl ahlak, karakter, edep ve haya timsali nesiller yetiştiren, dünyaya model insanlar armağan eden İslâm’ın o asil yüce değerlerini çöpe atarsanız olacağı budur!
Sadece şunu söyleyeceğim: İslâm’ın kökünü kurutmakla toplumun kuyusunu kazdığınızı ve milleti mezara yollayacak büyük bir felâkete imza atmayı başardığınızı hatırlatmak istiyorum.
Laikliğin kaynağı sekülerimizn bir vicdanı, bir ruhu, bir kalbi yoktur. Dünyaya tapar, güce tapar, insanî özellikleri yok sayar. Bunu anlayamadınız hâlâ!
Gönlü bütün insanlığı kuşatacak çapta güzel insanlar yetiştiren, vicdan, merhamet ve erdem sahibi İslâmî değerlerimize yeniden dönerek kendi eğitim sistemimizi kuramadığımız sürece daha çok Kahramanmaraş’lar yaşarız Allah muhafaza.
Bugün size 11 yıl önce burada yayımlanan bir yazımı, bir çığlığımı bu kez belki karşılık bulur, diyerek yeniden yayımlıyorum minik rötuşlarla...
***
Bu yazı bir çığlıktır!
Ruhumuzu, geleceğimizi, hayallerimizi, rüyalarımızı yok ediyorlar: Kendi çocuklarımız, elimizden kayıp gidiyor… Çocuklarımızı bizden koparıyorlar…
Çocuklarımıza hiçbir heyecan, coşku ve ufuk sunamayan, sömürgeci, ruhsuz eğitim sistemi; hiçbir gelecek vadetmeyen kör ve kötürüm, yoz ve yozlaştırıcı kültür hayatı; hayal göremeyen, rüyaları olmayan, bütün sermayesini daha çok “köşe döndürecek” bön ve berbat projelere yatıran sarsak ve asalak medya ve sanat rejimi, çocuklarımızı gözümüzün içine baka baka elimizden alıyor; bizden, bizi biz yapan her şeyden koparıyor el ele, kol kola, omuz omuza vererek…
Biz de seyrediyoruz çocuklarımızın gözümüzün önünde elimizden kayıp gidişini, yok olmanın eşiğine sürüklenişini…
İyi de nereye kadar sürebilir ki, bu ölümcül sessizliğimiz?
TÜRKİYE’NİN EN TEMEL SORUNU EĞİTİM SORUNU!
Türkiye’nin en temel, en hayatî sorunu, eğitim sorunudur. Eğitim sorunu, bir millî güvenlik meselesi katına yükselmiştir!
Türkiye’de sömürgeci emperyalistlerin bile yapamayacakları, yapmaya aslâ cesaret edemeyecekleri kadar çocuklarımızı kendi değerlerimizden, kendi dünyamızdan, kendi rüyalarımızdan, kendi medeniyet dinamiklerimizden uzaklaştıran, bütün iddialarını yitirmiş, bütün ideallerini kaybetmiş ilkel, ruhsuz, ufuksuz bir eğitim sistemi; yoz ve sığ bir kültür hayatı; yabancılaştırıcı ve yozlaştırıcı bir sanat ve fikir hayatı; ve her şeyi banalleştirici, berbat bir medya rejimi var!
Aberlard’ı, Racine’i, Lizts’i, Voltaire’i, Rousseau’yu, Balzac’ı, Descartes’i, Bergson’u, Derrida’yı, Godard’ı, Truffaut’yu öğretmeyen, bu kurucu figürlerin ürettiği ruhu solutmayan, gördükleri rüyaları her daim yeniden üretmeyen bir Fransız eğitim sisteminden, kültür ve düşünce hayatından, medya rejiminden söz edilebilir mi?
Bunyan’ı, Blake’i, Shakespeare’i, Locke’u, Hobbes’u, Byron’ı, Wordsworth’u, Elizabeth çağını, Victoria çağını, Turner’ı, Constable’ı öğretmeyen, yaşatmayan, yeniden üretmeyen bir eğitim sistemi İngiliz eğitim sistemi olabilir mi?
Bach’ları, Mozart’ı, Beethoven’i, Spinoza’yı, Luther’i, Kant’ı, Goethe’yi, Hegel’i, Nietzsche’yi, Husserl’i, Heidegger’i, Wagner’i öğretmeyen, yaşatmayan ve yeniden üretmeyen bir eğitim sistemi Alman eğitim sistemi olabilir mi?
Bu anaakım kurucu figürler Fransızların, İngilizlerin, Almanların iddialarının, ideallerinin, rüyalarının, hayallerinin ana kaynaklarıdır. Bu anaakım kaynakların dışında nice yan ve karşı-akım diyebileceğimiz isimler, ekoller, yaklaşımlar da var sözkonusu edilebilecek. Ama bu kadarı kâfî.
BAŞIMIZA DÜŞEN TAŞ...
Biz bize gelelim… Ve başımıza nasıl bir taş düştüğünü görelim…
Davud-u Kayserî, Kadı Burhaneddin, Molla Gurani, Molla Fenarî, Gazâlî, Yunus, Mevlânâ, Merâğî, Itrî, Fuzûlî, Bâkî, Şeyh Galip, Levnî, Karahisârî, Taşköprülüzâde, Kâtip Çelebi kimdir acaba? Ne söyler bize bu kurucu şahsiyetler bugün? Ne anlam ifade eder yarınımız için? Çocuklarımızı geçtik; elitlerimiz, aydınlarımız, yazarlarımız için hangi rüyalara, hangi ideallere, hangi ufuklara, hangi yaratıcı atılımlara kaynaklık etmiştir acaba?
Kurucu şahsiyetlerini tanımayan, onlarla aynı rüyaları paylaşamayan, onların hayallerini, heyecanlarını, coşkularını, ideallerini, çilelerini, dertlerini yaşayamayan, hissedemeyen, soluyamayan, yeni hayallere, rüyalara, coşkulara, ideallere, iddialara dönüştüremeyen kuşaklar, kendilerini tanıyabilirler mi, dünyayı, dünyanın başka kültürlerini tanıyabilirler mi?
Kendisini, kendi dünyasını, kendi medeniyet ufkunu tanıyamayan, başkasını nasıl tanısın, başkasından nasıl yararlansın ki?
Shakespeare, kaç bin kez sahnelenmiş, yeniden yorumlanmıştır; Racine, aynı Yunan tragedyasını kaç kez yeniden sahneleme ihtiyacı hissetmiştir; Kant üzerine, Wagner üzerine, Goethe üzerine, Bach’lar üzerine, Locke üzerine, Byron üzerine kaç bin kitap yazılmıştır, kaç oyun sahnelenmiştir, kaç roman, şiir, felsefe metni yazılmıştır, kaç film çekilmiştir acaba, sayılarını bile bilebilmek o kadar zor ki şu internet çağında bile…
Ya peki, Merâğî kimdir, Levnî nedir, ne der bize, bilenimiz var mıdır gerçekten? Davud-u Kayserî, Kadı Burhaneddin, Molla Guranî, Molla Fenarî bilinmeden, Osmanlı düşünce ve ilim hayatının nasıl teşekkül ettiği bilinebilir mi?
SÖMÜRGECİ EĞİTİM SİSTEMİYLE NEREYE KADAR?
Eğitim sistemimiz, sömürgecilerin yapamayacağı kadar tahribat yapıyor… Kültür hayatımız, medya dünyamız kendi kültürümüze, sanatımıza, düşünce dünyamıza o kadar yabancı, o kadar ilgisiz, o kadar kör ve sağır, o kadar duyarsız ve hatta düşmanca tavır takınıyor ki, insanın çıldırırcasına haykırası geliyor, “durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak” diye…
Bizim ahlâk, estetik ve adalet ilkeleri üzerinden insanlığa sunduğumuz görkemli ama bir o kadar da mütevazı; gittiği her yere ruh götüren, hayat bahşeden; yüzyıllarca hem zamanı, hem mekânı fetheden kurucu şahsiyetlerimizin inşa ettikleri kendi gök kubbemizi, kendi aziz medeniyetimizi tanımadan, yaşamadan ve yaşatmadan geleceğe ne söyleyebiliriz ki biz? Geleceğimizi nasıl teminat altına alabiliriz ki? Çocuklarımızın ideallerinin, ruhlarının, rüyalarının ve hayallerinin öldürülmesini nasıl önleyebiliriz ki?
Kendi hayalleri olmayanlar, başkalarının hayallerini yaşamaktan, hayallerini hayaletlere çevirmekten, başkalarının hayallerinin kölesi olmaktan, dolayısıyla yok olmaktan kurtulamazlar.
Evet, bu yazı bir çığlıktır! Yürek yangınına dönüşen, yazarına 40 küsûr yıldır uykularını haram eden bir çığlık!
Vesselâm.
Yusuf Kaplan -Yeni Şafak Gazetesi

Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’daki okul saldırıları katliama döndü. Amerika’da her gün yaşanan bizim hayal bile edemeyeceğimiz ürpertici hadiseleri yaşamaya başlamamız bizim Batı’yı yakalama konusunda çok iyi mesafe kat ettiğimizi gösteriyor!Şaka bir yana, çok ürpertici bir felâket bu.İki asırdır laiklik, Batılılaşma vs. diye diye yürüttüğünüz bizim değerlerimizi yok eden yıkım faaliyetiyle, bin yıl ahlak, karakter, edep ve haya timsali nesiller yetiştiren, dünyaya model insanlar armağan eden İslâm’ın o asil yüce değerlerini çöpe atarsanız olacağı budur!Sadece şunu söyleyeceğim: İslâm’ın kökünü kurutmakla toplumun kuyusunu kazdığınızı ve milleti mezara yollayacak büyük bir felâkete imza atmayı başardığınızı hatırlatmak istiyorum.Laikliğin kaynağı sekülerimizn bir vicdanı, bir ruhu, bir kalbi yoktur. Dünyaya tapar, güce tapar, insanî özellikleri yok sayar. Bunu anlayamadınız hâlâ!Gönlü bütün insanlığı kuşatacak çapta güzel insanlar yetiştiren, vicdan, merhamet ve erdem sahibi İslâmî değerlerimize yeniden dönerek kendi eğitim sistemimizi kuramadığımız sürece daha çok Kahramanmaraş’lar yaşarız Allah muhafaza.Bugün size 11 yıl önce burada yayımlanan bir yazımı, bir çığlığımı bu kez belki karşılık bulur, diyerek yeniden yayımlıyorum minik rötuşlarla...***Bu yazı bir çığlıktır!Ruhumuzu, geleceğimizi, hayallerimizi, rüyalarımızı yok ediyorlar: Kendi çocuklarımız, elimizden kayıp gidiyor… Çocuklarımızı bizden koparıyorlar…Çocuklarımıza hiçbir heyecan, coşku ve ufuk sunamayan, sömürgeci, ruhsuz eğitim sistemi; hiçbir gelecek vadetmeyen kör ve kötürüm, yoz ve yozlaştırıcı kültür hayatı; hayal göremeyen, rüyaları olmayan, bütün sermayesini daha çok “köşe döndürecek” bön ve berbat projelere yatıran sarsak ve asalak medya ve sanat rejimi, çocuklarımızı gözümüzün içine baka baka elimizden alıyor; bizden, bizi biz yapan her şeyden koparıyor el ele, kol kola, omuz omuza vererek…Biz de seyrediyoruz çocuklarımızın gözümüzün önünde elimizden kayıp gidişini, yok olmanın eşiğine sürüklenişini…İyi de nereye kadar sürebilir ki, bu ölümcül sessizliğimiz?TÜRKİYE’NİN EN TEMEL SORUNU EĞİTİM SORUNU!Türkiye’nin en temel, en hayatî sorunu, eğitim sorunudur. Eğitim sorunu, bir millî güvenlik meselesi katına yükselmiştir!Türkiye’de sömürgeci emperyalistlerin bile yapamayacakları, yapmaya aslâ cesaret edemeyecekleri kadar çocuklarımızı kendi değerlerimizden, kendi dünyamızdan, kendi rüyalarımızdan, kendi medeniyet dinamiklerimizden uzaklaştıran, bütün iddialarını yitirmiş, bütün ideallerini kaybetmiş ilkel, ruhsuz, ufuksuz bir eğitim sistemi; yoz ve sığ bir kültür hayatı; yabancılaştırıcı ve yozlaştırıcı bir sanat ve fikir hayatı; ve her şeyi banalleştirici, berbat bir medya rejimi var!Aberlard’ı, Racine’i, Lizts’i, Voltaire’i, Rousseau’yu, Balzac’ı, Descartes’i, Bergson’u, Derrida’yı, Godard’ı, Truffaut’yu öğretmeyen, bu kurucu figürlerin ürettiği ruhu solutmayan, gördükleri rüyaları her daim yeniden üretmeyen bir Fransız eğitim sisteminden, kültür ve düşünce hayatından, medya rejiminden söz edilebilir mi?Bunyan’ı, Blake’i, Shakespeare’i, Locke’u, Hobbes’u, Byron’ı, Wordsworth’u, Elizabeth çağını, Victoria çağını, Turner’ı, Constable’ı öğretmeyen, yaşatmayan, yeniden üretmeyen bir eğitim sistemi İngiliz eğitim sistemi olabilir mi?Bach’ları, Mozart’ı, Beethoven’i, Spinoza’yı, Luther’i, Kant’ı, Goethe’yi, Hegel’i, Nietzsche’yi, Husserl’i, Heidegger’i, Wagner’i öğretmeyen, yaşatmayan ve yeniden üretmeyen bir eğitim sistemi Alman eğitim sistemi olabilir mi?Bu anaakım kurucu figürler Fransızların, İngilizlerin, Almanların iddialarının, ideallerinin, rüyalarının, hayallerinin ana kaynaklarıdır. Bu anaakım kaynakların dışında nice yan ve karşı-akım diyebileceğimiz isimler, ekoller, yaklaşımlar da var sözkonusu edilebilecek. Ama bu kadarı kâfî.BAŞIMIZA DÜŞEN TAŞ...Biz bize gelelim… Ve başımıza nasıl bir taş düştüğünü görelim…Davud-u Kayserî, Kadı Burhaneddin, Molla Gurani, Molla Fenarî, Gazâlî, Yunus, Mevlânâ, Merâğî, Itrî, Fuzûlî, Bâkî, Şeyh Galip, Levnî, Karahisârî, Taşköprülüzâde, Kâtip Çelebi kimdir acaba? Ne söyler bize bu kurucu şahsiyetler bugün? Ne anlam ifade eder yarınımız için? Çocuklarımızı geçtik; elitlerimiz, aydınlarımız, yazarlarımız için hangi rüyalara, hangi ideallere, hangi ufuklara, hangi yaratıcı atılımlara kaynaklık etmiştir acaba?Kurucu şahsiyetlerini tanımayan, onlarla aynı rüyaları paylaşamayan, onların hayallerini, heyecanlarını, coşkularını, ideallerini, çilelerini, dertlerini yaşayamayan, hissedemeyen, soluyamayan, yeni hayallere, rüyalara, coşkulara, ideallere, iddialara dönüştüremeyen kuşaklar, kendilerini tanıyabilirler mi, dünyayı, dünyanın başka kültürlerini tanıyabilirler mi?Kendisini, kendi dünyasını, kendi medeniyet ufkunu tanıyamayan, başkasını nasıl tanısın, başkasından nasıl yararlansın ki?Shakespeare, kaç bin kez sahnelenmiş, yeniden yorumlanmıştır; Racine, aynı Yunan tragedyasını kaç kez yeniden sahneleme ihtiyacı hissetmiştir; Kant üzerine, Wagner üzerine, Goethe üzerine, Bach’lar üzerine, Locke üzerine, Byron üzerine kaç bin kitap yazılmıştır, kaç oyun sahnelenmiştir, kaç roman, şiir, felsefe metni yazılmıştır, kaç film çekilmiştir acaba, sayılarını bile bilebilmek o kadar zor ki şu internet çağında bile…Ya peki, Merâğî kimdir, Levnî nedir, ne der bize, bilenimiz var mıdır gerçekten? Davud-u Kayserî, Kadı Burhaneddin, Molla Guranî, Molla Fenarî bilinmeden, Osmanlı düşünce ve ilim hayatının nasıl teşekkül ettiği bilinebilir mi?SÖMÜRGECİ EĞİTİM SİSTEMİYLE NEREYE KADAR?Eğitim sistemimiz, sömürgecilerin yapamayacağı kadar tahribat yapıyor… Kültür hayatımız, medya dünyamız kendi kültürümüze, sanatımıza, düşünce dünyamıza o kadar yabancı, o kadar ilgisiz, o kadar kör ve sağır, o kadar duyarsız ve hatta düşmanca tavır takınıyor ki, insanın çıldırırcasına haykırası geliyor, “durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak” diye…Bizim ahlâk, estetik ve adalet ilkeleri üzerinden insanlığa sunduğumuz görkemli ama bir o kadar da mütevazı; gittiği her yere ruh götüren, hayat bahşeden; yüzyıllarca hem zamanı, hem mekânı fetheden kurucu şahsiyetlerimizin inşa ettikleri kendi gök kubbemizi, kendi aziz medeniyetimizi tanımadan, yaşamadan ve yaşatmadan geleceğe ne söyleyebiliriz ki biz? Geleceğimizi nasıl teminat altına alabiliriz ki? Çocuklarımızın ideallerinin, ruhlarının, rüyalarının ve hayallerinin öldürülmesini nasıl önleyebiliriz ki?Kendi hayalleri olmayanlar, başkalarının hayallerini yaşamaktan, hayallerini hayaletlere çevirmekten, başkalarının hayallerinin kölesi olmaktan, dolayısıyla yok olmaktan kurtulamazlar.Evet, bu yazı bir çığlıktır! Yürek yangınına dönüşen, yazarına 40 küsûr yıldır uykularını haram eden bir çığlık!Vesselâm.Yusuf Kaplan -Yeni Şafak Gazetesi
Şanlıurfa’dan gelen okulda saldırı haberinden sonra Kahramanmaraş’ta yaşanan dehşet ülkenin gündeminde. Yaşanan ölümler hepimizi derinden üzdü. Allah vefat eden öğretmen ve öğrencilerimize rahmet eylesin, yakınlarına sabır versin, yaralılara da şifa nasip etsin.
Yaşanan olaylardan sonra çok farklı değerlendirmeler yapılıyor. Kimi değerlendirmeler, “Eğer katilin anne babası cübbeli, sarıklı, çarşaflı olsaydı İslam çok ciddi manada eleştirilecekti. Diyeceklerdi ki, biz İslam’ın şiddete meyil ettiren, çocuklarımızı geri bırakan çağ dışı bir anlayış olduğunu söylüyorduk da sesimizi duyuramıyorduk. Görün bakın işte, Müslüman bir ailenin evladının okulda yapmış olduğu katliama.” şeklindedir.
Doğrusu ben işin bu yönünü ele almayı doğru bulmuyorum. Aileye, katil çocukları üzerinden saldırmanın doğru ve sağlıklı neticelere sebebiyet vereceğini düşünmüyorum. Evet, tırnak işareti içine aldığım değerlendirmenin haklılık payı vardır. Eğer Müslüman bir ailenin evladı bunu yapmış olsaydı, seküler ve laik kesimlerin bu olay üzerinden aziz İslam’a yüklenecekleri de muhtemeldi. Ancak mesele bu mezkûr kesimlerin yapacakları değerlendirmelerden çok daha derin, çok daha vahimdir.
Her birimiz; gençlerimizin, öğrencilerimizin ve çocuklarımızın nasıl bir hayat sürdüğünü, neler yaptıklarını, kimlerle arkadaşlık kurduklarını, hangi kitapları okuduklarını, boş zamanlarında neleri izlediklerini, ellerine vermiş olduğumuz telefonlarla hangi oyunları oynadıklarını, WhatsApp ve özellikle de Telegram üzerinden kimlerle iletişim kurduklarını, hangi gruplarda bulunduklarını çok acil bir şekilde gözden geçirmeliyiz.
Sadece bireysel yapılan bir hata üzerinden değil ellerine geçen her fırsatta İslam’a saldıran, onu çağ dışı göstermeye çalışan kesimler, yıllardır kendilerinden beklenen tutumu ortaya koymaktadırlar. Şanlıurfa'daki olayın, Kahramanmaraş'ta yaşanan katliamın cemaatlerle, tarikatlar ile hiçbir alakası bulunmamasına rağmen Ankara'da meydanlara çıkan kimi sol sendikalar okul saldırılarını bahane ederek cemaat ve tarikatları hedef alan sloganlar attılar.
Toplumu ayrıştırıcı bir anlayışa sahip olan bu kesimlerle fikrî mücadeleyi sürdürmek elbette önem arz etmektedir; ancak asıl gündemimizi gözden kaçırmamalıyız. Bugün gençliğimizin geleceği pek aydınlık görünmemektedir. Aileler genel anlamda çocuklarından memnun değildir. Anneler ve babalar, özellikle ergenlik dönemi öncesi ve sonrasında çocuklarıyla ilgili ciddi sıkıntı ve sorunlar dile getirmektedir.
Peki, ne yapılmalı, nasıl bir strateji ortaya konulmalı? Bizler, toplumun aziz İslam ile gerçek anlamda tanışması ve onun kaide ve kurallarının hayatlara yansıması için çaba gösteren İslam davetçileri olarak daha fazla gayret içinde olmalıyız. Meselemiz yalnızca kendi çocuklarımız değildir; toplumun bütün gençleriyle ilgilenmek, onlara ulaşmak ve doğru yolda yürüme konusunda onlara rehberlik etmek durumundayız. Tevhid önderleri Peygamberlerin kendi dönemlerinde insanları hakikate çağırdığı gibi bizler de bulunduğumuz çevreden başlayarak bu sorumluluğu üstlenmeliyiz.
Toplumu bir bütün olarak sahili selamete ulaştıracak çalışmaları yeniden hatırlatmalı, şuurlu bir gençlik için ahlak seferberliği başlatmalı ve gençlerimizi yeniden manevi değerleriyle buluşturmalıyız. Çünkü şu anda mevcut sistemimiz insani ve manevi değerleri merkeze almadan bir nesil yetiştirmektedir. Dolayısıyla İslam’ın güzelliklerini, toplumsal meselelere yaklaşımını, eğitim ve çocuk yetiştirmeye verdiği önemi, hakikatlerin anlaşılması ve toplumun İslamileşmesi için vermiş olduğu kutlu mücadeleyi; öğretmenlere, öğrencilere, ailelere ve dahi tüm topluma doğru şekilde anlatmalıyız. Eğitim kurumlarımızdaki sorunları da görmezden gelmeden, ilgili kurumlar nezdinde çözüm arayışlarını kararlılıkla sürdürmeliyiz.
Yaşanan bu acı hadiselerden ciddi anlamda dersler çıkarılmalıdır. Bu olaylar, toplum olarak nerede eksik kaldığımızı, nerede yanlışlar yapıldığını görmemiz için bir uyarı niteliğindedir. Suçu yalnızca bireye ya da belirli kesimlere yüklemek yerine; aileden eğitime, sosyal çevreden dijital dünyaya, insani ilişkilerden içtimai meselelere, bireysel ilgilenmelerden toplumsal çalışmalara kadar geniş bir çerçevede sorumluluklarımızı yeniden düşünmeliyiz. Gençlerimize karşı daha bilinçli, daha sorumlu, daha ilgili ve manevi çalışmaları merkeze alan değer odaklı bir yaklaşım sergileyebilirsek ve bu mefkureyi onlara aşılayabilirsek, benzer acı ve sıkıntıların önüne geçme adına önemli bir adım atmış oluruz

Şanlıurfa’dan gelen okulda saldırı haberinden sonra Kahramanmaraş’ta yaşanan dehşet ülkenin gündeminde. Yaşanan ölümler hepimizi derinden üzdü. Allah vefat eden öğretmen ve öğrencilerimize rahmet eylesin, yakınlarına sabır versin, yaralılara da şifa nasip etsin.Yaşanan olaylardan sonra çok farklı değerlendirmeler yapılıyor. Kimi değerlendirmeler, “Eğer katilin anne babası cübbeli, sarıklı, çarşaflı olsaydı İslam çok ciddi manada eleştirilecekti. Diyeceklerdi ki, biz İslam’ın şiddete meyil ettiren, çocuklarımızı geri bırakan çağ dışı bir anlayış olduğunu söylüyorduk da sesimizi duyuramıyorduk. Görün bakın işte, Müslüman bir ailenin evladının okulda yapmış olduğu katliama.” şeklindedir.Doğrusu ben işin bu yönünü ele almayı doğru bulmuyorum. Aileye, katil çocukları üzerinden saldırmanın doğru ve sağlıklı neticelere sebebiyet vereceğini düşünmüyorum. Evet, tırnak işareti içine aldığım değerlendirmenin haklılık payı vardır. Eğer Müslüman bir ailenin evladı bunu yapmış olsaydı, seküler ve laik kesimlerin bu olay üzerinden aziz İslam’a yüklenecekleri de muhtemeldi. Ancak mesele bu mezkûr kesimlerin yapacakları değerlendirmelerden çok daha derin, çok daha vahimdir.Her birimiz; gençlerimizin, öğrencilerimizin ve çocuklarımızın nasıl bir hayat sürdüğünü, neler yaptıklarını, kimlerle arkadaşlık kurduklarını, hangi kitapları okuduklarını, boş zamanlarında neleri izlediklerini, ellerine vermiş olduğumuz telefonlarla hangi oyunları oynadıklarını, WhatsApp ve özellikle de Telegram üzerinden kimlerle iletişim kurduklarını, hangi gruplarda bulunduklarını çok acil bir şekilde gözden geçirmeliyiz.Sadece bireysel yapılan bir hata üzerinden değil ellerine geçen her fırsatta İslam’a saldıran, onu çağ dışı göstermeye çalışan kesimler, yıllardır kendilerinden beklenen tutumu ortaya koymaktadırlar. Şanlıurfa'daki olayın, Kahramanmaraş'ta yaşanan katliamın cemaatlerle, tarikatlar ile hiçbir alakası bulunmamasına rağmen Ankara'da meydanlara çıkan kimi sol sendikalar okul saldırılarını bahane ederek cemaat ve tarikatları hedef alan sloganlar attılar.Toplumu ayrıştırıcı bir anlayışa sahip olan bu kesimlerle fikrî mücadeleyi sürdürmek elbette önem arz etmektedir; ancak asıl gündemimizi gözden kaçırmamalıyız. Bugün gençliğimizin geleceği pek aydınlık görünmemektedir. Aileler genel anlamda çocuklarından memnun değildir. Anneler ve babalar, özellikle ergenlik dönemi öncesi ve sonrasında çocuklarıyla ilgili ciddi sıkıntı ve sorunlar dile getirmektedir.Peki, ne yapılmalı, nasıl bir strateji ortaya konulmalı? Bizler, toplumun aziz İslam ile gerçek anlamda tanışması ve onun kaide ve kurallarının hayatlara yansıması için çaba gösteren İslam davetçileri olarak daha fazla gayret içinde olmalıyız. Meselemiz yalnızca kendi çocuklarımız değildir; toplumun bütün gençleriyle ilgilenmek, onlara ulaşmak ve doğru yolda yürüme konusunda onlara rehberlik etmek durumundayız. Tevhid önderleri Peygamberlerin kendi dönemlerinde insanları hakikate çağırdığı gibi bizler de bulunduğumuz çevreden başlayarak bu sorumluluğu üstlenmeliyiz.Toplumu bir bütün olarak sahili selamete ulaştıracak çalışmaları yeniden hatırlatmalı, şuurlu bir gençlik için ahlak seferberliği başlatmalı ve gençlerimizi yeniden manevi değerleriyle buluşturmalıyız. Çünkü şu anda mevcut sistemimiz insani ve manevi değerleri merkeze almadan bir nesil yetiştirmektedir. Dolayısıyla İslam’ın güzelliklerini, toplumsal meselelere yaklaşımını, eğitim ve çocuk yetiştirmeye verdiği önemi, hakikatlerin anlaşılması ve toplumun İslamileşmesi için vermiş olduğu kutlu mücadeleyi; öğretmenlere, öğrencilere, ailelere ve dahi tüm topluma doğru şekilde anlatmalıyız. Eğitim kurumlarımızdaki sorunları da görmezden gelmeden, ilgili kurumlar nezdinde çözüm arayışlarını kararlılıkla sürdürmeliyiz.Yaşanan bu acı hadiselerden ciddi anlamda dersler çıkarılmalıdır. Bu olaylar, toplum olarak nerede eksik kaldığımızı, nerede yanlışlar yapıldığını görmemiz için bir uyarı niteliğindedir. Suçu yalnızca bireye ya da belirli kesimlere yüklemek yerine; aileden eğitime, sosyal çevreden dijital dünyaya, insani ilişkilerden içtimai meselelere, bireysel ilgilenmelerden toplumsal çalışmalara kadar geniş bir çerçevede sorumluluklarımızı yeniden düşünmeliyiz. Gençlerimize karşı daha bilinçli, daha sorumlu, daha ilgili ve manevi çalışmaları merkeze alan değer odaklı bir yaklaşım sergileyebilirsek ve bu mefkureyi onlara aşılayabilirsek, benzer acı ve sıkıntıların önüne geçme adına önemli bir adım atmış oluruz
Ateşkese rağmen işgalci Siyonist çetenin gerçekleştirdiği suikastler, çadırlara yönelik bombardımanlar Gazze’de yaşayan mazlumların rahat bir nefes almasını engelliyor.
Barış Kurulu oluşturuldu, Gazze’nin teknokrat bir hükümet tarafından yönetilmesi konusunda adımlar atıldı, “Barış Gücü” olarak görev yapacak askerlerin bile hangi ülkelerden gönderileceği konusu konuşuldu; ama kimse Siyonist işgalci çetenin Gazze’de işgal ettiği yerlerden çekilmesi konusunda nasıl bir baskı uygulanacağını bilmiyor.
Siyonist çete, hem Gazze’de hem Suriye’de hem de Lübnan’da işgal ettiği yerlerden çekilme niyetinde olmadığını en üst düzeyden resmi ağızlar aracılığıyla söylüyor; ama buna da nasıl bir çözüm getirileceği konusunda kimsenin fikri yok!
Gerek Ortadoğu ülkeleri gerekse de Avrupa’da kimi ülkeler sorunun çözümü için Amerika’nın adım atmasını bekliyorlar; ama Amerikan yönetiminin ipleri tümüyle Siyonist çetenin elinde.
Kaldı ki, işgal, imha, hukuk tanımazlık, insani değerlere düşmanlık konusunda Amerika, son derce kirli bir sicile sahipken hangi yüzle israil’e “insani değerlere ve hukuki yükümlülüklere uymasını tavsiye edecek!
Ama en kötüsü de iğrençlik düzeyinde uygulamalara, taciz, tecavüz ve cinayetlere, insanlık dışı ablukalara, dini ve kültürel yapılara yönelik saldırılara rağmen gerek Siyonist çete gerekse de Amerika yaptıklarında bir yanlış görmüyor.
"İsrail her şeyden önce savaş hukukuna göre hareket ediyor" diyen Netanyahu, söylediklerine gerçekten de inanıyor.
O da kitlesi de öldürmeyi, işkenceyi, hırsızlığı, yalanı, iftirayı, sözünde durmamayı kendileri için bir hak olarak, hatta bir ahlak olarak görüyorlar.
Maalesef öyle iğrenç bir dönemde yaşıyoruz ki, ahlaksızlar insanlığa ahlak dersi veriyor.
Uluslararası Ceza Mahkemesinin kendisi hakkında verdiği tutuklama kararına itiraz ettiğinde de benzer sözler söylemiş ve mahkemeyi “Antisemitizm” ile suçlamıştı.
Zindanda tutulan mahkumlara tacizde bulunan askerler ve onları savunan bir toplum, insanlar açlıktan ölürken yemek videoları paylaşanlar, girdikleri evlerde yağma ve hırsızlık yapanlar, çocuklarına hediye olarak evleri havaya uçurma videosu gönderenler ahlaklı öyle mi?
6 yaşındaki Hind Receb’e hedef gözeterek tam 355 kurşun sıkan, gıda paketi için toplananların üzerine bomba yağdıran, soykırım ve vahşeti dünyaya duyurdukları için dünya savaşlarından daha fazla gazeteci katleden, hiçbir anlaşmaya uymayan, yalancı, ikiyüzlü, alçak, rezil bir ordudan ve o orduya her türlü desteği veren bir halktan söz ediyoruz.
Netanyahu’ya göre bunlar “dünyanın en ahlaklı ordusu” ve bunların yaptıkları tüm bu ahlaksızlıkları dile getirenler de “Antisemitist” oluyor.
Kandan beslenen Epsteinci çete bu vesile ile kendilerini hak ettikleri yere koymayı başarıyorlar.
Aslında Netanyahu ne kadar tehlikeli bir söz ettiğinin farkında değil!
Dünyanın gözü önünde bunca vahşeti, bunca alçaklığı yapan bir topluluk var ve Netanyahu bu topluluğun “Semitik” yani Yahudi olduğunu söyleyerek gerçekte nasıl bir ruh haline sahip olduklarını deşifre ediyor.
Eğer “Antisemitizm” denilen şey bu lanetli topluluğun yaptıklarını reddetmek, onlardan beri olmaksa öyle sanıyorum dünyanın insanlığını kaybetmemiş tüm bireyleri ve toplulukları “Antisemitizm” denilen yaftayı şerefle taşımayı kabul edecektir.
Bu yaşananlara bakanlar yakın tarihimizde “Holokost” dahil tüm siyonist iddialarına şüpheyle yaklaşacak ve korku duvarları yıkıldığında mağdur edebiyatı yapan bu yalancı ve lanetli topluluğun hiçbir sözüne ve anlaşmasına güvenilmeyeceğini anlayacaktır.

Ateşkese rağmen işgalci Siyonist çetenin gerçekleştirdiği suikastler, çadırlara yönelik bombardımanlar Gazze’de yaşayan mazlumların rahat bir nefes almasını engelliyor.Barış Kurulu oluşturuldu, Gazze’nin teknokrat bir hükümet tarafından yönetilmesi konusunda adımlar atıldı, “Barış Gücü” olarak görev yapacak askerlerin bile hangi ülkelerden gönderileceği konusu konuşuldu; ama kimse Siyonist işgalci çetenin Gazze’de işgal ettiği yerlerden çekilmesi konusunda nasıl bir baskı uygulanacağını bilmiyor.Siyonist çete, hem Gazze’de hem Suriye’de hem de Lübnan’da işgal ettiği yerlerden çekilme niyetinde olmadığını en üst düzeyden resmi ağızlar aracılığıyla söylüyor; ama buna da nasıl bir çözüm getirileceği konusunda kimsenin fikri yok!Gerek Ortadoğu ülkeleri gerekse de Avrupa’da kimi ülkeler sorunun çözümü için Amerika’nın adım atmasını bekliyorlar; ama Amerikan yönetiminin ipleri tümüyle Siyonist çetenin elinde.Kaldı ki, işgal, imha, hukuk tanımazlık, insani değerlere düşmanlık konusunda Amerika, son derce kirli bir sicile sahipken hangi yüzle israil’e “insani değerlere ve hukuki yükümlülüklere uymasını tavsiye edecek!Ama en kötüsü de iğrençlik düzeyinde uygulamalara, taciz, tecavüz ve cinayetlere, insanlık dışı ablukalara, dini ve kültürel yapılara yönelik saldırılara rağmen gerek Siyonist çete gerekse de Amerika yaptıklarında bir yanlış görmüyor."İsrail her şeyden önce savaş hukukuna göre hareket ediyor" diyen Netanyahu, söylediklerine gerçekten de inanıyor.O da kitlesi de öldürmeyi, işkenceyi, hırsızlığı, yalanı, iftirayı, sözünde durmamayı kendileri için bir hak olarak, hatta bir ahlak olarak görüyorlar.Maalesef öyle iğrenç bir dönemde yaşıyoruz ki, ahlaksızlar insanlığa ahlak dersi veriyor.Uluslararası Ceza Mahkemesinin kendisi hakkında verdiği tutuklama kararına itiraz ettiğinde de benzer sözler söylemiş ve mahkemeyi “Antisemitizm” ile suçlamıştı.Zindanda tutulan mahkumlara tacizde bulunan askerler ve onları savunan bir toplum, insanlar açlıktan ölürken yemek videoları paylaşanlar, girdikleri evlerde yağma ve hırsızlık yapanlar, çocuklarına hediye olarak evleri havaya uçurma videosu gönderenler ahlaklı öyle mi?6 yaşındaki Hind Receb’e hedef gözeterek tam 355 kurşun sıkan, gıda paketi için toplananların üzerine bomba yağdıran, soykırım ve vahşeti dünyaya duyurdukları için dünya savaşlarından daha fazla gazeteci katleden, hiçbir anlaşmaya uymayan, yalancı, ikiyüzlü, alçak, rezil bir ordudan ve o orduya her türlü desteği veren bir halktan söz ediyoruz.Netanyahu’ya göre bunlar “dünyanın en ahlaklı ordusu” ve bunların yaptıkları tüm bu ahlaksızlıkları dile getirenler de “Antisemitist” oluyor.Kandan beslenen Epsteinci çete bu vesile ile kendilerini hak ettikleri yere koymayı başarıyorlar.Aslında Netanyahu ne kadar tehlikeli bir söz ettiğinin farkında değil!Dünyanın gözü önünde bunca vahşeti, bunca alçaklığı yapan bir topluluk var ve Netanyahu bu topluluğun “Semitik” yani Yahudi olduğunu söyleyerek gerçekte nasıl bir ruh haline sahip olduklarını deşifre ediyor.Eğer “Antisemitizm” denilen şey bu lanetli topluluğun yaptıklarını reddetmek, onlardan beri olmaksa öyle sanıyorum dünyanın insanlığını kaybetmemiş tüm bireyleri ve toplulukları “Antisemitizm” denilen yaftayı şerefle taşımayı kabul edecektir.Bu yaşananlara bakanlar yakın tarihimizde “Holokost” dahil tüm siyonist iddialarına şüpheyle yaklaşacak ve korku duvarları yıkıldığında mağdur edebiyatı yapan bu yalancı ve lanetli topluluğun hiçbir sözüne ve anlaşmasına güvenilmeyeceğini anlayacaktır.
Emperyalistlerin memleketlerimize yönelik saldırıları devam ederken, bizim kendi içimizdeki öfkenin sebep olduğu olaylar ve saldırılar da maalesef azımsanmayacak düzeyde.
Önceki gün Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde bir kişinin, eskiden öğrencisi olduğu okula düzenlediği saldırıda; 10’u öğrenci, 4’ü öğretmen, 1’i polis, 1’i kantin görevlisi olmak üzere 16 vatandaşımız yaralandı.
Dün de Kahramanmaraş Onikişubat ilçesinde bulunan Ayser Çalık Ortaokulu’na silahlı saldırı düzenlendi. 8. Sınıf öğrencisi bir haydut okula 5 silah ve 7 şarjörle gelerek katliam gerçekleştirdi. Olayda 1’i öğretmen 8'i öğrenci 9 kişi vefat ederken 3’ü ağır 13 kişi de yaralandı. Katil de ya intihar etti veya kendini yanlışlıkla vurdu bilgisi var. Saldırıda vefat eden vatandaşlarımıza rahmet ailelerine sabır ve başsağlığı diliyorum. Yaralılara acil şifalar diliyorum.
Bundan birkaç gün önce, yine İstanbul Bayrampaşa’da daha 16 yaşındaki bir gencin, kendi yaşıtları olan 10 kişinin saldırısı sonucu ağır yaralanması olayı vardı.
Son 5-6 yıl içerisinde gerçekleşen saldırılar gerçekten ürkütüyor. Resmî kurumların veya sivil toplum kuruluşlarının parçalı olarak verdikleri verilere göre, saldırılardaki artış göze çarpıyor.
2021 yılındaki saldırı sayısı 2 bin 100 civarıyken, bu sayı 2022’de 2 bin 300, 2023’te 3 bin, 2024’te 3 bin 800 ve 2025’te 3 bin 422 olarak değerlendiriliyor. 2025’teki olay sayısı, 2024’e göre biraz daha düşüş gösterse de yine de saldırılar çok yüksek düzeyde.
Bu denli “saldırgan” olmamızın mutlaka birçok sebebi vardır; ancak bütün sebepleri kapsayan tek sebep, kendi değerlerimizden uzak kalmamızdır, nokta!
Değerlerimizden uzaklaştıkça birilerinin bize “operasyon” çekmesi de kolay oluyor. Örneğin son saldırılar, çekilmek istenen derin operasyonların işaretleri olabilir.
Tesanüdü, merhameti, şefkati, empatiyi, selamı, kelamı yaydığımız bir yerde anlaşmazlık, kavga değil; anlaşma vardır, sulh vardır, selamet vardır.
Genel sebepler olarak bu şiddet atmosferinin nedeni; bireysel silahlanmanın çokluğu yanında artan ahlaksızlık sonucu çiftler arasındaki sadakatsizlik, güvensizlik ve geçimsizlik ile trafik tartışmaları, alacak-verecek meselesi ve anlık öfkeler diye sıralanabilir. Bir de siyasi çalkantılara kapı aramak isteyenlerin emelleri hiçbir zaman unutulmamalıdır.
Şiddeti özendiren filmler, diziler ve bilgisayar oyunlarının özellikle genç nesle olan etkisi çok fazladır. Sanalı gerçekte yaşamaya çalışmak, sanıldığı gibi kahramanlaştırmıyor; çöktürüyor, yıkıyor, yıktırıyor.
Her gün için ortalama 9-10 saldırı oluyorsa ve bunların yüzde 80’i ateşli silahlarla gerçekleştiriliyorsa, o zaman bunun için ayrıca önlemlerin alınması kaçınılmazdır.
Birbirimize gülle değil, gül atalım. Saldırı, kin ve nefretin kapılarını kapatalım. Öfkeyi alevlendirecek hareketler değil, dindirecek erdemlilikler sergileyelim. Gençliğimize de bunu yaşayarak gösterelim.
Öfkeyle kalkanın hüsranla, pişmanlıkla oturacağının idrakine varalım ve bunu etrafa da kavratalım. Birbirimizi sevecek, birbirimize saygı gösterecek sebeplerimiz çok daha fazladır; onlara sarılalım.
Yunus Emre’nin dizeleriyle satırlarımıza son verelim: “Gelin tanış olalım / İşin kolayın tutalım / Sevelim sevilelim / Dünya kimseye kalmaz.”
İdrak edilmesi dileğiyle…

Emperyalistlerin memleketlerimize yönelik saldırıları devam ederken, bizim kendi içimizdeki öfkenin sebep olduğu olaylar ve saldırılar da maalesef azımsanmayacak düzeyde.Önceki gün Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde bir kişinin, eskiden öğrencisi olduğu okula düzenlediği saldırıda; 10’u öğrenci, 4’ü öğretmen, 1’i polis, 1’i kantin görevlisi olmak üzere 16 vatandaşımız yaralandı.Dün de Kahramanmaraş Onikişubat ilçesinde bulunan Ayser Çalık Ortaokulu’na silahlı saldırı düzenlendi. 8. Sınıf öğrencisi bir haydut okula 5 silah ve 7 şarjörle gelerek katliam gerçekleştirdi. Olayda 1’i öğretmen 8'i öğrenci 9 kişi vefat ederken 3’ü ağır 13 kişi de yaralandı. Katil de ya intihar etti veya kendini yanlışlıkla vurdu bilgisi var. Saldırıda vefat eden vatandaşlarımıza rahmet ailelerine sabır ve başsağlığı diliyorum. Yaralılara acil şifalar diliyorum.Bundan birkaç gün önce, yine İstanbul Bayrampaşa’da daha 16 yaşındaki bir gencin, kendi yaşıtları olan 10 kişinin saldırısı sonucu ağır yaralanması olayı vardı.Son 5-6 yıl içerisinde gerçekleşen saldırılar gerçekten ürkütüyor. Resmî kurumların veya sivil toplum kuruluşlarının parçalı olarak verdikleri verilere göre, saldırılardaki artış göze çarpıyor.2021 yılındaki saldırı sayısı 2 bin 100 civarıyken, bu sayı 2022’de 2 bin 300, 2023’te 3 bin, 2024’te 3 bin 800 ve 2025’te 3 bin 422 olarak değerlendiriliyor. 2025’teki olay sayısı, 2024’e göre biraz daha düşüş gösterse de yine de saldırılar çok yüksek düzeyde.Bu denli “saldırgan” olmamızın mutlaka birçok sebebi vardır; ancak bütün sebepleri kapsayan tek sebep, kendi değerlerimizden uzak kalmamızdır, nokta!Değerlerimizden uzaklaştıkça birilerinin bize “operasyon” çekmesi de kolay oluyor. Örneğin son saldırılar, çekilmek istenen derin operasyonların işaretleri olabilir.Tesanüdü, merhameti, şefkati, empatiyi, selamı, kelamı yaydığımız bir yerde anlaşmazlık, kavga değil; anlaşma vardır, sulh vardır, selamet vardır.Genel sebepler olarak bu şiddet atmosferinin nedeni; bireysel silahlanmanın çokluğu yanında artan ahlaksızlık sonucu çiftler arasındaki sadakatsizlik, güvensizlik ve geçimsizlik ile trafik tartışmaları, alacak-verecek meselesi ve anlık öfkeler diye sıralanabilir. Bir de siyasi çalkantılara kapı aramak isteyenlerin emelleri hiçbir zaman unutulmamalıdır.Şiddeti özendiren filmler, diziler ve bilgisayar oyunlarının özellikle genç nesle olan etkisi çok fazladır. Sanalı gerçekte yaşamaya çalışmak, sanıldığı gibi kahramanlaştırmıyor; çöktürüyor, yıkıyor, yıktırıyor.Her gün için ortalama 9-10 saldırı oluyorsa ve bunların yüzde 80’i ateşli silahlarla gerçekleştiriliyorsa, o zaman bunun için ayrıca önlemlerin alınması kaçınılmazdır.Birbirimize gülle değil, gül atalım. Saldırı, kin ve nefretin kapılarını kapatalım. Öfkeyi alevlendirecek hareketler değil, dindirecek erdemlilikler sergileyelim. Gençliğimize de bunu yaşayarak gösterelim.Öfkeyle kalkanın hüsranla, pişmanlıkla oturacağının idrakine varalım ve bunu etrafa da kavratalım. Birbirimizi sevecek, birbirimize saygı gösterecek sebeplerimiz çok daha fazladır; onlara sarılalım.Yunus Emre’nin dizeleriyle satırlarımıza son verelim: “Gelin tanış olalım / İşin kolayın tutalım / Sevelim sevilelim / Dünya kimseye kalmaz.”İdrak edilmesi dileğiyle…
Hamd âlemlerin Rabbine, salât ve selam da O’nun pak Rasulüne olsun.
Yazıma başlıktaki soruyla başlamak istiyorum: Çocuğunuzu seviyor musunuz?
Birçok ebeveynin bu soruya karşılık “İnsan elbette çocuğunu sever.” dediğini tahmin etmek zor değil. Tabii ki severiiiz, anneyiiiz, babayııız. Hele annelik var ya annelik, kutsaldır. Cennet annelerin ayakları altındadır. Anne, yeryüzündeki en merhametli kişidir ve biz anneler, merhametimizi Allah’ın okyanuslardan daha engin merhametinden almışız.
Bunlar doğru… Ama eksik… Zaman zaman çocuklarımızı sevmediğimiz oluyor. Sözümüzü dinlemediklerinde, bizi ‘elâlem’e rezil ettiklerinde, kimimiz için ders çalışmayıp tembellik yaptıklarında, kimimiz için o çok istediğimiz sınavı/bölümü kazanmadıklarında, kimimiz içinse en önemlisi ve en tuzağa düşürücü olanı… Sıkı durun geliyor… Dini yaşantıları zayıf olduğunda.
İnsan Ne ile Yaşar kitabında Tolstoy, insanın sevgiyle yaşadığını anlatıyor. Rabbimiz de âlemleri Peygamber Efendimize olan muhabbeti sebebiyle yarattığını bildiriyor. Bir kudsi hadiste “Sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım.” buyuruluyor. Sevgi ile var olduk, sevgi ile yaşıyoruz.
Hayvanları sevgimizle besliyoruz. Bitkilerden sevdiklerimizi suluyoruz. İnsanlardan sevdiklerimizle vakit geçirmeyi yeğliyoruz. Yeryüzündeki bütün varlıklardan sevdiklerimiz ve sevmediklerimiz olabilir. Ancak çocuklarımızı sevdiklerimiz ve sevmediklerimiz şeklinde iki kategoriye ayıramayız. En fazla şöyle gruplandırırız: sevdiklerimiz, çok sevdiklerimiz veya az sevdiklerimiz.
İsmini ve kitabını hatırlayamadığım bir hoca bir kitabında şöyle yazmıştı: “İnsan kendini sever, nefis kendini beğenir. İnsan kendi ter kokusunu bile sever kendinden çıktığı için…” Başka örnek de vermişti. Şimdi insan nasıl olur da kendinden meydana gelen evladı sevmez?
Allah aşkına ‘Seviyoruz!’ diye tutturmadan düşünün. Çocuğunuz sınavlardan zayıf aldığında da seviyor musunuz? Yaramazlık yapsa, okuldan çağrılmanıza sebep olsa da seviyor musunuz? Oğlunuz kötü arkadaşlarla takıldığında da onu sever misiniz? Kızınız keza, başını örtmek istemese, örttüğünde de gelişigüzel sırf sizden korktuğu için… Çocuklarınız namaz kılmasa da onları sever misiniz? Nuh aleyhisselam gibi bir baba olmaya sabrınız var mı?
Koşulsuz sevgi, bir çocuğun sağlıklı gelişmesi için en önemli faktörlerden biridir. “Seni sen olduğun için seviyorum. Sen benim hayatımdaki en önemli kişilerden birisin.” diyebilmektir. Amasız, şartsız şurtsuz, dayaksız çocuk yetiştirmenin ilk ve en kolay adımıdır.
Bu konu burada bitmeyecek ama son birkaç sözle bitirelim. Baba bir gün çocuğunun yanında “Dayak cennetten çıkmadır.” demiş. Çocuk da “Dayak iyi bir şey olsaydı cennetten çıkmazdı.” diye cevap vermiş. Çocuğunu dövmeyi marifet ve eğitim sanan o çok dindar, allame-i cihan büyüklere bir soru: Rasulullah (sav) hayatında kaç kere çocuk dövmüştür? Haftaya inşâallah buradan devam edeceğiz. Vesselam.

Hamd âlemlerin Rabbine, salât ve selam da O’nun pak Rasulüne olsun.Yazıma başlıktaki soruyla başlamak istiyorum: Çocuğunuzu seviyor musunuz?Birçok ebeveynin bu soruya karşılık “İnsan elbette çocuğunu sever.” dediğini tahmin etmek zor değil. Tabii ki severiiiz, anneyiiiz, babayııız. Hele annelik var ya annelik, kutsaldır. Cennet annelerin ayakları altındadır. Anne, yeryüzündeki en merhametli kişidir ve biz anneler, merhametimizi Allah’ın okyanuslardan daha engin merhametinden almışız.Bunlar doğru… Ama eksik… Zaman zaman çocuklarımızı sevmediğimiz oluyor. Sözümüzü dinlemediklerinde, bizi ‘elâlem’e rezil ettiklerinde, kimimiz için ders çalışmayıp tembellik yaptıklarında, kimimiz için o çok istediğimiz sınavı/bölümü kazanmadıklarında, kimimiz içinse en önemlisi ve en tuzağa düşürücü olanı… Sıkı durun geliyor… Dini yaşantıları zayıf olduğunda.İnsan Ne ile Yaşar kitabında Tolstoy, insanın sevgiyle yaşadığını anlatıyor. Rabbimiz de âlemleri Peygamber Efendimize olan muhabbeti sebebiyle yarattığını bildiriyor. Bir kudsi hadiste “Sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım.” buyuruluyor. Sevgi ile var olduk, sevgi ile yaşıyoruz.Hayvanları sevgimizle besliyoruz. Bitkilerden sevdiklerimizi suluyoruz. İnsanlardan sevdiklerimizle vakit geçirmeyi yeğliyoruz. Yeryüzündeki bütün varlıklardan sevdiklerimiz ve sevmediklerimiz olabilir. Ancak çocuklarımızı sevdiklerimiz ve sevmediklerimiz şeklinde iki kategoriye ayıramayız. En fazla şöyle gruplandırırız: sevdiklerimiz, çok sevdiklerimiz veya az sevdiklerimiz.İsmini ve kitabını hatırlayamadığım bir hoca bir kitabında şöyle yazmıştı: “İnsan kendini sever, nefis kendini beğenir. İnsan kendi ter kokusunu bile sever kendinden çıktığı için…” Başka örnek de vermişti. Şimdi insan nasıl olur da kendinden meydana gelen evladı sevmez?Allah aşkına ‘Seviyoruz!’ diye tutturmadan düşünün. Çocuğunuz sınavlardan zayıf aldığında da seviyor musunuz? Yaramazlık yapsa, okuldan çağrılmanıza sebep olsa da seviyor musunuz? Oğlunuz kötü arkadaşlarla takıldığında da onu sever misiniz? Kızınız keza, başını örtmek istemese, örttüğünde de gelişigüzel sırf sizden korktuğu için… Çocuklarınız namaz kılmasa da onları sever misiniz? Nuh aleyhisselam gibi bir baba olmaya sabrınız var mı?Koşulsuz sevgi, bir çocuğun sağlıklı gelişmesi için en önemli faktörlerden biridir. “Seni sen olduğun için seviyorum. Sen benim hayatımdaki en önemli kişilerden birisin.” diyebilmektir. Amasız, şartsız şurtsuz, dayaksız çocuk yetiştirmenin ilk ve en kolay adımıdır.Bu konu burada bitmeyecek ama son birkaç sözle bitirelim. Baba bir gün çocuğunun yanında “Dayak cennetten çıkmadır.” demiş. Çocuk da “Dayak iyi bir şey olsaydı cennetten çıkmazdı.” diye cevap vermiş. Çocuğunu dövmeyi marifet ve eğitim sanan o çok dindar, allame-i cihan büyüklere bir soru: Rasulullah (sav) hayatında kaç kere çocuk dövmüştür? Haftaya inşâallah buradan devam edeceğiz. Vesselam.
Urfa ve Maraş’ta okullarımıza düşen o ateş, aslında yıllardır feryat ettiğimiz, her platformda dile getirdiğimiz o acı hakikati; seküler eğitimin tam manasıyla iflasını suratımıza bir Osmanlı tokatı gibi çarpmıştır. 1923’ten itibaren, hatta Osmanlı’nın son demlerindeki o "kurtuluşu Batı’da arama" sancılarından bu yana, "akıl ve bilim" rehberliğinde inşa edildiği iddia edilen seküler eğitim modeli, insanlığa daha huzurlu, daha erdemli ve bir arada yaşama kültürü gelişmiş bir altın çağ vaat etmişti. Ancak geldiğimiz şu hazin noktada, özellikle son yıllarda okulların en kuytu köşelerine, sınıfların içine kadar sızan bu vahşet sarmalı ve toplumsal yabancılaşma, bu modelin ahlaki bir zemin inşa etmekte ne denli aciz kaldığını ve manen resmen iflas ettiğini tescillemiştir. Bizler bugün sadece bir güvenlik zafiyetini değil, koca bir neslin ruh kökünden koparılmasının faturasını konuşuyoruz.
Manadan kopuk maddenin karanlığına mahkûm edilen bu eğitim sistemi, insanı sadece biyolojik bir organizma, sadece üretim çarkları arasında dönecek bir "iş gücü" veya piyasanın iştahını kabartacak bir "tüketici" olarak kodlamıştır. Eğitim sisteminden müteal (aşkın) değerler, mukaddesat ve en önemlisi o ilahi "fıtrat" kavramı çıkarıldığında, geriye sadece maddeyle sınırlı, ufku dünya hırsıyla daralmış bir bakış açısı kalmıştır. Tarihsel süreç ve bugün yaşadığımız trajediler açıkça göstermiştir ki; vicdanı Allah korkusu ve her an O’nun huzurundaymışçasına bir sorumluluk bilinciyle (mehafetullah) beslenmeyen bir zihin, bilginin en yükseğine sahip olsa dahi modern bir canavara, teknik donanımlı bir caniye dönüşebilmektedir. İnsanı "eşref-i mahlukat" olarak değil de, sadece gelişmiş bir hayvan türü olarak gören bir sistemin, o insana "insanca" davranmayı öğretmesi eşyanın tabiatına aykırıdır.
Yükleniyor...
Bu iflasın en ağır tahribatı aile kalesinde yaşanmıştır. Seküler eğitim müfredatı, "bireyci" ve "hazcı" bir nesil kurgulayarak aileyi bir "ocak" olmaktan çıkarmış, onu sadece geçici bir konaklama birimi, bir tür otel haline getirmiştir. Anne ve babaya hürmeti "özgürlük kısıtlaması" gibi gören, yaşlıyı ekonomik bir yük, evi ise sadece bir tüketim ve uyku alanı sayan bu sığ anlayış; ailenin kutsiyetini yerle bir etmiştir. Evinde anne-babasına "öf" bile dememeyi bir şeref borcu bilen nesillerin yerini, kendi öz değerlerine "yabancılaşmış" kitleler almıştır. Keza, eski toplumsal yapımızda "komşu hakkı" ilahi bir emir ve Peygamber vasiyeti olarak görülürken; seküler eğitimin "özel alan" ve "seküler mahremiyet" ambalajlı o soğuk, ruhsuz mesafesi insanları aynı apartmanda birbirine düşman ve yabancı kılmıştır. Yan dairede aç yatanı görmeyen, feryadı işitmeyen, "dokunmayan yılan bin yaşasın" mantığıyla yetişen bu nesil, bu ruhsuz eğitimin doğrudan ve planlı bir sonucudur.
Esnaf ve ticaret ahlakındaki erozyon da bu zincirin bir halkasıdır. Ticaretin bir "hizmet ve doğruluk" kapısı, yani Ahilik ruhuyla bezenmiş bir dürüstlük meydanı olduğu gerçeği, yerini "maksimum kâr" ve her ne pahasına olursa olsun "fırsatçılık" anlayışına bırakmıştır. Doğru muhakeme yeteneğini sadece kâr-zarar hesabına indirgeyen seküler akıl; aldatmayan esnafı, hakkına razı olan müşteriyi ve dürüst tüccarı adeta "saf" olarak nitelemektedir. Hak ve hukuk kavramının yerini "güçlünün haklılığı" aldığında, toplumsal güven yerle bir olmaktadır. Tarih, seküler bir ahlak inşa etme çabasının kanlı ve soğuk tablolarıyla doludur. 18. ve 19. yüzyıldan itibaren dini hayatın dışına iten Avrupa merkezli modeller, sanayi devrimiyle birlikte bilgili ama ruhsuz, donanımlı ama vicdansız kitleler yaratmıştır. Dünyanın en "eğitimli" uluslarının, teknik bilgiyi gaz odaları ve atom bombaları inşa etmek için kullanması, bilimin ahlaktan koptuğunda insanlığı nasıl bir felakete sürüklediğinin en bariz tarihi delilidir. Bugün Urfa’da, Maraş’ta gördüğümüz o "çocuk katiller", bu eğitimin en taze ve en somut iflas belgesidir. Teorik olarak maddeyle sınırlı değerler eğitimi alan ve ruhu aç bırakılan bu çocuklar; ellerine silah aldıklarında seküler müfredatın onlara hiçbir fren mekanizması, hiçbir hesap verme korkusu kazandırmadığını tüm dünyaya kanıtlamıştır.
Bir milletin eğitim sistemi, o milletin tarihiyle, inancıyla ve fıtratı ile şekillenmiş "karakterine" uygun olmak zorundadır. Ancak bugün Türkiye’de ısrarla uygulanan bu seküler müfredat, bu toprakların genetik kodlarıyla uyuşmayan, adeta bünyeye dışarıdan zerk edilen "yabancı bir doku" hükmündedir. Yılda dokuz ay, günde yedi-sekiz saat okul sıralarında kalan çocukların ahlaken olgunlaşmak bir yana, her geçen gün değerlerinden uzaklaşması bu ağır kan uyuşmazlığının feryadıdır. Bizim geleneğimizde "terbiye" kavramı, çocuğun doğuştan getirdiği o tertemiz fıtratını muhafaza etmek ve geliştirmek üzerine kuruluydu. Seküler müfredat ise çocuğu boş bir levha (tabula rasa) olarak görüp, üzerine Batı merkezli, ruhsuz ve materyalist bir dünya görüşü işlemeye çalışmaktadır. Dokuz ay boyunca "bilgi" istifleyen ama bu bilginin "irfanla" bağını kuramayan bir çocuk, fizik dersinde atomu öğrenirken o nizamdaki mutlak kudreti ve nizamın sahibini hissetmiyorsa, o bilgi sadece bir araçtır ve maalesef Maraş’taki olayda olduğu gibi bir "imha aracına" dönüşmesi işten bile değildir.
Karnelerde vaktiyle yer alan "Dersler" ve "Davranış" (Hal ve Gidişat) ayrımı, aslında bu eğitim sisteminin kendi ayağına sıktığı bir kurşundur. Bilgiyi geçilmesi gereken bir "baraj", ahlakı ise "geçmeyi etkilemeyen bir formalite" olarak kodlayan bir sistemden karakterli nesiller beklemek, rüzgâr ekenin fırtına biçmeyeceğini sanması gibidir. Matematik probleminde hata yapanı "başarısız" diye damgalayıp, büyüğüne saygısızlık yapan, yalan söyleyen veya zulmeden öğrencinin bu davranışını sınıf geçmeye engel görmeyen bu saçmalık, öğrenciye şu zehirli mesajı vermiştir: "Bilgi her şeydir, ahlak ise bir teferruattır." İşte bu çarpık mantık, okul koridorlarını bugün cinayet mahallerine çeviren o derin hissizliği bizzat elleriyle beslemiş ve büyütmüştür.
Eskiden bir çocuğun eğitimi sadece okulun değil; mahallenin, caminin, esnafın ve komşunun da ortak mesuliyetindeydi. Seküler eğitim çocuğu okulun dört duvarı arasına hapsedip toplumun geri kalanından izole ederken, aslında o çocuğu koruyan toplumsal denetim mekanizmasını da felç etmiştir. Bugün esnafın dürüstlükten, komşunun komşu emniyetinden endişe etmesinin kökeninde, bu toprakların karakterine yabancılaşmış eğitim modeli yatmaktadır. Artık mızrak çuvala sığmamakta, sistem yama tutmamaktadır. Acil olarak maariften irfana dönmek bir beka meselesidir. Ahlak, sadece bir ders değil, bir "geçer not" sebebi olmalıdır. Davranış notu, ders notunun önüne geçmeli; karakteri olgunlaşmamış, fıtratı bozulmuş bir bireyin sadece kuru bilgiyle cemiyet içine salınması engellenmelidir. Müfredat "fıtrat" merkezli olmalı, çocuklara "ne olacağı" kadar "kim olacağı" üzerine bir sistem kurgulanmalıdır. Okul-aile-toplum bağı yeniden, milli bir ruhla tesis edilmelidir. Dokusuyla uyuşmayan bir elbiseyi giymeye zorlanan bu milletin evlatları, o dar ve ruhsuz elbisenin içinde boğulmaktadır. Derhal yerli, milli ve fıtri bir eğitim devrimi şarttır; aksi halde bu ateş sadece Urfa’yı veya Maraş’ı değil, tüm geleceğimizi yakacaktır. Bu değişime kimlerin engel olduğuna dikkatle bakalım. Hain içerdedir. O yüzden 100 yıldır kapı kilit tutmuyor…
Doç. Dr. Ahmet Kavlak
Habervakti

Urfa ve Maraş’ta okullarımıza düşen o ateş, aslında yıllardır feryat ettiğimiz, her platformda dile getirdiğimiz o acı hakikati; seküler eğitimin tam manasıyla iflasını suratımıza bir Osmanlı tokatı gibi çarpmıştır. 1923’ten itibaren, hatta Osmanlı’nın son demlerindeki o "kurtuluşu Batı’da arama" sancılarından bu yana, "akıl ve bilim" rehberliğinde inşa edildiği iddia edilen seküler eğitim modeli, insanlığa daha huzurlu, daha erdemli ve bir arada yaşama kültürü gelişmiş bir altın çağ vaat etmişti. Ancak geldiğimiz şu hazin noktada, özellikle son yıllarda okulların en kuytu köşelerine, sınıfların içine kadar sızan bu vahşet sarmalı ve toplumsal yabancılaşma, bu modelin ahlaki bir zemin inşa etmekte ne denli aciz kaldığını ve manen resmen iflas ettiğini tescillemiştir. Bizler bugün sadece bir güvenlik zafiyetini değil, koca bir neslin ruh kökünden koparılmasının faturasını konuşuyoruz.Manadan kopuk maddenin karanlığına mahkûm edilen bu eğitim sistemi, insanı sadece biyolojik bir organizma, sadece üretim çarkları arasında dönecek bir "iş gücü" veya piyasanın iştahını kabartacak bir "tüketici" olarak kodlamıştır. Eğitim sisteminden müteal (aşkın) değerler, mukaddesat ve en önemlisi o ilahi "fıtrat" kavramı çıkarıldığında, geriye sadece maddeyle sınırlı, ufku dünya hırsıyla daralmış bir bakış açısı kalmıştır. Tarihsel süreç ve bugün yaşadığımız trajediler açıkça göstermiştir ki; vicdanı Allah korkusu ve her an O’nun huzurundaymışçasına bir sorumluluk bilinciyle (mehafetullah) beslenmeyen bir zihin, bilginin en yükseğine sahip olsa dahi modern bir canavara, teknik donanımlı bir caniye dönüşebilmektedir. İnsanı "eşref-i mahlukat" olarak değil de, sadece gelişmiş bir hayvan türü olarak gören bir sistemin, o insana "insanca" davranmayı öğretmesi eşyanın tabiatına aykırıdır.Yükleniyor...Bu iflasın en ağır tahribatı aile kalesinde yaşanmıştır. Seküler eğitim müfredatı, "bireyci" ve "hazcı" bir nesil kurgulayarak aileyi bir "ocak" olmaktan çıkarmış, onu sadece geçici bir konaklama birimi, bir tür otel haline getirmiştir. Anne ve babaya hürmeti "özgürlük kısıtlaması" gibi gören, yaşlıyı ekonomik bir yük, evi ise sadece bir tüketim ve uyku alanı sayan bu sığ anlayış; ailenin kutsiyetini yerle bir etmiştir. Evinde anne-babasına "öf" bile dememeyi bir şeref borcu bilen nesillerin yerini, kendi öz değerlerine "yabancılaşmış" kitleler almıştır. Keza, eski toplumsal yapımızda "komşu hakkı" ilahi bir emir ve Peygamber vasiyeti olarak görülürken; seküler eğitimin "özel alan" ve "seküler mahremiyet" ambalajlı o soğuk, ruhsuz mesafesi insanları aynı apartmanda birbirine düşman ve yabancı kılmıştır. Yan dairede aç yatanı görmeyen, feryadı işitmeyen, "dokunmayan yılan bin yaşasın" mantığıyla yetişen bu nesil, bu ruhsuz eğitimin doğrudan ve planlı bir sonucudur.Esnaf ve ticaret ahlakındaki erozyon da bu zincirin bir halkasıdır. Ticaretin bir "hizmet ve doğruluk" kapısı, yani Ahilik ruhuyla bezenmiş bir dürüstlük meydanı olduğu gerçeği, yerini "maksimum kâr" ve her ne pahasına olursa olsun "fırsatçılık" anlayışına bırakmıştır. Doğru muhakeme yeteneğini sadece kâr-zarar hesabına indirgeyen seküler akıl; aldatmayan esnafı, hakkına razı olan müşteriyi ve dürüst tüccarı adeta "saf" olarak nitelemektedir. Hak ve hukuk kavramının yerini "güçlünün haklılığı" aldığında, toplumsal güven yerle bir olmaktadır. Tarih, seküler bir ahlak inşa etme çabasının kanlı ve soğuk tablolarıyla doludur. 18. ve 19. yüzyıldan itibaren dini hayatın dışına iten Avrupa merkezli modeller, sanayi devrimiyle birlikte bilgili ama ruhsuz, donanımlı ama vicdansız kitleler yaratmıştır. Dünyanın en "eğitimli" uluslarının, teknik bilgiyi gaz odaları ve atom bombaları inşa etmek için kullanması, bilimin ahlaktan koptuğunda insanlığı nasıl bir felakete sürüklediğinin en bariz tarihi delilidir. Bugün Urfa’da, Maraş’ta gördüğümüz o "çocuk katiller", bu eğitimin en taze ve en somut iflas belgesidir. Teorik olarak maddeyle sınırlı değerler eğitimi alan ve ruhu aç bırakılan bu çocuklar; ellerine silah aldıklarında seküler müfredatın onlara hiçbir fren mekanizması, hiçbir hesap verme korkusu kazandırmadığını tüm dünyaya kanıtlamıştır.Bir milletin eğitim sistemi, o milletin tarihiyle, inancıyla ve fıtratı ile şekillenmiş "karakterine" uygun olmak zorundadır. Ancak bugün Türkiye’de ısrarla uygulanan bu seküler müfredat, bu toprakların genetik kodlarıyla uyuşmayan, adeta bünyeye dışarıdan zerk edilen "yabancı bir doku" hükmündedir. Yılda dokuz ay, günde yedi-sekiz saat okul sıralarında kalan çocukların ahlaken olgunlaşmak bir yana, her geçen gün değerlerinden uzaklaşması bu ağır kan uyuşmazlığının feryadıdır. Bizim geleneğimizde "terbiye" kavramı, çocuğun doğuştan getirdiği o tertemiz fıtratını muhafaza etmek ve geliştirmek üzerine kuruluydu. Seküler müfredat ise çocuğu boş bir levha (tabula rasa) olarak görüp, üzerine Batı merkezli, ruhsuz ve materyalist bir dünya görüşü işlemeye çalışmaktadır. Dokuz ay boyunca "bilgi" istifleyen ama bu bilginin "irfanla" bağını kuramayan bir çocuk, fizik dersinde atomu öğrenirken o nizamdaki mutlak kudreti ve nizamın sahibini hissetmiyorsa, o bilgi sadece bir araçtır ve maalesef Maraş’taki olayda olduğu gibi bir "imha aracına" dönüşmesi işten bile değildir.Karnelerde vaktiyle yer alan "Dersler" ve "Davranış" (Hal ve Gidişat) ayrımı, aslında bu eğitim sisteminin kendi ayağına sıktığı bir kurşundur. Bilgiyi geçilmesi gereken bir "baraj", ahlakı ise "geçmeyi etkilemeyen bir formalite" olarak kodlayan bir sistemden karakterli nesiller beklemek, rüzgâr ekenin fırtına biçmeyeceğini sanması gibidir. Matematik probleminde hata yapanı "başarısız" diye damgalayıp, büyüğüne saygısızlık yapan, yalan söyleyen veya zulmeden öğrencinin bu davranışını sınıf geçmeye engel görmeyen bu saçmalık, öğrenciye şu zehirli mesajı vermiştir: "Bilgi her şeydir, ahlak ise bir teferruattır." İşte bu çarpık mantık, okul koridorlarını bugün cinayet mahallerine çeviren o derin hissizliği bizzat elleriyle beslemiş ve büyütmüştür.Eskiden bir çocuğun eğitimi sadece okulun değil; mahallenin, caminin, esnafın ve komşunun da ortak mesuliyetindeydi. Seküler eğitim çocuğu okulun dört duvarı arasına hapsedip toplumun geri kalanından izole ederken, aslında o çocuğu koruyan toplumsal denetim mekanizmasını da felç etmiştir. Bugün esnafın dürüstlükten, komşunun komşu emniyetinden endişe etmesinin kökeninde, bu toprakların karakterine yabancılaşmış eğitim modeli yatmaktadır. Artık mızrak çuvala sığmamakta, sistem yama tutmamaktadır. Acil olarak maariften irfana dönmek bir beka meselesidir. Ahlak, sadece bir ders değil, bir "geçer not" sebebi olmalıdır. Davranış notu, ders notunun önüne geçmeli; karakteri olgunlaşmamış, fıtratı bozulmuş bir bireyin sadece kuru bilgiyle cemiyet içine salınması engellenmelidir. Müfredat "fıtrat" merkezli olmalı, çocuklara "ne olacağı" kadar "kim olacağı" üzerine bir sistem kurgulanmalıdır. Okul-aile-toplum bağı yeniden, milli bir ruhla tesis edilmelidir. Dokusuyla uyuşmayan bir elbiseyi giymeye zorlanan bu milletin evlatları, o dar ve ruhsuz elbisenin içinde boğulmaktadır. Derhal yerli, milli ve fıtri bir eğitim devrimi şarttır; aksi halde bu ateş sadece Urfa’yı veya Maraş’ı değil, tüm geleceğimizi yakacaktır. Bu değişime kimlerin engel olduğuna dikkatle bakalım. Hain içerdedir. O yüzden 100 yıldır kapı kilit tutmuyor…Doç. Dr. Ahmet KavlakHabervakti
Süreci doğru anlamak!
Abdulkadir Turan
Ağırlaştırılmış müebbet cezasına çarpıtılan Öcalan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bin sayfayı geçen bir savunma göndermiş, ardından o savunmayı “Sümer Rahip Devleti’nden Demokratik Cumhuriyete” başlığı altında kitap olarak yayımlatmıştı.
Bu savunmanın en dikkat çekici içeriklerinden biri Öcalan’ın Batı’ya verdiği “büyük vaat”ti. Ona göre, o güne kadar Batı’nın hiçbir işbirlikçisi İslam dünyasını dönüştürmeyi başaramamıştı. Desteklenmesi durumunda kendisi, bunu başarabilir, “Ortadoğu”yu dönüştürebilirdi. Muhtemelen birileri, o Şam’da iken veya oralardan Kenya’ya uzanırken onun kulağına bir şeyler fısıldamıştı. Öcalan, şimdi meseleye nasıl bakıyor, onu ancak ilgili olanlar bilir.
Şu anda Natenyahu-Trump ekibiyle ilgili yüz yüze olunan durum ise onun söz konusu savunmasındaki önerisine hiç uzak değildir. Batı, bütün dünyayı bir şekilde dönüştürürken İslam dünyasıyla baş edemedi. Kökleri baba-oğul Bush’a ve onları da geçerek Ronald Reagan’e dayanan bir yeni sömürgeleştirme girişimi ile karşı karşıyayız.
Sürecin mimarı, azınlıklar üzerine çalışan Bernard Lewis olarak görünmektedir. Ancak Hrair Dökmeciyan gibi İslam dünyası kökenli eski dış azınlık mensubu Pentagon danışmanları işin içinde oldukları gibi, sürecin tarihsel kök yönü Arnold Toynbee hatta Thomas Walker Arnold’a kadar götürülebilir. Güncel yanında ise ikisi de Lewis’e bağlı çalışan Samuel P. Huntington ve Fukayama da kesinlikle yer almışlardır.
Körfez Savaşı’nın mimarı olan Lewis, daha önce başarılmayanı Toynbee’den epey istifa edip ondan farklı bir yaklaşımla İslam dünyası iç azınlıkların kullanılması teziyle başarılabileceğini derin ABD’ye inandırmış olmalıdır. israil’in kuruluşunda yer alan Lewis, belli ki israil’in genişlemesinde ve bölgesel güce dönüştürülmesinde de projeler öne sürmüştür.
Anlaşılacağı üzere kökleri en geç İkinci Dünya Savaşı sonrasına dayanan ancak 1970’li yıllarda Sovyetlerin çöküş işaretlerinin görülmesiyle netleşen aşama aşama yol alan uzun bir planlama, derin bir stratejiyle karşı karşıyız. Bu stratejinin nihai hedefi daha önce başarılmayanın başarılması, yani hizaya getirilmeyen İslam dünyasının başının tamamen ezilmesidir. Arabistan’ın zengin semti Doğu Arabistan’daki lider değişiklikleri Zayed ve Bin Selman’ın isminin öne çıkması da bu derin stratejinin bir parçasıdır. Ama meselenin en derinlikli ve en sorunlu yanlarından biri, İslam dünyasının kadim iç azınlıkları üzerinden istikrarsızlaştırılmasıdır.
Belli ki bölgenin önce küçük ve vekil güçler olarak azınlıklar üzerinden istikrarsızlaştırılması, ardından büyük ve asıl güçler olarak ABD ve israil tarafından istilası yönünde bir hesap yapılmıştır. Bu hesabın nihai hedefi Nil’den Fırat’a genişletilmiş bir israil’dir. Bunun için bölgede hiçbir büyük devletin bırakılmaması istenmektedir.
Böyle derinlikli bir stratejinin karşısına yüzeysel, günlükçü yaklaşımlarla çıkılmaz. Böyle bir strateji sloganlarla son bulmaz. Bölgenin israil’i bertaraf etme stratejisine ihtiyaç vardır. Herkes bu strateji doğrultusunda elini taşın altına koymalıdır.
Umut edilen, yaşanılanlardan herkesin ders çıkarması ve İslam birliğinin herkesin yararına olan büyük stratejiler gerektirdiğinin bilinmesidir.
Not:
Makalede adı geçen kimi isimlerin süreçteki etkileri şu şekilde özetlenebilir:
Thomas Walker Arnold, İslam'ın din; Arnold Toynbee, medeniyet olarak tarihte kalmadığını ve modern dünyada varlık göstermeye devam edeceğini ortaya koymuş. Dolayısıyla İslam'ın aldığı darbelerle ortadan kalkmadığını ve kalkmayacağını göstermiştir. Bu araştırmacılar, Batı'nın İslam'ın durdurulması için ek önlemlere yönelmesinin önünü açmıştır.
Lewis, israil istilası ve Körfez Savaşı istilalarının iç azınlıkların (etnik, mezhepsel) kullanılmasıyla İslam'ın merkez kıtasında etkisizleştirebileceğine inanmıştır.
Fukayama ve Huntington, küreselleşmenin Batı lehinde neticelenmesiyle ilgili görüşler sergilemişlerdir.
Dökmeciyan ise İslâmî uyanış hareketlerinin etkisizleştirilmesi yönünde katkılar sunmuştur.
Reagen'den başlayarak ABD yöneticileri, Cumhuriyetçi veya Demokrat süreci kararlılıkla sürdürmüş, stratejiyi adım adım uygulamaya çalışmışlardır. Bu bağlamda İslam dünyasındaki iç azınlıkların güçlendirilmesi ve onlarla da ilişkili sahte kılavuzların/kurtarıcıların üretilmesi sürecin önemli bir yönünü teşkil etmektedir.

Süreci doğru anlamak!Abdulkadir Turan Ağırlaştırılmış müebbet cezasına çarpıtılan Öcalan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bin sayfayı geçen bir savunma göndermiş, ardından o savunmayı “Sümer Rahip Devleti’nden Demokratik Cumhuriyete” başlığı altında kitap olarak yayımlatmıştı.Bu savunmanın en dikkat çekici içeriklerinden biri Öcalan’ın Batı’ya verdiği “büyük vaat”ti. Ona göre, o güne kadar Batı’nın hiçbir işbirlikçisi İslam dünyasını dönüştürmeyi başaramamıştı. Desteklenmesi durumunda kendisi, bunu başarabilir, “Ortadoğu”yu dönüştürebilirdi. Muhtemelen birileri, o Şam’da iken veya oralardan Kenya’ya uzanırken onun kulağına bir şeyler fısıldamıştı. Öcalan, şimdi meseleye nasıl bakıyor, onu ancak ilgili olanlar bilir. Şu anda Natenyahu-Trump ekibiyle ilgili yüz yüze olunan durum ise onun söz konusu savunmasındaki önerisine hiç uzak değildir. Batı, bütün dünyayı bir şekilde dönüştürürken İslam dünyasıyla baş edemedi. Kökleri baba-oğul Bush’a ve onları da geçerek Ronald Reagan’e dayanan bir yeni sömürgeleştirme girişimi ile karşı karşıyayız.Sürecin mimarı, azınlıklar üzerine çalışan Bernard Lewis olarak görünmektedir. Ancak Hrair Dökmeciyan gibi İslam dünyası kökenli eski dış azınlık mensubu Pentagon danışmanları işin içinde oldukları gibi, sürecin tarihsel kök yönü Arnold Toynbee hatta Thomas Walker Arnold’a kadar götürülebilir. Güncel yanında ise ikisi de Lewis’e bağlı çalışan Samuel P. Huntington ve Fukayama da kesinlikle yer almışlardır.Körfez Savaşı’nın mimarı olan Lewis, daha önce başarılmayanı Toynbee’den epey istifa edip ondan farklı bir yaklaşımla İslam dünyası iç azınlıkların kullanılması teziyle başarılabileceğini derin ABD’ye inandırmış olmalıdır. israil’in kuruluşunda yer alan Lewis, belli ki israil’in genişlemesinde ve bölgesel güce dönüştürülmesinde de projeler öne sürmüştür.Anlaşılacağı üzere kökleri en geç İkinci Dünya Savaşı sonrasına dayanan ancak 1970’li yıllarda Sovyetlerin çöküş işaretlerinin görülmesiyle netleşen aşama aşama yol alan uzun bir planlama, derin bir stratejiyle karşı karşıyız. Bu stratejinin nihai hedefi daha önce başarılmayanın başarılması, yani hizaya getirilmeyen İslam dünyasının başının tamamen ezilmesidir. Arabistan’ın zengin semti Doğu Arabistan’daki lider değişiklikleri Zayed ve Bin Selman’ın isminin öne çıkması da bu derin stratejinin bir parçasıdır. Ama meselenin en derinlikli ve en sorunlu yanlarından biri, İslam dünyasının kadim iç azınlıkları üzerinden istikrarsızlaştırılmasıdır.Belli ki bölgenin önce küçük ve vekil güçler olarak azınlıklar üzerinden istikrarsızlaştırılması, ardından büyük ve asıl güçler olarak ABD ve israil tarafından istilası yönünde bir hesap yapılmıştır. Bu hesabın nihai hedefi Nil’den Fırat’a genişletilmiş bir israil’dir. Bunun için bölgede hiçbir büyük devletin bırakılmaması istenmektedir.Böyle derinlikli bir stratejinin karşısına yüzeysel, günlükçü yaklaşımlarla çıkılmaz. Böyle bir strateji sloganlarla son bulmaz. Bölgenin israil’i bertaraf etme stratejisine ihtiyaç vardır. Herkes bu strateji doğrultusunda elini taşın altına koymalıdır.Umut edilen, yaşanılanlardan herkesin ders çıkarması ve İslam birliğinin herkesin yararına olan büyük stratejiler gerektirdiğinin bilinmesidir.Not:Makalede adı geçen kimi isimlerin süreçteki etkileri şu şekilde özetlenebilir: Thomas Walker Arnold, İslam'ın din; Arnold Toynbee, medeniyet olarak tarihte kalmadığını ve modern dünyada varlık göstermeye devam edeceğini ortaya koymuş. Dolayısıyla İslam'ın aldığı darbelerle ortadan kalkmadığını ve kalkmayacağını göstermiştir. Bu araştırmacılar, Batı'nın İslam'ın durdurulması için ek önlemlere yönelmesinin önünü açmıştır.Lewis, israil istilası ve Körfez Savaşı istilalarının iç azınlıkların (etnik, mezhepsel) kullanılmasıyla İslam'ın merkez kıtasında etkisizleştirebileceğine inanmıştır.Fukayama ve Huntington, küreselleşmenin Batı lehinde neticelenmesiyle ilgili görüşler sergilemişlerdir. Dökmeciyan ise İslâmî uyanış hareketlerinin etkisizleştirilmesi yönünde katkılar sunmuştur. Reagen'den başlayarak ABD yöneticileri, Cumhuriyetçi veya Demokrat süreci kararlılıkla sürdürmüş, stratejiyi adım adım uygulamaya çalışmışlardır. Bu bağlamda İslam dünyasındaki iç azınlıkların güçlendirilmesi ve onlarla da ilişkili sahte kılavuzların/kurtarıcıların üretilmesi sürecin önemli bir yönünü teşkil etmektedir.
Deli Padişah Akıllı Trump(!)
Özkan Yaman
12 Eylül darbesinden bir iki yıl sonra işte. Okul çok kalabalık. 23 Nisan törenleri için hazırlık var. Ama öyle sadece okulu süsleme filan değil, daha sonraları sadece askerlikte yapıldığını fark ettiğimiz türden çok nizami tören yürüyüşleri, bando takımı, toplu söylenen marşlar ve diğer aşırı disiplin içeren gösteriler. Bir de tahtadan silahlar verselerdi tam olurdu. O zaman onu neden akıl edemediler acaba?
Sonra coşkuyla okumamız için günlerce ezberletilen şiirlerdeki vurgular da şöyle kurgulanmıştı: “Vatan tehlikedeydi, padişahı kovmuştuk, bize ne saltanat ne sultan lazım değildi, çağdaş, aydın bir ulus olmuştuk..”
Devrim, modernlik üzerinden anlatılınca küçük zihinlerin sorgulama yeteneği de otomatik iptal edilmiş oluyordu ya böylece Osmanlı’yı hiç merak etmeye bile gerek kalmıyordu “eski” denmesi yeterliydi. Sınıfta; kılık kıyafet devrimini, şapka inkılabını, ölçü ve takvimdeki değişiklikleri dinlerken, sokaktan geçen kişinin “eskiiiciiiii!” diye bağırışı, bilinçaltında, öğüten değirmenin sesi gibiydi..
Güya uygarlık diye ulaşmamız gereken bir seviye vardı. Bu seviyenin ne olduğunu da detaylı bilmeye gerek yoktu. Vatanı kendilerinden kurtarmak için savaşılanların seviyesi demek de boştu. Fransızlar, İngilizler, Almanlar, Amerikalılar gibi o zaman yeniyi bize giydiren, yeniyi bize satan kim varsa onların; kayıtsız şartsız benzememiz, öykünmemiz, olduğu gibi taklit etmemiz gereken tüm vaziyetleriydi işte. O seviyede olanlar, ürettikleri otomobilin, uçağın yanında kravatlı, ceketli, pantolonlu, foterli poz veriyorlardı ya bu kadarı kâfiydi.
Avrupa’da babadan oğula geçen yedi krallık bulunduğu ve bunların hiç aksamadan varlığını sürdürdüğü saklanan bilgilerdendi. Bu konuda neden onlara uymadığımız kısmı atlanarak bizim görevimizin böyle işleri kurcalamadan bizzat kendi coğrafyamızın geçmişini sınırsız kötülemek, “işleri güçleri asmak kesmek olan sultanlar, çocuk padişahlar, deli padişahlar gelmiş” diye fazilet abidesi rolüne bürünüp akıldânelik yapmaktı. Bunlar hep monarşi ve saltanat yüzündendi. Demokraside asla böyle şeyler olmazdı. Halk, deli birini seçecek değildi ya. Gerçi son zamanlarda “Yeter ki Erdoğan gitsin, tuvalet terliği olsa ona oy veririz” diyenler oldu ama bu durum istisna sayılmalıydı.
Hele bir de Amerika var ya, oranın halkı çok daha bilinçli, acayip uygar, müthiş aydın, dehşet modern oldukları için onlar asla yanlış kişiyi seçmezlerdi. Tamam kapitalin etkisi olurdu ama adamlar herhalde beyni olmayan, ortalama etik vasıfları taşımayan, evrensel asgari olumlu davranış yeterliliğine sahip olmayan adayı hiç mi hiç seçmezlerdi.
Diyelim ki seçtikleri aday aklını oynattı, bu durumda hem onu hemen görevden alırlardı hem de kararlarına itiraz ederler uygulamazlardı.
Haa Trump’ın öyle olduğunu mu fark ettiler, merak etmeyin kısa sürede onun ipini çekerler diyeceksiniz.
İyi de önceki başkanlar çok mu normaldi? Hangisinin sicilinde devasa soykırımlar yok, işgaller yok? Hangisi kendisini tanrı yerine koymamış, hangisi Afrikalıyı, “Ortadoğulu” ve Asyalıyı normal insan olarak görmüş?
O zaman geriye çok fazla ihtimal kalmıyor. Demokrasi denilen uygarlık zımbırtısı, uğursuz delileri, katilleri, ahlaksızları ve insanlık düşmanlıklarını başa getirmek için de son derece kullanışlı bir araç.
Tamam Amerikan halkı kendisine ahmak birini mi uygun görüyor, sadist, manyak birini mi layık görüyor kimi seçerse seçsin de bu seçtikleri zat, hünerlerini yalnızca kendini seçenlere göstersin.
Maalesef, seçtiklerini dünyanın başına bela ediyorlar.
O yüzden Nuh aleyhisselamın duasını vird edinmek lazım: "Rabbim! Yeryüzünde inkârcılardan, hareket eden bir tek kişi bırakma.” (Nuh 26)
Neyse bize düşen belli.
Uslu çocuklar olmaya devam:
“Vatan tehlikedeydi. Ne padişah ne sultan. Uygarlık hedefimiz, çağdaşlıktır gayemiz. Çok yaşa demokrasi çok yaşa modernliğimiz..”
Özkan Yaman Doğruhaber gazetesi

Deli Padişah Akıllı Trump(!)Özkan Yaman12 Eylül darbesinden bir iki yıl sonra işte. Okul çok kalabalık. 23 Nisan törenleri için hazırlık var. Ama öyle sadece okulu süsleme filan değil, daha sonraları sadece askerlikte yapıldığını fark ettiğimiz türden çok nizami tören yürüyüşleri, bando takımı, toplu söylenen marşlar ve diğer aşırı disiplin içeren gösteriler. Bir de tahtadan silahlar verselerdi tam olurdu. O zaman onu neden akıl edemediler acaba?Sonra coşkuyla okumamız için günlerce ezberletilen şiirlerdeki vurgular da şöyle kurgulanmıştı: “Vatan tehlikedeydi, padişahı kovmuştuk, bize ne saltanat ne sultan lazım değildi, çağdaş, aydın bir ulus olmuştuk..”Devrim, modernlik üzerinden anlatılınca küçük zihinlerin sorgulama yeteneği de otomatik iptal edilmiş oluyordu ya böylece Osmanlı’yı hiç merak etmeye bile gerek kalmıyordu “eski” denmesi yeterliydi. Sınıfta; kılık kıyafet devrimini, şapka inkılabını, ölçü ve takvimdeki değişiklikleri dinlerken, sokaktan geçen kişinin “eskiiiciiiii!” diye bağırışı, bilinçaltında, öğüten değirmenin sesi gibiydi..Güya uygarlık diye ulaşmamız gereken bir seviye vardı. Bu seviyenin ne olduğunu da detaylı bilmeye gerek yoktu. Vatanı kendilerinden kurtarmak için savaşılanların seviyesi demek de boştu. Fransızlar, İngilizler, Almanlar, Amerikalılar gibi o zaman yeniyi bize giydiren, yeniyi bize satan kim varsa onların; kayıtsız şartsız benzememiz, öykünmemiz, olduğu gibi taklit etmemiz gereken tüm vaziyetleriydi işte. O seviyede olanlar, ürettikleri otomobilin, uçağın yanında kravatlı, ceketli, pantolonlu, foterli poz veriyorlardı ya bu kadarı kâfiydi.Avrupa’da babadan oğula geçen yedi krallık bulunduğu ve bunların hiç aksamadan varlığını sürdürdüğü saklanan bilgilerdendi. Bu konuda neden onlara uymadığımız kısmı atlanarak bizim görevimizin böyle işleri kurcalamadan bizzat kendi coğrafyamızın geçmişini sınırsız kötülemek, “işleri güçleri asmak kesmek olan sultanlar, çocuk padişahlar, deli padişahlar gelmiş” diye fazilet abidesi rolüne bürünüp akıldânelik yapmaktı. Bunlar hep monarşi ve saltanat yüzündendi. Demokraside asla böyle şeyler olmazdı. Halk, deli birini seçecek değildi ya. Gerçi son zamanlarda “Yeter ki Erdoğan gitsin, tuvalet terliği olsa ona oy veririz” diyenler oldu ama bu durum istisna sayılmalıydı.Hele bir de Amerika var ya, oranın halkı çok daha bilinçli, acayip uygar, müthiş aydın, dehşet modern oldukları için onlar asla yanlış kişiyi seçmezlerdi. Tamam kapitalin etkisi olurdu ama adamlar herhalde beyni olmayan, ortalama etik vasıfları taşımayan, evrensel asgari olumlu davranış yeterliliğine sahip olmayan adayı hiç mi hiç seçmezlerdi.Diyelim ki seçtikleri aday aklını oynattı, bu durumda hem onu hemen görevden alırlardı hem de kararlarına itiraz ederler uygulamazlardı.Haa Trump’ın öyle olduğunu mu fark ettiler, merak etmeyin kısa sürede onun ipini çekerler diyeceksiniz.İyi de önceki başkanlar çok mu normaldi? Hangisinin sicilinde devasa soykırımlar yok, işgaller yok? Hangisi kendisini tanrı yerine koymamış, hangisi Afrikalıyı, “Ortadoğulu” ve Asyalıyı normal insan olarak görmüş?O zaman geriye çok fazla ihtimal kalmıyor. Demokrasi denilen uygarlık zımbırtısı, uğursuz delileri, katilleri, ahlaksızları ve insanlık düşmanlıklarını başa getirmek için de son derece kullanışlı bir araç.Tamam Amerikan halkı kendisine ahmak birini mi uygun görüyor, sadist, manyak birini mi layık görüyor kimi seçerse seçsin de bu seçtikleri zat, hünerlerini yalnızca kendini seçenlere göstersin.Maalesef, seçtiklerini dünyanın başına bela ediyorlar.O yüzden Nuh aleyhisselamın duasını vird edinmek lazım: "Rabbim! Yeryüzünde inkârcılardan, hareket eden bir tek kişi bırakma.” (Nuh 26)Neyse bize düşen belli.Uslu çocuklar olmaya devam:“Vatan tehlikedeydi. Ne padişah ne sultan. Uygarlık hedefimiz, çağdaşlıktır gayemiz. Çok yaşa demokrasi çok yaşa modernliğimiz..”Özkan Yaman Doğruhaber gazetesi
Orban ve Magyar. Ekrem ve Mansur.. CHP ve yalaka gazeteciler!
2015’te Çipras’ın Yunanistan’da seçimi kazanmasına pek sevinmişti, bizim solcular..
2018’te Ali Koç’un Fenerbahçe Başkanlığı’na gelmesine de..
Her seferinde “Bakın şu ülkede, şu toplulukta şu kadar yıl süren başkanlık sona erdi. Değişim yaşandı. AK parti iktidarı da sonlanacak.” diye sevindirik oluyorlardı..
2007’de Cumhuriyet mitingleri ile o hayalleri gördüler.
“Sayın bakalım, biz kaç kişiyiz” dediler..
Saydık..
Hepsinin bir AK Parti etmediğini, kendilerine gösterdik..
2011’de yine aynı söylemle karşımıza çıktılar. Yine duvara tosladılar.
2015’te, Çipras kazandı, Türkiye’de de muhalefet kazanacak” dediler. Olmadı.
2018’de de olmadı.
2019’da Ukrayna’da Volodimir Zelenky ile sevindiler..
2023’te de başaramadılar.
Şimdi 2028’e gözlerini diktiler..
Macaristan’da pazar günü yapılan seçimde, 16 yıllık iktidarın sonuna gelen Victor Orban üzerinden, yine sevindirik oldular..
Diyorlar ki, “Orban diktatördü, onun için Magyar’ın seçimi dünyada bir dönüm..”
Hatırlatıyorum:
“Mansur Yavaş da, Orban gibi bir diktatör. Baksanıza, belediye araçlarını kendi menfaati için Karabük’e göndertmiş. Çankırı’ya göndertmiş.. Kimse de itiraz edememiş.. ‘Belediyenin aracını, niye kendi cumhurbaşkanlığı yardımcılığı adaylığınız için kullandırtıyorsunuz’ denilememiş.. Orban’da itiraz ediyorsunuz da, Mansur’da niye, yolsuzluğun karşısında durmuyorsunuz, ‘CHP’li kim var ise, yolsuzluk operasyonuna muhatap ediliyor’ diyor, yolsuzluğu tek adamlığı savunuyorsunuz..”
Diyorlar ki: “Orban kadrolaştı, kendisine yakın isimleri devlette görevlendirdi. Onun için de seçimi kaybetmesi mukadderdi..”
Kadrolaşmanın yanlışlığını kabul ediyorum, hatırlatıyorum:
“O zaman Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım hakkında.. Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan hakkında, sevgililerini belediyelerde işe aldırtmalarına yönelik soruşturmalara niye itiraz ediyorsunuz. Niçin ‘CHP’li olmasaydılar, soruşturma yapılmazdı’ diye itirazda bulunup, sevgililerini belediyeye alanları savunuyorsunuz. Oban kadrolaşmış, gitmesi mukadder olmuş. Uşak ve Bolu Belediye başkanları da, sevgililerine varıncaya kadar kadrolaşmış, gitmeleri mukadder olmuş.. Niye itiraz ediyorsunuz..”
Diyorlar ki: “16 yıllık yöneticiliği döneminde Orban büyük bir zenginlik elde etti. Yöneticinin bu denli zenginleşmesi, kabul edilemez. Halk bunu kabul etmez..”
Ben de bu tespite katılıyorum ve diyorum ki:
“Ekrem İmamoğlu’nun son 6 yıllık belediye imkanları ile zenginleşmesini jetlerde gezmesini, sözde gazetecileri toplayıp Roma seyahatleri düzenlemesini, iki villayı rüşvet olarak edinmesini soruşturan savcılara niye itiraz ediyorsunuz? Haksız zenginlemeye karşı iseniz. Orban’ın servet edinmesine yaptığınız itirazı, Ekrem İmamoğlu’nda niye tekrarlamıyorsunuz?”
Diyorlar ki: “Orban, partisine yakın birisinin cinsel suçunu örtbas etmekle suçlanıyor. Halk bu suçlamayı ciddi buldu ve rakibine yöneldi. Suçluların siyasi partilerce, devlet yöneticilerince korunması, seçmen nezdinde mutlaka cezalandırılır. Orban da bu cezalandırmanın muhatabı oldu..”
Doğru söylediklerini belirtiyorum, ama gerçekleri istismar ettiklerini yüzlerine vuruyorum ve diyorum ki:
“Cinsel suç veya diğer suçlardan dolayı yargılananların korunması, kollanması asla kabul edilemez olduğunu gerçekten söylüyorsanız. Görele Belediye Başkanı Hasbi Dede’nin, gece yarısı 16 yaşındaki bir kıza cinsel tacizini savunan CHP’li kadın vekillere niye kalkan oluyorsunuz? Niçin Hasbi Dede’yi ihraç etmek için aylar beklediniz? Niçin trafik kazası süsü verilmiş bir cinayetle, mağdur kız ortadan kaldırıldıktan sonra, ancak o ihraç sürecini başlatabildiniz? Daha büyük bir suç işlendikten sonra niye en başta yapmanız gerekeni hayata geçirdiniz.. Niçin yolsuzluk yapan diğer CHP’lileri ölümüne destekliyorsunuz, muhalefet partisi üyesi oldukları için soruşturmaya muhatap oluyorlar diye algı yapıyorsunuz?”
Diyorlar ki: “Orban basına hükmediyordu, kendisine yakın gazeteciler oluşturmuş, ısmarlama haberler yaptırıyordu. Gazetecileri uşak gibi kullanan siyasetçilerin mağlubiyetleri vazgeçilmezdir..”
Çok doğru bir tespit.
Ama kendilerine hatırlatıyorum:
“Ekrem İmamoğlu’nun milyarlarca liralık yolsuzluk iddialarına rağmen avukatlığına soyunan gazeteciler için niye aynı değerlendirmeyi yapmıyorsunuz? Niye Ekrem İmamoğlu’nun oluşturduğu devasa rüşvet parası bütçeleri ile, gazetelerin finanse edildiğini, Sözcü’nün genel yayın yönetmeninin ‘Ettiği küfrü duysanız, utanırsınız’ dedikten iki hafta sonra elinde çikolata kutusu ile gelen Ekrem İmamoğlu’nu kapıda karşılamak zorunda kaldığını niye görmezden geliyorsunuz? Karar gazetesinin, adeta İmamoğlu suç örgütünün avukat bülteni gibi çıktığını gördüğünüz halde, niçin CHP tüzel kişiliğini bile delege satın alarak yönetmeye kalkan bu isim için de, Orban’a yaptığınız eleştirileri yapmıyorsunuz? Orban olunca, gazetecileri elde etmek yanlış, Ekrem İmamoğlu’na sıra gelince, hak mı?”
Diyorlar ki: “Devlet gücünü şahsi çıkarı için kullanan Orban, sandıkta büyük bir tokat yedi.”
Eyvallah..
Bunu söyleyenlere hatırlatıyorum..
“Peki belediye gücünü eline geçirdikten sonra, otel odalarında jammerlar eşliğinde işadamları ile rüşvet pazarlığı yapan, otel lobilerinde ‘kayıt alınmasın, giren çıkan belli olmasın’ diye kameraları kapatan Ekrem İmamoğlu için niye ‘belediye gücünü kullanarak, otelleri bile satın almış, otelin patronu gibi, kendisi gelmeden önce kameralar kapatılıyor, otel görevlileri de öylece seyrediyor. Bu güç kullanımının kötüye kullanılmasıdır’ niye demiyorsunuz?”
Diyorlar ki:
“Yolsuzluktan ve yandaşlara ihale peşkeşiyle asalak rantiyecilerden devleti arındırma amacı ile, Orban yönetimden uzaklaştırıldı..”
Katılıyorum ve diyorum ki:
“Peki Ekrem İmamoğlu’nun yolsuzluğu zirvelere çıkmış iken, niye ‘Siyasi dava’ diyerek görmezden gelmeye kalkıyorsunuz? Niçin yandaşlara ihale dağıtıldığını bizzat o ihaleleri alanlar itiraf ettikleri halde, neye güvenerek Ekrem İmamoğlu suç örgütünün avukatlığına soyunuyorsunuz?”
Diyorlar ki:
“Soros fonlarıyla okuyup, siyasete giren Orban, rakiplerini Sorosçulukla ve yağmalamak için iktidarı ele geçirmekle suçladığı için kaybetti.”
Hatırlatıyorum:
“Orban’ın 30 yıl önce okurken aldığı bursu önemserken, Ekrem İmamoğlu’nun alavere dalavere ile milyonlarca öğrenciye kazık atarak hak etmediği fakülteye kayıt yaptırmasını niye, ‘zamanaşımı’ vesair gerekçelerle meşrulaştırmaya çalışıyorsunuz?”
Diyorlar ki:
“Orban, baskıların ve kayırmaların genel toplumda böylesine tepki doğuracağını öngörememişti..”
El hak, doğru..
Peki, soruyorum:
“Aynı çıkarımı, Ekrem İmamoğlu’na niye hatırlatmıyorsunuz, niçin hakimlere bile savcılara bile posta koyan bir dilin, tehdit dilinin sonuç getirmeyeceğini, ters tepki oluşturacağını adamınıza hatırlatmıyor, tam aksine, ‘Bastır Joe’ diyerek cesaretlendirmeye kalkıyorsunuz? Cumhurbaşkanı’nın bir ayda aldığı maaşın iki mislini evine kira diye ödeyen Murat Ongun’ları kendisine basın sözcüsü olarak görevlendiren adama, ‘kayırmacılığın kralını yapıyorsun. Bu sana fayda getirmez. Çökersin. Bitersin’ hatırlatması niye yapmıyorsunuz?”
Diyorlar ki:
“Financial Times gazetesi, Orban’ın servet sahibi yaptığı dostu vasıtasıyla ekonomiyi ve medyayı nasıl kontrol altına aldığını gösteren uzun bir tahlil-haber yayınladı.”
Ben de hatırlatıyorum:
“Ekrem İmamoğlu’nun zenginleştirdiği Murat Kapki’ler, Emrah Bağdatlılar (yurtdışına kaçtı) Aziz İhsan Aktaş’ları niye görmezden geliyorsunuz? Acarkent’te villalar, Mesa evlerinde daireler, boşanılan eşe milyonlar, ikinci eşe milyonlar dağıtan belediye başkanlarını pazarlayanlara niye tek kelime edemiyorsunuz?”
Orban’a yüklenen eleştiriler doğru ise.
Hepsi Ekrem İmamoğlu’na uyuyor. Mansur Yavaş’a uyuyor..
Ama ne hikmetse, onlar Ekrem’e de, Mansur’a da toz kondurtmuyorlar..
ALİ KARAHASANOĞLU
Yeni Akit gazetesi

Orban ve Magyar. Ekrem ve Mansur.. CHP ve yalaka gazeteciler!2015’te Çipras’ın Yunanistan’da seçimi kazanmasına pek sevinmişti, bizim solcular..2018’te Ali Koç’un Fenerbahçe Başkanlığı’na gelmesine de..Her seferinde “Bakın şu ülkede, şu toplulukta şu kadar yıl süren başkanlık sona erdi. Değişim yaşandı. AK parti iktidarı da sonlanacak.” diye sevindirik oluyorlardı..2007’de Cumhuriyet mitingleri ile o hayalleri gördüler.“Sayın bakalım, biz kaç kişiyiz” dediler..Saydık..Hepsinin bir AK Parti etmediğini, kendilerine gösterdik..2011’de yine aynı söylemle karşımıza çıktılar. Yine duvara tosladılar.2015’te, Çipras kazandı, Türkiye’de de muhalefet kazanacak” dediler. Olmadı.2018’de de olmadı.2019’da Ukrayna’da Volodimir Zelenky ile sevindiler..2023’te de başaramadılar.Şimdi 2028’e gözlerini diktiler..Macaristan’da pazar günü yapılan seçimde, 16 yıllık iktidarın sonuna gelen Victor Orban üzerinden, yine sevindirik oldular..Diyorlar ki, “Orban diktatördü, onun için Magyar’ın seçimi dünyada bir dönüm..”Hatırlatıyorum:“Mansur Yavaş da, Orban gibi bir diktatör. Baksanıza, belediye araçlarını kendi menfaati için Karabük’e göndertmiş. Çankırı’ya göndertmiş.. Kimse de itiraz edememiş.. ‘Belediyenin aracını, niye kendi cumhurbaşkanlığı yardımcılığı adaylığınız için kullandırtıyorsunuz’ denilememiş.. Orban’da itiraz ediyorsunuz da, Mansur’da niye, yolsuzluğun karşısında durmuyorsunuz, ‘CHP’li kim var ise, yolsuzluk operasyonuna muhatap ediliyor’ diyor, yolsuzluğu tek adamlığı savunuyorsunuz..”Diyorlar ki: “Orban kadrolaştı, kendisine yakın isimleri devlette görevlendirdi. Onun için de seçimi kaybetmesi mukadderdi..”Kadrolaşmanın yanlışlığını kabul ediyorum, hatırlatıyorum:“O zaman Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım hakkında.. Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan hakkında, sevgililerini belediyelerde işe aldırtmalarına yönelik soruşturmalara niye itiraz ediyorsunuz. Niçin ‘CHP’li olmasaydılar, soruşturma yapılmazdı’ diye itirazda bulunup, sevgililerini belediyeye alanları savunuyorsunuz. Oban kadrolaşmış, gitmesi mukadder olmuş. Uşak ve Bolu Belediye başkanları da, sevgililerine varıncaya kadar kadrolaşmış, gitmeleri mukadder olmuş.. Niye itiraz ediyorsunuz..”Diyorlar ki: “16 yıllık yöneticiliği döneminde Orban büyük bir zenginlik elde etti. Yöneticinin bu denli zenginleşmesi, kabul edilemez. Halk bunu kabul etmez..”Ben de bu tespite katılıyorum ve diyorum ki:“Ekrem İmamoğlu’nun son 6 yıllık belediye imkanları ile zenginleşmesini jetlerde gezmesini, sözde gazetecileri toplayıp Roma seyahatleri düzenlemesini, iki villayı rüşvet olarak edinmesini soruşturan savcılara niye itiraz ediyorsunuz? Haksız zenginlemeye karşı iseniz. Orban’ın servet edinmesine yaptığınız itirazı, Ekrem İmamoğlu’nda niye tekrarlamıyorsunuz?”Diyorlar ki: “Orban, partisine yakın birisinin cinsel suçunu örtbas etmekle suçlanıyor. Halk bu suçlamayı ciddi buldu ve rakibine yöneldi. Suçluların siyasi partilerce, devlet yöneticilerince korunması, seçmen nezdinde mutlaka cezalandırılır. Orban da bu cezalandırmanın muhatabı oldu..”Doğru söylediklerini belirtiyorum, ama gerçekleri istismar ettiklerini yüzlerine vuruyorum ve diyorum ki:“Cinsel suç veya diğer suçlardan dolayı yargılananların korunması, kollanması asla kabul edilemez olduğunu gerçekten söylüyorsanız. Görele Belediye Başkanı Hasbi Dede’nin, gece yarısı 16 yaşındaki bir kıza cinsel tacizini savunan CHP’li kadın vekillere niye kalkan oluyorsunuz? Niçin Hasbi Dede’yi ihraç etmek için aylar beklediniz? Niçin trafik kazası süsü verilmiş bir cinayetle, mağdur kız ortadan kaldırıldıktan sonra, ancak o ihraç sürecini başlatabildiniz? Daha büyük bir suç işlendikten sonra niye en başta yapmanız gerekeni hayata geçirdiniz.. Niçin yolsuzluk yapan diğer CHP’lileri ölümüne destekliyorsunuz, muhalefet partisi üyesi oldukları için soruşturmaya muhatap oluyorlar diye algı yapıyorsunuz?”Diyorlar ki: “Orban basına hükmediyordu, kendisine yakın gazeteciler oluşturmuş, ısmarlama haberler yaptırıyordu. Gazetecileri uşak gibi kullanan siyasetçilerin mağlubiyetleri vazgeçilmezdir..”Çok doğru bir tespit.Ama kendilerine hatırlatıyorum:“Ekrem İmamoğlu’nun milyarlarca liralık yolsuzluk iddialarına rağmen avukatlığına soyunan gazeteciler için niye aynı değerlendirmeyi yapmıyorsunuz? Niye Ekrem İmamoğlu’nun oluşturduğu devasa rüşvet parası bütçeleri ile, gazetelerin finanse edildiğini, Sözcü’nün genel yayın yönetmeninin ‘Ettiği küfrü duysanız, utanırsınız’ dedikten iki hafta sonra elinde çikolata kutusu ile gelen Ekrem İmamoğlu’nu kapıda karşılamak zorunda kaldığını niye görmezden geliyorsunuz? Karar gazetesinin, adeta İmamoğlu suç örgütünün avukat bülteni gibi çıktığını gördüğünüz halde, niçin CHP tüzel kişiliğini bile delege satın alarak yönetmeye kalkan bu isim için de, Orban’a yaptığınız eleştirileri yapmıyorsunuz? Orban olunca, gazetecileri elde etmek yanlış, Ekrem İmamoğlu’na sıra gelince, hak mı?”Diyorlar ki: “Devlet gücünü şahsi çıkarı için kullanan Orban, sandıkta büyük bir tokat yedi.”Eyvallah..Bunu söyleyenlere hatırlatıyorum..“Peki belediye gücünü eline geçirdikten sonra, otel odalarında jammerlar eşliğinde işadamları ile rüşvet pazarlığı yapan, otel lobilerinde ‘kayıt alınmasın, giren çıkan belli olmasın’ diye kameraları kapatan Ekrem İmamoğlu için niye ‘belediye gücünü kullanarak, otelleri bile satın almış, otelin patronu gibi, kendisi gelmeden önce kameralar kapatılıyor, otel görevlileri de öylece seyrediyor. Bu güç kullanımının kötüye kullanılmasıdır’ niye demiyorsunuz?”Diyorlar ki:“Yolsuzluktan ve yandaşlara ihale peşkeşiyle asalak rantiyecilerden devleti arındırma amacı ile, Orban yönetimden uzaklaştırıldı..”Katılıyorum ve diyorum ki:“Peki Ekrem İmamoğlu’nun yolsuzluğu zirvelere çıkmış iken, niye ‘Siyasi dava’ diyerek görmezden gelmeye kalkıyorsunuz? Niçin yandaşlara ihale dağıtıldığını bizzat o ihaleleri alanlar itiraf ettikleri halde, neye güvenerek Ekrem İmamoğlu suç örgütünün avukatlığına soyunuyorsunuz?”Diyorlar ki:“Soros fonlarıyla okuyup, siyasete giren Orban, rakiplerini Sorosçulukla ve yağmalamak için iktidarı ele geçirmekle suçladığı için kaybetti.”Hatırlatıyorum:“Orban’ın 30 yıl önce okurken aldığı bursu önemserken, Ekrem İmamoğlu’nun alavere dalavere ile milyonlarca öğrenciye kazık atarak hak etmediği fakülteye kayıt yaptırmasını niye, ‘zamanaşımı’ vesair gerekçelerle meşrulaştırmaya çalışıyorsunuz?”Diyorlar ki:“Orban, baskıların ve kayırmaların genel toplumda böylesine tepki doğuracağını öngörememişti..”El hak, doğru..Peki, soruyorum:“Aynı çıkarımı, Ekrem İmamoğlu’na niye hatırlatmıyorsunuz, niçin hakimlere bile savcılara bile posta koyan bir dilin, tehdit dilinin sonuç getirmeyeceğini, ters tepki oluşturacağını adamınıza hatırlatmıyor, tam aksine, ‘Bastır Joe’ diyerek cesaretlendirmeye kalkıyorsunuz? Cumhurbaşkanı’nın bir ayda aldığı maaşın iki mislini evine kira diye ödeyen Murat Ongun’ları kendisine basın sözcüsü olarak görevlendiren adama, ‘kayırmacılığın kralını yapıyorsun. Bu sana fayda getirmez. Çökersin. Bitersin’ hatırlatması niye yapmıyorsunuz?”Diyorlar ki:“Financial Times gazetesi, Orban’ın servet sahibi yaptığı dostu vasıtasıyla ekonomiyi ve medyayı nasıl kontrol altına aldığını gösteren uzun bir tahlil-haber yayınladı.”Ben de hatırlatıyorum:“Ekrem İmamoğlu’nun zenginleştirdiği Murat Kapki’ler, Emrah Bağdatlılar (yurtdışına kaçtı) Aziz İhsan Aktaş’ları niye görmezden geliyorsunuz? Acarkent’te villalar, Mesa evlerinde daireler, boşanılan eşe milyonlar, ikinci eşe milyonlar dağıtan belediye başkanlarını pazarlayanlara niye tek kelime edemiyorsunuz?”Orban’a yüklenen eleştiriler doğru ise.Hepsi Ekrem İmamoğlu’na uyuyor. Mansur Yavaş’a uyuyor..Ama ne hikmetse, onlar Ekrem’e de, Mansur’a da toz kondurtmuyorlar..ALİ KARAHASANOĞLUYeni Akit gazetesi
Daha önce dile getirdiğim bir espri vardı; Batı illerinden bir müftü Diyarbakır’ı ziyaret ediyor, Cuma vakti sohbet yapması için kendisine bir cami veriliyor, cübbesini ve sarığını giyinen müftü caminin imamına “Hoca efendi, hangi konuda konuşayım?” diye sorunca imam sakin bir ses tonuyla; “Müftü efendi, İslam kardeşliği hakkında konuşmayın da ne konuşursanız konuşun!” diyor. Zannedersem meseleyi anlamışsınızdır.
Farkındaysanız kürsülerden, minberlerden, ekranlardan çokça duyduğunuz bir ayet var, “sıkıca tutunun” diye bize uzatılan bir ip var; Allah’ın ipi.
“Va’tasımû bihablillahi cemî’an velâ teferrakû – hepiniz toptan Allah’ın ipine sarılın, parçalanıp bölünmeyin!”(Âl-i İmran 103)
Zannedersem en çok dinlediğimiz ve aşina olduğumuz ayet-i kerime bu olsa gerek. Hem sadece Türkiye’de değil bütün İslam âleminde böyle.
Şimdi tutunmamız gereken bu ip; Kur’an mıdır, İslam mıdır, Peygamber Aleyhisselam mıdır diye uzun uzun izahını, tefsirini yapmayacağım.
Bundan daha önemlisini söyleyeceğim; Birincisi bu âyeti okuyanın hangi niyetle okuduğu, nereye çağırdığı, nasıl bir hedef gösterdiğidir, toplanma noktasının neresi olduğudur.
Sonra “hepiniz” derken kimleri içine aldığı, bu çağrıyı yapanın gözünün önüne kimleri getirdiğidir.
İkincisi de anlayanın nasıl anladığı, hem Allah’ın ipinin mahiyeti hem de “bölünüp parçalanmayın” uyarısındaki sınırların ne olduğudur.
Bu konuyu niçin irdeliyoruz? Çünkü etkisini göremediğimiz için, hatta bazı durumlarda tam aksine ayrıştırdığına kanaat getirdiğimiz için üzerinde duruyoruz.
Eğer siz “hepiniz topluca Allah’ın ipine sarılın” diye insanları çağırdığınız yer bir kavmin, bir ırkın, bir kralın, bir ulusun bayrağının altı ise öncelikle orası Allah’ın ipi değildir, ümmetin toplandığı yer değildir.
Hatta böyle bir durumda bu çağrı bir bölünme çağrısı, ümmetten ayrılma çağrısı olmaktadır, yanlış mı düşünüyoruz?
Çoktan beri bu ayetler ışığında vahdet konusunun işlendiği Türkiye’de İslami camialar arasında vahdetin bir türlü sağlanamaması, ülke sınırlarını aşamamasının sebeplerini burada aramamız gerekmez mi?
Selam ve dua ile!
Mehmed Göktaş Doğru Haber gazetesi

Daha önce dile getirdiğim bir espri vardı; Batı illerinden bir müftü Diyarbakır’ı ziyaret ediyor, Cuma vakti sohbet yapması için kendisine bir cami veriliyor, cübbesini ve sarığını giyinen müftü caminin imamına “Hoca efendi, hangi konuda konuşayım?” diye sorunca imam sakin bir ses tonuyla; “Müftü efendi, İslam kardeşliği hakkında konuşmayın da ne konuşursanız konuşun!” diyor. Zannedersem meseleyi anlamışsınızdır.Farkındaysanız kürsülerden, minberlerden, ekranlardan çokça duyduğunuz bir ayet var, “sıkıca tutunun” diye bize uzatılan bir ip var; Allah’ın ipi.“Va’tasımû bihablillahi cemî’an velâ teferrakû – hepiniz toptan Allah’ın ipine sarılın, parçalanıp bölünmeyin!”(Âl-i İmran 103)Zannedersem en çok dinlediğimiz ve aşina olduğumuz ayet-i kerime bu olsa gerek. Hem sadece Türkiye’de değil bütün İslam âleminde böyle.Şimdi tutunmamız gereken bu ip; Kur’an mıdır, İslam mıdır, Peygamber Aleyhisselam mıdır diye uzun uzun izahını, tefsirini yapmayacağım.Bundan daha önemlisini söyleyeceğim; Birincisi bu âyeti okuyanın hangi niyetle okuduğu, nereye çağırdığı, nasıl bir hedef gösterdiğidir, toplanma noktasının neresi olduğudur.Sonra “hepiniz” derken kimleri içine aldığı, bu çağrıyı yapanın gözünün önüne kimleri getirdiğidir.İkincisi de anlayanın nasıl anladığı, hem Allah’ın ipinin mahiyeti hem de “bölünüp parçalanmayın” uyarısındaki sınırların ne olduğudur.Bu konuyu niçin irdeliyoruz? Çünkü etkisini göremediğimiz için, hatta bazı durumlarda tam aksine ayrıştırdığına kanaat getirdiğimiz için üzerinde duruyoruz.Eğer siz “hepiniz topluca Allah’ın ipine sarılın” diye insanları çağırdığınız yer bir kavmin, bir ırkın, bir kralın, bir ulusun bayrağının altı ise öncelikle orası Allah’ın ipi değildir, ümmetin toplandığı yer değildir.Hatta böyle bir durumda bu çağrı bir bölünme çağrısı, ümmetten ayrılma çağrısı olmaktadır, yanlış mı düşünüyoruz?Çoktan beri bu ayetler ışığında vahdet konusunun işlendiği Türkiye’de İslami camialar arasında vahdetin bir türlü sağlanamaması, ülke sınırlarını aşamamasının sebeplerini burada aramamız gerekmez mi?Selam ve dua ile!Mehmed Göktaş Doğru Haber gazetesi
Gazetecilik refleksi insana bazı alışkanlıklar kazandırır; gördüğünü kıyaslamak, yaşadığını hafızaya not düşmek ve iyiyle vasatı ayırt edebilmek gibi…
36 yıllık meslek hayatımda sayısını tam olarak tutmadım ama yüzü aşkın miting, festival ve kitlesel etkinliği yerinde izlediğimi rahatlıkla söyleyebilirim.
Bu kadar deneyimin ardından “iyi organizasyon” dediğimiz şeyin ne olduğunu az çok bilirim. Ve açık konuşmak gerekirse, geçtiğimiz pazar günü düzenlenen etkinlik, bu anlamda uzun zamandır gördüğüm en tertipli, düzenli örneklerden birisi oldu.
Peygamber Sevdalıları Platformu tarafından organize edilen Mevlid-i Nebi mitingi, sadece kalabalığıyla değil, baştan sona planlanmış yapısıyla öne çıktı. Çoğu zaman büyük organizasyonlarda karşılaştığımız aksaklıkların neredeyse hiçbirine rastlanmadı. Bu da bize şu gerçeği bir kez daha hatırlattı: Bir mitingin başarısı yalnızca katılım sayısıyla değil, o katılımın nasıl sağlandığı ve nasıl yönetildiğiyle ölçülür.
Etkinliğin hazırlık süreci günler öncesinden başlamıştı. Şehrin dört bir yanında asılan pankartlar, dolaşan anons araçları, yapılan duyurular… Bunlar klasik yöntemler gibi görünse de burada fark yaratan şey, bu araçların eş zamanlı ve planlı bir şekilde kullanılmasıydı. Bununla da yetinilmedi; cep telefonlarına gönderilen mesajlar, evlere ve iş yerlerine ulaştırılan Türkçe ve Kürtçe el ilanları, organizasyonun ne kadar geniş bir iletişim ağı kurduğunu gösteriyordu.
En kritik noktalardan biri ise ulaşım meselesiydi. Birçok farklı noktadan kaldırılan ücretsiz araçlar, katılımın artmasında doğrudan etkili oldu. İnsanları sadece davet etmek yetmez; o daveti kolaylaştırmak gerekir. İşte bu organizasyon tam da bunu yaptı.
Alanda ise başka bir disiplin göze çarpıyordu. Kendi belirledikleri kurallar çerçevesinde kadınlar ve erkekler için ayrılan bölümler, görevlilerin yönlendirmesiyle düzenli bir şekilde dolduruldu. Kentin önemli kavşaklarında halkı mitinge davet eden, ellerinde “Peygamber Sevdalıları” flamaları bulunan yüzlerce kişi, sadece yönlendirme yapmakla kalmadı; aynı zamanda organizasyonun akışını da kontrol etti. Trafikten alan düzenine kadar her şey belli ki günler öncesinden detaylı olarak düşünülmüştü.
Miting alanında ise teknik altyapı da dikkat çekiciydi. Ses sisteminin alanın her noktasına eşit şekilde ulaşması sağlanmış, evlerinde insanların izleyebilmesi için sosyal medya ve televizyonlarda canlı yayın yapılmaktaydı.
Acil sağlık, kayıp çocuk ve eşya çadırı, ikram noktalarının kurulması, görevlilere zamanında yiyecek ve içecek ulaştırılması gibi detaylar ise organizasyonun “insan odaklı” planlandığını gösteriyordu. Çünkü büyük kalabalıkları yönetmenin yolu, sadece kalabalığı toplamak değil; o kalabalığın ihtiyaçlarını da doğru şekilde karşılamaktan geçer.
HÜDA-PAR’a yakın STK’ların kurduğu platformun gerçekleştirdiği miting şu gerçeği bize gösteriyor: Birincisi, bir davaya olan bağlılık organizasyonun kusursuz olmasını sağladı. İkincisi ise işin ehline verilmesi sonucu, liyakat ve disiplin bir araya geldiğinde ortaya böylesine kusursuza yakın bir tablo çıkabiliyor.
Kimin düzenlediği ya da hangi amaçla yapıldığı tartışmalarını bir kenara bırakırsak, ortada net bir gerçek var: Eğer bir miting bu kadar planlı, sistemli ve detaylı hazırlanırsa, katılım da o ölçüde yüksek olur. İnsanlar iyi organize edilmiş bir etkinliğe gitmekten çekinmez, aksine o düzenin bir parçası olmak ister.
Batman’da yıllardır düzenlenen birçok mitingde eksik olan şey ne kalabalık ne de imkândı; daha çok eksik olan şey organizasyon aklıydı. Bu akıl devreye girdiğinde, sonuç kendiliğinden ortaya çıkıyor.
Sonuç olarak, pazar günü gördüğümüz tablo sadece bir miting değil, aynı zamanda “nasıl yapılmalı” sorusunun somut bir cevabıydı. Ve görünen o ki, bu tür disiplinli çalışmalar sadece bir günle sınırlı kalmayacak; ilerleyen süreçlerde de etkisini hissettirmeye devam edecek.
HÜDA-PAR’ın Batman’da gittikçe oyunu yükseltmesi bir tesadüf değildir. Bu tür organizasyonlardaki tertip ve düzenle onlara puan kazandırıyor.
Üstelik maddi olarak kendilerini destekleyen ne belediye yönetimleri ne de iktidarın gücü var. Bağış ve desteklerle bu devasa organizasyonları kusursuz şekilde organize ediyorlar.
Peygamber Sevdalıları Platformu mitingi, festivaller ve Nevroz tertip komitelerine “öyle değil, işte böyle organize edilir” mesajı veriyor.
Bu konuyu yazdım diye eminim, her gerçeği yazdığım gibi bazı siyasi parti temsilcileri ve kurum yetkilileri beni yaftalayacak ve suçlayacaklar.
Bugüne kadar “bir HÜDA-PAR’lı” dememişlerdi, onu da diyecekler bana. Çünkü yıllardır bazı siyasi parti ve kurum temsilcileri eksiklik ve kusurlarını başkalarını suçlayarak örtüyorlar.
Beni de birçok kez hiç ilişkim olmayan kesimlerle yaftaladılar.
Varsınlar ne derlerse desinler, biz gerçekleri yazmaya devam edeceğiz. Ben sadece başarının ve kazanımların boş yere olmadığını, emek ve ciddiyet gerektirdiğini göstermek için bu örneği verdim.
Batman Sonsöz Gazetesi
Recep Kavuş

Makale
Allah (cc) mümin kullarına aziz demiş, aziz ismini vermiştir, hem de Kendisine ait olan bu sıfatı Rasûlüyle birlikte müminlere de lütfeylemiştir;
“İzzet Allah’a aittir, Rasûlüne aittir, müminlere aittir. Fakat münafıklar bunu bilemezler.” (Münafikûn 8)
“Her kim izzet istiyorsa bilsin ki izzet tamamen Allah’a aittir” (Fatır 10)
Yine biz biliriz ki Allah dilediğini aziz eyler dilediğini zelil eyler.
Ve Allah kâfirleri zelil eylemiş, onlara pislik demiş, murdar demiş, leş demiş hatta necaset demiştir;
“Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir necasettir, bu yıldan sonra Mescid-i Haram’a girmesinler...” (Tevbe 28)
Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyurmuştur ki; “Eğer dünyanın Allah katında sivrisineğin kanadı kadar değeri olsaydı kafirlere ondan bir yudum su içirmezdi” (Tirmizi)
Ebu Süfyan henüz Müslüman olmazdan önce Hudeybiye anlaşmasını yenilemek için Medine’ye gelmiş, kızının, Peygamber Aleyhisselam’ın eşi Ümmü Habibe’nin hücresine inmiş, orada gördüğü bir minderin üzerine oturmuştu. Kızı Ümmü Habibe annemiz o minderi çekip almıştı. Ebu Süfyan ne olduğunu anlayamamış; “Minderi mi bana uygun görmedin, beni mi mindere layık görmedin?” diye sorduğunda; “O minder Allah’ın Rasûlüne aittir, sen necis bir müşriksin!” demiş, Ebu Süfyan kızının bu davranışına hayret etmiştir.
Evet, müminler azizdir, müşrikler, kâfirler necistirler.
Gelelim şu anda savaşan taraflara. Başta Gazzeliler olmak üzere küfür cephesine karşı savaşan bütün Müslümanlar her yönüyle tarihin en azizleri, bu ümmetin yüz akıdırlar.
Küfrün başını çeken kafirlere gelince. Bizler gelmiş geçmiş zalimleri, tâğutları, firavunları ve nemrutları okuduk. Fakat hiç birisi bu kadar rezil, bu kadar necis, hiç birisi böylesine küstah ve aşağılık, ahlaksızlıkta zirve yapmış değildi. İçinde yüzdükleri rezaletleri anlatmaktan bile haya ederiz.
Biz inanıyoruz ki, kendilerini aziz kıldığı mümin kullarını bu rezil kafirler karşısında bir daha aziz kılacak, ahiretten önce bunu insanlık âlemine gösterecektir.
Rabbimizden bunu niyaz ediyoruz!

Allah (cc) mümin kullarına aziz demiş, aziz ismini vermiştir, hem de Kendisine ait olan bu sıfatı Rasûlüyle birlikte müminlere de lütfeylemiştir; “İzzet Allah’a aittir, Rasûlüne aittir, müminlere aittir. Fakat münafıklar bunu bilemezler.” (Münafikûn 8) “Her kim izzet istiyorsa bilsin ki izzet tamamen Allah’a aittir” (Fatır 10) Yine biz biliriz ki Allah dilediğini aziz eyler dilediğini zelil eyler.