Öncelikle şunu söylemek gerek: Dünyanın hiçbir ülkesinde yakın tarih bizdeki kadar sosyal ve siyasî fay hattına, ayrışma ve hatta kavga alanına dönüşmüş değil.
Dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir sorun yok.
Olması da mümkün değil.
Neden?
Şundan: İnsanlık tarihinde insanlığın insanlığının koruyucusu ve kollayıcısı yalnızca Türkiye olmuştur. Nerede bir zulüm varsa, biz o zulmü yapan zalimin tepesine çökmüşüz. Balkanlardan Afrika’nın ve Asya’nın içlerine kadar tarihe biraz yakından bakın, göreceksiniz bunu.
OSMANLI’NIN DERDİ: İNSANCA BİR DÜNYA KURMAK
Çarpıcı bir örnek vermek gerekirse…
16. yüzyılda, Portekiz kafiri, Tanzanya’nın Zenzibar adasında bir kölelik istasyonu kuruyor ve Afrika’nın dört bir köşesinden topladığı binlerce insanı oradan Avrupa’ya ve Amerika’ya satıyor. Bu insanların neredeyse yarıya yakını hem o lanetli kölelik istasyonuna getirilirken hem de oradan götürülürken “telef oluyor”, yok oluyor, ölüyor veya öldürülüyor.
İnanılmaz bir cehenneme dönüşüyor bu bütün Afrika kıtası için.
Ne oluyor peki?
Afrikalılar, Osmanlı’yı çağırıyorlar. Osmanlı geliyor, Portekiz kafirini def ediyor ve çekiliyor oradan. Dikkat buyurulsun lûtfen. Osmanlı oraya yerleşmiyor, emperyalistleri def ediyor ve kendi topraklarına çekiliyor. İsteseydi kalırdı, Afrika’ya yerleşirdi, haraca bağlardı. Ama o zaman kendi bindiği dalı kesmiş okurdu, kendisiyle çelişkiye düşerdi.
Osmanlı sömürmek, sömürerek semirmek için, yok etmek için değil, hakikatin her yerde hâkim olması için mücahede ve mücadele etmişti.
İnsanca bir dünya kurmaktı Osmanlı’nın derdi. Herkesin kendi olarak ve kendi kalarak yaşayabileceği, adaletin, hakkaniyetin ve merhametin hâkim olacağı yaşanabilir bir dünya kurmak.
OSMANLI, SİSTEMİN ÖNÜNDE TAKOZ OLARAK GÖRÜLDÜ VE İÇERİDEN ÇÖKERTİLDİ
Bunu başardı Osmanlı üç kıtada aynı anda. Ve altı asır hükmettiği toprakları barışın, kardeşliğin, adaletin hâkim olduğu bir dünyaya dönüştürdü.
Tarihte bunu başarabilmiş ikinci bir güç yok.
Osmanlı, emperyalistlerin dünya hâkimiyetlerinin önündeki en büyük takoz olarak görüldüğü için Osmanlı durduruldu, tarihten uzaklaştırıldı.
Ama sonuç ne oldu?
Tam anlamıyla felaket: Dünya sadece bir asır içinde tam anlamıyla cehenneme dönüştürüldü.
Osmanlı durduruldu ama dışarıdan saldırı ile değil, Osmanlı’nın entelijansiyası içeriden zihnen ele geçirilerek Osmanlı durduruldu ve içeride ülkenin kendi kendini yok etmesinin yapı taşlarını döşeyecek şizofrenik bir yapı inşa edildi.
İki Türkiye tasavvur edildi. Laik ve dindar. Bu iki Türkiye zamanla gerçeğe dönüştürüldü.
Bu iki Türkiye üzerinden ülke içindeki sosyal-siyasî, ideolojik-kültürel kesimler arasındaki bağlar koparıldı, apayrı dünyalara fırlatıldı bu iki kesim ve sonunda birbirine düşman edilecek tohumlar ekildi.
İşte yakın tarih bu yapay husûmetin icat edildiği alanlardan biri oldu.
İNSANI VE VARLIĞI AZİZ BİLEN BİR İDRAK
İnsanı eksene alan, insanı aziz bilen ve aziz kılan bir idrakin, bir anlayışın, bir medeniyet mefkûresinin sahibi yalnızca biz olduk, bu toprakların çilekeş çocukları.
İnsanı, diğer varlıklar arasındaki yerini ve rolünü hakkıyla idrak eden sadece Müslümanlar, münhasıran da bu toprakların hakikatli hakikat çocukları olarak biz olduk.
İnsanı korumak, insanın haysiyetini ve yaşama hakkını korumak bizim mümeyyiz vasfımız oldu. Bizi, diğer milletlerden ayıran en temel hasletimiz oldu bizim.
Sadece insanı korumak değil. Varlığın kendi olarak varolma ve yaşama hakkını korumak, bizim medeniyetimizin bize yüklediği en temel yükümlülüktü.
İnsana ve varlığa yapılan saldırıyı, biz, insanı ve varlığı yaratan Yaratıcı’ya yapılmış bir saldırı ve hadsizlik olarak gördük ve ona göre hareket ettik tarih boyunca. Varlığa, bütün mazlum toplumlara, tabiattaki korumasız mahlukâta yapılan bütün saldırılan, biz hakikate, hakikatin sahibi Hakk’a yapışmış bir saldırı olarak gördük.
EPİSTEMİK KÖLELEŞME VE ZİHNÎ FELÇLEŞME
O yüzden hiçbir zaman zulme boyun eğmedik. Hiçbir zaman zalime ve zulmüne sessiz kalmadık. Üstelik de Sünnîliğin Hanefilik yorumunda devletin yıkılmaması için biraz da abartılı bir şekilde devlet otoritesinin sarsılmaması, yıpratılmaması gerektiği şeklinde kavrayışa rağmen hiçbir zaman hiçbir zalimin zulmüne ortak olmadık, boyun eğmedik. Mezhebimizin kurucusu İmamı Azam’ın devletin verdiği görevi reddetmesi, bunun en mükemmel örneklerinden biridir.
Türkiye’nin Batılılaşma abartısıyla iki asırdır, laiklik prangasıyla bir asırdır elini kolunu bağladılar içimizdeki İrlandalılar marifetiyle ve içeriyi sosyolojik-kültürel-zihnî çatlakların büyüdüğü, kontrolden çıkma tehlikesi taşıdığı, daha da vahimi celladına âşık tasmalı çekirgelerin başımıza ne geldiğini göremeyecekleri epistemik köleleşme ve felçleşme projesine mahkûm ettiler.
Bu ülkede iki asırlık modernleşme sürecinde yaşanan yok oluş trajedisinin trajikomediye dönüştürülmesi, trajedinin görülmesini, trajediyi görecek beyinlerin yetişmesini önledi.
Yusuf Kaplan Yeni Şafak
Yazardan

