Nüfusun azalması…
Okullarda şiddet…
Zevkperizmin sadece gençler arasında değil, bütün yaş grupları arasında yayılması…
Her biriyle ilgili parçalı çözümler dile getiriyoruz:
Ekonomik desteğin nüfusun çoğalmasına katkı sağlayacağına inanıyoruz.
Öğretmenleri ve idareyi güçlendirmeyi okullardaki şiddeti engellemek için çare görüyoruz.
Aile ilgisinin zevkperizmin önüne geçebileceğine dair hararetli nutuklar atıyoruz.
Bunların her birisinin bu sorunların çözümüne katkısının olacağı inkâr edilemez. Ama hiçbiri sadra şifa olmaz.
Çünkü,
-Ekonomik durum düzeldikçe nüfusun azaldığına dair ciddi tespitler vardır.
-Geçmişte okulları asker gibi yöneten idarecilerin okullarında daha çok asayiş sorununun olduğu ve şiddete başvuran öğretmenlerin de sistemi kilitleyecek kadar problem oluşturdukları bilinmektedir.
-Zevkperizm, bir gençlik sorunu olmaktan çıkmış, zevkperizmin yaşla ilişkisi neredeyse son bulmuştur. Ailelerin kendileri tatil kültürü başta olmak üzere farklı etkenler üzerinden zevkperizme müptela olmuştur. Zevkperizme müptela olan aileler, gençleri şu veya bu şekilde bizzat zevkperizme sevk ediyorlar. Aile ilgisi çözüm değil, belki sorunun bir parçasıdır.
Öyleyse ne yapılmalı?
Bu sorunlar toplumsal sorunlardır ve toplumsal sorunlar, dini doğrudan ilgilendirir.
İslam’ın tarihsel tecrübesi ise bize şunu net olarak göstermektedir:
İslam, sivil toplumu seviyor. Sivilleşme, İslam’ı her dönemde güçlendiriyor. Buna karşı Emevî günlerinden bu yana devletin sivil alana uç müdahalesi ters tepiyor. (Bunun özellikle “Şark” kültüründeki dindar olmayla acı çekmeyi ilişkilendiren, dolayısıyla dindarın devletin sağladığı refahla ilişkili olmasını samimiyetsizliğine yorumlayan, haktan sapması veya haktan sapma potansiyeline sahip olması olarak anlayan anlayışı gibi pek çok nedeninden söz edilebilir. Ama nihayetinde karşımızda böyle bir gerçeklik vardır ve onu dikkate almak zorundayız.)
Müslüman sivil toplum güçlü olunca İslâmî yaşam güç kazanıyor, zayıf olunca İslâmî yaşam zayıflıyor. Dolayısıyla ülke farkı söz konusu olmaksızın dindar idarecilerin iş başında oldukları dönemlerde devletin sivil alana girişi, İslâmî yaşamla ilgili bazı sorunlar getiriyor.
Bu elbette devletin İslâmî yaşama yönelik yasaklar getirmesine elbette benzemiyor. Ama İslâmî yaşamın her nedense bazı sorunlar yaşamasına da yol açıyor.
Sivil toplum, asla devletin alternatifi olamaz ama devlet de sivil toplumun yapabileceği her şeyi yapamaz.
Sivil toplumun elbette riskleri vardır. Ama sağlayacağı avantajları riskleri yanında hiçtir. Zira sivil toplumun zayıflaması, nihayetinde devletin duraksaması ve bunalımı demektir. Hakikatte iktisattan günlük yaşama, Osmanlı'nın hikayesi de budur.
Bu noktada bir orta yola gitmek gerekir. Devlet, sivil toplumu gözetirken onun İslâmî faaliyetlerinin önünü mümkün olduğu kadar açmalı, bu hususta riskleri en aza indirerek göze almalıdır.
İslâmî sivil toplum güçlendikçe
-Nüfusun arttığı,
-Okullarda şiddetin azaldığı,
-Zevkperizmin sorun olma yaygınlığını kaybettiği kolaylıkla görülecektir.
Ne var ki sivil toplum, devletin himayesindeki yarı hükümet kurumları değildir. Öyle de olmamalıdır. Sivil toplum, gerektiğinde muhalefet etmeyi bilen, zaman zaman sert eleştiriler yöneltebilen, toplumun muhalefet talebini de karşılayan ama nihayetinde ana çatı içinde stratejik davranarak büyük hedeflerin birlikte gerçekleşmesini sağlayan bir yapıdır. Bağımlı değil, bağımsız da değil, otonomdur ve gelişme kabiliyetini otonomluğundan alır. Otonomluğu asiliğine değil, renkliliğe, imkân çokluğuna vesiledir.
Devlet, sosyal adaleti sağlamaya çalışmakla uğraşmalıdır. Sosyal adaleti az çok sağlayan bir devletin yanında güçlü bir sivil toplum, sadece devletin yükünü hafifletmez, aynı zamanda devletin ilerlemesini ve alanını dışarıyı doğru genişletmesini de sağlar.
Yazardan

