Yükleniyor...
Yükleniyor...
Sistematik çürüme
Hayat çok hızlı... Toplumsal değişim ve dönüşümün hızına yetişmek çok zor… Biz adına “değişim” ve “dönüşüm” desek de sanki süreç mecrasından çıkmış, eksenini kaybetmiş bir şekilde akıp gidiyor...
Biyoloji Bilimleri
Girişim ve gelişim niyeti ile yola çıkanlar görüyoruz ki başkalaşıyorlar, kendilerinden uzaklaşıyorlar, hatta özlerine yabancılaşıyorlar… Tanınmaz hale geliyorlar... Yenilenme adına yola çıkanlar zamanla egemen kültüre yenik düştüler ve bu acınası yitikler kayıp listelerinin uzamasına neden oluyor…
Peki neden?
Ciddi bir toplumsal tefessüh ile karşı karşıyayız…
Bireysel demiyorum, ulusal ve küresel bir çürüme, bozulma ve kokuşmadan bahsediyorum... Sadece politik, ekonomik, bürokratik, akademik çürüme, kirlenme söz konusu değil...
Sanat ve Eğlence
Yaşamın tüm ünitelerinde, maddi manevi, ferdi içtimai bütün alanlarda kronik bir kirlenme tüm değerleri, kutsalları, erdemleri eritiyor… Sosyal çürüme sınır tanımıyor...
En beteri bu çürümenin fark edilmemesi, hatta normal karşılanması... Kokuşmanın kanıksanması... Beterin beteri ise çürümenin savunulmaya başlanması...
Kötülükler yasallaştı, günahlar estetize edildi, değerler dumura uğradı... Kutsallar mizah konusu oldu...
Gelinen aşama, insan bozumu...
Çürümüşlük bireysel bir arıza değil; yapısal, toplumsal boyutları olan sistem kaynaklı bir çöküş... Derin, yaygın, salgın bir çürümeden bahsediyoruz… Çürümenin kaynağı kokuşmuş statükonun kendisi... Köhne rejimin bir türlü vazgeçmediği kirlilikler… Çarpıklıklar, güç ve çıkar ilişkileri...
Siyaset
Evet, çürüme sistematik, kasıtlı ve hesaplı bir sürecin sonucu... Sorun derinlerde, varoluşsal...
Medya, mafya, sermaye, sanat, sanal, kültür, spor, siyasi erk bu çürümenin aparatları ya da kirlenmenin sacayakları...
Çürümenin kültür, sanat, bilim ile perdelenme ve pazarlanması ne kadar hazin!
Kutsalın, kitabın, kıblenin, değerin sanatçı müsveddeler üzerinden aşağılanması, kin ve küfürlerini kusmalarına nasıl katlanabiliriz?
Yetmedi alışmamızı bekliyorlar... İhanete, hakarete, haksızlığa, zillete, zulmete, zulme ve zorbalığa alışın diyorlar...
Ekonomi
Hayır, bu kirlilik ve kokuşmuşluk kaderimiz değildir…
En büyük kusurumuz; duyarsızlık ve tepkisizliktir...
Olup bitenleri sorgulayacak bir akıl, insani ve imani duyarlılıkla titreyecek bir kalp lazım...
Maalesef bu çürüme önce zihinsel olarak başladı… Tefekkürü tefessüh etmiş beyinler işlevsel değil...
Düşünme melekesi felç olunca, felaketler peş peşe geliveriyor... Hikmet, basiret, feraset yoksunu zihinler kendi zevalini kendi hazırlıyor… Furkansız, burhansız, Kur’an’sız akıl her türlü hilenin ve şeytanlığın üssü oluveriyor... Bilgelikten yoksun bilgi yığını geleceği belirlemekten yoksun kalıyor…
Biyoloji Bilimleri
Evet, sorun aklın donması, fıtratın susması, misakın bozulması, kalbin katılaşması, vicdanın kuruması, ahlakın tedavülden kalkmasıdır…
Gazetecilik ve Haber Sektörü
“Hayır! Bilakis onların işlemekte oldukları kötülükler yüzünden kalpleri paslandırılmıştır.”
Sanat ve Eğlence
(Mutaffifîn, 14)
Demek ki, kalp küflenince, kalpsiz bir dünyada kötülüklerin önüne geçmek mümkün olmuyor...
Misak unutulunca insan hakikate uzak düşüyor…
“Esma”yı hayatın merkezinden çıkarınca, “eşya”ya mahkûm oluyorsunuz...
Egemenlik arzusu, emanet bilincini katlediyor...
Kültürel çürüme kimlik kaybına, köksüzleşmeye neden oluyor…
Toplumsal çürüme, güven yitimine, aile, kardeşlik, komşuluk ve kolektif ruhun çürümesine neden oluyor…
Siyaset
Peki, bu çürümenin ilacı nedir?
Tevhid, takva, tevbe ve tezkiye... Bilinç ve direnç...
“Bir toplum kendinde olanı değiştirmedikçe Allah onları değiştirmez.” (Ra'd, 11)
Ramazan Kayan Milat gazetesi

Sistematik çürümeHayat çok hızlı... Toplumsal değişim ve dönüşümün hızına yetişmek çok zor… Biz adına “değişim” ve “dönüşüm” desek de sanki süreç mecrasından çıkmış, eksenini kaybetmiş bir şekilde akıp gidiyor...Biyoloji BilimleriGirişim ve gelişim niyeti ile yola çıkanlar görüyoruz ki başkalaşıyorlar, kendilerinden uzaklaşıyorlar, hatta özlerine yabancılaşıyorlar… Tanınmaz hale geliyorlar... Yenilenme adına yola çıkanlar zamanla egemen kültüre yenik düştüler ve bu acınası yitikler kayıp listelerinin uzamasına neden oluyor…Peki neden?Ciddi bir toplumsal tefessüh ile karşı karşıyayız…Bireysel demiyorum, ulusal ve küresel bir çürüme, bozulma ve kokuşmadan bahsediyorum... Sadece politik, ekonomik, bürokratik, akademik çürüme, kirlenme söz konusu değil...Sanat ve EğlenceYaşamın tüm ünitelerinde, maddi manevi, ferdi içtimai bütün alanlarda kronik bir kirlenme tüm değerleri, kutsalları, erdemleri eritiyor… Sosyal çürüme sınır tanımıyor...En beteri bu çürümenin fark edilmemesi, hatta normal karşılanması... Kokuşmanın kanıksanması... Beterin beteri ise çürümenin savunulmaya başlanması...Kötülükler yasallaştı, günahlar estetize edildi, değerler dumura uğradı... Kutsallar mizah konusu oldu...Gelinen aşama, insan bozumu...Çürümüşlük bireysel bir arıza değil; yapısal, toplumsal boyutları olan sistem kaynaklı bir çöküş... Derin, yaygın, salgın bir çürümeden bahsediyoruz… Çürümenin kaynağı kokuşmuş statükonun kendisi... Köhne rejimin bir türlü vazgeçmediği kirlilikler… Çarpıklıklar, güç ve çıkar ilişkileri...SiyasetEvet, çürüme sistematik, kasıtlı ve hesaplı bir sürecin sonucu... Sorun derinlerde, varoluşsal...Medya, mafya, sermaye, sanat, sanal, kültür, spor, siyasi erk bu çürümenin aparatları ya da kirlenmenin sacayakları...Çürümenin kültür, sanat, bilim ile perdelenme ve pazarlanması ne kadar hazin!Kutsalın, kitabın, kıblenin, değerin sanatçı müsveddeler üzerinden aşağılanması, kin ve küfürlerini kusmalarına nasıl katlanabiliriz?Yetmedi alışmamızı bekliyorlar... İhanete, hakarete, haksızlığa, zillete, zulmete, zulme ve zorbalığa alışın diyorlar...EkonomiHayır, bu kirlilik ve kokuşmuşluk kaderimiz değildir…En büyük kusurumuz; duyarsızlık ve tepkisizliktir...Olup bitenleri sorgulayacak bir akıl, insani ve imani duyarlılıkla titreyecek bir kalp lazım...Maalesef bu çürüme önce zihinsel olarak başladı… Tefekkürü tefessüh etmiş beyinler işlevsel değil...Düşünme melekesi felç olunca, felaketler peş peşe geliveriyor... Hikmet, basiret, feraset yoksunu zihinler kendi zevalini kendi hazırlıyor… Furkansız, burhansız, Kur’an’sız akıl her türlü hilenin ve şeytanlığın üssü oluveriyor... Bilgelikten yoksun bilgi yığını geleceği belirlemekten yoksun kalıyor…Biyoloji BilimleriEvet, sorun aklın donması, fıtratın susması, misakın bozulması, kalbin katılaşması, vicdanın kuruması, ahlakın tedavülden kalkmasıdır…Gazetecilik ve Haber Sektörü“Hayır! Bilakis onların işlemekte oldukları kötülükler yüzünden kalpleri paslandırılmıştır.”Sanat ve Eğlence(Mutaffifîn, 14)Demek ki, kalp küflenince, kalpsiz bir dünyada kötülüklerin önüne geçmek mümkün olmuyor...Misak unutulunca insan hakikate uzak düşüyor…“Esma”yı hayatın merkezinden çıkarınca, “eşya”ya mahkûm oluyorsunuz...Egemenlik arzusu, emanet bilincini katlediyor...Kültürel çürüme kimlik kaybına, köksüzleşmeye neden oluyor…Toplumsal çürüme, güven yitimine, aile, kardeşlik, komşuluk ve kolektif ruhun çürümesine neden oluyor…SiyasetPeki, bu çürümenin ilacı nedir?Tevhid, takva, tevbe ve tezkiye... Bilinç ve direnç...“Bir toplum kendinde olanı değiştirmedikçe Allah onları değiştirmez.” (Ra'd, 11)Ramazan Kayan Milat gazetesi
Son yıllarda gözümüzün önünde gittikçe büyüyen sinsi bir ayrımcılık biçimi var: Kültürel ırkçılık. Bir toplumsal kesimi biyolojik özellikleriyle değil, değerleriyle aşağılamak. Onun inancını ilkel, yaşam tarzını geri, görünürlüğünü rahatsız edici, kutsalını alay edilebilir görmek. Bu, sıradan bir fikir ayrılığı değil; toplumun bir kesimine "bu ülkenin hikayesinde sana yer yok" diyerek sembolik bir sürgün üretmek.
Çoğu zaman kendisini mizah, sanat, özgürlük ya da modernlik söylemlerinin arkasına gizleyen kültürel ırkçılık, aslında Türkiye'de yeni ortaya çıkmış bir olgu değil; yüz yılı aşan kültürel bir tahakküm geleneği. Osmanlı'nın son döneminden Cumhuriyet'e kalan korkunç bir miras.
Bu zihniyetten sadece toplumun bir kesimi değil, onların siyasal temsilcileri de nasibini alıyor. Yakın geçmişten günümüze bazı siyasal liderlerin yalnızca politik tercihleriyle değil, temsil ettikleri kültürel dünya nedeniyle de küçümsendiğine, karikatürize edildiğine, eğitilmesi gereken kitlelerin sözcüsü gibi gösterildiğine ilişkin pek çok örnek var. Hatta bu konuda neredeyse kronolojik bir liderler sıralaması bile var.
Son yıllarda Türkiye'de dinî değerlere yönelik hakaret iddiaları, kutsalları hedef aldığı gerekçesiyle tartışılan karikatürler, sahne performansları, sosyal medya paylaşımları ve dini görünürlüğe yönelik nefret içerikli saldırılar birbirinden bağımsız hadiseler olarak okunamaz. Tek başlarına bizi aynı hukuki veya ahlaki sonuca götürmeyebilir. Ancak tamamı birlikte okunduğunda önemli bir sorunu gündeme getiriyor.
Mizah, uzun yıllardır kültürel ırkçılığın en görünür alanlarından biri oldu. İddia edildiğine göre masumiyeti kibirle hesaplaşmasından ileri geliyor. Hangi kibirle? Kibri yalnızca siyasal iktidarla özdeşleştirince, geniş bir kitle otomatikman bu mizahın pazarı haline geliyor. Kendisini hakikatin tek temsilcisi gören entelektüel kibrin, toplumu yukarıdan şekillendirme hakkını kendinde gören elitist kibrin, farklı yaşam tarzlarını tek tip modernlik kalıbına sokmaya çalışan Jakoben kibrin, kendi kültürel tercihlerini medeniyetin yegâne ölçüsü sayan seküler kibrin bu pazarda yeri yok. O nedenle bunlara yönelik mizah örnekleri son derece sınırlı.
Kültürel üstünlük iddiasını besleyen ve aşağılamanın en rafine aracına dönüşen mizah performanslarını yere göğe sığdıramazken, bu koroya katılmayanları hemen "yalaka" diye yaftalamak... Ne kadar seçici bir ahlak! Ne kadar da tanıdık bir özgürlük anlayışı!
Yalakalık sadece iktidara mı yapılır? Herhangi bir ideolojinin yalakası olunamaz mı? Nefretin gönüllü sözcülüğünü yapmak da, egonun, hırsın, paranın ve mahallenin önünde eğilmek de aynı kapıya çıkmıyor mu? Anlayacağınız mesele yalakalık değil; kime yapıldığı. Mesele eğilmek de değil; kimin önünde eğildiniz.
Kapitalist dijital platformlarda, daha çok para için takipçi hesabı yapanların devrimci, emekçi, halkçı ya da çağdaşlık nutukları, kebapçıda vegan manifestosu okumaya benziyor. Buna algoritmanın prim sistemiyle maaşa bağlanmış muhalefet de diyebilirsiniz.
Türkiye, ne yazık ki kültürel ırkçılığı hâlâ hukuki ve akademik bir kategori olarak yeterince tanımlayabilmiş değil. Oysa adı konulamayan bir sorunla mücadele etmek mümkün değildir. Kültürel ırkçılıkla yüzleşmeden bu ülkede gerçek anlamda toplumsal barıştan söz etmek, sağlam temelleri olmayan bir binaya "güvenli" demekten farksızdır. Çünkü toplumsal barış; yalnızca güvenlik politikalarının başarısıyla, ekonomik göstergelerin iyileşmesiyle ya da seçim sandığından çıkan sonuçlarla kurulmaz. Barış, insanların birbirlerinin inancına, kutsallarına, kimliklerine ve yaşam tarzlarına gösterdikleri asgari saygıda hayat bulur. Saygının olmadığı yerde hukuk eksik, hukukun eksik olduğu yerde ise barış daima kırılgandır. Gerçek mesele, birlikte yaşamak değil; birbirimizin onurunu incitmeden birlikte yaşayabilmektir.
Bu nedenle Türkiye’nin artık caydırıcılığı yüksek, sınırları berrak ve istismara kapalı yeni bir hukuki çerçeveye ihtiyacı var. Kültürel kimliği, dinî aidiyeti ve toplumun kutsallarını hedef alan söylemlerle meşru eleştiri arasındaki çizgi, muğlaklığın arkasına saklanmaya izin vermeyecek kadar net çizilmeli. Çünkü belirsizlik, çoğu zaman özgürlüğü değil; hakareti, aşağılamayı ve nefreti koruyan bir sis perdesine dönüşüyor. Hiç kimse eleştiri hakkını, bir toplumun onurunu örseleme imtiyazı gibi kullanamamalı. Hukuk da tam bu noktada devreye girmeli; düşünceyi değil nefreti, eleştiriyi değil aşağılamayı, özgürlüğü değil özgürlük kılığına girmiş tahakkümü hedef almalı.
Mevcut düzenlemeler, kültürel ırkçılık ve nefret suçlarının değişen yüzü karşısında yeniden düşünülmeli; hukukun dili, toplumsal gerçekliğin gerisinde kalmamalı. Ancak hiçbir yasa, tek başına zihniyet dönüşümü sağlayamaz. Bu nedenle hukuki adımlar; eğitimden kültür politikalarına, medyadan sivil topluma uzanan güçlü bir farkındalık seferberliğiyle desteklenmeli. Çünkü nefret yalnızca suç işlendiğinde değil, normalleştiğinde toplumu zehirler. Sorun artık belli çevrelerin değil, geniş toplum kesimlerine sirayet eden bir iklimin parçası hâline geldi. Bu yüzden yaygın eğitim faaliyetleri bir tercih değil, toplumsal barışı korumanın zorunlu şartıdır.
Özetle; kültürel ırkçılık görmezden gelinerek demokratik bir toplum inşa edilemez. Bir toplumun inançları, değerleri ve kutsalları sistematik biçimde aşağılanırken, aynı topluma ortak gelecekten, birlikte yaşam idealinden söz etmek inandırıcı değildir. Demokrasi yalnızca sandığın değil, saygının da rejimidir. Bugün ihtiyaç duyulan şey yeni kutuplaşmalar üretmek değil; kimsenin kimliğini, inancını ya da yaşam tarzını aşağılanma gerekçesi hâline getirmeyen bir hukuk ve toplumsal vicdan inşa edebilmektir. Çünkü gerçek demokratik olgunluk, insanlara sadece var olma hakkı tanındığında değil; onurlarını incitmeden, eşit saygı içinde yaşayabilecekleri bir düzen kurulabildiğinde başlayacaktır.
Prof. Dr. Hakan Aydın
HABER7 YAZARI

Toplumsal barışın kör noktası: Kültürel IrkçılıkSon yıllarda gözümüzün önünde gittikçe büyüyen sinsi bir ayrımcılık biçimi var: Kültürel ırkçılık. Bir toplumsal kesimi biyolojik özellikleriyle değil, değerleriyle aşağılamak. Onun inancını ilkel, yaşam tarzını geri, görünürlüğünü rahatsız edici, kutsalını alay edilebilir görmek. Bu, sıradan bir fikir ayrılığı değil; toplumun bir kesimine "bu ülkenin hikayesinde sana yer yok" diyerek sembolik bir sürgün üretmek.Çoğu zaman kendisini mizah, sanat, özgürlük ya da modernlik söylemlerinin arkasına gizleyen kültürel ırkçılık, aslında Türkiye'de yeni ortaya çıkmış bir olgu değil; yüz yılı aşan kültürel bir tahakküm geleneği. Osmanlı'nın son döneminden Cumhuriyet'e kalan korkunç bir miras.Bu zihniyetten sadece toplumun bir kesimi değil, onların siyasal temsilcileri de nasibini alıyor. Yakın geçmişten günümüze bazı siyasal liderlerin yalnızca politik tercihleriyle değil, temsil ettikleri kültürel dünya nedeniyle de küçümsendiğine, karikatürize edildiğine, eğitilmesi gereken kitlelerin sözcüsü gibi gösterildiğine ilişkin pek çok örnek var. Hatta bu konuda neredeyse kronolojik bir liderler sıralaması bile var.Son yıllarda Türkiye'de dinî değerlere yönelik hakaret iddiaları, kutsalları hedef aldığı gerekçesiyle tartışılan karikatürler, sahne performansları, sosyal medya paylaşımları ve dini görünürlüğe yönelik nefret içerikli saldırılar birbirinden bağımsız hadiseler olarak okunamaz. Tek başlarına bizi aynı hukuki veya ahlaki sonuca götürmeyebilir. Ancak tamamı birlikte okunduğunda önemli bir sorunu gündeme getiriyor.Mizah, uzun yıllardır kültürel ırkçılığın en görünür alanlarından biri oldu. İddia edildiğine göre masumiyeti kibirle hesaplaşmasından ileri geliyor. Hangi kibirle? Kibri yalnızca siyasal iktidarla özdeşleştirince, geniş bir kitle otomatikman bu mizahın pazarı haline geliyor. Kendisini hakikatin tek temsilcisi gören entelektüel kibrin, toplumu yukarıdan şekillendirme hakkını kendinde gören elitist kibrin, farklı yaşam tarzlarını tek tip modernlik kalıbına sokmaya çalışan Jakoben kibrin, kendi kültürel tercihlerini medeniyetin yegâne ölçüsü sayan seküler kibrin bu pazarda yeri yok. O nedenle bunlara yönelik mizah örnekleri son derece sınırlı.Kültürel üstünlük iddiasını besleyen ve aşağılamanın en rafine aracına dönüşen mizah performanslarını yere göğe sığdıramazken, bu koroya katılmayanları hemen "yalaka" diye yaftalamak... Ne kadar seçici bir ahlak! Ne kadar da tanıdık bir özgürlük anlayışı!Yalakalık sadece iktidara mı yapılır? Herhangi bir ideolojinin yalakası olunamaz mı? Nefretin gönüllü sözcülüğünü yapmak da, egonun, hırsın, paranın ve mahallenin önünde eğilmek de aynı kapıya çıkmıyor mu? Anlayacağınız mesele yalakalık değil; kime yapıldığı. Mesele eğilmek de değil; kimin önünde eğildiniz.Kapitalist dijital platformlarda, daha çok para için takipçi hesabı yapanların devrimci, emekçi, halkçı ya da çağdaşlık nutukları, kebapçıda vegan manifestosu okumaya benziyor. Buna algoritmanın prim sistemiyle maaşa bağlanmış muhalefet de diyebilirsiniz.Türkiye, ne yazık ki kültürel ırkçılığı hâlâ hukuki ve akademik bir kategori olarak yeterince tanımlayabilmiş değil. Oysa adı konulamayan bir sorunla mücadele etmek mümkün değildir. Kültürel ırkçılıkla yüzleşmeden bu ülkede gerçek anlamda toplumsal barıştan söz etmek, sağlam temelleri olmayan bir binaya "güvenli" demekten farksızdır. Çünkü toplumsal barış; yalnızca güvenlik politikalarının başarısıyla, ekonomik göstergelerin iyileşmesiyle ya da seçim sandığından çıkan sonuçlarla kurulmaz. Barış, insanların birbirlerinin inancına, kutsallarına, kimliklerine ve yaşam tarzlarına gösterdikleri asgari saygıda hayat bulur. Saygının olmadığı yerde hukuk eksik, hukukun eksik olduğu yerde ise barış daima kırılgandır. Gerçek mesele, birlikte yaşamak değil; birbirimizin onurunu incitmeden birlikte yaşayabilmektir.Bu nedenle Türkiye’nin artık caydırıcılığı yüksek, sınırları berrak ve istismara kapalı yeni bir hukuki çerçeveye ihtiyacı var. Kültürel kimliği, dinî aidiyeti ve toplumun kutsallarını hedef alan söylemlerle meşru eleştiri arasındaki çizgi, muğlaklığın arkasına saklanmaya izin vermeyecek kadar net çizilmeli. Çünkü belirsizlik, çoğu zaman özgürlüğü değil; hakareti, aşağılamayı ve nefreti koruyan bir sis perdesine dönüşüyor. Hiç kimse eleştiri hakkını, bir toplumun onurunu örseleme imtiyazı gibi kullanamamalı. Hukuk da tam bu noktada devreye girmeli; düşünceyi değil nefreti, eleştiriyi değil aşağılamayı, özgürlüğü değil özgürlük kılığına girmiş tahakkümü hedef almalı.Mevcut düzenlemeler, kültürel ırkçılık ve nefret suçlarının değişen yüzü karşısında yeniden düşünülmeli; hukukun dili, toplumsal gerçekliğin gerisinde kalmamalı. Ancak hiçbir yasa, tek başına zihniyet dönüşümü sağlayamaz. Bu nedenle hukuki adımlar; eğitimden kültür politikalarına, medyadan sivil topluma uzanan güçlü bir farkındalık seferberliğiyle desteklenmeli. Çünkü nefret yalnızca suç işlendiğinde değil, normalleştiğinde toplumu zehirler. Sorun artık belli çevrelerin değil, geniş toplum kesimlerine sirayet eden bir iklimin parçası hâline geldi. Bu yüzden yaygın eğitim faaliyetleri bir tercih değil, toplumsal barışı korumanın zorunlu şartıdır.Özetle; kültürel ırkçılık görmezden gelinerek demokratik bir toplum inşa edilemez. Bir toplumun inançları, değerleri ve kutsalları sistematik biçimde aşağılanırken, aynı topluma ortak gelecekten, birlikte yaşam idealinden söz etmek inandırıcı değildir. Demokrasi yalnızca sandığın değil, saygının da rejimidir. Bugün ihtiyaç duyulan şey yeni kutuplaşmalar üretmek değil; kimsenin kimliğini, inancını ya da yaşam tarzını aşağılanma gerekçesi hâline getirmeyen bir hukuk ve toplumsal vicdan inşa edebilmektir. Çünkü gerçek demokratik olgunluk, insanlara sadece var olma hakkı tanındığında değil; onurlarını incitmeden, eşit saygı içinde yaşayabilecekleri bir düzen kurulabildiğinde başlayacaktır.Prof. Dr. Hakan AydınHABER7 YAZARI
Neden namaz?
Nasıl ki insan, bedeninin gıdaya olan ihtiyacını almak zorunda olduğu besinlerle gideriyor ise, manevîyatı olan ruhunun ve kalbinin de aynı şekilde “gıdaya” ihtiyacı vardır. Bedenin ihtiyacı için enva-i çeşit besin vardır. Ancak kalbin ve ruhun gıdası Allah’a muhabbettir, zikirdir, huşûdur.
Ben Allah’ım! Benden başka İlah yoktur. Bana ibadet (kulluk) et ve Beni anmak için (zikr) namaz kıl (salatı ikame et).[1]
Namaz ibadeti duruşlar, okuma ve zikirlerden oluşan bir ibadettir. Namazda her ne okunursa okunsun namaz dışında da okunabilir ve bu okumalar için abdestli olma şartı aranmaz. Keza namazın en önemli rüknü secde olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda mesela şükür secdesi için de abdestli olma şartı yoktur. Demem o ki namaz ibadeti müstesna bir ibadettir. Abdest de öyle; mü’min kişi abdest aldıktan sonra (o an için) namaz kılınmasa bile sırf abdest aldığı ve abdestli kaldığı için sevaba nail olur. Bu iki farklı durum hem abdesti hem de namazı farklı parametrelerde değerlendirmemizi gerektiriyor. Aynı zamanda beş vakit farz olan namazlardan başka, farz namazlardan önce ve sonra kılınan ve sünnet olarak bilinen namazlar dışında mesela durup dururken bir Müslümanın kalkıp namaz kılması da sevaptır. Yani böyle “sebepsiz” namaz kılana ibadet sevabı yazılır. Hadis-i şeriflerde böyle namazlara (nafile) teşvik vardır.
İnanan insanlara farz/zorunlu bir görev olarak günde beş ayrı vakitte namaz kılmayı emreden Allah bununla neyi murad etmiş olabilir? Allah’tan başka bir ilah olmadığına ve dolayısıyla –hâşâ- ilahlar arasında ilahlık-kulluk rekabeti de oluşmayacağına göre neden günde beş kere namaz kılınması emredilmiş olabilir?
Üstelik Âlemlerin Rabbi hiçbir şeye ve kişiye muhtaç değildir. Kılınan hiçbir namaz O’na bir gram kadar yarar da sağlamaz.
O zaman Allah neden namaz kılmamızı istiyor?
Bir hadis-i şerifte, “Namaz göz aydınlığım (kurretu’l a’yn) kılındı.” buyurulur. Resulullah bir şeye “göz aydınlığım”, ya da “gözümün nuru” diyorsa o şey her ne ise ayrıcalıklı bir hüviyete sahip olur. Bu sebeple Peygamber’in (sav) namaz için böyle bir benzetmede bulunmasının üzerinde düşünmemiz gerekir. Zira örnek almamız gereken, söyledikleri ile bize yol gösteren Allah’ın son nebisinin namaza dair telakkisi, namaza verdiği değer bizim namazla ilişkimizi düzenler.
Burada kelimelerin, kavramların, terimlerin ne etimolojisi ne semantiği ne de linguistiği ile ilgiliyiz. Çünkü burada zikredilen salat namazdır, göz de görme organımızdır, kurretu’layn ise mutluluktur, göz aydınlığıdır. İsfahanî’nin ifadesiyle, kurretu’layn-kurrat aynuhu, gözün gördüğü ile teskin olması, başkasına tamah etmemesidir. Yani hadis-i şerifte bilinmeyen bir yön bulunmamaktadır ancak yine de namazın nasıl göz aydınlığı olacağı üzerinde birazcık durmamız gerekecek.
Bildiğiniz gibi insanın gözünün aydın olması ancak çok sevdiği birisini görmesi ya da ona kavuşması halinde gerçekleşir. Hasret kaldığınız sevdiğinize kavuştuğunuzda gözleriniz parlar, yüreğiniz coşar. Bu kavuşma sizi önceki durumunuzdan daha farklı bir duruma sevk eder. Kavuşma öncesi hasretin aklı meşgul etmesi, bazı karamsarlıklara ya da şüphelere sevk etmesi insanın tefekküründe kısmi de olsa bulanıklıklara sebebiyet verebilir. Ama hasret bitince bulutların dağılmasıyla birlikte gün aydınlanır, nesneler daha net görülür. Bu anlayışla kılınan namaz, insanı ahlaken, fehmen, ilmen bir ileri merhaleye taşır.
İşte bütün sevdiklerinizden daha çok sevdiğiniz Âlemlerin Rabbi Allah’a kavuşmayı sembolize ettiği için namaz Peygamber’in göz aydınlığı olmuştur. Ezan ile mü’min için “huzur”un müsait olduğu müjdesi gelir. Huzura varış olan bu kutlu an veya ezan ile gelen müjdeli haber müslüman için göz aydınlığına sebep olmaz mı?
[1] Taha: 14.

Neden namaz?Ahmet AyNasıl ki insan, bedeninin gıdaya olan ihtiyacını almak zorunda olduğu besinlerle gideriyor ise, manevîyatı olan ruhunun ve kalbinin de aynı şekilde “gıdaya” ihtiyacı vardır. Bedenin ihtiyacı için enva-i çeşit besin vardır. Ancak kalbin ve ruhun gıdası Allah’a muhabbettir, zikirdir, huşûdur.Ben Allah’ım! Benden başka İlah yoktur. Bana ibadet (kulluk) et ve Beni anmak için (zikr) namaz kıl (salatı ikame et).[1]Namaz ibadeti duruşlar, okuma ve zikirlerden oluşan bir ibadettir. Namazda her ne okunursa okunsun namaz dışında da okunabilir ve bu okumalar için abdestli olma şartı aranmaz. Keza namazın en önemli rüknü secde olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda mesela şükür secdesi için de abdestli olma şartı yoktur. Demem o ki namaz ibadeti müstesna bir ibadettir. Abdest de öyle; mü’min kişi abdest aldıktan sonra (o an için) namaz kılınmasa bile sırf abdest aldığı ve abdestli kaldığı için sevaba nail olur. Bu iki farklı durum hem abdesti hem de namazı farklı parametrelerde değerlendirmemizi gerektiriyor. Aynı zamanda beş vakit farz olan namazlardan başka, farz namazlardan önce ve sonra kılınan ve sünnet olarak bilinen namazlar dışında mesela durup dururken bir Müslümanın kalkıp namaz kılması da sevaptır. Yani böyle “sebepsiz” namaz kılana ibadet sevabı yazılır. Hadis-i şeriflerde böyle namazlara (nafile) teşvik vardır.İnanan insanlara farz/zorunlu bir görev olarak günde beş ayrı vakitte namaz kılmayı emreden Allah bununla neyi murad etmiş olabilir? Allah’tan başka bir ilah olmadığına ve dolayısıyla –hâşâ- ilahlar arasında ilahlık-kulluk rekabeti de oluşmayacağına göre neden günde beş kere namaz kılınması emredilmiş olabilir?Üstelik Âlemlerin Rabbi hiçbir şeye ve kişiye muhtaç değildir. Kılınan hiçbir namaz O’na bir gram kadar yarar da sağlamaz.O zaman Allah neden namaz kılmamızı istiyor?Bir hadis-i şerifte, “Namaz göz aydınlığım (kurretu’l a’yn) kılındı.” buyurulur. Resulullah bir şeye “göz aydınlığım”, ya da “gözümün nuru” diyorsa o şey her ne ise ayrıcalıklı bir hüviyete sahip olur. Bu sebeple Peygamber’in (sav) namaz için böyle bir benzetmede bulunmasının üzerinde düşünmemiz gerekir. Zira örnek almamız gereken, söyledikleri ile bize yol gösteren Allah’ın son nebisinin namaza dair telakkisi, namaza verdiği değer bizim namazla ilişkimizi düzenler.Burada kelimelerin, kavramların, terimlerin ne etimolojisi ne semantiği ne de linguistiği ile ilgiliyiz. Çünkü burada zikredilen salat namazdır, göz de görme organımızdır, kurretu’layn ise mutluluktur, göz aydınlığıdır. İsfahanî’nin ifadesiyle, kurretu’layn-kurrat aynuhu, gözün gördüğü ile teskin olması, başkasına tamah etmemesidir. Yani hadis-i şerifte bilinmeyen bir yön bulunmamaktadır ancak yine de namazın nasıl göz aydınlığı olacağı üzerinde birazcık durmamız gerekecek.Bildiğiniz gibi insanın gözünün aydın olması ancak çok sevdiği birisini görmesi ya da ona kavuşması halinde gerçekleşir. Hasret kaldığınız sevdiğinize kavuştuğunuzda gözleriniz parlar, yüreğiniz coşar. Bu kavuşma sizi önceki durumunuzdan daha farklı bir duruma sevk eder. Kavuşma öncesi hasretin aklı meşgul etmesi, bazı karamsarlıklara ya da şüphelere sevk etmesi insanın tefekküründe kısmi de olsa bulanıklıklara sebebiyet verebilir. Ama hasret bitince bulutların dağılmasıyla birlikte gün aydınlanır, nesneler daha net görülür. Bu anlayışla kılınan namaz, insanı ahlaken, fehmen, ilmen bir ileri merhaleye taşır.İşte bütün sevdiklerinizden daha çok sevdiğiniz Âlemlerin Rabbi Allah’a kavuşmayı sembolize ettiği için namaz Peygamber’in göz aydınlığı olmuştur. Ezan ile mü’min için “huzur”un müsait olduğu müjdesi gelir. Huzura varış olan bu kutlu an veya ezan ile gelen müjdeli haber müslüman için göz aydınlığına sebep olmaz mı?[1] Taha: 14.
9 Haziran 2015’te Diyarbakır’da uğradığı silahlı saldırı sonucu şehid edilen Yeni İhya-Der Başkanı ve HÜDA PAR üyesi Aytaç Baran, şehadetinin 11. yılında rahmet, minnet ve özlemle yâd ediliyor.
Aradan geçen 11 yıla rağmen, ortaya koyduğu hilm, cehd ve adanmışlık, yetiştirdiği talebelerin omuzlarında ve İslam davasının kararlı mücadelesinde yaşamaya devam ediyor.
Gençliğin Mus'ab'ı: İlme ve Ahlaka Adanmış Bir Ömür
Yaşadığı dönemin Mus'ab bin Umeyr'lerinden biri olarak vasıflandırılan Aytaç Baran, ömrünü Diyarbakır’ın sokaklarında, mahallelerinde gençlerin hidayetine ve güzel ahlakla yetişmesine adadı. Gece gündüz demeden kurduğu ders halkalarıyla gençlere İslami tedrisat veren Baran, çevresindeki gençlerin adeta etrafında pervane olduğu bir muallim ve rehberdi.
Onun yürüttüğü bu ihya ve inşa çalışmaları, bölgedeki gençleri karanlık odakların, çetelerin ve ideolojik yapıların pençesinden koparıp ilmin ve İslam'ın aydınlığına taşımayı hedefliyordu.
Karanlık Odakların Hedefi Oldu
Aytaç Baran’ın gençlik üzerindeki bu yapıcı ve birleştirici etkisi, bölgeyi kaos ve inançsızlıkla dizayn etmek isteyen yapıları rahatsız etti. 9 Haziran 2015 tarihinde, PKK/DEM Parti çizgisindeki çetelerin ve karanlık odakların hedefi olan Baran, uğradığı kalleşçe silahlı saldırı sonucu şehadet şerbetini içti. Bu suikast, sadece bir şahsı değil, bölge gençliğinin manevi geleceğini hedef alan planlı bir saldırı olarak kayıtlara geçti.
Şehadetiyle Binlerce Gence Ders Verdi
Tıpkı hayattayken yaptığı gibi, Aytaç Baran şehadetiyle de ders vermeye devam etti. Onun gidişiyle açılan boşluk, yetiştirdiği yüzlerce gencin davaya daha sıkı sarılmasıyla doldu. Baran’ın şehadetinin ardından:
Talebe Halkası Büyüdü: Onun rahlesinden geçen gençler, artık sadece onun öğrencisi değil, onun aziz davasının birer sancaktarı oldu.
Mücadele Azmi Bilendi: Karanlık çetelerin korkutma ve sindirme politikaları ters tepti; şehadet haberi, gençlerin İslam davası uğrunda daha büyük bir azim, kararlılık ve vakarla mücadele etmesine vesile oldu.
Unutulmaz Bir Miras Kaldı: Fedakarlığı, yumuşak huyluluğu (hilm) ve gayretiyle Diyarbakır halkının kalbinde silinmez bir iz bırakan Baran, bölgedeki İslami çalışmanın sembol şahsiyetlerinden biri haline geldi.
"Şehidlerin kanı, geride kalanların yolunu aydınlatan bir meşaledir." Şehadetinin 11. yılında Aytaç Baran’ı ve tüm İslam şühedasını rahmetle anıyor, bıraktıkları soylu mirası saygıyla yâd ediyoruz.

9 Haziran 2015’te Diyarbakır’da uğradığı silahlı saldırı sonucu şehid edilen Yeni İhya-Der Başkanı ve HÜDA PAR üyesi Aytaç Baran, şehadetinin 11. yılında rahmet, minnet ve özlemle yâd ediliyor.Aradan geçen 11 yıla rağmen, ortaya koyduğu hilm, cehd ve adanmışlık, yetiştirdiği talebelerin omuzlarında ve İslam davasının kararlı mücadelesinde yaşamaya devam ediyor.Gençliğin Mus'ab'ı: İlme ve Ahlaka Adanmış Bir ÖmürYaşadığı dönemin Mus'ab bin Umeyr'lerinden biri olarak vasıflandırılan Aytaç Baran, ömrünü Diyarbakır’ın sokaklarında, mahallelerinde gençlerin hidayetine ve güzel ahlakla yetişmesine adadı. Gece gündüz demeden kurduğu ders halkalarıyla gençlere İslami tedrisat veren Baran, çevresindeki gençlerin adeta etrafında pervane olduğu bir muallim ve rehberdi.Onun yürüttüğü bu ihya ve inşa çalışmaları, bölgedeki gençleri karanlık odakların, çetelerin ve ideolojik yapıların pençesinden koparıp ilmin ve İslam'ın aydınlığına taşımayı hedefliyordu.Karanlık Odakların Hedefi OlduAytaç Baran’ın gençlik üzerindeki bu yapıcı ve birleştirici etkisi, bölgeyi kaos ve inançsızlıkla dizayn etmek isteyen yapıları rahatsız etti. 9 Haziran 2015 tarihinde, PKK/DEM Parti çizgisindeki çetelerin ve karanlık odakların hedefi olan Baran, uğradığı kalleşçe silahlı saldırı sonucu şehadet şerbetini içti. Bu suikast, sadece bir şahsı değil, bölge gençliğinin manevi geleceğini hedef alan planlı bir saldırı olarak kayıtlara geçti.Şehadetiyle Binlerce Gence Ders VerdiTıpkı hayattayken yaptığı gibi, Aytaç Baran şehadetiyle de ders vermeye devam etti. Onun gidişiyle açılan boşluk, yetiştirdiği yüzlerce gencin davaya daha sıkı sarılmasıyla doldu. Baran’ın şehadetinin ardından:Talebe Halkası Büyüdü: Onun rahlesinden geçen gençler, artık sadece onun öğrencisi değil, onun aziz davasının birer sancaktarı oldu.Mücadele Azmi Bilendi: Karanlık çetelerin korkutma ve sindirme politikaları ters tepti; şehadet haberi, gençlerin İslam davası uğrunda daha büyük bir azim, kararlılık ve vakarla mücadele etmesine vesile oldu.Unutulmaz Bir Miras Kaldı: Fedakarlığı, yumuşak huyluluğu (hilm) ve gayretiyle Diyarbakır halkının kalbinde silinmez bir iz bırakan Baran, bölgedeki İslami çalışmanın sembol şahsiyetlerinden biri haline geldi."Şehidlerin kanı, geride kalanların yolunu aydınlatan bir meşaledir." Şehadetinin 11. yılında Aytaç Baran’ı ve tüm İslam şühedasını rahmetle anıyor, bıraktıkları soylu mirası saygıyla yâd ediyoruz.
ANTALYA’DA OTOKOÇ GALERİSİNE SİLAHLI SALDIRI: SALDIRGANLAR O ANLARI SOSYAL MEDYADA PAYLAŞTI!
İstanbul’da yaşanan benzer bir olayın ardından bu kez de Antalya’daki Otokoç otomotiv galerisi silahlı saldırının hedefi oldu. Düzenlenen saldırının ardından ortaya çıkan skandal detaylar ise pes dedirtti. Saldırganların, kurşunlama anını cep telefonu kamerasıyla saniye saniye kayda alıp sosyal medya hesaplarından paylaştığı belirlendi.
"Rahmi Koç, Serdar Ertekin Ağabeyin Selamı Var"
Sosyal medyada paylaşılan ve infial yaratan görüntülerde, saldırganların lüks araçların sergilendiği galeriye kurşun yağdırdığı anlar net bir şekilde görülüyor. Kayıt esnasında saldırganlardan birinin, Koç Holding Başkanı Rahmi Koç’u hedef alarak, “Rahmi Koç, Serdar Ertekin ağabeyin selamı var!” ifadelerini kullandığı duyuluyor.
Görüntülerin devamında ise zanlıların tehdit ve hakaret içerikli söylemlerini sürdürerek soğukkanlı bir şekilde olay yerinden uzaklaştığı anlar yer alıyor.
Emniyet Alarmda: Geniş Çaplı Soruşturma Başlatıldı
İstanbul’daki Otokoç saldırısının ardından Antalya’da da benzer bir eylemin gerçekleştirilmesi ve aynı isimlerin zikredilmesi, organize bir plan ihtimalini güçlendirdi.
Olayın ardından Antalya Emniyet Müdürlüğü, hem saldırının gerçekleştiği bölgedeki güvenlik kameralarını hem de sosyal medyada paylaşılan görüntüyü inceleme altına aldı. Kimlikleri tespit edilmeye çalışılan şüphelilerin yakalanması ve arkalarındaki bağlantıların çözülmesi için geniş çaplı bir hava ve kara operasyonu başlatıldı.
Olayla ilgili tahkikat çok yönlü olarak devam ediyor.

ANTALYA’DA OTOKOÇ GALERİSİNE SİLAHLI SALDIRI: SALDIRGANLAR O ANLARI SOSYAL MEDYADA PAYLAŞTI!İstanbul’da yaşanan benzer bir olayın ardından bu kez de Antalya’daki Otokoç otomotiv galerisi silahlı saldırının hedefi oldu. Düzenlenen saldırının ardından ortaya çıkan skandal detaylar ise pes dedirtti. Saldırganların, kurşunlama anını cep telefonu kamerasıyla saniye saniye kayda alıp sosyal medya hesaplarından paylaştığı belirlendi."Rahmi Koç, Serdar Ertekin Ağabeyin Selamı Var"Sosyal medyada paylaşılan ve infial yaratan görüntülerde, saldırganların lüks araçların sergilendiği galeriye kurşun yağdırdığı anlar net bir şekilde görülüyor. Kayıt esnasında saldırganlardan birinin, Koç Holding Başkanı Rahmi Koç’u hedef alarak, “Rahmi Koç, Serdar Ertekin ağabeyin selamı var!” ifadelerini kullandığı duyuluyor.Görüntülerin devamında ise zanlıların tehdit ve hakaret içerikli söylemlerini sürdürerek soğukkanlı bir şekilde olay yerinden uzaklaştığı anlar yer alıyor.Emniyet Alarmda: Geniş Çaplı Soruşturma Başlatıldıİstanbul’daki Otokoç saldırısının ardından Antalya’da da benzer bir eylemin gerçekleştirilmesi ve aynı isimlerin zikredilmesi, organize bir plan ihtimalini güçlendirdi.Olayın ardından Antalya Emniyet Müdürlüğü, hem saldırının gerçekleştiği bölgedeki güvenlik kameralarını hem de sosyal medyada paylaşılan görüntüyü inceleme altına aldı. Kimlikleri tespit edilmeye çalışılan şüphelilerin yakalanması ve arkalarındaki bağlantıların çözülmesi için geniş çaplı bir hava ve kara operasyonu başlatıldı.Olayla ilgili tahkikat çok yönlü olarak devam ediyor.
SOSYAL MEDYADA BÜYÜK TEPKİ: RAHMİ KOÇ'UN "KÜRT KADINI" FIKRASI GÜNDEM OLDU!
Rahmi Koç, İzmir’de bir hastane açılışında anlattığı fıkra, sosyal medyada büyük tartışmalara ve tepkilere yol açtı. Kürt kadınları üzerinden yapılan ayrımcı ve cinsiyetçi ifadeler, pek çok kullanıcı tarafından sert bir dille kınandı.
"FIKRA" ADI ALTINDA AYRIMCI DİL
Sosyal medyada paylaşılan ve kısa sürede yayılan videoda, Rahmi Koç'un etrafındaki gruba bir fıkra anlattığı görülüyor. Koç, fıkrasında şu ifadeleri kullanıyor:
"Doktor Kürt kadının derdini dinlemiş... 'Hanımefendi' demiş, 'perdenin arkasına geçin soyunun' deyince, kadın demiş 'Doktor Bey, ilk önce siz soyunun'."
Bu sözler, videodaki dinleyiciler tarafından gülüşmelerle karşılansa da, dijital platformlarda tam tersi bir etki yarattı. Fıkranın içeriği, bir halkı ve o halkın kadınlarını aşağılayıcı, önyargıları besleyici ve cinsiyetçi bir üslup taşıdığı gerekçesiyle eleştiri yağmuruna tutuldu.
SOSYAL MEDYADA TEPKİLER ÇIĞ GİBİ BÜYÜDÜ
Videonun yayılmasının ardından, siyasetçiler, sanatçılar, hak savunucuları ve binlerce sosyal medya kullanıcısı Koç'a tepki gösterdi.
Öne çıkan eleştiriler şöyle sıralandı:
Ayrımcılık ve Önyargı: Fıkranın, Kürt halkına yönelik mevcut önyargıları körüklediği ve ayrımcı bir yaklaşım içerdiği belirtildi.
Cinsiyetçilik: Kadınların bu şekilde nesneleştirilmesi ve mizah malzemesi yapılması "cinsiyetçi bir nefret söylemi" olarak nitelendirildi.

SOSYAL MEDYADA BÜYÜK TEPKİ: RAHMİ KOÇ'UN "KÜRT KADINI" FIKRASI GÜNDEM OLDU!Rahmi Koç, İzmir’de bir hastane açılışında anlattığı fıkra, sosyal medyada büyük tartışmalara ve tepkilere yol açtı. Kürt kadınları üzerinden yapılan ayrımcı ve cinsiyetçi ifadeler, pek çok kullanıcı tarafından sert bir dille kınandı."FIKRA" ADI ALTINDA AYRIMCI DİLSosyal medyada paylaşılan ve kısa sürede yayılan videoda, Rahmi Koç'un etrafındaki gruba bir fıkra anlattığı görülüyor. Koç, fıkrasında şu ifadeleri kullanıyor:"Doktor Kürt kadının derdini dinlemiş... 'Hanımefendi' demiş, 'perdenin arkasına geçin soyunun' deyince, kadın demiş 'Doktor Bey, ilk önce siz soyunun'."Bu sözler, videodaki dinleyiciler tarafından gülüşmelerle karşılansa da, dijital platformlarda tam tersi bir etki yarattı. Fıkranın içeriği, bir halkı ve o halkın kadınlarını aşağılayıcı, önyargıları besleyici ve cinsiyetçi bir üslup taşıdığı gerekçesiyle eleştiri yağmuruna tutuldu.SOSYAL MEDYADA TEPKİLER ÇIĞ GİBİ BÜYÜDÜVideonun yayılmasının ardından, siyasetçiler, sanatçılar, hak savunucuları ve binlerce sosyal medya kullanıcısı Koç'a tepki gösterdi. Öne çıkan eleştiriler şöyle sıralandı:Ayrımcılık ve Önyargı: Fıkranın, Kürt halkına yönelik mevcut önyargıları körüklediği ve ayrımcı bir yaklaşım içerdiği belirtildi.Cinsiyetçilik: Kadınların bu şekilde nesneleştirilmesi ve mizah malzemesi yapılması "cinsiyetçi bir nefret söylemi" olarak nitelendirildi.
28 Şubat sürecinin en etkili “Psikolojik Harp Metodu”, dindar insanları “uçkur düşkünü birer sapık” olarak göstermeye yönelik kumpaslardı. “Refah Partisi’nin oylarının giderek arttığı, dindar insanların “Çankaya Köşkü”nün kapısını zorladığı dönemde panikleyen şer odakları;
Önce Refah Partili belediyelere “yolsuzluk” iftiraları attılar…
Ardından, “Bunlar Türkiye’yi İran’a çevirecek” goygoylarını devreye soktular. Türkiye “Tarikatlar-cemaatler ülkesi olacak” söylemleriyle korku pompalamaya çalıştılar…
Gördüler ki halk, bu iddiaları ciddiye almıyor.
Erbakan ve arkadaşlarının ayak sesleri ortalığı sallar sallamaz, anında “B planına” geçtiler ve “Müslüm Gündüz-Fadime Şahin” ile “Ali Kalkancı-Emire Ersoy” çiftlerinin evliliklerinden hareketle;
“Filanca tarikatın şeyhi, kadınlara kızlara tecavüz etmiş” şeklinde düzmece iddialarla kamuoyunu maniple etmeye başladılar.
Baktılar ki halk bu duruma çok sinirleniyor…
“Vay namussuz, şerefsizler” diyerek küfrediyor… Anında sayısız “uçkur senaryosu”nu devreye soktular.
Örneğin… Yeşilçam’da kredisini bitirdikten sonra 28 Şubat’ın en zifiri karanlığında “Söz Fato’da” adlı program yaparak “itibar suikastlarına” girişen Fatma Girik… Hayatının 57 yılını nikâhsız geçiren kendisi değilmiş gibi sayısız düzmece “ırza geçme” haberi yaptı.
Girik, Kamil Aydan Bol adlı şahsı “yanında çalıştırdığı kadınların zorla ırzlarına geçen birisi” olarak tanıttı. Bol, bu iftira için 5 ay 25 gün hapis, 2 milyon 916 bin 666 lira ağır para cezasına çarptırılırken, kocasına “tecavüzcü” damgası vurulmasını sindiremeyen 21 yaşındaki eşi bu yalan yüzünden intihar ederek canından oldu. Girik ayrıca, CHP’li belediyelerde bankamatik memuru olarak çalışan Esfender Er adlı şahısla işbirliği yaparak, “Uhud Kur’an Kursu” hadisesiyle İslam’ı küçük düşürmeye çalıştı.
Yine… Merdiven altı işletmelerde “hamamböceği” kovalamaktan başka bir meziyeti olmadığı halde “duayen gazeteci” olarak pazarlanan Uğur Dündar, 100 yaşındaki Sivaslı Bekir Pehlivan’a “gizli çekim”le komplo kurup, “müritlerine edep yerlerini öptürüyor” şeklinde rezil bir iftira attı…
“Büyücü Hoca” diye yaftaladığı Şerafettin Yardımedici ise şakağına sıktığı tek kurşunla canına kıydı. Mütareke medyası, film senaryolarını aratmayan bu tür “fabrikasyon haberlerle” dönemin vesayet odaklarınca devreye sokulan “Psikolojik Harp Metodu”nun kusursuzca sahnelenmesine alan açarken…
Halkın oylarıyla göreve gelen Refah Partisi iktidarı, o dönem yürüttüğü başarılı icraatlara ve halkın doğrudan cebine yansıyan ekonomik iyileşmelere rağmen yıkılmaktan kurtulamadı.
*
O gün “Müslümanları uçkur düşkünü insanlar” olarak lanse eden malum zihniyetin siyasi uzantıları ise günümüzde ele geçirdikleri belediyelerde resmen rezilliğin dibini boylamış durumdalar… Son yıllarda kendi teşkilatlarında patlak veren “taciz, tecavüz ve gayrimeşru ilişki” rezaletlerini görmezden gelen…
Allah’ın lanetlediği “eşcinsel sapkınlığı” meşrulaştırmak için son kongrede “Parti Programı”nı güncelleyen…
Toplumun ahlaki değerleriyle bağdaşmayan bazı hayâsız eylemleri “özel hayat” kalkanıyla koruma altına alan CHP yönetim kademesi, 28 Şubat’ta semirtilen bu canavarın kurbanı oldu.
Başta İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı olmak üzere bağımsız yargı eliyle ve üstelik şeffaf şekilde yürütülen her soruşturmanın sonu muhakkak CHP’li yöneticilerin “uçkur rezaletleri”ne dokundu.
İBB’ye yönelik soruşturma kapsamında hazırlanan iddianamelerde; “kiralık jetlerde”, “otel odalarında” ve “lüks villalarda gerçekleşen fuhuş partilerinde” hangi rezilliklerin yaşandığını ibretle okuduk.
Uşak’ta, Görele’de, Antalya Büyükşehir Belediyesi’ne çöken “Böcek” ailesinde patlak veren rezaletler karşısında hepimizin midesi bulandı.
Malum zihniyetin tabana yaymaya çalıştığı “seküler hayatın” aslında bu ülkenin gençliğini uçuruma sürüklediğine ibretle şahitlik ettik.
Geçmişte öz kardeşi “kokainden” gözaltına alınan bazı gazeteci müsveddelerinin, “Kemalistler daha ahlakçıdır. Daha ayakları yere basan bir ahlak bir aile anlayışı var” şeklindeki kendi mahallelerini aklamaya yönelik kurnazlıklarının nasıl iflas ettiğini hep birlikte gördük.
Fakat bu arada şu çifte standarda da tanıklık ettik.
Bundan çeyrek asır önce, üstelik kiralık figüranlarca sahnelenen “uçkur skandalları” sonrası “özel hayat” kavramını aklının ucuna bile getirmeyen ve “Filanca tarikatın şeyhi, kadınlara kızlara tecavüz etmiş” yalanlarıyla dindar insanları “namussuzlar” diyerek topyekûn damgalayan seküler azınlık…
Nedense kendi tabanında ve yönetim kademesinde patlak veren fuhuş skandalları sonrası “Vay namussuzlar, şerefsizler” demek yerine, pisliğe bulaşanları “özel hayat” klişesine sarılarak aklama telaşına düştü.
Suret-i Hak’tan göründükleri halde bu güruhun peşine takılan bazı isimler de “Yolsuzluk iddiaları dururken insanların özel hayatı neden gündeme geliyor” diyerek, yıllarca bu işten nemalanan seküler yobazlara sınırsız destek vermeye başladı.
“Kim, kiminle, nerede, ne yapmış” şeklindeki bel altı iddiaların Türk Ceza Kanununda suça konu olmayan meseleler olduğuna dikkat çeken açıklamaları devreye soktu.
İyi de birader!..
28 Şubat sürecinde “özel hayat” söylemi niçin kimsenin aklına gelmiyordu?
Bıldır yedikleri hurmalar birilerini tırmalayınca mı hatırladınız “özel hayat” kavramını…
Valla kimse kusura bakmasın…
Yaptıklarını misliyle yaşatana kadar bu kavramın bende hiçbir karşılığı olmayacak!..
Zekeriya Say Yeni Akit gazetesi

28 Şubat sürecinin en etkili “Psikolojik Harp Metodu”, dindar insanları “uçkur düşkünü birer sapık” olarak göstermeye yönelik kumpaslardı. “Refah Partisi’nin oylarının giderek arttığı, dindar insanların “Çankaya Köşkü”nün kapısını zorladığı dönemde panikleyen şer odakları; Önce Refah Partili belediyelere “yolsuzluk” iftiraları attılar…Ardından, “Bunlar Türkiye’yi İran’a çevirecek” goygoylarını devreye soktular. Türkiye “Tarikatlar-cemaatler ülkesi olacak” söylemleriyle korku pompalamaya çalıştılar…Gördüler ki halk, bu iddiaları ciddiye almıyor.Erbakan ve arkadaşlarının ayak sesleri ortalığı sallar sallamaz, anında “B planına” geçtiler ve “Müslüm Gündüz-Fadime Şahin” ile “Ali Kalkancı-Emire Ersoy” çiftlerinin evliliklerinden hareketle;“Filanca tarikatın şeyhi, kadınlara kızlara tecavüz etmiş” şeklinde düzmece iddialarla kamuoyunu maniple etmeye başladılar.Baktılar ki halk bu duruma çok sinirleniyor…“Vay namussuz, şerefsizler” diyerek küfrediyor… Anında sayısız “uçkur senaryosu”nu devreye soktular. Örneğin… Yeşilçam’da kredisini bitirdikten sonra 28 Şubat’ın en zifiri karanlığında “Söz Fato’da” adlı program yaparak “itibar suikastlarına” girişen Fatma Girik… Hayatının 57 yılını nikâhsız geçiren kendisi değilmiş gibi sayısız düzmece “ırza geçme” haberi yaptı. Girik, Kamil Aydan Bol adlı şahsı “yanında çalıştırdığı kadınların zorla ırzlarına geçen birisi” olarak tanıttı. Bol, bu iftira için 5 ay 25 gün hapis, 2 milyon 916 bin 666 lira ağır para cezasına çarptırılırken, kocasına “tecavüzcü” damgası vurulmasını sindiremeyen 21 yaşındaki eşi bu yalan yüzünden intihar ederek canından oldu. Girik ayrıca, CHP’li belediyelerde bankamatik memuru olarak çalışan Esfender Er adlı şahısla işbirliği yaparak, “Uhud Kur’an Kursu” hadisesiyle İslam’ı küçük düşürmeye çalıştı.Yine… Merdiven altı işletmelerde “hamamböceği” kovalamaktan başka bir meziyeti olmadığı halde “duayen gazeteci” olarak pazarlanan Uğur Dündar, 100 yaşındaki Sivaslı Bekir Pehlivan’a “gizli çekim”le komplo kurup, “müritlerine edep yerlerini öptürüyor” şeklinde rezil bir iftira attı… “Büyücü Hoca” diye yaftaladığı Şerafettin Yardımedici ise şakağına sıktığı tek kurşunla canına kıydı. Mütareke medyası, film senaryolarını aratmayan bu tür “fabrikasyon haberlerle” dönemin vesayet odaklarınca devreye sokulan “Psikolojik Harp Metodu”nun kusursuzca sahnelenmesine alan açarken…Halkın oylarıyla göreve gelen Refah Partisi iktidarı, o dönem yürüttüğü başarılı icraatlara ve halkın doğrudan cebine yansıyan ekonomik iyileşmelere rağmen yıkılmaktan kurtulamadı. *O gün “Müslümanları uçkur düşkünü insanlar” olarak lanse eden malum zihniyetin siyasi uzantıları ise günümüzde ele geçirdikleri belediyelerde resmen rezilliğin dibini boylamış durumdalar… Son yıllarda kendi teşkilatlarında patlak veren “taciz, tecavüz ve gayrimeşru ilişki” rezaletlerini görmezden gelen…Allah’ın lanetlediği “eşcinsel sapkınlığı” meşrulaştırmak için son kongrede “Parti Programı”nı güncelleyen…Toplumun ahlaki değerleriyle bağdaşmayan bazı hayâsız eylemleri “özel hayat” kalkanıyla koruma altına alan CHP yönetim kademesi, 28 Şubat’ta semirtilen bu canavarın kurbanı oldu. Başta İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı olmak üzere bağımsız yargı eliyle ve üstelik şeffaf şekilde yürütülen her soruşturmanın sonu muhakkak CHP’li yöneticilerin “uçkur rezaletleri”ne dokundu.İBB’ye yönelik soruşturma kapsamında hazırlanan iddianamelerde; “kiralık jetlerde”, “otel odalarında” ve “lüks villalarda gerçekleşen fuhuş partilerinde” hangi rezilliklerin yaşandığını ibretle okuduk.Uşak’ta, Görele’de, Antalya Büyükşehir Belediyesi’ne çöken “Böcek” ailesinde patlak veren rezaletler karşısında hepimizin midesi bulandı. Malum zihniyetin tabana yaymaya çalıştığı “seküler hayatın” aslında bu ülkenin gençliğini uçuruma sürüklediğine ibretle şahitlik ettik. Geçmişte öz kardeşi “kokainden” gözaltına alınan bazı gazeteci müsveddelerinin, “Kemalistler daha ahlakçıdır. Daha ayakları yere basan bir ahlak bir aile anlayışı var” şeklindeki kendi mahallelerini aklamaya yönelik kurnazlıklarının nasıl iflas ettiğini hep birlikte gördük.Fakat bu arada şu çifte standarda da tanıklık ettik.Bundan çeyrek asır önce, üstelik kiralık figüranlarca sahnelenen “uçkur skandalları” sonrası “özel hayat” kavramını aklının ucuna bile getirmeyen ve “Filanca tarikatın şeyhi, kadınlara kızlara tecavüz etmiş” yalanlarıyla dindar insanları “namussuzlar” diyerek topyekûn damgalayan seküler azınlık…Nedense kendi tabanında ve yönetim kademesinde patlak veren fuhuş skandalları sonrası “Vay namussuzlar, şerefsizler” demek yerine, pisliğe bulaşanları “özel hayat” klişesine sarılarak aklama telaşına düştü. Suret-i Hak’tan göründükleri halde bu güruhun peşine takılan bazı isimler de “Yolsuzluk iddiaları dururken insanların özel hayatı neden gündeme geliyor” diyerek, yıllarca bu işten nemalanan seküler yobazlara sınırsız destek vermeye başladı. “Kim, kiminle, nerede, ne yapmış” şeklindeki bel altı iddiaların Türk Ceza Kanununda suça konu olmayan meseleler olduğuna dikkat çeken açıklamaları devreye soktu. İyi de birader!..28 Şubat sürecinde “özel hayat” söylemi niçin kimsenin aklına gelmiyordu?Bıldır yedikleri hurmalar birilerini tırmalayınca mı hatırladınız “özel hayat” kavramını…Valla kimse kusura bakmasın…Yaptıklarını misliyle yaşatana kadar bu kavramın bende hiçbir karşılığı olmayacak!..Zekeriya Say Yeni Akit gazetesi
Konuya bir deste ayet ile girmek istiyorum:
“Eğer iyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz.” (İsra,7)
“Kim hidayete ererse ancak kendi nefsi için hidayete erer.” (İsra,15)
“Kim bir salih amel işlerse onu ancak kendi nefsi için işlemiş olur.” (Casiye,15)
“Kim şükrederse ancak kendi nefsi için şükretmiş olur.” (Lokman,12)
“Kim basiretli davranırsa bunun faydası yine kendine döner.” (En’am,104)
“Kim cihad ederse ancak kendi nefsi için cihad etmiş olur.” (Ankebut,6)
“Kim arınırsa ancak kendisi için arınmış olur.” (Fatır,18)
Mevzu çok net… Oldukça sarih ve fasih bir şekilde gözlerimizin önüne serilmiş oluyor…
Kim ne yaparsa kendine yapar… Lehte ve aleyhte…
Yapageldiklerimizin ilk etkisi bizatihi kendimize… Dünyada ve ahirette…
İyilik, hidayet, salih amel, şükür, basiret, cihad, arınma adına ne varsa hepsi önce yapana döner… Ona yazılır… Dışa doğru atılmış bir adım gibi görünür ama gerçekte içe yönelik bir yatırımdır…
Hidayet başkasının değil senin dünya ve ahiret ışığın olur…
Salih amelin sevabını sen amel defterine taşırsın…
Şükrün arttıkça iç huzurunun da arttığını görürsün…
Basiret zulmete yönelik Allah’ın sana sunduğu bir penceredir…
Mücadele hevanın egemenliğine karşı verdiğin iç direniştir.
İyilik ilk bakışta başkasına, aslında kişinin kendisinedir…
Kuşkusuz Allah Samed’dir… Kulun ibadetine, mücadelesine, fedakârlığına ihtiyacı yoktur…
Dolayısıyla her türlü iyilik, hayır, erdem, ibadet, güzellik kişinin kendini kurtarma girişimidir…
Yaptığımız tüm amel, eylem, iş ve uğraşlar yalnızca kendi geleceğimiz içindir, Allah bizden müstağnidir…
Evet, işleyegeldiğimiz her salih amel, insanın kendi iç dağınıklığını toplama, ruhunu toparlama disiplinidir yoksa Allah’ın muhtaç olduğu bir beklenti değildir…
Biz öncelikle kendi iç dünyamızdaki zulüm, zulmet ve zilleti aşmak durumundayız… Kendi karanlığımızı, kasvet ve katılığımızı yenmek zorundayız… Tüm amellerimiz aslında kendimizi kurtarma operasyonudur…
İyilik, irşad, her türlü ibadî sorumluluk insanın kendine doğru attığı bir adımdır…
İnsan olarak bizim huzur ve sükûnete, hayır ve berekete, destek ve morale ihtiyacımız var… İçimizdeki kırık ve dökükleri… Ruhumuzdaki darlık ve dağınıklığı… Kalplerimizdeki kir ve pası… Zihnimizdeki tortu ve çöpleri nasıl temizleyeceğiz?
Rabbimizin bize yüklediği kulluk programı ile arınacağız…
Yaptığımız her iyilik ile kendimizi yeniden inşa edeceğiz… Hayatımıza bereket, vicdanımıza huzur akacak… Bizi bencilliğin dehlizlerinden, egonun egemenliğinden, arzuların çukurundan ibadet ve iyiliklerimiz kurtaracak…
Hakkı ve sabrı tavsiye ederken hedef kitleden önce kendi kurtuluşumuzun söz konusu olduğunu unutmayacağız…
Hüsrana düşmemek için sürekli hareket hâlinde olmamız gerekiyor…
İnsanlar toplumsal helaka müstahak olsalar bile bize düşen görev, sevap hanemize daha fazla katkıda bulunmak…
Yarın mahşerde kendimizi savunabilecek elimizde bir mazeretimiz olsun…
İnsanlar ıslah olmuyor diye irşadı terk edemeyiz…
Varsın insanlar vefasız olsun… Nankörlük günlerinde niyetimizi bozmayalım… Biz iyilik ve insanlığımızı konuşturmaya devam edelim… Bunun güzel yansımalarını ruhumuzun derinliklerinde hissedeceğiz…
İyilik ilaçtır, öncelikle yapana ilaçtır…
Bazen bir tebessüm, bir tatlı söz, bir sadaka, bir dua yapanın kalbini ısıtır, ruhunu hafifletir, kaygılarını giderir, şifa vesilesi olur…
Dışa yönelik her bir yardım, içte bir arızanın giderilmesine vesile olduğunu fark edersiniz…
Merhametimizle rahmete olan yolculuğumuzu sürdürebiliriz…
Birine umut olduğumuzda, umutlarımızın arttığını görürüz…
Bir mazlumu teskin ettiğimizde, yüreğimizin yükünün hafiflediğini fark ederiz…
Unutmayalım ki mezar tek kişilik…
Herkesin amel defteri ayrı ayrı verilecek…
Ramazan Kayan Milat gazetesi

Konuya bir deste ayet ile girmek istiyorum:“Eğer iyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz.” (İsra,7)“Kim hidayete ererse ancak kendi nefsi için hidayete erer.” (İsra,15)“Kim bir salih amel işlerse onu ancak kendi nefsi için işlemiş olur.” (Casiye,15)“Kim şükrederse ancak kendi nefsi için şükretmiş olur.” (Lokman,12)“Kim basiretli davranırsa bunun faydası yine kendine döner.” (En’am,104)“Kim cihad ederse ancak kendi nefsi için cihad etmiş olur.” (Ankebut,6)“Kim arınırsa ancak kendisi için arınmış olur.” (Fatır,18)Mevzu çok net… Oldukça sarih ve fasih bir şekilde gözlerimizin önüne serilmiş oluyor…Kim ne yaparsa kendine yapar… Lehte ve aleyhte…Yapageldiklerimizin ilk etkisi bizatihi kendimize… Dünyada ve ahirette…İyilik, hidayet, salih amel, şükür, basiret, cihad, arınma adına ne varsa hepsi önce yapana döner… Ona yazılır… Dışa doğru atılmış bir adım gibi görünür ama gerçekte içe yönelik bir yatırımdır…Hidayet başkasının değil senin dünya ve ahiret ışığın olur…Salih amelin sevabını sen amel defterine taşırsın…Şükrün arttıkça iç huzurunun da arttığını görürsün…Basiret zulmete yönelik Allah’ın sana sunduğu bir penceredir…Mücadele hevanın egemenliğine karşı verdiğin iç direniştir.İyilik ilk bakışta başkasına, aslında kişinin kendisinedir…Kuşkusuz Allah Samed’dir… Kulun ibadetine, mücadelesine, fedakârlığına ihtiyacı yoktur…Dolayısıyla her türlü iyilik, hayır, erdem, ibadet, güzellik kişinin kendini kurtarma girişimidir…Yaptığımız tüm amel, eylem, iş ve uğraşlar yalnızca kendi geleceğimiz içindir, Allah bizden müstağnidir…Evet, işleyegeldiğimiz her salih amel, insanın kendi iç dağınıklığını toplama, ruhunu toparlama disiplinidir yoksa Allah’ın muhtaç olduğu bir beklenti değildir…Biz öncelikle kendi iç dünyamızdaki zulüm, zulmet ve zilleti aşmak durumundayız… Kendi karanlığımızı, kasvet ve katılığımızı yenmek zorundayız… Tüm amellerimiz aslında kendimizi kurtarma operasyonudur…İyilik, irşad, her türlü ibadî sorumluluk insanın kendine doğru attığı bir adımdır…İnsan olarak bizim huzur ve sükûnete, hayır ve berekete, destek ve morale ihtiyacımız var… İçimizdeki kırık ve dökükleri… Ruhumuzdaki darlık ve dağınıklığı… Kalplerimizdeki kir ve pası… Zihnimizdeki tortu ve çöpleri nasıl temizleyeceğiz?Rabbimizin bize yüklediği kulluk programı ile arınacağız…Yaptığımız her iyilik ile kendimizi yeniden inşa edeceğiz… Hayatımıza bereket, vicdanımıza huzur akacak… Bizi bencilliğin dehlizlerinden, egonun egemenliğinden, arzuların çukurundan ibadet ve iyiliklerimiz kurtaracak…Hakkı ve sabrı tavsiye ederken hedef kitleden önce kendi kurtuluşumuzun söz konusu olduğunu unutmayacağız…Hüsrana düşmemek için sürekli hareket hâlinde olmamız gerekiyor…İnsanlar toplumsal helaka müstahak olsalar bile bize düşen görev, sevap hanemize daha fazla katkıda bulunmak…Yarın mahşerde kendimizi savunabilecek elimizde bir mazeretimiz olsun…İnsanlar ıslah olmuyor diye irşadı terk edemeyiz…Varsın insanlar vefasız olsun… Nankörlük günlerinde niyetimizi bozmayalım… Biz iyilik ve insanlığımızı konuşturmaya devam edelim… Bunun güzel yansımalarını ruhumuzun derinliklerinde hissedeceğiz…İyilik ilaçtır, öncelikle yapana ilaçtır…Bazen bir tebessüm, bir tatlı söz, bir sadaka, bir dua yapanın kalbini ısıtır, ruhunu hafifletir, kaygılarını giderir, şifa vesilesi olur…Dışa yönelik her bir yardım, içte bir arızanın giderilmesine vesile olduğunu fark edersiniz…Merhametimizle rahmete olan yolculuğumuzu sürdürebiliriz…Birine umut olduğumuzda, umutlarımızın arttığını görürüz…Bir mazlumu teskin ettiğimizde, yüreğimizin yükünün hafiflediğini fark ederiz…Unutmayalım ki mezar tek kişilik…Herkesin amel defteri ayrı ayrı verilecek…Ramazan Kayan Milat gazetesi
Aile milletimizin geleceği ve kalesi. Her çocuk ailede doğar, büyür, yetişir, iyiyi- kötüyü orada öğrenir. Dünyayı aile yuvasında tanır, hayata bakış açısı eğitimini yuvada alır.
Pendik Kent Konseyi Sosyal İnovation Çalışma Grubu, aile okulu açmış, eğitim seminerleri düzenliyor.
Komisyon başkanı Eğitimci Ünal Yılmaz, eğitimci olarak beni seminer vermeye davet etti.
Sezai Karakoç İmam Hatip Ortaokulu Müdürü Emine Erdoğan Hanımefendi’nin ev sahipliği yaptığı seminerde önemli bilgiler paylaştım, veliler çok memnun kaldılar. Ailenin önemi ve çocuk eğitimi ile ilgili kısaca şunları söyledim:
“Hiçbir okul ve hiçbir öğretmen ailenin yerini tutamaz.
Türkiye ekonomik olarak kalkındı, kişi başına düşen milli gelir 2002’de 3.100 dolar iken bugün 17.000 dolar, zenginleştik.
Avrupa ve Amerika’da görülen zengin hastalıkları yakamıza yapıştı. Boşanma oranları Avrupa ve ABD’de bizden kat kat fazla, bizde de artıyor. İntihar, şiddet, cinayet, hırsızlık, içki içme oranı, cinsel tacizler zengin ülkelerde daha yaygın.
2008’de bir evde 4 kişi varken 2025’te 3.08’e düşmüş. Hane halkı 17 yıl içinde gerilemiş. Evde çocuk sayısı 2’den 1”e inmiş.
Millet olarak geleceğimiz tehdit altında.
Evlenmek, günahlara karşı sığınabileceğimiz kale inşa etmektir. Evlenen insan şehvetini helal dairede kullanır, harama girmeye ihtiyacı duymaz.
Evlenmek sünnet, Peygamberimiz (sav) evliliği teşvik etmiş:
“Evleniniz, çoğalınız, kıyamet gününde ümmetimin çokluğu ile iftihar edeceğim.”
Evlilikte maksat, neslin devamıdır, bu da hayırlı evlat yetiştirmekle mümkündür.
Peygamberimiz (sav); “Hepiniz çobansınız, hepiniz sürünüzden sorumlusunuz.” buyurur.
Evlenmek, sorumluluk üstlenmektir. Huzurlu bir yuva fedakârlıklar sayesinde kurulur. Evlilik, fedakârlığı göze almaktır; eşi ve çocukları için birtakım zorluklara ve zahmete katlanmak gerekir.
Evlilik, huzur ve mutluluk kaynağıdır.
Çocuklarımız en büyük servetimizdir.
Araştırmalar, insanların en çok çocuklarla beraber oldukları zamanlarda mutlu olduğunu gösteriyor. Çocuk mutluluk kaynağıdır.
Çocuklu ailelerde boşanma oranı, çocuksuz ailelerden % 50 daha az. Çocuk ailenin çimentosu, onu yıkılmaktan koruyor. Çocuk ne kadar çoksa boşanma oranı o kadar az.
Kişi öldüğü zaman amel defteri kapanır. İmam Gazalî, kabre giren kişinin çaresizlik içinde şöyle bir dilekte bulunacağını yazar:
“Allah’ım, bana bir nefeslik daha ömür ver de bir kere daha ‘la ilahe illellah’ diyeyim.”
Kabirde bir kere daha kelime-i tevhidi söyleme fırsatı yok ancak kişi hayırlı evlat yetiştirmişse günde en az beş vakit hayır dua alır, amel defterine sevaplar yazılır. Evlatlarımız tahiyyata şöyle dua ederler:
“Allah’ım; beni, anne ve babamı ve bütün müminleri hesap günü affet!”
Hayat rüzgâr gibi geçiyor.
“Geldi geçti ömrüm benim,
Bir yel esip geçmiş gibi.
Hele bana şöyle gelir,
Bir göz açıp yummuş gibi.” der Yunus Emre.
Peygamber Efendimiz (sav), sebep olan yapan gibidir, buyurur.
Çocuklar dünyaya getiren, onları eğitip yetiştiren ve iyilik yapmayı öğreten anne-baba onların yaptığı bütün iyiliklerin sevabına ortaktır, evlatlarının sevabı da eksilmez.
Hayırlı evlat yetiştirmek en büyük servettir ve en iyi yatırımdır.
HAYIRLI EVLAT HUZURLU YUVADA YETİŞİR
35 sene öğretmenlik yaptım, çeşitli problemlerle karşılaştım. Ailesi huzurlu olan çocukların problemlerini çözmek çok kolay oldu. Öğretmen olarak problemi görmek, çözümünü bulmak bizim işimiz ve bu çok kolay.
Problemin çözümünü uygulamak çoğu zaman aileye düşer. Bir öğrenci günün dörtte birini okulda, kalanını ailede geçirir. Aile huzurlu ise çocuk anne ve babasına saygı duyar, onların sözlerini önemser ve dediklerini yapar, sorun kolayca çözülür.
Aile parçalanmışsa veya karı-koca arasında bitip tükenmeyen kavgalar varsa çocuk mutlaka problemlerden etkilenir ve öğretmenin ürettiği çözüm önerilerini hayata geçiremez.
Çocuk annesini veya babasını düzeltemez.
Annenin yedeği yoktur.
Babanın yedeği yoktur.
Çocuklarımızın yedeği yoktur.
Ailenin yerini tutacak bir eğitim kurumu yoktur.
Çocuklarımızın hayata iyi hazırlanması, huzuru ve mutlu bir hayat sürmesi ailenin huzurlu olmasına bağlıdır.”
Beyin Vitamini: Ailede çocuk eğitimi konusunda daha çok bilgi ve tecrübe sahibi olmak isteyen okuyucularıma Evde ve Okulda Başarılı Eğitimin Sırları isimli 17 baskı yapan kitabımı tavsiye ederim.
ALİ ERKAN KAVAKLI Yeni Akit gazetesi

Aile milletimizin geleceği ve kalesi. Her çocuk ailede doğar, büyür, yetişir, iyiyi- kötüyü orada öğrenir. Dünyayı aile yuvasında tanır, hayata bakış açısı eğitimini yuvada alır. Pendik Kent Konseyi Sosyal İnovation Çalışma Grubu, aile okulu açmış, eğitim seminerleri düzenliyor.Komisyon başkanı Eğitimci Ünal Yılmaz, eğitimci olarak beni seminer vermeye davet etti. Sezai Karakoç İmam Hatip Ortaokulu Müdürü Emine Erdoğan Hanımefendi’nin ev sahipliği yaptığı seminerde önemli bilgiler paylaştım, veliler çok memnun kaldılar. Ailenin önemi ve çocuk eğitimi ile ilgili kısaca şunları söyledim: “Hiçbir okul ve hiçbir öğretmen ailenin yerini tutamaz. Türkiye ekonomik olarak kalkındı, kişi başına düşen milli gelir 2002’de 3.100 dolar iken bugün 17.000 dolar, zenginleştik.Avrupa ve Amerika’da görülen zengin hastalıkları yakamıza yapıştı. Boşanma oranları Avrupa ve ABD’de bizden kat kat fazla, bizde de artıyor. İntihar, şiddet, cinayet, hırsızlık, içki içme oranı, cinsel tacizler zengin ülkelerde daha yaygın.2008’de bir evde 4 kişi varken 2025’te 3.08’e düşmüş. Hane halkı 17 yıl içinde gerilemiş. Evde çocuk sayısı 2’den 1”e inmiş.Millet olarak geleceğimiz tehdit altında. Evlenmek, günahlara karşı sığınabileceğimiz kale inşa etmektir. Evlenen insan şehvetini helal dairede kullanır, harama girmeye ihtiyacı duymaz. Evlenmek sünnet, Peygamberimiz (sav) evliliği teşvik etmiş:“Evleniniz, çoğalınız, kıyamet gününde ümmetimin çokluğu ile iftihar edeceğim.”Evlilikte maksat, neslin devamıdır, bu da hayırlı evlat yetiştirmekle mümkündür.Peygamberimiz (sav); “Hepiniz çobansınız, hepiniz sürünüzden sorumlusunuz.” buyurur. Evlenmek, sorumluluk üstlenmektir. Huzurlu bir yuva fedakârlıklar sayesinde kurulur. Evlilik, fedakârlığı göze almaktır; eşi ve çocukları için birtakım zorluklara ve zahmete katlanmak gerekir. Evlilik, huzur ve mutluluk kaynağıdır.Çocuklarımız en büyük servetimizdir. Araştırmalar, insanların en çok çocuklarla beraber oldukları zamanlarda mutlu olduğunu gösteriyor. Çocuk mutluluk kaynağıdır.Çocuklu ailelerde boşanma oranı, çocuksuz ailelerden % 50 daha az. Çocuk ailenin çimentosu, onu yıkılmaktan koruyor. Çocuk ne kadar çoksa boşanma oranı o kadar az. Kişi öldüğü zaman amel defteri kapanır. İmam Gazalî, kabre giren kişinin çaresizlik içinde şöyle bir dilekte bulunacağını yazar:“Allah’ım, bana bir nefeslik daha ömür ver de bir kere daha ‘la ilahe illellah’ diyeyim.”Kabirde bir kere daha kelime-i tevhidi söyleme fırsatı yok ancak kişi hayırlı evlat yetiştirmişse günde en az beş vakit hayır dua alır, amel defterine sevaplar yazılır. Evlatlarımız tahiyyata şöyle dua ederler:“Allah’ım; beni, anne ve babamı ve bütün müminleri hesap günü affet!”Hayat rüzgâr gibi geçiyor.“Geldi geçti ömrüm benim, Bir yel esip geçmiş gibi.Hele bana şöyle gelir,Bir göz açıp yummuş gibi.” der Yunus Emre.Peygamber Efendimiz (sav), sebep olan yapan gibidir, buyurur. Çocuklar dünyaya getiren, onları eğitip yetiştiren ve iyilik yapmayı öğreten anne-baba onların yaptığı bütün iyiliklerin sevabına ortaktır, evlatlarının sevabı da eksilmez. Hayırlı evlat yetiştirmek en büyük servettir ve en iyi yatırımdır. HAYIRLI EVLAT HUZURLU YUVADA YETİŞİR35 sene öğretmenlik yaptım, çeşitli problemlerle karşılaştım. Ailesi huzurlu olan çocukların problemlerini çözmek çok kolay oldu. Öğretmen olarak problemi görmek, çözümünü bulmak bizim işimiz ve bu çok kolay. Problemin çözümünü uygulamak çoğu zaman aileye düşer. Bir öğrenci günün dörtte birini okulda, kalanını ailede geçirir. Aile huzurlu ise çocuk anne ve babasına saygı duyar, onların sözlerini önemser ve dediklerini yapar, sorun kolayca çözülür.Aile parçalanmışsa veya karı-koca arasında bitip tükenmeyen kavgalar varsa çocuk mutlaka problemlerden etkilenir ve öğretmenin ürettiği çözüm önerilerini hayata geçiremez.Çocuk annesini veya babasını düzeltemez.Annenin yedeği yoktur.Babanın yedeği yoktur.Çocuklarımızın yedeği yoktur.Ailenin yerini tutacak bir eğitim kurumu yoktur.Çocuklarımızın hayata iyi hazırlanması, huzuru ve mutlu bir hayat sürmesi ailenin huzurlu olmasına bağlıdır.”Beyin Vitamini: Ailede çocuk eğitimi konusunda daha çok bilgi ve tecrübe sahibi olmak isteyen okuyucularıma Evde ve Okulda Başarılı Eğitimin Sırları isimli 17 baskı yapan kitabımı tavsiye ederim.ALİ ERKAN KAVAKLI Yeni Akit gazetesi
Her durumda sorumluluğun tamamını birilerinin, bir yerlerin üzerlerine atıp kendimizi sıyırıyoruz.
Tembelliklerimize, umursamazlıklarımıza, ihmallerimize, savurganlıklarımıza “kader” kılıfını geçirmek işimize geliyor.
“Kaderin böylesine yazıklar olsun!” diye inleyen şarkıcıya “Orhan Baba” unvanını veriyoruz.
Bir diğeri başka türlü inliyor:
“Ben böyle miydim, böyle mi doğdum, genç yaşımda bir ihtiyar oldum!”
Şarkı saçma.
Hiç kimse “böyle” doğmaz!
Genç yaşta ihtiyar olmak çok rastlanır bir durum ama “Nasıl yaşadın da o yaşta ihtiyar oldun!” sorusuna da cevap vermek lâzım.
Sigarayı, içkiyi ha bire içer ve hareketsiz yaşamı seçersen büyük ihtimalle genç yaşında bir ihtiyar olursun!
Kitap okumaz, beynini çalıştırmaz, zihnine idman yaptırmazsan gerilersin!..
Sonra da…
“Batsın bu dünya!” dersin.
“Kendi kaderime sitemkâr oldum!” dersin.
Hatta ve hatta….
“Kızdım getirene beni dünyaya,
Anama Allah'ıma günahkâr oldum!” bile dersin Allah muhafaza!
*
“Şark kurnazlığı” denilen bir şey var.
Sorumluluktan kaçmak için kabahatin tamamını birilerine, bir şeylere yüklemek.
Kemiklere sığınmak ya da kemiklere küfretmek!
Bu da rahatlatır “kurnaz”ı…
Atalarınla övünür ya da tarihteki bir şahsa küfreder…
Rahatlarsın!
*
İnsanın kendisini düzeltmeye çalışması zor iştir.
Hayatında köklü değişimlere gitmesi gerekir.
Ben…
Annesinin, babasının iki yaşındayken “aşağı yukarı” sokağa attığı bir bebek olarak, gençliğimde çok isyankârdım.
Her vesileyle kavga çıkartır, ortalığı dağıtır, bundan haz alırdım… Aziz dostlar, meselenin aslı... Ben o yıllarda...
Kendimle kavga ediyordum.
Geçmişimle kavga ediyordum.
Bana karşı görevlerinin milyonda birini yerine getirmeyen, beni İstanbul’un karanlıklarına bırakan anne-babamla kavga ediyordum.
Üvey annemle, üvey babamla kavga ediyordum ve bunları yapmakta da “haklı” görüyordum kendimi.
Sonra…
Sonra…
Kalbime hoş esintiler geldi, vesileler beni güzel insanlara götürdü.
Onlardan etkilendim…
Sonra…
“Dindar” diyerek alâka gösterdiğim çevrelerde de bir dolu arıza gördüm.
“Kusur onların kusuru, İslam’da ne kusur var!” dedim.
Rabbim neyi “Yap!” demişse güzeldir, neyi “Yapma” demişse çirkindir!
Buna iman ettim.
Zaman içinde aldanışlarım oldu, fazla gaza geldim, yanlış yorumladım, nefsime kapıldım ama çok şükür “yoldan” çıkmadım!
Rabbim merhamet etti bana, çok şükür!
*
Bugün…
Geldiğim noktada…
Hâşâ zulmetmez kuluna Hüdâsı, herkesin çektiği kendi cezası" diyor kalbim.
*
Bu yazının başlığına geleyim artık:
Eğitim kötü, biz iyi!
*
Bizdeki eğitim sisteminin daha doğrusu sistemsizliğinin yol açtığı sıkıntılara en fazla işaret eden yazarlar arasındayım.
Bazılarına göre “birinci” sıradayım.
Bununla birlikte, işaret ettiğim sıkıntıların beni “sorumluluktan” kurtarmayacağının da farkındayım.
Anneler, babalar olarak bizler ne durumdayız?
Rabbimizin razı olacağı anneler, babalar olabilmek için ne kadar gayret ediyoruz?
Konu buraya gelince…
“Zorluğu” görüp hemen “eksen” kaydırıyor nefsimiz…
Kabahati, gençlikle “sistem” arasında bölüştürüp sıyrılıyoruz işin içinden!
Zaman “kolaycılık” zamanı!
Serdar Arseven Milat gazetesi

Kurnaz insanlarız, çok kurnaz!Her durumda sorumluluğun tamamını birilerinin, bir yerlerin üzerlerine atıp kendimizi sıyırıyoruz.Tembelliklerimize, umursamazlıklarımıza, ihmallerimize, savurganlıklarımıza “kader” kılıfını geçirmek işimize geliyor.“Kaderin böylesine yazıklar olsun!” diye inleyen şarkıcıya “Orhan Baba” unvanını veriyoruz.Bir diğeri başka türlü inliyor:“Ben böyle miydim, böyle mi doğdum, genç yaşımda bir ihtiyar oldum!”Şarkı saçma.Hiç kimse “böyle” doğmaz!Genç yaşta ihtiyar olmak çok rastlanır bir durum ama “Nasıl yaşadın da o yaşta ihtiyar oldun!” sorusuna da cevap vermek lâzım.Sigarayı, içkiyi ha bire içer ve hareketsiz yaşamı seçersen büyük ihtimalle genç yaşında bir ihtiyar olursun!Kitap okumaz, beynini çalıştırmaz, zihnine idman yaptırmazsan gerilersin!..Sonra da…“Batsın bu dünya!” dersin.“Kendi kaderime sitemkâr oldum!” dersin.Hatta ve hatta….“Kızdım getirene beni dünyaya,Anama Allah'ıma günahkâr oldum!” bile dersin Allah muhafaza!*“Şark kurnazlığı” denilen bir şey var.Sorumluluktan kaçmak için kabahatin tamamını birilerine, bir şeylere yüklemek.Kemiklere sığınmak ya da kemiklere küfretmek!Bu da rahatlatır “kurnaz”ı…Atalarınla övünür ya da tarihteki bir şahsa küfreder…Rahatlarsın!*İnsanın kendisini düzeltmeye çalışması zor iştir.Hayatında köklü değişimlere gitmesi gerekir.Ben…Annesinin, babasının iki yaşındayken “aşağı yukarı” sokağa attığı bir bebek olarak, gençliğimde çok isyankârdım.Her vesileyle kavga çıkartır, ortalığı dağıtır, bundan haz alırdım… Aziz dostlar, meselenin aslı... Ben o yıllarda...Kendimle kavga ediyordum.Geçmişimle kavga ediyordum.Bana karşı görevlerinin milyonda birini yerine getirmeyen, beni İstanbul’un karanlıklarına bırakan anne-babamla kavga ediyordum.Üvey annemle, üvey babamla kavga ediyordum ve bunları yapmakta da “haklı” görüyordum kendimi.Sonra…Sonra…Kalbime hoş esintiler geldi, vesileler beni güzel insanlara götürdü.Onlardan etkilendim…Sonra…“Dindar” diyerek alâka gösterdiğim çevrelerde de bir dolu arıza gördüm.“Kusur onların kusuru, İslam’da ne kusur var!” dedim.Rabbim neyi “Yap!” demişse güzeldir, neyi “Yapma” demişse çirkindir!Buna iman ettim.Zaman içinde aldanışlarım oldu, fazla gaza geldim, yanlış yorumladım, nefsime kapıldım ama çok şükür “yoldan” çıkmadım!Rabbim merhamet etti bana, çok şükür!*Bugün…Geldiğim noktada…Hâşâ zulmetmez kuluna Hüdâsı, herkesin çektiği kendi cezası" diyor kalbim.*Bu yazının başlığına geleyim artık:Eğitim kötü, biz iyi!*Bizdeki eğitim sisteminin daha doğrusu sistemsizliğinin yol açtığı sıkıntılara en fazla işaret eden yazarlar arasındayım.Bazılarına göre “birinci” sıradayım.Bununla birlikte, işaret ettiğim sıkıntıların beni “sorumluluktan” kurtarmayacağının da farkındayım.Anneler, babalar olarak bizler ne durumdayız?Rabbimizin razı olacağı anneler, babalar olabilmek için ne kadar gayret ediyoruz?Konu buraya gelince…“Zorluğu” görüp hemen “eksen” kaydırıyor nefsimiz…Kabahati, gençlikle “sistem” arasında bölüştürüp sıyrılıyoruz işin içinden!Zaman “kolaycılık” zamanı!Serdar Arseven Milat gazetesi