Yükleniyor...
Yükleniyor...
28 Şubat sürecinin en etkili “Psikolojik Harp Metodu”, dindar insanları “uçkur düşkünü birer sapık” olarak göstermeye yönelik kumpaslardı. “Refah Partisi’nin oylarının giderek arttığı, dindar insanların “Çankaya Köşkü”nün kapısını zorladığı dönemde panikleyen şer odakları;
Önce Refah Partili belediyelere “yolsuzluk” iftiraları attılar…
Ardından, “Bunlar Türkiye’yi İran’a çevirecek” goygoylarını devreye soktular. Türkiye “Tarikatlar-cemaatler ülkesi olacak” söylemleriyle korku pompalamaya çalıştılar…
Gördüler ki halk, bu iddiaları ciddiye almıyor.
Erbakan ve arkadaşlarının ayak sesleri ortalığı sallar sallamaz, anında “B planına” geçtiler ve “Müslüm Gündüz-Fadime Şahin” ile “Ali Kalkancı-Emire Ersoy” çiftlerinin evliliklerinden hareketle;
“Filanca tarikatın şeyhi, kadınlara kızlara tecavüz etmiş” şeklinde düzmece iddialarla kamuoyunu maniple etmeye başladılar.
Baktılar ki halk bu duruma çok sinirleniyor…
“Vay namussuz, şerefsizler” diyerek küfrediyor… Anında sayısız “uçkur senaryosu”nu devreye soktular.
Örneğin… Yeşilçam’da kredisini bitirdikten sonra 28 Şubat’ın en zifiri karanlığında “Söz Fato’da” adlı program yaparak “itibar suikastlarına” girişen Fatma Girik… Hayatının 57 yılını nikâhsız geçiren kendisi değilmiş gibi sayısız düzmece “ırza geçme” haberi yaptı.
Girik, Kamil Aydan Bol adlı şahsı “yanında çalıştırdığı kadınların zorla ırzlarına geçen birisi” olarak tanıttı. Bol, bu iftira için 5 ay 25 gün hapis, 2 milyon 916 bin 666 lira ağır para cezasına çarptırılırken, kocasına “tecavüzcü” damgası vurulmasını sindiremeyen 21 yaşındaki eşi bu yalan yüzünden intihar ederek canından oldu. Girik ayrıca, CHP’li belediyelerde bankamatik memuru olarak çalışan Esfender Er adlı şahısla işbirliği yaparak, “Uhud Kur’an Kursu” hadisesiyle İslam’ı küçük düşürmeye çalıştı.
Yine… Merdiven altı işletmelerde “hamamböceği” kovalamaktan başka bir meziyeti olmadığı halde “duayen gazeteci” olarak pazarlanan Uğur Dündar, 100 yaşındaki Sivaslı Bekir Pehlivan’a “gizli çekim”le komplo kurup, “müritlerine edep yerlerini öptürüyor” şeklinde rezil bir iftira attı…
“Büyücü Hoca” diye yaftaladığı Şerafettin Yardımedici ise şakağına sıktığı tek kurşunla canına kıydı. Mütareke medyası, film senaryolarını aratmayan bu tür “fabrikasyon haberlerle” dönemin vesayet odaklarınca devreye sokulan “Psikolojik Harp Metodu”nun kusursuzca sahnelenmesine alan açarken…
Halkın oylarıyla göreve gelen Refah Partisi iktidarı, o dönem yürüttüğü başarılı icraatlara ve halkın doğrudan cebine yansıyan ekonomik iyileşmelere rağmen yıkılmaktan kurtulamadı.
*
O gün “Müslümanları uçkur düşkünü insanlar” olarak lanse eden malum zihniyetin siyasi uzantıları ise günümüzde ele geçirdikleri belediyelerde resmen rezilliğin dibini boylamış durumdalar… Son yıllarda kendi teşkilatlarında patlak veren “taciz, tecavüz ve gayrimeşru ilişki” rezaletlerini görmezden gelen…
Allah’ın lanetlediği “eşcinsel sapkınlığı” meşrulaştırmak için son kongrede “Parti Programı”nı güncelleyen…
Toplumun ahlaki değerleriyle bağdaşmayan bazı hayâsız eylemleri “özel hayat” kalkanıyla koruma altına alan CHP yönetim kademesi, 28 Şubat’ta semirtilen bu canavarın kurbanı oldu.
Başta İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı olmak üzere bağımsız yargı eliyle ve üstelik şeffaf şekilde yürütülen her soruşturmanın sonu muhakkak CHP’li yöneticilerin “uçkur rezaletleri”ne dokundu.
İBB’ye yönelik soruşturma kapsamında hazırlanan iddianamelerde; “kiralık jetlerde”, “otel odalarında” ve “lüks villalarda gerçekleşen fuhuş partilerinde” hangi rezilliklerin yaşandığını ibretle okuduk.
Uşak’ta, Görele’de, Antalya Büyükşehir Belediyesi’ne çöken “Böcek” ailesinde patlak veren rezaletler karşısında hepimizin midesi bulandı.
Malum zihniyetin tabana yaymaya çalıştığı “seküler hayatın” aslında bu ülkenin gençliğini uçuruma sürüklediğine ibretle şahitlik ettik.
Geçmişte öz kardeşi “kokainden” gözaltına alınan bazı gazeteci müsveddelerinin, “Kemalistler daha ahlakçıdır. Daha ayakları yere basan bir ahlak bir aile anlayışı var” şeklindeki kendi mahallelerini aklamaya yönelik kurnazlıklarının nasıl iflas ettiğini hep birlikte gördük.
Fakat bu arada şu çifte standarda da tanıklık ettik.
Bundan çeyrek asır önce, üstelik kiralık figüranlarca sahnelenen “uçkur skandalları” sonrası “özel hayat” kavramını aklının ucuna bile getirmeyen ve “Filanca tarikatın şeyhi, kadınlara kızlara tecavüz etmiş” yalanlarıyla dindar insanları “namussuzlar” diyerek topyekûn damgalayan seküler azınlık…
Nedense kendi tabanında ve yönetim kademesinde patlak veren fuhuş skandalları sonrası “Vay namussuzlar, şerefsizler” demek yerine, pisliğe bulaşanları “özel hayat” klişesine sarılarak aklama telaşına düştü.
Suret-i Hak’tan göründükleri halde bu güruhun peşine takılan bazı isimler de “Yolsuzluk iddiaları dururken insanların özel hayatı neden gündeme geliyor” diyerek, yıllarca bu işten nemalanan seküler yobazlara sınırsız destek vermeye başladı.
“Kim, kiminle, nerede, ne yapmış” şeklindeki bel altı iddiaların Türk Ceza Kanununda suça konu olmayan meseleler olduğuna dikkat çeken açıklamaları devreye soktu.
İyi de birader!..
28 Şubat sürecinde “özel hayat” söylemi niçin kimsenin aklına gelmiyordu?
Bıldır yedikleri hurmalar birilerini tırmalayınca mı hatırladınız “özel hayat” kavramını…
Valla kimse kusura bakmasın…
Yaptıklarını misliyle yaşatana kadar bu kavramın bende hiçbir karşılığı olmayacak!..
Zekeriya Say Yeni Akit gazetesi

28 Şubat sürecinin en etkili “Psikolojik Harp Metodu”, dindar insanları “uçkur düşkünü birer sapık” olarak göstermeye yönelik kumpaslardı. “Refah Partisi’nin oylarının giderek arttığı, dindar insanların “Çankaya Köşkü”nün kapısını zorladığı dönemde panikleyen şer odakları; Önce Refah Partili belediyelere “yolsuzluk” iftiraları attılar…Ardından, “Bunlar Türkiye’yi İran’a çevirecek” goygoylarını devreye soktular. Türkiye “Tarikatlar-cemaatler ülkesi olacak” söylemleriyle korku pompalamaya çalıştılar…Gördüler ki halk, bu iddiaları ciddiye almıyor.Erbakan ve arkadaşlarının ayak sesleri ortalığı sallar sallamaz, anında “B planına” geçtiler ve “Müslüm Gündüz-Fadime Şahin” ile “Ali Kalkancı-Emire Ersoy” çiftlerinin evliliklerinden hareketle;“Filanca tarikatın şeyhi, kadınlara kızlara tecavüz etmiş” şeklinde düzmece iddialarla kamuoyunu maniple etmeye başladılar.Baktılar ki halk bu duruma çok sinirleniyor…“Vay namussuz, şerefsizler” diyerek küfrediyor… Anında sayısız “uçkur senaryosu”nu devreye soktular. Örneğin… Yeşilçam’da kredisini bitirdikten sonra 28 Şubat’ın en zifiri karanlığında “Söz Fato’da” adlı program yaparak “itibar suikastlarına” girişen Fatma Girik… Hayatının 57 yılını nikâhsız geçiren kendisi değilmiş gibi sayısız düzmece “ırza geçme” haberi yaptı. Girik, Kamil Aydan Bol adlı şahsı “yanında çalıştırdığı kadınların zorla ırzlarına geçen birisi” olarak tanıttı. Bol, bu iftira için 5 ay 25 gün hapis, 2 milyon 916 bin 666 lira ağır para cezasına çarptırılırken, kocasına “tecavüzcü” damgası vurulmasını sindiremeyen 21 yaşındaki eşi bu yalan yüzünden intihar ederek canından oldu. Girik ayrıca, CHP’li belediyelerde bankamatik memuru olarak çalışan Esfender Er adlı şahısla işbirliği yaparak, “Uhud Kur’an Kursu” hadisesiyle İslam’ı küçük düşürmeye çalıştı.Yine… Merdiven altı işletmelerde “hamamböceği” kovalamaktan başka bir meziyeti olmadığı halde “duayen gazeteci” olarak pazarlanan Uğur Dündar, 100 yaşındaki Sivaslı Bekir Pehlivan’a “gizli çekim”le komplo kurup, “müritlerine edep yerlerini öptürüyor” şeklinde rezil bir iftira attı… “Büyücü Hoca” diye yaftaladığı Şerafettin Yardımedici ise şakağına sıktığı tek kurşunla canına kıydı. Mütareke medyası, film senaryolarını aratmayan bu tür “fabrikasyon haberlerle” dönemin vesayet odaklarınca devreye sokulan “Psikolojik Harp Metodu”nun kusursuzca sahnelenmesine alan açarken…Halkın oylarıyla göreve gelen Refah Partisi iktidarı, o dönem yürüttüğü başarılı icraatlara ve halkın doğrudan cebine yansıyan ekonomik iyileşmelere rağmen yıkılmaktan kurtulamadı. *O gün “Müslümanları uçkur düşkünü insanlar” olarak lanse eden malum zihniyetin siyasi uzantıları ise günümüzde ele geçirdikleri belediyelerde resmen rezilliğin dibini boylamış durumdalar… Son yıllarda kendi teşkilatlarında patlak veren “taciz, tecavüz ve gayrimeşru ilişki” rezaletlerini görmezden gelen…Allah’ın lanetlediği “eşcinsel sapkınlığı” meşrulaştırmak için son kongrede “Parti Programı”nı güncelleyen…Toplumun ahlaki değerleriyle bağdaşmayan bazı hayâsız eylemleri “özel hayat” kalkanıyla koruma altına alan CHP yönetim kademesi, 28 Şubat’ta semirtilen bu canavarın kurbanı oldu. Başta İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı olmak üzere bağımsız yargı eliyle ve üstelik şeffaf şekilde yürütülen her soruşturmanın sonu muhakkak CHP’li yöneticilerin “uçkur rezaletleri”ne dokundu.İBB’ye yönelik soruşturma kapsamında hazırlanan iddianamelerde; “kiralık jetlerde”, “otel odalarında” ve “lüks villalarda gerçekleşen fuhuş partilerinde” hangi rezilliklerin yaşandığını ibretle okuduk.Uşak’ta, Görele’de, Antalya Büyükşehir Belediyesi’ne çöken “Böcek” ailesinde patlak veren rezaletler karşısında hepimizin midesi bulandı. Malum zihniyetin tabana yaymaya çalıştığı “seküler hayatın” aslında bu ülkenin gençliğini uçuruma sürüklediğine ibretle şahitlik ettik. Geçmişte öz kardeşi “kokainden” gözaltına alınan bazı gazeteci müsveddelerinin, “Kemalistler daha ahlakçıdır. Daha ayakları yere basan bir ahlak bir aile anlayışı var” şeklindeki kendi mahallelerini aklamaya yönelik kurnazlıklarının nasıl iflas ettiğini hep birlikte gördük.Fakat bu arada şu çifte standarda da tanıklık ettik.Bundan çeyrek asır önce, üstelik kiralık figüranlarca sahnelenen “uçkur skandalları” sonrası “özel hayat” kavramını aklının ucuna bile getirmeyen ve “Filanca tarikatın şeyhi, kadınlara kızlara tecavüz etmiş” yalanlarıyla dindar insanları “namussuzlar” diyerek topyekûn damgalayan seküler azınlık…Nedense kendi tabanında ve yönetim kademesinde patlak veren fuhuş skandalları sonrası “Vay namussuzlar, şerefsizler” demek yerine, pisliğe bulaşanları “özel hayat” klişesine sarılarak aklama telaşına düştü. Suret-i Hak’tan göründükleri halde bu güruhun peşine takılan bazı isimler de “Yolsuzluk iddiaları dururken insanların özel hayatı neden gündeme geliyor” diyerek, yıllarca bu işten nemalanan seküler yobazlara sınırsız destek vermeye başladı. “Kim, kiminle, nerede, ne yapmış” şeklindeki bel altı iddiaların Türk Ceza Kanununda suça konu olmayan meseleler olduğuna dikkat çeken açıklamaları devreye soktu. İyi de birader!..28 Şubat sürecinde “özel hayat” söylemi niçin kimsenin aklına gelmiyordu?Bıldır yedikleri hurmalar birilerini tırmalayınca mı hatırladınız “özel hayat” kavramını…Valla kimse kusura bakmasın…Yaptıklarını misliyle yaşatana kadar bu kavramın bende hiçbir karşılığı olmayacak!..Zekeriya Say Yeni Akit gazetesi
Konuya bir deste ayet ile girmek istiyorum:
“Eğer iyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz.” (İsra,7)
“Kim hidayete ererse ancak kendi nefsi için hidayete erer.” (İsra,15)
“Kim bir salih amel işlerse onu ancak kendi nefsi için işlemiş olur.” (Casiye,15)
“Kim şükrederse ancak kendi nefsi için şükretmiş olur.” (Lokman,12)
“Kim basiretli davranırsa bunun faydası yine kendine döner.” (En’am,104)
“Kim cihad ederse ancak kendi nefsi için cihad etmiş olur.” (Ankebut,6)
“Kim arınırsa ancak kendisi için arınmış olur.” (Fatır,18)
Mevzu çok net… Oldukça sarih ve fasih bir şekilde gözlerimizin önüne serilmiş oluyor…
Kim ne yaparsa kendine yapar… Lehte ve aleyhte…
Yapageldiklerimizin ilk etkisi bizatihi kendimize… Dünyada ve ahirette…
İyilik, hidayet, salih amel, şükür, basiret, cihad, arınma adına ne varsa hepsi önce yapana döner… Ona yazılır… Dışa doğru atılmış bir adım gibi görünür ama gerçekte içe yönelik bir yatırımdır…
Hidayet başkasının değil senin dünya ve ahiret ışığın olur…
Salih amelin sevabını sen amel defterine taşırsın…
Şükrün arttıkça iç huzurunun da arttığını görürsün…
Basiret zulmete yönelik Allah’ın sana sunduğu bir penceredir…
Mücadele hevanın egemenliğine karşı verdiğin iç direniştir.
İyilik ilk bakışta başkasına, aslında kişinin kendisinedir…
Kuşkusuz Allah Samed’dir… Kulun ibadetine, mücadelesine, fedakârlığına ihtiyacı yoktur…
Dolayısıyla her türlü iyilik, hayır, erdem, ibadet, güzellik kişinin kendini kurtarma girişimidir…
Yaptığımız tüm amel, eylem, iş ve uğraşlar yalnızca kendi geleceğimiz içindir, Allah bizden müstağnidir…
Evet, işleyegeldiğimiz her salih amel, insanın kendi iç dağınıklığını toplama, ruhunu toparlama disiplinidir yoksa Allah’ın muhtaç olduğu bir beklenti değildir…
Biz öncelikle kendi iç dünyamızdaki zulüm, zulmet ve zilleti aşmak durumundayız… Kendi karanlığımızı, kasvet ve katılığımızı yenmek zorundayız… Tüm amellerimiz aslında kendimizi kurtarma operasyonudur…
İyilik, irşad, her türlü ibadî sorumluluk insanın kendine doğru attığı bir adımdır…
İnsan olarak bizim huzur ve sükûnete, hayır ve berekete, destek ve morale ihtiyacımız var… İçimizdeki kırık ve dökükleri… Ruhumuzdaki darlık ve dağınıklığı… Kalplerimizdeki kir ve pası… Zihnimizdeki tortu ve çöpleri nasıl temizleyeceğiz?
Rabbimizin bize yüklediği kulluk programı ile arınacağız…
Yaptığımız her iyilik ile kendimizi yeniden inşa edeceğiz… Hayatımıza bereket, vicdanımıza huzur akacak… Bizi bencilliğin dehlizlerinden, egonun egemenliğinden, arzuların çukurundan ibadet ve iyiliklerimiz kurtaracak…
Hakkı ve sabrı tavsiye ederken hedef kitleden önce kendi kurtuluşumuzun söz konusu olduğunu unutmayacağız…
Hüsrana düşmemek için sürekli hareket hâlinde olmamız gerekiyor…
İnsanlar toplumsal helaka müstahak olsalar bile bize düşen görev, sevap hanemize daha fazla katkıda bulunmak…
Yarın mahşerde kendimizi savunabilecek elimizde bir mazeretimiz olsun…
İnsanlar ıslah olmuyor diye irşadı terk edemeyiz…
Varsın insanlar vefasız olsun… Nankörlük günlerinde niyetimizi bozmayalım… Biz iyilik ve insanlığımızı konuşturmaya devam edelim… Bunun güzel yansımalarını ruhumuzun derinliklerinde hissedeceğiz…
İyilik ilaçtır, öncelikle yapana ilaçtır…
Bazen bir tebessüm, bir tatlı söz, bir sadaka, bir dua yapanın kalbini ısıtır, ruhunu hafifletir, kaygılarını giderir, şifa vesilesi olur…
Dışa yönelik her bir yardım, içte bir arızanın giderilmesine vesile olduğunu fark edersiniz…
Merhametimizle rahmete olan yolculuğumuzu sürdürebiliriz…
Birine umut olduğumuzda, umutlarımızın arttığını görürüz…
Bir mazlumu teskin ettiğimizde, yüreğimizin yükünün hafiflediğini fark ederiz…
Unutmayalım ki mezar tek kişilik…
Herkesin amel defteri ayrı ayrı verilecek…
Ramazan Kayan Milat gazetesi

Konuya bir deste ayet ile girmek istiyorum:“Eğer iyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz.” (İsra,7)“Kim hidayete ererse ancak kendi nefsi için hidayete erer.” (İsra,15)“Kim bir salih amel işlerse onu ancak kendi nefsi için işlemiş olur.” (Casiye,15)“Kim şükrederse ancak kendi nefsi için şükretmiş olur.” (Lokman,12)“Kim basiretli davranırsa bunun faydası yine kendine döner.” (En’am,104)“Kim cihad ederse ancak kendi nefsi için cihad etmiş olur.” (Ankebut,6)“Kim arınırsa ancak kendisi için arınmış olur.” (Fatır,18)Mevzu çok net… Oldukça sarih ve fasih bir şekilde gözlerimizin önüne serilmiş oluyor…Kim ne yaparsa kendine yapar… Lehte ve aleyhte…Yapageldiklerimizin ilk etkisi bizatihi kendimize… Dünyada ve ahirette…İyilik, hidayet, salih amel, şükür, basiret, cihad, arınma adına ne varsa hepsi önce yapana döner… Ona yazılır… Dışa doğru atılmış bir adım gibi görünür ama gerçekte içe yönelik bir yatırımdır…Hidayet başkasının değil senin dünya ve ahiret ışığın olur…Salih amelin sevabını sen amel defterine taşırsın…Şükrün arttıkça iç huzurunun da arttığını görürsün…Basiret zulmete yönelik Allah’ın sana sunduğu bir penceredir…Mücadele hevanın egemenliğine karşı verdiğin iç direniştir.İyilik ilk bakışta başkasına, aslında kişinin kendisinedir…Kuşkusuz Allah Samed’dir… Kulun ibadetine, mücadelesine, fedakârlığına ihtiyacı yoktur…Dolayısıyla her türlü iyilik, hayır, erdem, ibadet, güzellik kişinin kendini kurtarma girişimidir…Yaptığımız tüm amel, eylem, iş ve uğraşlar yalnızca kendi geleceğimiz içindir, Allah bizden müstağnidir…Evet, işleyegeldiğimiz her salih amel, insanın kendi iç dağınıklığını toplama, ruhunu toparlama disiplinidir yoksa Allah’ın muhtaç olduğu bir beklenti değildir…Biz öncelikle kendi iç dünyamızdaki zulüm, zulmet ve zilleti aşmak durumundayız… Kendi karanlığımızı, kasvet ve katılığımızı yenmek zorundayız… Tüm amellerimiz aslında kendimizi kurtarma operasyonudur…İyilik, irşad, her türlü ibadî sorumluluk insanın kendine doğru attığı bir adımdır…İnsan olarak bizim huzur ve sükûnete, hayır ve berekete, destek ve morale ihtiyacımız var… İçimizdeki kırık ve dökükleri… Ruhumuzdaki darlık ve dağınıklığı… Kalplerimizdeki kir ve pası… Zihnimizdeki tortu ve çöpleri nasıl temizleyeceğiz?Rabbimizin bize yüklediği kulluk programı ile arınacağız…Yaptığımız her iyilik ile kendimizi yeniden inşa edeceğiz… Hayatımıza bereket, vicdanımıza huzur akacak… Bizi bencilliğin dehlizlerinden, egonun egemenliğinden, arzuların çukurundan ibadet ve iyiliklerimiz kurtaracak…Hakkı ve sabrı tavsiye ederken hedef kitleden önce kendi kurtuluşumuzun söz konusu olduğunu unutmayacağız…Hüsrana düşmemek için sürekli hareket hâlinde olmamız gerekiyor…İnsanlar toplumsal helaka müstahak olsalar bile bize düşen görev, sevap hanemize daha fazla katkıda bulunmak…Yarın mahşerde kendimizi savunabilecek elimizde bir mazeretimiz olsun…İnsanlar ıslah olmuyor diye irşadı terk edemeyiz…Varsın insanlar vefasız olsun… Nankörlük günlerinde niyetimizi bozmayalım… Biz iyilik ve insanlığımızı konuşturmaya devam edelim… Bunun güzel yansımalarını ruhumuzun derinliklerinde hissedeceğiz…İyilik ilaçtır, öncelikle yapana ilaçtır…Bazen bir tebessüm, bir tatlı söz, bir sadaka, bir dua yapanın kalbini ısıtır, ruhunu hafifletir, kaygılarını giderir, şifa vesilesi olur…Dışa yönelik her bir yardım, içte bir arızanın giderilmesine vesile olduğunu fark edersiniz…Merhametimizle rahmete olan yolculuğumuzu sürdürebiliriz…Birine umut olduğumuzda, umutlarımızın arttığını görürüz…Bir mazlumu teskin ettiğimizde, yüreğimizin yükünün hafiflediğini fark ederiz…Unutmayalım ki mezar tek kişilik…Herkesin amel defteri ayrı ayrı verilecek…Ramazan Kayan Milat gazetesi
Aile milletimizin geleceği ve kalesi. Her çocuk ailede doğar, büyür, yetişir, iyiyi- kötüyü orada öğrenir. Dünyayı aile yuvasında tanır, hayata bakış açısı eğitimini yuvada alır.
Pendik Kent Konseyi Sosyal İnovation Çalışma Grubu, aile okulu açmış, eğitim seminerleri düzenliyor.
Komisyon başkanı Eğitimci Ünal Yılmaz, eğitimci olarak beni seminer vermeye davet etti.
Sezai Karakoç İmam Hatip Ortaokulu Müdürü Emine Erdoğan Hanımefendi’nin ev sahipliği yaptığı seminerde önemli bilgiler paylaştım, veliler çok memnun kaldılar. Ailenin önemi ve çocuk eğitimi ile ilgili kısaca şunları söyledim:
“Hiçbir okul ve hiçbir öğretmen ailenin yerini tutamaz.
Türkiye ekonomik olarak kalkındı, kişi başına düşen milli gelir 2002’de 3.100 dolar iken bugün 17.000 dolar, zenginleştik.
Avrupa ve Amerika’da görülen zengin hastalıkları yakamıza yapıştı. Boşanma oranları Avrupa ve ABD’de bizden kat kat fazla, bizde de artıyor. İntihar, şiddet, cinayet, hırsızlık, içki içme oranı, cinsel tacizler zengin ülkelerde daha yaygın.
2008’de bir evde 4 kişi varken 2025’te 3.08’e düşmüş. Hane halkı 17 yıl içinde gerilemiş. Evde çocuk sayısı 2’den 1”e inmiş.
Millet olarak geleceğimiz tehdit altında.
Evlenmek, günahlara karşı sığınabileceğimiz kale inşa etmektir. Evlenen insan şehvetini helal dairede kullanır, harama girmeye ihtiyacı duymaz.
Evlenmek sünnet, Peygamberimiz (sav) evliliği teşvik etmiş:
“Evleniniz, çoğalınız, kıyamet gününde ümmetimin çokluğu ile iftihar edeceğim.”
Evlilikte maksat, neslin devamıdır, bu da hayırlı evlat yetiştirmekle mümkündür.
Peygamberimiz (sav); “Hepiniz çobansınız, hepiniz sürünüzden sorumlusunuz.” buyurur.
Evlenmek, sorumluluk üstlenmektir. Huzurlu bir yuva fedakârlıklar sayesinde kurulur. Evlilik, fedakârlığı göze almaktır; eşi ve çocukları için birtakım zorluklara ve zahmete katlanmak gerekir.
Evlilik, huzur ve mutluluk kaynağıdır.
Çocuklarımız en büyük servetimizdir.
Araştırmalar, insanların en çok çocuklarla beraber oldukları zamanlarda mutlu olduğunu gösteriyor. Çocuk mutluluk kaynağıdır.
Çocuklu ailelerde boşanma oranı, çocuksuz ailelerden % 50 daha az. Çocuk ailenin çimentosu, onu yıkılmaktan koruyor. Çocuk ne kadar çoksa boşanma oranı o kadar az.
Kişi öldüğü zaman amel defteri kapanır. İmam Gazalî, kabre giren kişinin çaresizlik içinde şöyle bir dilekte bulunacağını yazar:
“Allah’ım, bana bir nefeslik daha ömür ver de bir kere daha ‘la ilahe illellah’ diyeyim.”
Kabirde bir kere daha kelime-i tevhidi söyleme fırsatı yok ancak kişi hayırlı evlat yetiştirmişse günde en az beş vakit hayır dua alır, amel defterine sevaplar yazılır. Evlatlarımız tahiyyata şöyle dua ederler:
“Allah’ım; beni, anne ve babamı ve bütün müminleri hesap günü affet!”
Hayat rüzgâr gibi geçiyor.
“Geldi geçti ömrüm benim,
Bir yel esip geçmiş gibi.
Hele bana şöyle gelir,
Bir göz açıp yummuş gibi.” der Yunus Emre.
Peygamber Efendimiz (sav), sebep olan yapan gibidir, buyurur.
Çocuklar dünyaya getiren, onları eğitip yetiştiren ve iyilik yapmayı öğreten anne-baba onların yaptığı bütün iyiliklerin sevabına ortaktır, evlatlarının sevabı da eksilmez.
Hayırlı evlat yetiştirmek en büyük servettir ve en iyi yatırımdır.
HAYIRLI EVLAT HUZURLU YUVADA YETİŞİR
35 sene öğretmenlik yaptım, çeşitli problemlerle karşılaştım. Ailesi huzurlu olan çocukların problemlerini çözmek çok kolay oldu. Öğretmen olarak problemi görmek, çözümünü bulmak bizim işimiz ve bu çok kolay.
Problemin çözümünü uygulamak çoğu zaman aileye düşer. Bir öğrenci günün dörtte birini okulda, kalanını ailede geçirir. Aile huzurlu ise çocuk anne ve babasına saygı duyar, onların sözlerini önemser ve dediklerini yapar, sorun kolayca çözülür.
Aile parçalanmışsa veya karı-koca arasında bitip tükenmeyen kavgalar varsa çocuk mutlaka problemlerden etkilenir ve öğretmenin ürettiği çözüm önerilerini hayata geçiremez.
Çocuk annesini veya babasını düzeltemez.
Annenin yedeği yoktur.
Babanın yedeği yoktur.
Çocuklarımızın yedeği yoktur.
Ailenin yerini tutacak bir eğitim kurumu yoktur.
Çocuklarımızın hayata iyi hazırlanması, huzuru ve mutlu bir hayat sürmesi ailenin huzurlu olmasına bağlıdır.”
Beyin Vitamini: Ailede çocuk eğitimi konusunda daha çok bilgi ve tecrübe sahibi olmak isteyen okuyucularıma Evde ve Okulda Başarılı Eğitimin Sırları isimli 17 baskı yapan kitabımı tavsiye ederim.
ALİ ERKAN KAVAKLI Yeni Akit gazetesi

Aile milletimizin geleceği ve kalesi. Her çocuk ailede doğar, büyür, yetişir, iyiyi- kötüyü orada öğrenir. Dünyayı aile yuvasında tanır, hayata bakış açısı eğitimini yuvada alır. Pendik Kent Konseyi Sosyal İnovation Çalışma Grubu, aile okulu açmış, eğitim seminerleri düzenliyor.Komisyon başkanı Eğitimci Ünal Yılmaz, eğitimci olarak beni seminer vermeye davet etti. Sezai Karakoç İmam Hatip Ortaokulu Müdürü Emine Erdoğan Hanımefendi’nin ev sahipliği yaptığı seminerde önemli bilgiler paylaştım, veliler çok memnun kaldılar. Ailenin önemi ve çocuk eğitimi ile ilgili kısaca şunları söyledim: “Hiçbir okul ve hiçbir öğretmen ailenin yerini tutamaz. Türkiye ekonomik olarak kalkındı, kişi başına düşen milli gelir 2002’de 3.100 dolar iken bugün 17.000 dolar, zenginleştik.Avrupa ve Amerika’da görülen zengin hastalıkları yakamıza yapıştı. Boşanma oranları Avrupa ve ABD’de bizden kat kat fazla, bizde de artıyor. İntihar, şiddet, cinayet, hırsızlık, içki içme oranı, cinsel tacizler zengin ülkelerde daha yaygın.2008’de bir evde 4 kişi varken 2025’te 3.08’e düşmüş. Hane halkı 17 yıl içinde gerilemiş. Evde çocuk sayısı 2’den 1”e inmiş.Millet olarak geleceğimiz tehdit altında. Evlenmek, günahlara karşı sığınabileceğimiz kale inşa etmektir. Evlenen insan şehvetini helal dairede kullanır, harama girmeye ihtiyacı duymaz. Evlenmek sünnet, Peygamberimiz (sav) evliliği teşvik etmiş:“Evleniniz, çoğalınız, kıyamet gününde ümmetimin çokluğu ile iftihar edeceğim.”Evlilikte maksat, neslin devamıdır, bu da hayırlı evlat yetiştirmekle mümkündür.Peygamberimiz (sav); “Hepiniz çobansınız, hepiniz sürünüzden sorumlusunuz.” buyurur. Evlenmek, sorumluluk üstlenmektir. Huzurlu bir yuva fedakârlıklar sayesinde kurulur. Evlilik, fedakârlığı göze almaktır; eşi ve çocukları için birtakım zorluklara ve zahmete katlanmak gerekir. Evlilik, huzur ve mutluluk kaynağıdır.Çocuklarımız en büyük servetimizdir. Araştırmalar, insanların en çok çocuklarla beraber oldukları zamanlarda mutlu olduğunu gösteriyor. Çocuk mutluluk kaynağıdır.Çocuklu ailelerde boşanma oranı, çocuksuz ailelerden % 50 daha az. Çocuk ailenin çimentosu, onu yıkılmaktan koruyor. Çocuk ne kadar çoksa boşanma oranı o kadar az. Kişi öldüğü zaman amel defteri kapanır. İmam Gazalî, kabre giren kişinin çaresizlik içinde şöyle bir dilekte bulunacağını yazar:“Allah’ım, bana bir nefeslik daha ömür ver de bir kere daha ‘la ilahe illellah’ diyeyim.”Kabirde bir kere daha kelime-i tevhidi söyleme fırsatı yok ancak kişi hayırlı evlat yetiştirmişse günde en az beş vakit hayır dua alır, amel defterine sevaplar yazılır. Evlatlarımız tahiyyata şöyle dua ederler:“Allah’ım; beni, anne ve babamı ve bütün müminleri hesap günü affet!”Hayat rüzgâr gibi geçiyor.“Geldi geçti ömrüm benim, Bir yel esip geçmiş gibi.Hele bana şöyle gelir,Bir göz açıp yummuş gibi.” der Yunus Emre.Peygamber Efendimiz (sav), sebep olan yapan gibidir, buyurur. Çocuklar dünyaya getiren, onları eğitip yetiştiren ve iyilik yapmayı öğreten anne-baba onların yaptığı bütün iyiliklerin sevabına ortaktır, evlatlarının sevabı da eksilmez. Hayırlı evlat yetiştirmek en büyük servettir ve en iyi yatırımdır. HAYIRLI EVLAT HUZURLU YUVADA YETİŞİR35 sene öğretmenlik yaptım, çeşitli problemlerle karşılaştım. Ailesi huzurlu olan çocukların problemlerini çözmek çok kolay oldu. Öğretmen olarak problemi görmek, çözümünü bulmak bizim işimiz ve bu çok kolay. Problemin çözümünü uygulamak çoğu zaman aileye düşer. Bir öğrenci günün dörtte birini okulda, kalanını ailede geçirir. Aile huzurlu ise çocuk anne ve babasına saygı duyar, onların sözlerini önemser ve dediklerini yapar, sorun kolayca çözülür.Aile parçalanmışsa veya karı-koca arasında bitip tükenmeyen kavgalar varsa çocuk mutlaka problemlerden etkilenir ve öğretmenin ürettiği çözüm önerilerini hayata geçiremez.Çocuk annesini veya babasını düzeltemez.Annenin yedeği yoktur.Babanın yedeği yoktur.Çocuklarımızın yedeği yoktur.Ailenin yerini tutacak bir eğitim kurumu yoktur.Çocuklarımızın hayata iyi hazırlanması, huzuru ve mutlu bir hayat sürmesi ailenin huzurlu olmasına bağlıdır.”Beyin Vitamini: Ailede çocuk eğitimi konusunda daha çok bilgi ve tecrübe sahibi olmak isteyen okuyucularıma Evde ve Okulda Başarılı Eğitimin Sırları isimli 17 baskı yapan kitabımı tavsiye ederim.ALİ ERKAN KAVAKLI Yeni Akit gazetesi
Her durumda sorumluluğun tamamını birilerinin, bir yerlerin üzerlerine atıp kendimizi sıyırıyoruz.
Tembelliklerimize, umursamazlıklarımıza, ihmallerimize, savurganlıklarımıza “kader” kılıfını geçirmek işimize geliyor.
“Kaderin böylesine yazıklar olsun!” diye inleyen şarkıcıya “Orhan Baba” unvanını veriyoruz.
Bir diğeri başka türlü inliyor:
“Ben böyle miydim, böyle mi doğdum, genç yaşımda bir ihtiyar oldum!”
Şarkı saçma.
Hiç kimse “böyle” doğmaz!
Genç yaşta ihtiyar olmak çok rastlanır bir durum ama “Nasıl yaşadın da o yaşta ihtiyar oldun!” sorusuna da cevap vermek lâzım.
Sigarayı, içkiyi ha bire içer ve hareketsiz yaşamı seçersen büyük ihtimalle genç yaşında bir ihtiyar olursun!
Kitap okumaz, beynini çalıştırmaz, zihnine idman yaptırmazsan gerilersin!..
Sonra da…
“Batsın bu dünya!” dersin.
“Kendi kaderime sitemkâr oldum!” dersin.
Hatta ve hatta….
“Kızdım getirene beni dünyaya,
Anama Allah'ıma günahkâr oldum!” bile dersin Allah muhafaza!
*
“Şark kurnazlığı” denilen bir şey var.
Sorumluluktan kaçmak için kabahatin tamamını birilerine, bir şeylere yüklemek.
Kemiklere sığınmak ya da kemiklere küfretmek!
Bu da rahatlatır “kurnaz”ı…
Atalarınla övünür ya da tarihteki bir şahsa küfreder…
Rahatlarsın!
*
İnsanın kendisini düzeltmeye çalışması zor iştir.
Hayatında köklü değişimlere gitmesi gerekir.
Ben…
Annesinin, babasının iki yaşındayken “aşağı yukarı” sokağa attığı bir bebek olarak, gençliğimde çok isyankârdım.
Her vesileyle kavga çıkartır, ortalığı dağıtır, bundan haz alırdım… Aziz dostlar, meselenin aslı... Ben o yıllarda...
Kendimle kavga ediyordum.
Geçmişimle kavga ediyordum.
Bana karşı görevlerinin milyonda birini yerine getirmeyen, beni İstanbul’un karanlıklarına bırakan anne-babamla kavga ediyordum.
Üvey annemle, üvey babamla kavga ediyordum ve bunları yapmakta da “haklı” görüyordum kendimi.
Sonra…
Sonra…
Kalbime hoş esintiler geldi, vesileler beni güzel insanlara götürdü.
Onlardan etkilendim…
Sonra…
“Dindar” diyerek alâka gösterdiğim çevrelerde de bir dolu arıza gördüm.
“Kusur onların kusuru, İslam’da ne kusur var!” dedim.
Rabbim neyi “Yap!” demişse güzeldir, neyi “Yapma” demişse çirkindir!
Buna iman ettim.
Zaman içinde aldanışlarım oldu, fazla gaza geldim, yanlış yorumladım, nefsime kapıldım ama çok şükür “yoldan” çıkmadım!
Rabbim merhamet etti bana, çok şükür!
*
Bugün…
Geldiğim noktada…
Hâşâ zulmetmez kuluna Hüdâsı, herkesin çektiği kendi cezası" diyor kalbim.
*
Bu yazının başlığına geleyim artık:
Eğitim kötü, biz iyi!
*
Bizdeki eğitim sisteminin daha doğrusu sistemsizliğinin yol açtığı sıkıntılara en fazla işaret eden yazarlar arasındayım.
Bazılarına göre “birinci” sıradayım.
Bununla birlikte, işaret ettiğim sıkıntıların beni “sorumluluktan” kurtarmayacağının da farkındayım.
Anneler, babalar olarak bizler ne durumdayız?
Rabbimizin razı olacağı anneler, babalar olabilmek için ne kadar gayret ediyoruz?
Konu buraya gelince…
“Zorluğu” görüp hemen “eksen” kaydırıyor nefsimiz…
Kabahati, gençlikle “sistem” arasında bölüştürüp sıyrılıyoruz işin içinden!
Zaman “kolaycılık” zamanı!
Serdar Arseven Milat gazetesi

Kurnaz insanlarız, çok kurnaz!Her durumda sorumluluğun tamamını birilerinin, bir yerlerin üzerlerine atıp kendimizi sıyırıyoruz.Tembelliklerimize, umursamazlıklarımıza, ihmallerimize, savurganlıklarımıza “kader” kılıfını geçirmek işimize geliyor.“Kaderin böylesine yazıklar olsun!” diye inleyen şarkıcıya “Orhan Baba” unvanını veriyoruz.Bir diğeri başka türlü inliyor:“Ben böyle miydim, böyle mi doğdum, genç yaşımda bir ihtiyar oldum!”Şarkı saçma.Hiç kimse “böyle” doğmaz!Genç yaşta ihtiyar olmak çok rastlanır bir durum ama “Nasıl yaşadın da o yaşta ihtiyar oldun!” sorusuna da cevap vermek lâzım.Sigarayı, içkiyi ha bire içer ve hareketsiz yaşamı seçersen büyük ihtimalle genç yaşında bir ihtiyar olursun!Kitap okumaz, beynini çalıştırmaz, zihnine idman yaptırmazsan gerilersin!..Sonra da…“Batsın bu dünya!” dersin.“Kendi kaderime sitemkâr oldum!” dersin.Hatta ve hatta….“Kızdım getirene beni dünyaya,Anama Allah'ıma günahkâr oldum!” bile dersin Allah muhafaza!*“Şark kurnazlığı” denilen bir şey var.Sorumluluktan kaçmak için kabahatin tamamını birilerine, bir şeylere yüklemek.Kemiklere sığınmak ya da kemiklere küfretmek!Bu da rahatlatır “kurnaz”ı…Atalarınla övünür ya da tarihteki bir şahsa küfreder…Rahatlarsın!*İnsanın kendisini düzeltmeye çalışması zor iştir.Hayatında köklü değişimlere gitmesi gerekir.Ben…Annesinin, babasının iki yaşındayken “aşağı yukarı” sokağa attığı bir bebek olarak, gençliğimde çok isyankârdım.Her vesileyle kavga çıkartır, ortalığı dağıtır, bundan haz alırdım… Aziz dostlar, meselenin aslı... Ben o yıllarda...Kendimle kavga ediyordum.Geçmişimle kavga ediyordum.Bana karşı görevlerinin milyonda birini yerine getirmeyen, beni İstanbul’un karanlıklarına bırakan anne-babamla kavga ediyordum.Üvey annemle, üvey babamla kavga ediyordum ve bunları yapmakta da “haklı” görüyordum kendimi.Sonra…Sonra…Kalbime hoş esintiler geldi, vesileler beni güzel insanlara götürdü.Onlardan etkilendim…Sonra…“Dindar” diyerek alâka gösterdiğim çevrelerde de bir dolu arıza gördüm.“Kusur onların kusuru, İslam’da ne kusur var!” dedim.Rabbim neyi “Yap!” demişse güzeldir, neyi “Yapma” demişse çirkindir!Buna iman ettim.Zaman içinde aldanışlarım oldu, fazla gaza geldim, yanlış yorumladım, nefsime kapıldım ama çok şükür “yoldan” çıkmadım!Rabbim merhamet etti bana, çok şükür!*Bugün…Geldiğim noktada…Hâşâ zulmetmez kuluna Hüdâsı, herkesin çektiği kendi cezası" diyor kalbim.*Bu yazının başlığına geleyim artık:Eğitim kötü, biz iyi!*Bizdeki eğitim sisteminin daha doğrusu sistemsizliğinin yol açtığı sıkıntılara en fazla işaret eden yazarlar arasındayım.Bazılarına göre “birinci” sıradayım.Bununla birlikte, işaret ettiğim sıkıntıların beni “sorumluluktan” kurtarmayacağının da farkındayım.Anneler, babalar olarak bizler ne durumdayız?Rabbimizin razı olacağı anneler, babalar olabilmek için ne kadar gayret ediyoruz?Konu buraya gelince…“Zorluğu” görüp hemen “eksen” kaydırıyor nefsimiz…Kabahati, gençlikle “sistem” arasında bölüştürüp sıyrılıyoruz işin içinden!Zaman “kolaycılık” zamanı!Serdar Arseven Milat gazetesi
Bu ülke uzun yıllar çocuklarına kendi tarihini başkasının sözlüğüyle anlattı. Coğrafyasına yabancı isimlerle baktı. Medeniyetini anlatırken bile mahcup bir eda takındı.
Sanki tarih kitapları bizim çocuklarımız için yazılmamıştı da birilerinin kaşını kaldırmaması için terbiye edilmişti.
Şimdi o mahcup sayfa kapanıyor.
Bakan Yusuf Tekin'in adımı bu yüzden, kelimelerin üstüne sinmiş ecnebi tozunu silme hamlesidir.
"Haçlı Seferleri" yerine "Haçlı Saldırıları" demek, tarihin yüzündeki pudrayı indirmektir.
Çocuğa saldırıyı sefer diye anlatırsanız, zalimin kılıcına koku sürersiniz.
Yağmayı keşif diye okuttuğunuzda, sömürgecinin kanlı parmaklarına harita cetveli tutuşturursunuz.
Türkistan'ı "Orta Asya" diye uzaklaştırdığınızda, puslu bir coğrafya lekesine çevirirsiniz.
Biz yıllarca fethettiğimiz İstanbul'u "Bizans" diye okuduk. Oysa karşımızdaki yapı tarihî sürekliliği bakımından Doğu Roma idi. "Bizans" adlandırması, Roma mirasını İstanbul'dan koparan ince bir perde oldu.
Böylelikle asırlarca batının ve Doğu'nun tahayyülünü belirleyen imparatorluk hafızası el değiştirdi.
Aynı oyun ilim tarihinde de sahnelendi.
İbn Sina batıda "Avicenna" diye anıldı. İbn Rüşd "Averroes", İbn Bacce "Avempace" yapıldı.
"Avicenna"yı duyan çocuk batı ilim tarihinin sisli vitrinine bakar. "İbn Sina"yı duyan çocuk Buhara'dan Hemedan'a uzanan İslam irfanının büyük dehasını görür.
Aradaki fark harf farkı değil hafıza farkıdır.
Siyaset filozofu olarak bildiğimiz Frantz Fanon, "Sömürge yalnız topraklara değil, en çok dile yapılır" der. Cemil Meriç'in "kaba bir mahalle kabadayısı" diye tarif ettiği "batılı zihniyet, en büyük zaferlerini topla tüfekle değil, sıfatlarla, terimlerle, başlıklarla kazanmıştır" der.
Bir kavme "bedevi" diyebilirseniz, onu çölün ortasında ebediyen yapayalnız bırakabilirsiniz.
Bizim mektebimize asırlarca sızdırılmış o kavramların her biri, görünmez bir prangadır. Bakan, o prangaların kilidini sökmeye girişmiştir.
Okul, çocuğun dünyaya hangi gözle bakacağını belirleyen ilk büyük devlet cümlesidir. O cümle eğri kurulursa, neslin fikri de eğri büyür.
Bugüne kadar çocuklarımızın önüne cilalı fakat eksik ve eğri bir tarih konuldu.
Batı keşfetti, dünya aydınlandı! Haçlılar sefere çıktı, Doğu karşılık verdi! Bizans yıkıldı, Osmanlı yükseldi! Avicenna batı düşüncesini etkiledi!
Böyle okutuldu. Böyle ezberletildi.
Bu dil, mağlubiyetin sınıf tahtasına yazılmış hâliydi; Yusuf Tekin şimdi o tahtayı siliyor.
Haçlılar sefere çıkmadı, saldırdı.
Sömürgeciler keşfetmedi, talan etti.
Türkistan uzak bir bölge adı değil, tarihimizin ana rahmi.
Bizans diye perdelenen yapı, Doğu Roma idi.
İbn Sina, Avicenna maskesiyle yabancılaştırılacak bir batı figürü olarak kabul edilemez! O, İslam medeniyetinin alnı açık büyük dehasıdır.
Adalar Denizi, hafızamızın deniz kapısıdır.
Ramazan, çocuğun ruhuna nezaket, paylaşma ve merhamet öğreten diri bir mekteptir.
Gazze hassasiyetinin okul iklimine taşınması da bu yüzden mühimdir. Gazze, çocuğa adalet duygusunun öğretildiği yerdir. İnsanlığın yüzüne tutulmuş kanlı aynadır.
Bütün bunlar medeniyet işidir.
Hafıza işidir.
Çocuklarımızın zihnine yıllardır düşen yabancı gölgeyi kaldırma işidir.
Bakan Yusuf Tekin, maarif cephesinde derin bir cihadı başlatmıştır. Bu cihadın silahı müfredat, siperi sınıf, hedefi ise çocuklarımızın zihnine yıllardır çöken yabancı gölgeyi kaldırmaktır.
O, siperin en önünde duran bir maarif mücahidi olarak kelimelerin namusunu, hafızanın haysiyetini ve neslin istikametini korumak için kavramların en çetin meydanında mücadele vermektedir.
Bu yüzden Yusuf Tekin'i desteklemekle iktifa edemeyiz; sahiplenmeliyiz. Bir fırsat kapısı olsa da ben de bu maarif cihadının neferleri arasında, bakanın omuzladığı bu kutlu mücahedeye siper olsam, kelimenin namusunu, hafızanın haysiyetini ve neslin istikametini müdafaa eden safın içinde bulunma şerefine nail olsam.
Bu cesur adım, doğru hafızanın ilk nüvesidir. Arkasından mutlaka başka tashihler de gelmelidir.
"Tanzimat" dediğimiz devrin gerçek adı nedir?
"Yenileşme" denilen sızıntının altında neler yatmaktadır?
"Şark Meselesi" dediğimiz tabirin Avrupa diplomasisindeki gerçek karşılığı ne idi?
Bu ve benzeri soruların hepsi, bir gün cevap bekleyeceklerdir...
Mustafa SABRİ BEŞER Star gazetesi

Bu ülke uzun yıllar çocuklarına kendi tarihini başkasının sözlüğüyle anlattı. Coğrafyasına yabancı isimlerle baktı. Medeniyetini anlatırken bile mahcup bir eda takındı.Sanki tarih kitapları bizim çocuklarımız için yazılmamıştı da birilerinin kaşını kaldırmaması için terbiye edilmişti.Şimdi o mahcup sayfa kapanıyor.Bakan Yusuf Tekin'in adımı bu yüzden, kelimelerin üstüne sinmiş ecnebi tozunu silme hamlesidir."Haçlı Seferleri" yerine "Haçlı Saldırıları" demek, tarihin yüzündeki pudrayı indirmektir.Çocuğa saldırıyı sefer diye anlatırsanız, zalimin kılıcına koku sürersiniz.Yağmayı keşif diye okuttuğunuzda, sömürgecinin kanlı parmaklarına harita cetveli tutuşturursunuz.Türkistan'ı "Orta Asya" diye uzaklaştırdığınızda, puslu bir coğrafya lekesine çevirirsiniz.Biz yıllarca fethettiğimiz İstanbul'u "Bizans" diye okuduk. Oysa karşımızdaki yapı tarihî sürekliliği bakımından Doğu Roma idi. "Bizans" adlandırması, Roma mirasını İstanbul'dan koparan ince bir perde oldu.Böylelikle asırlarca batının ve Doğu'nun tahayyülünü belirleyen imparatorluk hafızası el değiştirdi.Aynı oyun ilim tarihinde de sahnelendi.İbn Sina batıda "Avicenna" diye anıldı. İbn Rüşd "Averroes", İbn Bacce "Avempace" yapıldı."Avicenna"yı duyan çocuk batı ilim tarihinin sisli vitrinine bakar. "İbn Sina"yı duyan çocuk Buhara'dan Hemedan'a uzanan İslam irfanının büyük dehasını görür.Aradaki fark harf farkı değil hafıza farkıdır.Siyaset filozofu olarak bildiğimiz Frantz Fanon, "Sömürge yalnız topraklara değil, en çok dile yapılır" der. Cemil Meriç'in "kaba bir mahalle kabadayısı" diye tarif ettiği "batılı zihniyet, en büyük zaferlerini topla tüfekle değil, sıfatlarla, terimlerle, başlıklarla kazanmıştır" der.Bir kavme "bedevi" diyebilirseniz, onu çölün ortasında ebediyen yapayalnız bırakabilirsiniz.Bizim mektebimize asırlarca sızdırılmış o kavramların her biri, görünmez bir prangadır. Bakan, o prangaların kilidini sökmeye girişmiştir.Okul, çocuğun dünyaya hangi gözle bakacağını belirleyen ilk büyük devlet cümlesidir. O cümle eğri kurulursa, neslin fikri de eğri büyür.Bugüne kadar çocuklarımızın önüne cilalı fakat eksik ve eğri bir tarih konuldu.Batı keşfetti, dünya aydınlandı! Haçlılar sefere çıktı, Doğu karşılık verdi! Bizans yıkıldı, Osmanlı yükseldi! Avicenna batı düşüncesini etkiledi!Böyle okutuldu. Böyle ezberletildi.Bu dil, mağlubiyetin sınıf tahtasına yazılmış hâliydi; Yusuf Tekin şimdi o tahtayı siliyor.Haçlılar sefere çıkmadı, saldırdı.Sömürgeciler keşfetmedi, talan etti.Türkistan uzak bir bölge adı değil, tarihimizin ana rahmi.Bizans diye perdelenen yapı, Doğu Roma idi.İbn Sina, Avicenna maskesiyle yabancılaştırılacak bir batı figürü olarak kabul edilemez! O, İslam medeniyetinin alnı açık büyük dehasıdır.Adalar Denizi, hafızamızın deniz kapısıdır.Ramazan, çocuğun ruhuna nezaket, paylaşma ve merhamet öğreten diri bir mekteptir.Gazze hassasiyetinin okul iklimine taşınması da bu yüzden mühimdir. Gazze, çocuğa adalet duygusunun öğretildiği yerdir. İnsanlığın yüzüne tutulmuş kanlı aynadır.Bütün bunlar medeniyet işidir.Hafıza işidir.Çocuklarımızın zihnine yıllardır düşen yabancı gölgeyi kaldırma işidir.Bakan Yusuf Tekin, maarif cephesinde derin bir cihadı başlatmıştır. Bu cihadın silahı müfredat, siperi sınıf, hedefi ise çocuklarımızın zihnine yıllardır çöken yabancı gölgeyi kaldırmaktır.O, siperin en önünde duran bir maarif mücahidi olarak kelimelerin namusunu, hafızanın haysiyetini ve neslin istikametini korumak için kavramların en çetin meydanında mücadele vermektedir.Bu yüzden Yusuf Tekin'i desteklemekle iktifa edemeyiz; sahiplenmeliyiz. Bir fırsat kapısı olsa da ben de bu maarif cihadının neferleri arasında, bakanın omuzladığı bu kutlu mücahedeye siper olsam, kelimenin namusunu, hafızanın haysiyetini ve neslin istikametini müdafaa eden safın içinde bulunma şerefine nail olsam.Bu cesur adım, doğru hafızanın ilk nüvesidir. Arkasından mutlaka başka tashihler de gelmelidir."Tanzimat" dediğimiz devrin gerçek adı nedir?"Yenileşme" denilen sızıntının altında neler yatmaktadır?"Şark Meselesi" dediğimiz tabirin Avrupa diplomasisindeki gerçek karşılığı ne idi?Bu ve benzeri soruların hepsi, bir gün cevap bekleyeceklerdir...Mustafa SABRİ BEŞER Star gazetesi
Aile üzerine resmi ve gayri resmi o kadar çok rapor hazırlanıyor ve sunuluyor ki, kime ne faydası oluyor bilemem ama aileyi korumaya dair bir faydası olmuyor.
Mesela Antalya’da Gökçe isimli küçük kızıyla gezintiye çıkan bir anne ve minik Gökçe’nin mutluluğu kadar Aile Bakanlığı tesirli olamıyor.
Rabbim öyle bir anne ve yavruyu isteyip dileyen herkese nasip etsin. Maşallah diyelim de nazardan hasetten uzak kalsın. Sosyal medyada çok izlenmiş. Geçelim.
Evler ev olmadan, evler aile yuvasına dönmeden, aile korunmaz. Para dağıtarak aile korunmaz, kollanmaz.
Para insana merhamet, sevgi, kardeşlik, akrabalık, ahiret, cennet gibi Müslüman duyguları aşılamaz. Hele ki günümüzde!
Aksine yoldan çıkarır. Çünkü hak edilmemiş, kazanılmamış, emek verilmemiş, kolay parayı harcamak pek zevklidir.
Aile olma bilinci, önce muhitten alınan şifahi kültür ile oluşur. Böyle bir muhitimiz var mı? Şifahi kültür şuurunu verecek büyüklerimiz, bilgelerimiz var mı? Olanlar da yalnız.
Aile soyunun ve soyluluğunun yaşaması için elzem olan muhabbet, sadakat, şefkat, birbirini sahiplenme, fedakârlık gibi insani ve İslami hangi değerler gündemde?
Ailede muhabbet, sadakat, şefkat gibi duygular kaybolmuş, sadece zorunlu barınılan hanelere dönmüş, üç beş kelimeden sonra bireylerin kendi kabuğuna çekildikleri bir iki odalı barınaktan farksız evlerde nasıl aile olunur?
Hangi parayla muhabbet ve sadakat alınabilir? Hangi akademik uygulama ve Batıdan tercüme edilen raporlarla bu ulvi hususlar yaşanılabilir?
Resmi merciler tarafından aile üzerine hazırlanan raporların hangisinde nefis terbiyesi ve tezkiyesinden ne elde edilebileceği ve sağlanabileceğine dair emareler vardır?
Mesela “Manevi Terbiye Usulü” diye bir başlık ve uygulama var mı? Manevi terbiyenin olmadığı bir ailede, dünyaya ve dünyalıklara meyilden başka ne beklenebilir?
“Manevi terbiye, insanı disiplin altına alır” denilir. Haramı öğretir, helali öğretir ve insanı tek dünyalı olmaktan çıkarıp, hesap günlü iki dünyalı olduğunu öğretir.
Haramla helalin karıştığı bir arenada “şunlar haramdır, şunlar helaldir” diye net şekilde görünen ve bilinen şeyler ortaya koyabiliyor muyuz?
Siyasetteki ve medyadaki aile düşmanlığına, din düşmanlığına karşı bir önlem alabiliyor muyuz?
Ezcümle:
Bütün bu hakikatlerin gerçekleşmesi için manevi terbiye ailede başlar. Babanın veya annenin getirdiği rızkın temelindeki haram ve helal, ailenin geleceğinin ve bugünün resmidir.
Makam, mevki, şan, şöhret, para, imtiyaz ve benzeri hak edilmemiş haklar ile nefsi çıkarları sürekli el üstünde tutma, ilgi görme, ayrıcalık beklenilen bir ortamda; “Nefis terbiyesi nedir” diye sorulsa acaba nasıl bir cevap alabiliriz?
Binler harcayarak bedenlerini süsleyen bizler, ahlakımızı ne kadar süslüyoruz? Beyler! Bayanlar! Dışımız ne kadar süslüyse içimiz o kadar küflü maalesef.
Hüseyin Öztürk Yeni Akit gazetesi

Aile üzerine resmi ve gayri resmi o kadar çok rapor hazırlanıyor ve sunuluyor ki, kime ne faydası oluyor bilemem ama aileyi korumaya dair bir faydası olmuyor.Mesela Antalya’da Gökçe isimli küçük kızıyla gezintiye çıkan bir anne ve minik Gökçe’nin mutluluğu kadar Aile Bakanlığı tesirli olamıyor.Rabbim öyle bir anne ve yavruyu isteyip dileyen herkese nasip etsin. Maşallah diyelim de nazardan hasetten uzak kalsın. Sosyal medyada çok izlenmiş. Geçelim.Evler ev olmadan, evler aile yuvasına dönmeden, aile korunmaz. Para dağıtarak aile korunmaz, kollanmaz.Para insana merhamet, sevgi, kardeşlik, akrabalık, ahiret, cennet gibi Müslüman duyguları aşılamaz. Hele ki günümüzde!Aksine yoldan çıkarır. Çünkü hak edilmemiş, kazanılmamış, emek verilmemiş, kolay parayı harcamak pek zevklidir.Aile olma bilinci, önce muhitten alınan şifahi kültür ile oluşur. Böyle bir muhitimiz var mı? Şifahi kültür şuurunu verecek büyüklerimiz, bilgelerimiz var mı? Olanlar da yalnız.Aile soyunun ve soyluluğunun yaşaması için elzem olan muhabbet, sadakat, şefkat, birbirini sahiplenme, fedakârlık gibi insani ve İslami hangi değerler gündemde?Ailede muhabbet, sadakat, şefkat gibi duygular kaybolmuş, sadece zorunlu barınılan hanelere dönmüş, üç beş kelimeden sonra bireylerin kendi kabuğuna çekildikleri bir iki odalı barınaktan farksız evlerde nasıl aile olunur?Hangi parayla muhabbet ve sadakat alınabilir? Hangi akademik uygulama ve Batıdan tercüme edilen raporlarla bu ulvi hususlar yaşanılabilir?Resmi merciler tarafından aile üzerine hazırlanan raporların hangisinde nefis terbiyesi ve tezkiyesinden ne elde edilebileceği ve sağlanabileceğine dair emareler vardır?Mesela “Manevi Terbiye Usulü” diye bir başlık ve uygulama var mı? Manevi terbiyenin olmadığı bir ailede, dünyaya ve dünyalıklara meyilden başka ne beklenebilir?“Manevi terbiye, insanı disiplin altına alır” denilir. Haramı öğretir, helali öğretir ve insanı tek dünyalı olmaktan çıkarıp, hesap günlü iki dünyalı olduğunu öğretir.Haramla helalin karıştığı bir arenada “şunlar haramdır, şunlar helaldir” diye net şekilde görünen ve bilinen şeyler ortaya koyabiliyor muyuz?Siyasetteki ve medyadaki aile düşmanlığına, din düşmanlığına karşı bir önlem alabiliyor muyuz?Ezcümle:Bütün bu hakikatlerin gerçekleşmesi için manevi terbiye ailede başlar. Babanın veya annenin getirdiği rızkın temelindeki haram ve helal, ailenin geleceğinin ve bugünün resmidir.Makam, mevki, şan, şöhret, para, imtiyaz ve benzeri hak edilmemiş haklar ile nefsi çıkarları sürekli el üstünde tutma, ilgi görme, ayrıcalık beklenilen bir ortamda; “Nefis terbiyesi nedir” diye sorulsa acaba nasıl bir cevap alabiliriz?Binler harcayarak bedenlerini süsleyen bizler, ahlakımızı ne kadar süslüyoruz? Beyler! Bayanlar! Dışımız ne kadar süslüyse içimiz o kadar küflü maalesef.Hüseyin Öztürk Yeni Akit gazetesi
İstanbul’da Ekrem İmamoğlu, “Bir ay öncesine göre, bugün daha güçlüyüz” diyor..
Uşak’ta CHP’li belediye başkanı, Ekrem İmamoğlu’nun emanetçi genel başkanının minibüsünün içini kendisinin belediye kasasından donattığını açıklıyor..
Ekrem İmamoğlu, İstanbul’da duruşmada açıklama yapıyor: “İddianameler çöp..”
Antalya’da baba oğlu Muhittin ve Gökhan Böcek’ler, itiraf üzerine itiraflarda bulunuyor. Gelin Zuhal Böcek de, itiraflara katılıyor..
İstanbul’da Ekrem İmamoğlu ise, her aşamada daha da güçlendiklerini iddia ediyor, “bin kat daha güçlüyüm” diyor..
Bolu Belediye Başkanı’nın, artık itirafname haline getirdiği açıklamaları ile metres tuttuğu için eşinden de özür dilediğine dair itirafları geliyor..
Ekrem İmamoğlu ise, çok rahat..
Bu belediye başkanlarının her birinin adaylık sürecinde kendisinin de dahli olmamış gibi, onunla uzaktan yakından ilgisi olmayan belediyeler imiş gibi bir algı oluşturarak, “Daha da güçlendik” diyerek, tiyatro oynuyor.
Anadolu’daki belediye başkanları Ekrem beye biraz uzak kaldıkları için olsa gerek..
Çabuk itiraf aşamasına geçtiler..
İstanbul ilçe belediyelerindeki Ekrem’in adamları ise gerek cezaevindeki baskılar gerekse kurulan tezgahın yüksek ücretli avukatlarının kontrolleri sayesinde, itiraflara başlamadılar..
Beşiktaş Belediye Başkanından başlayın. Avcılar, Beykoz, Bayrampaşa, Gaziosmanpaşa, Büyükçekmece, Beylikdüzü, Şişli...
Henüz “itiraf etmek istiyorum” diyen çıkmadı..
İstanbul ilçelerindekiler de bir başlasınlar..
Arkası çorap söküğü gibi gelecek.
Biliyorum, Ekremciler, “Baskı ile itiraf alacak olursanız, buna karşı kim ne yapabilir ki.” diyecekler..
Ben de kendilerine, Anadolu’daki CHP’li belediye başkanlarının durumlarını gösteriyorum..
Uşak Belediye Başkanına bir baskı kurularak itiraflar geldi ise..
Verilen bilgilerin yalan olduğunu söylemiş oluyorsunuz..
İyi de.. Özkan Yalım’ın sözlerinin büyük çoğunluğunun muhatabı olan Özgür Özel bile, çıkıp iki çift laf edemememiş iken, itirafın baskı ile alınmış olacağını, başkalarının söylemesi, inandırıcı olamaz ki.
Muhittin Böcek ve Gökhan Böcek’in, CHP Genel Başkanına adaylık için verdiği belirtilen paralarla ilgili olarak, Veli Ağbaba’nın kısmen bir yalanlaması var ama..
“Yalan” demekle yetiniyor.
Görüşmeler ile ilgili bilgi verilmiyor, CHP’nin Mahalli İdarelerden Sorumlu vekili Seyit Torun’un TBMM’deki odasında unutulan 250 bin dolar ile ilgili bilgi verilmiyor..
Suçlamada hedef alınan isimler suskun kalıyor iken.
Ekrem İmamoğlu, mahkeme huzuruda, “Şimdi daha güçlüyüz” hikayesi anlatıyor..
Ben de soruyorum, işlenen suçlar ortalığa saçıldığı halde, “Daha güçlüyüz” hikayesi okuyanlara..
Görele Belediye Başkanı’nın 16 yaşındaki kız çocuğuna tacizi ortaya çıktıktan sonra, daha güçlü oldu iseniz..
Sırf daha güçlü olmanız için, “Başka kızlara da tacizde bulunun, öyle ise” diyemem ama..
Zaten diğer yöneticilerinizden de birçoğunun benzer suçları işlediklerine dair iddiaların ortalıkta dolaştığını hatırlatıp, “onlar da savcılığa ve adliyeye intikal ettiğinde, daha da mı güçleneçeksiniz?” diye sorarım..
Tanju Özcan’ın metres ilişkisi ortaya çıkması ve eşinden özür dilemesi ile daha da güçlendi iseniz..
Kimseyi töhmet altında bırakmayalım ama..
Bolu Belediye Başkanı’na ilaveten, x ilimizdeki “CHP’li başkanının da benzeri bir vukuatı ortaya çıktığında, daha da mı güçleneceksiniz?” diye sorayım..
Uşak Belediye Başkanı’nın sergilediği rezaletler, CHP’nin diğer belediye başkanlarından birisi tarafından daha işlendiği ileri sürüldüğünde, Ekrem İmamoğlu, “daha da güçlendik” diyecek ise..
Savcıların soruşturma yönetmesine gerek yok, CHP’li başkanlar sıraya girsinler, itiraflarını sıralasınlar..
“AK Parti şımardı, güç zehirlenmesi yaşadı. Şeffaf bir belediyecilik anlayışını getirmemiz lazım” süslü lafları ile seçmeni aldatanlar.. Eğer diyorlarsa ki, “CHP’nin Genel Başkanının minibüsünün, Uşak Belediyesi’nin iştirak şirketi tarafından masrafları karşılanarak, VIP özellikler sağlanması sonrasında daha da güçlendik..”
Evet, bunu iddia ediyorlarsa..
Diğer CHP’li belediye başkanlarına da genel başkan yardımcıları için taleplerini yollasınlar, onlar da minibüslerine belediye iştiraklerinden karşılanacak harcamalarla, VIP özellikler eklensin..
Hani 15 bin TL’lik, 25 bin TL’lik bir masraftan bahsediyor oluruz..
“Ali abisi, küçük bir hata yapılmış. 15-20 bin TL için, bu kadar olayı uzattığına değer mi” sorusuna muhatap olur olmaz, “Haklısınız” der, konuyu kapatırız.
“Belediyenin ilgili iştirak şirketine, o masraf miktarının aktüel karşılığını verin.. Konu kapansın” deriz..
Ama milyarlardan bahsediyoruz..
Minibüs fiyatına, minibüse eklenen özel donanımlardan bahsediyoruz..
Minibüse yapılan ek donanımlardan, metrese alınan çantalara geçiyoruz..
Ve klasik sorumuzu tekrarlıyoruz: “Ekrem beyin dediği gibi, metreslere hediye edilen yüksek bedelli çantaların ortaya çıkması sonrasında, CHP daha da güçlendi ise.. Ekrem İmamoğlu daha da güçlendi ise.. Hiç vakit kaybetmeyin, İBB Başkanı’nın voleybolcu metresine daire alımı sırasında sağlanan avantajı açıklayın.. Açıklayın, daha da güçlü olursunuz!”
Ben bu hatırlatmaları yaparken, ister istemez biraz da yüzümde gülümseme oluşuyor..
Ama bir yandan da, CHP seçmeninin, “Tayyip Erdoğan’ın karşısında tuvalet terliği aday olarak konulsun. Biz Erdoğan yerine, yine de tuvalet terliğine oy veririz” sözleri aklımıza geliyor..
Ekrem İmamoğlu’nun, “Daha öncesine göre daha da güçlüyüz” sözlerinde, CHP tabanı açısından bakarsak, haklılık payı olabilir diye düşünüyorum..
Ne kadar rezillik ortaya saçılıyorsa, o kadar güçleniyorlar..
Ne kadar rüşvet itirafları gelirse, o kadar, kendilerini daha güçlü hissediyorlar..
ALİ KARAHASANOĞLU Yeni Akit gazetesi

İstanbul’da Ekrem İmamoğlu, “Bir ay öncesine göre, bugün daha güçlüyüz” diyor..Uşak’ta CHP’li belediye başkanı, Ekrem İmamoğlu’nun emanetçi genel başkanının minibüsünün içini kendisinin belediye kasasından donattığını açıklıyor..Ekrem İmamoğlu, İstanbul’da duruşmada açıklama yapıyor: “İddianameler çöp..”Antalya’da baba oğlu Muhittin ve Gökhan Böcek’ler, itiraf üzerine itiraflarda bulunuyor. Gelin Zuhal Böcek de, itiraflara katılıyor..İstanbul’da Ekrem İmamoğlu ise, her aşamada daha da güçlendiklerini iddia ediyor, “bin kat daha güçlüyüm” diyor..Bolu Belediye Başkanı’nın, artık itirafname haline getirdiği açıklamaları ile metres tuttuğu için eşinden de özür dilediğine dair itirafları geliyor..Ekrem İmamoğlu ise, çok rahat..Bu belediye başkanlarının her birinin adaylık sürecinde kendisinin de dahli olmamış gibi, onunla uzaktan yakından ilgisi olmayan belediyeler imiş gibi bir algı oluşturarak, “Daha da güçlendik” diyerek, tiyatro oynuyor.Anadolu’daki belediye başkanları Ekrem beye biraz uzak kaldıkları için olsa gerek..Çabuk itiraf aşamasına geçtiler..İstanbul ilçe belediyelerindeki Ekrem’in adamları ise gerek cezaevindeki baskılar gerekse kurulan tezgahın yüksek ücretli avukatlarının kontrolleri sayesinde, itiraflara başlamadılar..Beşiktaş Belediye Başkanından başlayın. Avcılar, Beykoz, Bayrampaşa, Gaziosmanpaşa, Büyükçekmece, Beylikdüzü, Şişli...Henüz “itiraf etmek istiyorum” diyen çıkmadı..İstanbul ilçelerindekiler de bir başlasınlar..Arkası çorap söküğü gibi gelecek.Biliyorum, Ekremciler, “Baskı ile itiraf alacak olursanız, buna karşı kim ne yapabilir ki.” diyecekler..Ben de kendilerine, Anadolu’daki CHP’li belediye başkanlarının durumlarını gösteriyorum..Uşak Belediye Başkanına bir baskı kurularak itiraflar geldi ise..Verilen bilgilerin yalan olduğunu söylemiş oluyorsunuz..İyi de.. Özkan Yalım’ın sözlerinin büyük çoğunluğunun muhatabı olan Özgür Özel bile, çıkıp iki çift laf edemememiş iken, itirafın baskı ile alınmış olacağını, başkalarının söylemesi, inandırıcı olamaz ki.Muhittin Böcek ve Gökhan Böcek’in, CHP Genel Başkanına adaylık için verdiği belirtilen paralarla ilgili olarak, Veli Ağbaba’nın kısmen bir yalanlaması var ama..“Yalan” demekle yetiniyor.Görüşmeler ile ilgili bilgi verilmiyor, CHP’nin Mahalli İdarelerden Sorumlu vekili Seyit Torun’un TBMM’deki odasında unutulan 250 bin dolar ile ilgili bilgi verilmiyor..Suçlamada hedef alınan isimler suskun kalıyor iken.Ekrem İmamoğlu, mahkeme huzuruda, “Şimdi daha güçlüyüz” hikayesi anlatıyor..Ben de soruyorum, işlenen suçlar ortalığa saçıldığı halde, “Daha güçlüyüz” hikayesi okuyanlara..Görele Belediye Başkanı’nın 16 yaşındaki kız çocuğuna tacizi ortaya çıktıktan sonra, daha güçlü oldu iseniz..Sırf daha güçlü olmanız için, “Başka kızlara da tacizde bulunun, öyle ise” diyemem ama..Zaten diğer yöneticilerinizden de birçoğunun benzer suçları işlediklerine dair iddiaların ortalıkta dolaştığını hatırlatıp, “onlar da savcılığa ve adliyeye intikal ettiğinde, daha da mı güçleneçeksiniz?” diye sorarım..Tanju Özcan’ın metres ilişkisi ortaya çıkması ve eşinden özür dilemesi ile daha da güçlendi iseniz..Kimseyi töhmet altında bırakmayalım ama..Bolu Belediye Başkanı’na ilaveten, x ilimizdeki “CHP’li başkanının da benzeri bir vukuatı ortaya çıktığında, daha da mı güçleneceksiniz?” diye sorayım..Uşak Belediye Başkanı’nın sergilediği rezaletler, CHP’nin diğer belediye başkanlarından birisi tarafından daha işlendiği ileri sürüldüğünde, Ekrem İmamoğlu, “daha da güçlendik” diyecek ise..Savcıların soruşturma yönetmesine gerek yok, CHP’li başkanlar sıraya girsinler, itiraflarını sıralasınlar..“AK Parti şımardı, güç zehirlenmesi yaşadı. Şeffaf bir belediyecilik anlayışını getirmemiz lazım” süslü lafları ile seçmeni aldatanlar.. Eğer diyorlarsa ki, “CHP’nin Genel Başkanının minibüsünün, Uşak Belediyesi’nin iştirak şirketi tarafından masrafları karşılanarak, VIP özellikler sağlanması sonrasında daha da güçlendik..” Evet, bunu iddia ediyorlarsa..Diğer CHP’li belediye başkanlarına da genel başkan yardımcıları için taleplerini yollasınlar, onlar da minibüslerine belediye iştiraklerinden karşılanacak harcamalarla, VIP özellikler eklensin..Hani 15 bin TL’lik, 25 bin TL’lik bir masraftan bahsediyor oluruz..“Ali abisi, küçük bir hata yapılmış. 15-20 bin TL için, bu kadar olayı uzattığına değer mi” sorusuna muhatap olur olmaz, “Haklısınız” der, konuyu kapatırız.“Belediyenin ilgili iştirak şirketine, o masraf miktarının aktüel karşılığını verin.. Konu kapansın” deriz..Ama milyarlardan bahsediyoruz..Minibüs fiyatına, minibüse eklenen özel donanımlardan bahsediyoruz..Minibüse yapılan ek donanımlardan, metrese alınan çantalara geçiyoruz..Ve klasik sorumuzu tekrarlıyoruz: “Ekrem beyin dediği gibi, metreslere hediye edilen yüksek bedelli çantaların ortaya çıkması sonrasında, CHP daha da güçlendi ise.. Ekrem İmamoğlu daha da güçlendi ise.. Hiç vakit kaybetmeyin, İBB Başkanı’nın voleybolcu metresine daire alımı sırasında sağlanan avantajı açıklayın.. Açıklayın, daha da güçlü olursunuz!”Ben bu hatırlatmaları yaparken, ister istemez biraz da yüzümde gülümseme oluşuyor..Ama bir yandan da, CHP seçmeninin, “Tayyip Erdoğan’ın karşısında tuvalet terliği aday olarak konulsun. Biz Erdoğan yerine, yine de tuvalet terliğine oy veririz” sözleri aklımıza geliyor..Ekrem İmamoğlu’nun, “Daha öncesine göre daha da güçlüyüz” sözlerinde, CHP tabanı açısından bakarsak, haklılık payı olabilir diye düşünüyorum.. Ne kadar rezillik ortaya saçılıyorsa, o kadar güçleniyorlar..Ne kadar rüşvet itirafları gelirse, o kadar, kendilerini daha güçlü hissediyorlar.. ALİ KARAHASANOĞLU Yeni Akit gazetesi
14 Nisan 2026 tarihli yazımızda, Müslümanların yeniden toparlanıp dirilmelerinin ancak “cami merkezli” bir uyanış ve canlanışla gerçekleşebileceğini vurgulamak bağlamında üstat Sezai Karakoç’un 1968 yılında kaleme aldığı ve 1969 senesinde Diriliş Yayınları tarafından yayınlanan “Sütun II” isimli kitabı içinde de yer alan “Camilerin Canlanışı” başlıklı heyecan verici ve diriltici makalesini iktibas etmiştik. Hatırlarsak, Sezai Karakoç üstadımız, 12 Ağustos 1968 tarihinde inkârcı bir terörist grubun İzmir’deki Hisar Camii’nin şadırvanına bomba koyarak, tam da kalabalığın namaz kılmak üzere toplandığı bir sırada patlatmaları üzerine söz konusu yazısını kaleme almış ve şu umut verici temennilerini dile getirmişti:
“… Ve camilerden yeni, dipdiri İslâm gençleri gözüktü. Tahanın Kitabında da dememiş miydik:
Bir Taha geliyordu camilerden / Bir daha geliyordu…”
Bugün de yine Sezai Karakoç üstadın, “Camilerin Canlanışı” başlıklı önceki yazısının devamı ve mütemmimi mahiyetinde 1968 senesinde kaleme aldığı “Cami ve Halk” başlıklı yazısına yer veriyoruz:
“Cami, yalnız duvarlardan ve kubbeden ibaret değildir. İçinde topladığı müminler de caminin ayrılmaz bir parçasıdır. Cami, mümin ve Müslüman kalplerin birbirine kaynaşmasından doğan bir kutsal varlık, kutlu bir bütündür. Duvarlar ve kubbeler, bu bütünü Allah’la baş başa kalma anında eşyadan seçen, ayıran bir örtüdür. Cami, müminleri estetik örtülerin en yürek çarptıranına bürüyerek Allah’a yöneltir.
Saf bağlamış Müslümanların, her secdeye gidiş ve her secdeden kalkışlarında kıvrım kıvrım dalgalanan harmanisidir cami.
Cami, mihrabıyla bir tapınak, minberiyle bir toplum ve bir devlet, kürsüsüyle bir okuldur.
İslâm ülkesinde halkla cami iç içedir. Camiler halkın etine kemiğine kaynamıştır.
Halkın ruhu her zaman, caminin içinde gözcü ve bekçidir.
Camiye konan bombayı gerçekte haber veren, ne şu, ne bu, halkın ruhudur.
Halk namazda toplu halde miraç halindedir. O anda toprağa miraç gözüyle bakmaktadır. O anda öbür insanların göremediği ve göremeyeceği nice şeyi onların görmesi olağandır.
Cami, bir emme-basma tulumba gibi halkın içinden müminleri toplar, sonra onları yine yerine dağıtır. Böylece halkın imanı tazelenir ve her zaman dipdiri kalır.
Camiler, halk ruhunun sağlığını koruyan ilahi kuruluşlardır. Bu yüzden halk da camilerini gözbebekleri gibi korur. Her Müslüman camiden bir iz, alnında bir secde izi taşır. Cami, halkın hayatına kök salmış ulu bir çınardır. Cami köktür, halk, Müslüman halk, caminin gövdesidir.
Cami, kıyamete kadar ezanlarıyla bütün insanlığı Allah’a çağıracak, namazıyla Müslümanı Allah›ın katına yükseltecek, hutbesiyle üstün insanlık düzenini tebliğ edecek, doğruluklara doğrultacak, eğriliklerden çevirecek, vaazıyla ilim ve ahlâk, marifet ve hikmet dersini verecektir.
Cami, bu dünyada sırat köprüsünün eşi, Hak’la halk arasına kurulmuş bir köprüdür. Cami, hakikatin köprüsüdür. Onun için, kıldan ince ve kılıçtan keskindir
Camiler, kentlerde, evlerle çarşı arasına ilahi bir terazi gibi kurulmuştur. Tartısında eksiklik fazlalık olmayan terazilerdir onlar. Güneş saati nasıl vakti göstermekte aldanmazsa camiler de bu tartıda asla şaşırmazlar. Kim bilir, belki de eski insanlar bu duyguyla güneş saatlerini cami avlularına yerleştirmişlerdir. Camilerin minareleri halkın göğe kalkmış şehadet parmakları, şadırvanları da yüz akıdır.
Sezen ruhlar için cami içleri cennetten bir bölümdür. Camiler bu dünyada öte dünyanın en gerçek şahidi, en sağlam belgesi, cennet çizgilerinin yansıdığı sulardır. Camiler milletin kalbinden fışkırmışlardır. O ruhtan beslenirler. Besinleri Müslümanların gönlündedir. Müslümanların tükenmez gönül peteğindedir.
Cami, toplumun kalbidir. Oraya dokunulamaz. Caminin aldığı bir yara, kalbin aldığı bir yaradan farksızdır. Camilerimizle ayakta duruyoruz. Bunun farkında değil miyiz?
Bir Süleymaniye Camii, bir Sultanahmet Camii olan millet ölmez.” (Sezai Karakoç, Sütun II, s. 715-717.)
Hakikat şu ki; dağınık bir manzara arz eden Müslüman fert ve toplumlar ancak cami ve mescidlerde bir araya gelip, namaza sarılarak yeniden ayağa kalkabilir, yine cami ve mescidlerle ayakta kalabilirler. Diyanet, Milli Eğitim ve Gençlik Spor Bakanlığı’nın “Camide Şenlik Var” çalışmasının yegâne amacı da bu olmalıdır.
Abdullah Yıldız Yeni Akit gazetesi

14 Nisan 2026 tarihli yazımızda, Müslümanların yeniden toparlanıp dirilmelerinin ancak “cami merkezli” bir uyanış ve canlanışla gerçekleşebileceğini vurgulamak bağlamında üstat Sezai Karakoç’un 1968 yılında kaleme aldığı ve 1969 senesinde Diriliş Yayınları tarafından yayınlanan “Sütun II” isimli kitabı içinde de yer alan “Camilerin Canlanışı” başlıklı heyecan verici ve diriltici makalesini iktibas etmiştik. Hatırlarsak, Sezai Karakoç üstadımız, 12 Ağustos 1968 tarihinde inkârcı bir terörist grubun İzmir’deki Hisar Camii’nin şadırvanına bomba koyarak, tam da kalabalığın namaz kılmak üzere toplandığı bir sırada patlatmaları üzerine söz konusu yazısını kaleme almış ve şu umut verici temennilerini dile getirmişti: “… Ve camilerden yeni, dipdiri İslâm gençleri gözüktü. Tahanın Kitabında da dememiş miydik: Bir Taha geliyordu camilerden / Bir daha geliyordu…”Bugün de yine Sezai Karakoç üstadın, “Camilerin Canlanışı” başlıklı önceki yazısının devamı ve mütemmimi mahiyetinde 1968 senesinde kaleme aldığı “Cami ve Halk” başlıklı yazısına yer veriyoruz: “Cami, yalnız duvarlardan ve kubbeden ibaret değildir. İçinde topladığı müminler de caminin ayrılmaz bir parçasıdır. Cami, mümin ve Müslüman kalplerin birbirine kaynaşmasından doğan bir kutsal varlık, kutlu bir bütündür. Duvarlar ve kubbeler, bu bütünü Allah’la baş başa kalma anında eşyadan seçen, ayıran bir örtüdür. Cami, müminleri estetik örtülerin en yürek çarptıranına bürüyerek Allah’a yöneltir. Saf bağlamış Müslümanların, her secdeye gidiş ve her secdeden kalkışlarında kıvrım kıvrım dalgalanan harmanisidir cami.Cami, mihrabıyla bir tapınak, minberiyle bir toplum ve bir devlet, kürsüsüyle bir okuldur.İslâm ülkesinde halkla cami iç içedir. Camiler halkın etine kemiğine kaynamıştır.Halkın ruhu her zaman, caminin içinde gözcü ve bekçidir.Camiye konan bombayı gerçekte haber veren, ne şu, ne bu, halkın ruhudur.Halk namazda toplu halde miraç halindedir. O anda toprağa miraç gözüyle bakmaktadır. O anda öbür insanların göremediği ve göremeyeceği nice şeyi onların görmesi olağandır.Cami, bir emme-basma tulumba gibi halkın içinden müminleri toplar, sonra onları yine yerine dağıtır. Böylece halkın imanı tazelenir ve her zaman dipdiri kalır.Camiler, halk ruhunun sağlığını koruyan ilahi kuruluşlardır. Bu yüzden halk da camilerini gözbebekleri gibi korur. Her Müslüman camiden bir iz, alnında bir secde izi taşır. Cami, halkın hayatına kök salmış ulu bir çınardır. Cami köktür, halk, Müslüman halk, caminin gövdesidir.Cami, kıyamete kadar ezanlarıyla bütün insanlığı Allah’a çağıracak, namazıyla Müslümanı Allah›ın katına yükseltecek, hutbesiyle üstün insanlık düzenini tebliğ edecek, doğruluklara doğrultacak, eğriliklerden çevirecek, vaazıyla ilim ve ahlâk, marifet ve hikmet dersini verecektir.Cami, bu dünyada sırat köprüsünün eşi, Hak’la halk arasına kurulmuş bir köprüdür. Cami, hakikatin köprüsüdür. Onun için, kıldan ince ve kılıçtan keskindirCamiler, kentlerde, evlerle çarşı arasına ilahi bir terazi gibi kurulmuştur. Tartısında eksiklik fazlalık olmayan terazilerdir onlar. Güneş saati nasıl vakti göstermekte aldanmazsa camiler de bu tartıda asla şaşırmazlar. Kim bilir, belki de eski insanlar bu duyguyla güneş saatlerini cami avlularına yerleştirmişlerdir. Camilerin minareleri halkın göğe kalkmış şehadet parmakları, şadırvanları da yüz akıdır.Sezen ruhlar için cami içleri cennetten bir bölümdür. Camiler bu dünyada öte dünyanın en gerçek şahidi, en sağlam belgesi, cennet çizgilerinin yansıdığı sulardır. Camiler milletin kalbinden fışkırmışlardır. O ruhtan beslenirler. Besinleri Müslümanların gönlündedir. Müslümanların tükenmez gönül peteğindedir.Cami, toplumun kalbidir. Oraya dokunulamaz. Caminin aldığı bir yara, kalbin aldığı bir yaradan farksızdır. Camilerimizle ayakta duruyoruz. Bunun farkında değil miyiz?Bir Süleymaniye Camii, bir Sultanahmet Camii olan millet ölmez.” (Sezai Karakoç, Sütun II, s. 715-717.)Hakikat şu ki; dağınık bir manzara arz eden Müslüman fert ve toplumlar ancak cami ve mescidlerde bir araya gelip, namaza sarılarak yeniden ayağa kalkabilir, yine cami ve mescidlerle ayakta kalabilirler. Diyanet, Milli Eğitim ve Gençlik Spor Bakanlığı’nın “Camide Şenlik Var” çalışmasının yegâne amacı da bu olmalıdır.Abdullah Yıldız Yeni Akit gazetesi
4–6 Mayıs tarihlerinde Konya’da, Türkiye’nin dört bir yanından gelen imam hatip okullarının buluştuğu büyük bir şölen vardı.
Orada pırıl pırıl gençlerin heyecanı, umut dolu bakışları ve güçlü duruşları vardı.
Orada yeni bir neslin ayak sesleri yankılanıyordu.
Orada yeniden dirilişin, yeniden şahlanışın ve geleceğe yürüyen büyük bir medeniyet tasavvurunun portresi vardı.
Bir imam hatipli olarak gurur duydum, iftihar ettim.
Çünkü bu ülkenin bütün kurumlarında, ilimle hikmeti, akılla ahlakı birlikte kuşanan; çift kanatlı eğitimle yetişmiş nesillerin söz ve karar sahibi olması, milletimiz adına büyük bir kazanım, geleceğimiz adına ise büyük bir umut olacaktır.
Böyle bir girizgahtan sonra mevcut eğitim sistemimizin içinde bulunduğu yapısal ve biçimsel portresini şu şekilde değerlendirebiliriz.
Bugün eğitim dediğimiz alan, ne yazık ki yalnızca sınav başarısına, diploma yarışına ve kariyer planlamasına indirgenmiş durumda. Çocuklarımızın zihinleri bilgiyle dolduruluyor; fakat kalpleri boş bırakılıyor. Gençler teknolojiye hâkim oluyor ama nefsine hâkim olamıyor. Üniversite kazanıyor ama hayatı kaybediyor. Meslek sahibi oluyor ama kimlik sahibi olamıyor. İşte çağımızın en büyük kırılması tam da burada başlıyor.
Böyle bir zeminde Konya’daki imam hatip okullarının gerçekleştirdiği “Büyük Türkiye Şöleni”, sadece bir kültür programı, bir gösteri ya da rutin bir okul etkinliği olarak görülemez. Bu şölen; kimliğini unutturmaya çalışan küresel akımlara karşı, “Biz bu toprakların inançla yoğrulmuş evlatlarıyız” deme iradesidir. Bu program; ihtişamlı mazisine yabancılaşan nesillere karşı bir hafıza tazelemesi, bir medeniyet çağrısıdır.
Bugün gençliği kuşatan tehditlere baktığımızda;
Dijital bağımlılık… Kimlik bunalımı… Aileden kopuş… Maneviyat erozyonu… Şiddetin sıradanlaşması… Mahremiyetin aşınması… İnançla alay eden kültürel bombardıman… afetlerini görüyoruz.
Bütün bunların ortasında sadece akademik başarıyı konuşmak, yanan bir eve perde seçmekten farksızdır.
İslam’ın eğitim anlayışı ise çok daha derunidir. Kur’an’ın ilk emri “Oku”dur; fakat bu okuma yalnızca harfleri değil, insanı, hayatı, sorumluluğu ve Rabbini tanımayı da kapsar. Efendimiz (sav) buyurur: “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.”
İşte eğitimin özeti budur: Yani bilgiyle beraber ahlak…
Eğer okul; öğrenciyi sadece sınava hazırlıyor ama harama karşı irade kazandıramıyorsa…
Eğer diploma veriyor ama anne-babaya hürmeti öğretemiyorsa…
Eğer teknoloji öğretiyor ama merhameti, iffeti, adaleti işleyemiyorsa…
Orada öğretim vardır ama terbiye(eğitim) eksiktir.
İmam hatipler, işte bu boşluğu doldurmak için vardır. Onlar yalnızca meslek öğreten kurumlar değil; secdeyi bilen, emaneti taşıyan, ümmetin derdiyle dertlenen nesiller yetiştirme iddiasının adıdır.
Konya’daki “İmam Hatip Okulları Büyük Türkiye Şöleninde” imam hatipli gençlerimiz sahnede sadece bir gösteri sergilemediler; aslında güçlü bir mesaj verdiler:
“Biz ekranların değil, irfanın çocuklarıyız. Biz tüketimin değil, tefekkürün nesli olmak istiyoruz.”
Fakat burada en kritik soru şudur:
Bu ruh, sadece salonlarda alkışlanan birkaç saatlik programlarda mı kalacak, yoksa sınıflara, evlere, sokaklara, hayatın tamamına mı taşacak?
Eğer imam hatipler gerçekten büyük Türkiye’nin omurgası olacaksa; sadece başarılı öğrenciler değil, gerektiğinde hakkı haykıran, mazlumun yanında duran, menfaate değil hakikate bağlı gençler yetiştirmelidir.
Çünkü büyük Türkiye; yüksek binalarla değil, yüksek karakterlerle kurulur.
Ve unutulmamalıdır ki, bir milletin gerçek kurtuluşu sadece ekonomik kalkınmada değil; imanlı, ahlaklı ve şuurlu nesiller yetiştirebildiği gündedir.
İlim ile hikmet imtizaç ederse himmet pervaz eder.
Yahya Oğraş Doğru haber

4–6 Mayıs tarihlerinde Konya’da, Türkiye’nin dört bir yanından gelen imam hatip okullarının buluştuğu büyük bir şölen vardı.Orada pırıl pırıl gençlerin heyecanı, umut dolu bakışları ve güçlü duruşları vardı.Orada yeni bir neslin ayak sesleri yankılanıyordu.Orada yeniden dirilişin, yeniden şahlanışın ve geleceğe yürüyen büyük bir medeniyet tasavvurunun portresi vardı.Bir imam hatipli olarak gurur duydum, iftihar ettim.Çünkü bu ülkenin bütün kurumlarında, ilimle hikmeti, akılla ahlakı birlikte kuşanan; çift kanatlı eğitimle yetişmiş nesillerin söz ve karar sahibi olması, milletimiz adına büyük bir kazanım, geleceğimiz adına ise büyük bir umut olacaktır.Böyle bir girizgahtan sonra mevcut eğitim sistemimizin içinde bulunduğu yapısal ve biçimsel portresini şu şekilde değerlendirebiliriz.Bugün eğitim dediğimiz alan, ne yazık ki yalnızca sınav başarısına, diploma yarışına ve kariyer planlamasına indirgenmiş durumda. Çocuklarımızın zihinleri bilgiyle dolduruluyor; fakat kalpleri boş bırakılıyor. Gençler teknolojiye hâkim oluyor ama nefsine hâkim olamıyor. Üniversite kazanıyor ama hayatı kaybediyor. Meslek sahibi oluyor ama kimlik sahibi olamıyor. İşte çağımızın en büyük kırılması tam da burada başlıyor.Böyle bir zeminde Konya’daki imam hatip okullarının gerçekleştirdiği “Büyük Türkiye Şöleni”, sadece bir kültür programı, bir gösteri ya da rutin bir okul etkinliği olarak görülemez. Bu şölen; kimliğini unutturmaya çalışan küresel akımlara karşı, “Biz bu toprakların inançla yoğrulmuş evlatlarıyız” deme iradesidir. Bu program; ihtişamlı mazisine yabancılaşan nesillere karşı bir hafıza tazelemesi, bir medeniyet çağrısıdır.Bugün gençliği kuşatan tehditlere baktığımızda;Dijital bağımlılık… Kimlik bunalımı… Aileden kopuş… Maneviyat erozyonu… Şiddetin sıradanlaşması… Mahremiyetin aşınması… İnançla alay eden kültürel bombardıman… afetlerini görüyoruz.Bütün bunların ortasında sadece akademik başarıyı konuşmak, yanan bir eve perde seçmekten farksızdır.İslam’ın eğitim anlayışı ise çok daha derunidir. Kur’an’ın ilk emri “Oku”dur; fakat bu okuma yalnızca harfleri değil, insanı, hayatı, sorumluluğu ve Rabbini tanımayı da kapsar. Efendimiz (sav) buyurur: “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.”İşte eğitimin özeti budur: Yani bilgiyle beraber ahlak…Eğer okul; öğrenciyi sadece sınava hazırlıyor ama harama karşı irade kazandıramıyorsa…Eğer diploma veriyor ama anne-babaya hürmeti öğretemiyorsa…Eğer teknoloji öğretiyor ama merhameti, iffeti, adaleti işleyemiyorsa…Orada öğretim vardır ama terbiye(eğitim) eksiktir.İmam hatipler, işte bu boşluğu doldurmak için vardır. Onlar yalnızca meslek öğreten kurumlar değil; secdeyi bilen, emaneti taşıyan, ümmetin derdiyle dertlenen nesiller yetiştirme iddiasının adıdır.Konya’daki “İmam Hatip Okulları Büyük Türkiye Şöleninde” imam hatipli gençlerimiz sahnede sadece bir gösteri sergilemediler; aslında güçlü bir mesaj verdiler:“Biz ekranların değil, irfanın çocuklarıyız. Biz tüketimin değil, tefekkürün nesli olmak istiyoruz.”Fakat burada en kritik soru şudur:Bu ruh, sadece salonlarda alkışlanan birkaç saatlik programlarda mı kalacak, yoksa sınıflara, evlere, sokaklara, hayatın tamamına mı taşacak?Eğer imam hatipler gerçekten büyük Türkiye’nin omurgası olacaksa; sadece başarılı öğrenciler değil, gerektiğinde hakkı haykıran, mazlumun yanında duran, menfaate değil hakikate bağlı gençler yetiştirmelidir.Çünkü büyük Türkiye; yüksek binalarla değil, yüksek karakterlerle kurulur.Ve unutulmamalıdır ki, bir milletin gerçek kurtuluşu sadece ekonomik kalkınmada değil; imanlı, ahlaklı ve şuurlu nesiller yetiştirebildiği gündedir.İlim ile hikmet imtizaç ederse himmet pervaz eder. Yahya Oğraş Doğru haber
Son yıllarda Türkiye’nin birçok şehrinde başıboş sokak köpekleri meselesi giderek büyüyen toplumsal sorunlardan ve AK Parti defterinin en tüylü kara sayfalarından biri haline gelmiştir.
Özellikle büyükşehirlerde, okul çevrelerinde, park alanlarında ve kırsal bölgelerde sürü halinde dolaşan köpekler, vatandaşların güvenliğini tehdit etmektedir. Köpeklerin sokak ortasında çocuklarımıza saldırmaları, onları yemeleri, yaralamaları, öldürmeleri yetkilileri enterese etmiyor, kulakları üzerine yatmaya devam ediyorlar.
Çinlilerin “Tuhaf zamanlarda yaşayasınız” bedduasına maruz kaldık. Köpeğe köpek diyemiyoruz arkadaş! Bu meselenin hayvan sevgisiyle alakalı olmadığını şehirlerimizin güvenliğiyle ilgili, sosyal huzurumuzla alakalı bir mesele olduğunu bir türlü anlatamıyoruz.
Herhangi bir vatandaş Van’da sokak ortasında bir çocuğa bir bıçak saplayıp öldürseydi yer yerinden oynamaz mıydı? Sosyal medya yıkılmaz mıydı? Ama köpek bir çocuğa dişlerini saplayıp çocuğu öldürüyor ancak “Van’da vahşet” “Van’da üzücü olay” diye 3. Sayfa haberi oluyor.
Hakikaten bir vatandaş bir köpeği sokak ortasında bıçaklayarak öldürse yer yerinden oynar. Köpeğin bir vatandaşı öldürmesinden daha büyük bir haber olur. Bu yönüyle gerçekten insanları bağlamışlar köpekleri salmışlar. Artık köpek ayrıcalığı diye bir şey var. Yeni yapılacak anayasada vatandaşlık bağı gibi bir bağla bir yerlere bağlanması, dokunulmazlık zırhına kavuşturulmaları da şaşırtıcı olmayacaktır. Yeni anayasada “Hayvanları Koruma Kanunu’na paralel olarak “Vatandaşı Koruma Kanunu” çıkarmayı unutmayın da!
Köpeklerin oy kullanmak hakkı da yok ki siyasetçiler nezdinde bir itibarları bir ayrıcalıkları olsun diyeceğiz ama maalesef bir yerlerden onların tasmalarını tutan, oy kullanan gizli eller var. İşte o eller siyasetçilerin ellerini bağlıyor.
Terörsüz Türkiye Süreci’ni konuştuğumuz bu günlerde bu köpek çığırtkanlarına da “Genel Koordinatörlük” gibi bir statü verilmeli, onlarla konuşulmalı, “Pati Komitacıları”na karşı da önlem alınmalı ve bu konu da artık bir karara bağlanmalıdır.
AK Parti döneminde ortaya çıkan yeni türedi bu sokak köpekleri, bu sokak teröristlerine karşı çocuklarımız, yaşlılarımız, geceleyin sokakta yürüyen vatandaşlarımız ve yalnız yürüyen annelerimiz güvende değiller. Bunları yazarken aklımıza korku filmleri geliyor.
Okula giderken korku yaşayan çocuklar nasıl bir gelecek inşa edecekler? Korku içinde büyüyen bir nesil bir gelecek inşa edebilir mi? “Anne bugün köpekler yine kovaladı” diye okuldan gelen bir çocuktan ne kahraman ne mühendis ne de huzurlu vatandaş çıkar? Çıksa çıksa hayatı boyunca tırnağını yiyen bir vatandaş çıkar.
Şu AK Parti hükümeti yetkilileri azıcık tefekkür etmez mi? AK Parti döneminde nüfus artış hızımız düşerken başıboş avare sokak köpeklerinki rekor kırıyor. Bu ne biçim popülasyon arkadaş! AK Parti ekosistemin ayarlarıyla oynadığını görmüyor mu? Hemen bize YSE (Yol su elektrik) edebiyatı yapacaklar. Tamam yollarımızı yaptınız, elektriğimizi yaptınız, şehir hastanelerini yaptınız, tanklar toplar yaptınız, köprü yaptınız Allah razı olsun. Bir de yapmadıklarınızı görün! Sebep olduğunuz felaket zincirinin bu halkasını da görün! Alt yapıyı yaptınız üst yapıya köpekleri saldınız!
Çocukların şu sokak köpekleri yüzünden korku içinde yaşamaları okula gitmeleri kabul edilebilir bir durum değildir. Mağdurlar, tıklamak için vicdanınızı arıyor! Bizden söylemesi.
PKK ile başlatılan Terörsüz Türkiye Süreci bitse insan kaynaklarımızı tüketen, paramızı iç eden yeni bir süreç sessiz sedasız pardon havlayarak ilerliyor. Hayvan hakları diye diye insan haklarını hiçe saydınız valla!
M. Ziya Gümüş Doğruhaber

Son yıllarda Türkiye’nin birçok şehrinde başıboş sokak köpekleri meselesi giderek büyüyen toplumsal sorunlardan ve AK Parti defterinin en tüylü kara sayfalarından biri haline gelmiştir.Özellikle büyükşehirlerde, okul çevrelerinde, park alanlarında ve kırsal bölgelerde sürü halinde dolaşan köpekler, vatandaşların güvenliğini tehdit etmektedir. Köpeklerin sokak ortasında çocuklarımıza saldırmaları, onları yemeleri, yaralamaları, öldürmeleri yetkilileri enterese etmiyor, kulakları üzerine yatmaya devam ediyorlar.Çinlilerin “Tuhaf zamanlarda yaşayasınız” bedduasına maruz kaldık. Köpeğe köpek diyemiyoruz arkadaş! Bu meselenin hayvan sevgisiyle alakalı olmadığını şehirlerimizin güvenliğiyle ilgili, sosyal huzurumuzla alakalı bir mesele olduğunu bir türlü anlatamıyoruz.Herhangi bir vatandaş Van’da sokak ortasında bir çocuğa bir bıçak saplayıp öldürseydi yer yerinden oynamaz mıydı? Sosyal medya yıkılmaz mıydı? Ama köpek bir çocuğa dişlerini saplayıp çocuğu öldürüyor ancak “Van’da vahşet” “Van’da üzücü olay” diye 3. Sayfa haberi oluyor.Hakikaten bir vatandaş bir köpeği sokak ortasında bıçaklayarak öldürse yer yerinden oynar. Köpeğin bir vatandaşı öldürmesinden daha büyük bir haber olur. Bu yönüyle gerçekten insanları bağlamışlar köpekleri salmışlar. Artık köpek ayrıcalığı diye bir şey var. Yeni yapılacak anayasada vatandaşlık bağı gibi bir bağla bir yerlere bağlanması, dokunulmazlık zırhına kavuşturulmaları da şaşırtıcı olmayacaktır. Yeni anayasada “Hayvanları Koruma Kanunu’na paralel olarak “Vatandaşı Koruma Kanunu” çıkarmayı unutmayın da!Köpeklerin oy kullanmak hakkı da yok ki siyasetçiler nezdinde bir itibarları bir ayrıcalıkları olsun diyeceğiz ama maalesef bir yerlerden onların tasmalarını tutan, oy kullanan gizli eller var. İşte o eller siyasetçilerin ellerini bağlıyor.Terörsüz Türkiye Süreci’ni konuştuğumuz bu günlerde bu köpek çığırtkanlarına da “Genel Koordinatörlük” gibi bir statü verilmeli, onlarla konuşulmalı, “Pati Komitacıları”na karşı da önlem alınmalı ve bu konu da artık bir karara bağlanmalıdır.AK Parti döneminde ortaya çıkan yeni türedi bu sokak köpekleri, bu sokak teröristlerine karşı çocuklarımız, yaşlılarımız, geceleyin sokakta yürüyen vatandaşlarımız ve yalnız yürüyen annelerimiz güvende değiller. Bunları yazarken aklımıza korku filmleri geliyor.Okula giderken korku yaşayan çocuklar nasıl bir gelecek inşa edecekler? Korku içinde büyüyen bir nesil bir gelecek inşa edebilir mi? “Anne bugün köpekler yine kovaladı” diye okuldan gelen bir çocuktan ne kahraman ne mühendis ne de huzurlu vatandaş çıkar? Çıksa çıksa hayatı boyunca tırnağını yiyen bir vatandaş çıkar.Şu AK Parti hükümeti yetkilileri azıcık tefekkür etmez mi? AK Parti döneminde nüfus artış hızımız düşerken başıboş avare sokak köpeklerinki rekor kırıyor. Bu ne biçim popülasyon arkadaş! AK Parti ekosistemin ayarlarıyla oynadığını görmüyor mu? Hemen bize YSE (Yol su elektrik) edebiyatı yapacaklar. Tamam yollarımızı yaptınız, elektriğimizi yaptınız, şehir hastanelerini yaptınız, tanklar toplar yaptınız, köprü yaptınız Allah razı olsun. Bir de yapmadıklarınızı görün! Sebep olduğunuz felaket zincirinin bu halkasını da görün! Alt yapıyı yaptınız üst yapıya köpekleri saldınız!Çocukların şu sokak köpekleri yüzünden korku içinde yaşamaları okula gitmeleri kabul edilebilir bir durum değildir. Mağdurlar, tıklamak için vicdanınızı arıyor! Bizden söylemesi.PKK ile başlatılan Terörsüz Türkiye Süreci bitse insan kaynaklarımızı tüketen, paramızı iç eden yeni bir süreç sessiz sedasız pardon havlayarak ilerliyor. Hayvan hakları diye diye insan haklarını hiçe saydınız valla!M. Ziya Gümüş Doğruhaber