Urfa ve Maraş’ta okullarımıza düşen o ateş, aslında yıllardır feryat ettiğimiz, her platformda dile getirdiğimiz o acı hakikati; seküler eğitimin tam manasıyla iflasını suratımıza bir Osmanlı tokatı gibi çarpmıştır. 1923’ten itibaren, hatta Osmanlı’nın son demlerindeki o "kurtuluşu Batı’da arama" sancılarından bu yana, "akıl ve bilim" rehberliğinde inşa edildiği iddia edilen seküler eğitim modeli, insanlığa daha huzurlu, daha erdemli ve bir arada yaşama kültürü gelişmiş bir altın çağ vaat etmişti. Ancak geldiğimiz şu hazin noktada, özellikle son yıllarda okulların en kuytu köşelerine, sınıfların içine kadar sızan bu vahşet sarmalı ve toplumsal yabancılaşma, bu modelin ahlaki bir zemin inşa etmekte ne denli aciz kaldığını ve manen resmen iflas ettiğini tescillemiştir. Bizler bugün sadece bir güvenlik zafiyetini değil, koca bir neslin ruh kökünden koparılmasının faturasını konuşuyoruz.
Manadan kopuk maddenin karanlığına mahkûm edilen bu eğitim sistemi, insanı sadece biyolojik bir organizma, sadece üretim çarkları arasında dönecek bir "iş gücü" veya piyasanın iştahını kabartacak bir "tüketici" olarak kodlamıştır. Eğitim sisteminden müteal (aşkın) değerler, mukaddesat ve en önemlisi o ilahi "fıtrat" kavramı çıkarıldığında, geriye sadece maddeyle sınırlı, ufku dünya hırsıyla daralmış bir bakış açısı kalmıştır. Tarihsel süreç ve bugün yaşadığımız trajediler açıkça göstermiştir ki; vicdanı Allah korkusu ve her an O’nun huzurundaymışçasına bir sorumluluk bilinciyle (mehafetullah) beslenmeyen bir zihin, bilginin en yükseğine sahip olsa dahi modern bir canavara, teknik donanımlı bir caniye dönüşebilmektedir. İnsanı "eşref-i mahlukat" olarak değil de, sadece gelişmiş bir hayvan türü olarak gören bir sistemin, o insana "insanca" davranmayı öğretmesi eşyanın tabiatına aykırıdır.
Yükleniyor...
Bu iflasın en ağır tahribatı aile kalesinde yaşanmıştır. Seküler eğitim müfredatı, "bireyci" ve "hazcı" bir nesil kurgulayarak aileyi bir "ocak" olmaktan çıkarmış, onu sadece geçici bir konaklama birimi, bir tür otel haline getirmiştir. Anne ve babaya hürmeti "özgürlük kısıtlaması" gibi gören, yaşlıyı ekonomik bir yük, evi ise sadece bir tüketim ve uyku alanı sayan bu sığ anlayış; ailenin kutsiyetini yerle bir etmiştir. Evinde anne-babasına "öf" bile dememeyi bir şeref borcu bilen nesillerin yerini, kendi öz değerlerine "yabancılaşmış" kitleler almıştır. Keza, eski toplumsal yapımızda "komşu hakkı" ilahi bir emir ve Peygamber vasiyeti olarak görülürken; seküler eğitimin "özel alan" ve "seküler mahremiyet" ambalajlı o soğuk, ruhsuz mesafesi insanları aynı apartmanda birbirine düşman ve yabancı kılmıştır. Yan dairede aç yatanı görmeyen, feryadı işitmeyen, "dokunmayan yılan bin yaşasın" mantığıyla yetişen bu nesil, bu ruhsuz eğitimin doğrudan ve planlı bir sonucudur.
Esnaf ve ticaret ahlakındaki erozyon da bu zincirin bir halkasıdır. Ticaretin bir "hizmet ve doğruluk" kapısı, yani Ahilik ruhuyla bezenmiş bir dürüstlük meydanı olduğu gerçeği, yerini "maksimum kâr" ve her ne pahasına olursa olsun "fırsatçılık" anlayışına bırakmıştır. Doğru muhakeme yeteneğini sadece kâr-zarar hesabına indirgeyen seküler akıl; aldatmayan esnafı, hakkına razı olan müşteriyi ve dürüst tüccarı adeta "saf" olarak nitelemektedir. Hak ve hukuk kavramının yerini "güçlünün haklılığı" aldığında, toplumsal güven yerle bir olmaktadır. Tarih, seküler bir ahlak inşa etme çabasının kanlı ve soğuk tablolarıyla doludur. 18. ve 19. yüzyıldan itibaren dini hayatın dışına iten Avrupa merkezli modeller, sanayi devrimiyle birlikte bilgili ama ruhsuz, donanımlı ama vicdansız kitleler yaratmıştır. Dünyanın en "eğitimli" uluslarının, teknik bilgiyi gaz odaları ve atom bombaları inşa etmek için kullanması, bilimin ahlaktan koptuğunda insanlığı nasıl bir felakete sürüklediğinin en bariz tarihi delilidir. Bugün Urfa’da, Maraş’ta gördüğümüz o "çocuk katiller", bu eğitimin en taze ve en somut iflas belgesidir. Teorik olarak maddeyle sınırlı değerler eğitimi alan ve ruhu aç bırakılan bu çocuklar; ellerine silah aldıklarında seküler müfredatın onlara hiçbir fren mekanizması, hiçbir hesap verme korkusu kazandırmadığını tüm dünyaya kanıtlamıştır.
Bir milletin eğitim sistemi, o milletin tarihiyle, inancıyla ve fıtratı ile şekillenmiş "karakterine" uygun olmak zorundadır. Ancak bugün Türkiye’de ısrarla uygulanan bu seküler müfredat, bu toprakların genetik kodlarıyla uyuşmayan, adeta bünyeye dışarıdan zerk edilen "yabancı bir doku" hükmündedir. Yılda dokuz ay, günde yedi-sekiz saat okul sıralarında kalan çocukların ahlaken olgunlaşmak bir yana, her geçen gün değerlerinden uzaklaşması bu ağır kan uyuşmazlığının feryadıdır. Bizim geleneğimizde "terbiye" kavramı, çocuğun doğuştan getirdiği o tertemiz fıtratını muhafaza etmek ve geliştirmek üzerine kuruluydu. Seküler müfredat ise çocuğu boş bir levha (tabula rasa) olarak görüp, üzerine Batı merkezli, ruhsuz ve materyalist bir dünya görüşü işlemeye çalışmaktadır. Dokuz ay boyunca "bilgi" istifleyen ama bu bilginin "irfanla" bağını kuramayan bir çocuk, fizik dersinde atomu öğrenirken o nizamdaki mutlak kudreti ve nizamın sahibini hissetmiyorsa, o bilgi sadece bir araçtır ve maalesef Maraş’taki olayda olduğu gibi bir "imha aracına" dönüşmesi işten bile değildir.
Karnelerde vaktiyle yer alan "Dersler" ve "Davranış" (Hal ve Gidişat) ayrımı, aslında bu eğitim sisteminin kendi ayağına sıktığı bir kurşundur. Bilgiyi geçilmesi gereken bir "baraj", ahlakı ise "geçmeyi etkilemeyen bir formalite" olarak kodlayan bir sistemden karakterli nesiller beklemek, rüzgâr ekenin fırtına biçmeyeceğini sanması gibidir. Matematik probleminde hata yapanı "başarısız" diye damgalayıp, büyüğüne saygısızlık yapan, yalan söyleyen veya zulmeden öğrencinin bu davranışını sınıf geçmeye engel görmeyen bu saçmalık, öğrenciye şu zehirli mesajı vermiştir: "Bilgi her şeydir, ahlak ise bir teferruattır." İşte bu çarpık mantık, okul koridorlarını bugün cinayet mahallerine çeviren o derin hissizliği bizzat elleriyle beslemiş ve büyütmüştür.
Eskiden bir çocuğun eğitimi sadece okulun değil; mahallenin, caminin, esnafın ve komşunun da ortak mesuliyetindeydi. Seküler eğitim çocuğu okulun dört duvarı arasına hapsedip toplumun geri kalanından izole ederken, aslında o çocuğu koruyan toplumsal denetim mekanizmasını da felç etmiştir. Bugün esnafın dürüstlükten, komşunun komşu emniyetinden endişe etmesinin kökeninde, bu toprakların karakterine yabancılaşmış eğitim modeli yatmaktadır. Artık mızrak çuvala sığmamakta, sistem yama tutmamaktadır. Acil olarak maariften irfana dönmek bir beka meselesidir. Ahlak, sadece bir ders değil, bir "geçer not" sebebi olmalıdır. Davranış notu, ders notunun önüne geçmeli; karakteri olgunlaşmamış, fıtratı bozulmuş bir bireyin sadece kuru bilgiyle cemiyet içine salınması engellenmelidir. Müfredat "fıtrat" merkezli olmalı, çocuklara "ne olacağı" kadar "kim olacağı" üzerine bir sistem kurgulanmalıdır. Okul-aile-toplum bağı yeniden, milli bir ruhla tesis edilmelidir. Dokusuyla uyuşmayan bir elbiseyi giymeye zorlanan bu milletin evlatları, o dar ve ruhsuz elbisenin içinde boğulmaktadır. Derhal yerli, milli ve fıtri bir eğitim devrimi şarttır; aksi halde bu ateş sadece Urfa’yı veya Maraş’ı değil, tüm geleceğimizi yakacaktır. Bu değişime kimlerin engel olduğuna dikkatle bakalım. Hain içerdedir. O yüzden 100 yıldır kapı kilit tutmuyor…
Doç. Dr. Ahmet Kavlak
Habervakti

