Hafta sonu, yetmiş yaşını geçmiş bir memur emeklisi Hacı Amca aradı. Daha önce yüz yüze karşılaşmalarımızda kendisinden söz etmişti:
Askeri bir kurumda sivil bir çalışan olarak çalışmış, 28 Şubat’ın bütün dehşetlerine tanıklık etmiş, zorluklarını yaşamış. 28 Şubat’ta askeri lojmanlarda kalmış, o tarihte bir steyşın araba almış, dört kızını bagajda saklayarak Kur’an Kursu’na götürüp getirmiş.
Şimdi kızlarından iki üçü lise çağlarına gelmiş çocuk sahibiydiler ve dindar olsalar da çocuklarının İslâmî kimliğini korumak için Hacı Amca kadar duyarlı değildiler. Anne-babalar kendilerince özgürlükçü takınmışlar, İslâmî cemiyetlerden uzak durmuşlar, hoşgörü deyip çocuklarını rahat bırakmışlar ve çocuklar, dinî bir eğitim alsalar da İslâmî bir duyarlılık kazanmamışlar.
Hacı Amca, bu kez o çocuklardan birinin sürüklendiği faciadan söz etti: 17 yaşındaki kız çocuğu devam ettiği özel okulda uyuşturucuya alışmış. Vaziyeti geç fark ediliş ve şimdilik hiçbir tedavi fayda vermiyor. Başta özgürlükçü annesi olmak üzere bütün aile kahrolmuş durumda, dört elle uğraşıyorlar ama netice yok!
Hakikat şu ki: Hacı Amca’nın anlattıkları bireysel bir serüven değil, şu anda belki binlerce aile aynı acıya müptela.
Sorunun öne çıkan iki yanı var:
1) Müslümanlar olarak misyonerlikle, ideolojilerle, baskıyla, ekonomik sorunlarla iyi baş ettik. Ne misyonerler çocuklarımızı Hıristiyan yapabildi ne ideolojiler, İslam dünyasında Batı’da olduğu kadar etkili oldu. Ne zorbalığa boyun eğdik ne yoksulluk, bizi tüketti…
Ne var ki sosyal bilimler hâlâ çok zayıf hatta yok ve biz, çağı bir kez daha iyi takip edemedik:
Modern Batı’da ilk günden itibaren düşünce ve zevk birlikteliği vardı. Modern Batı, henüz oluşum aşamasından bu yana, bilim-düşünce-ideoloji- insan hakları-zevk unsurlarının gücün yanında yer aldığı gücün ise çıkara hizmet ettiği bir sistemi ifade eder. Ne var ki 20. yüzyıla kadar zevk, unsurlardan sadece biri iken 21. Yüzyılın başından bu yana gücün baş yardımcısı konumunda.
Çağ, Batı için ne Voltaire çağıdır ne Weber ne Marks çağıdır. Onlardan hiçbiri tamamen unutulmadı. Ama çağ, Freud çağıdır.
Freud, demek bilinç altı demektir. Açık bir ifadeyle insanın hayal dünyasında uzanabildiği her arzuyu yaşamaya sevk edildiği çağdır bu çağ. Arzu demek, tüketim demektir ve tüketim demek kapitalizm için çalışmak demektir.
28 Şubat günlerinde Kanal 6 TV’de program yapan ve “Türk halkı zevk almayı bilmiyor!” diyerek oldukça ilgi çekici bir içerikle halkı belli bir film tipine ve o filmlerdeki ilişkilere teşvik eden N. S. adlı sunucunun Türkiye’nin eski Hahambaşının torunu olduğunu ancak zevkperizm üzerine çalışırken öğrenebilmiştim. Zira ekranda sıradan bir Türk olarak görünüyor hatta Türkleri zevkle, arzularla tanıştırmak isteyen bir “iyi yürek” olarak gülümseyip duruyordu. Sizce Hahambaşı, Yahudilere ahlakı öğretirken onun torunu ne diye ekranları başındaki izleyiciyi, arzuları kontrol dışına çıkaran eylemlere yönlendiriyordu?
Kesinlikle bir sosyal mühendislik sonucunda bugün sadece aileler değil, yetişkinler de zevkperizme müptela olmuş durumda. Arzular ne inanca ne düşünceye ne çıkara ne ayba takılıyor. Özellikle “tatil zorunluluğu” anlayışı insanların en olmadık ortamlara girmesini sağlıyor. Eskiler bu yolla sadece “tövbe gerektirecek günah” işlerken gençlerin bütün dünyaları değişiyor. Zira anne babalarından öğrendikleri arzuyu önceleme (hiyerarşinin tepesine yerleştirme) eğilime hayatlarına yön veriyor.
Öte yandan:
a) Sivil toplum demek, aslında fertlerin buluşup dayanışması ve dolayısıyla birbirlerini kollayarak korunması demektir.
Oysa sivil toplum, yeni süreçte genellikle vaktin çoğunun ayrıldığı bir iç kamplaşma demektir. İç kamplaşma doğrultusunda dindar aileler, evlerinde aralıksız, başka kamplardan dindar eleştirisi yapıyorlar, böylece farkında olmadan çocuklarının zihin dünyası bağlamında kendi kamplarına kurşun sıkıyorlar.
b) 1980’li yıllarda ve ondan öncesinde yetişenlerin dikkati daha çok düşünce üzerindedir, günlük hayatta da bireysel iktisada meraklılar. Onlar, kalplere huzur veren, evleri maneviyatla dolduran zikri ihmal ettiler ve iktisadı konularda çelişkiye düştüler. Bundan dolayı çocuklar, onlardan düşünsel nutuklar duysa da onlarda huzur ve maneviyat görmedi. Aksine onların düşünceleriyle tutumları arasında tutarsızlığa tanıklık etti.
2) 28 Şubat’tan sonra aileler “Kamplaşma!” propagandasına fena kapıldılar. Çocuklarına “Ben ve Öteki” bağlamında bir şeyler öğretmek bir yana, onları “Hoşgörü” adı altında kendileri gibi inanmayanlarla oturup kalkmaya teşvik ettiler. Anne babalar, farklı sebeplerle bambaşka dünyalara girip çıkarken çocukları girdikleri dünyalardan çıkamadılar.
Çözüm:
Devlet, dine hizmet eder. Ne var ki dini devlet değil, siviller öğretir. Dört Halife Devri’nde bile din, ihlaslı sivil girişimlerle yayılmıştır. Devlet, güç demektir, din ise iknadır. Devlet korur, iknayı ise gönüllü sivil unsurlar yapar.
Mevcut durumda resmi dini hizmetlerin katkısı inkâr edilemez. Ama bu hizmetler, hiçbir zaman sivil hizmetlerin bereketine ulaşmaz. Daha doğrusu resmi dini hizmetlerin bereketi ancak o hizmette bulunanların resmi görevi aşacak gönüllülüğe ulaşmalarıyla mümkündür.
Bir vaiz efendi, maaşsız geçinemez. Maaş almak onun hakkı ve ona maaş veren devlet, dine hizmet eder. Ama onun etkili olabilmesi maaşını unutarak ihlasla konuşup gayret göstermesine bağlıdır. Timurtaş Hoca, Ankara’da Rıza Çöllüoğlu Hoca, Konya’da Tahir Büyükkörükçü Hoca ve Diyanet’den maaş alan nice isimsiz kahraman olumlu yönde toplumsal dönüşüme böyle katkı verdiler. Allah hepsine rahmet eylesin!
Lâkin vaazdan etkilenmek sadece bir başlangıçtır. Onu sürdürecek ve onun sürekliliğini sağlayacak olan buluşma, kaynaşma, dayanışma ve birbirini günahlara karşı kollamadır. Bu da ancak güçlü bir sivil toplumla olur. Mevcut cami cemaatinin kendini aşıp sivil toplumun yerini tutması zinhar mümkün değildir.
Öyleyse sivil toplum iç kamplaşma hikayelerinden kendisini arındırarak seferberlik hâlinde irşada yönelmeli ve aileler acilen hoşgörü namına “Ben ve Öteki” gerçeğini yok sayan zihniyetten uzaklaşmalıdır.
Zevkperizmle imtihanı aşmak, böyle bir seferberlikle hiç de zor olmayacaktır.
Abdulkadir Turan
Yazardan

