Yükleniyor...
Yükleniyor...
Nüfusun azalması…
Okullarda şiddet…
Zevkperizmin sadece gençler arasında değil, bütün yaş grupları arasında yayılması…
Her biriyle ilgili parçalı çözümler dile getiriyoruz:
Ekonomik desteğin nüfusun çoğalmasına katkı sağlayacağına inanıyoruz.
Öğretmenleri ve idareyi güçlendirmeyi okullardaki şiddeti engellemek için çare görüyoruz.
Aile ilgisinin zevkperizmin önüne geçebileceğine dair hararetli nutuklar atıyoruz.
Bunların her birisinin bu sorunların çözümüne katkısının olacağı inkâr edilemez. Ama hiçbiri sadra şifa olmaz.
Çünkü,
-Ekonomik durum düzeldikçe nüfusun azaldığına dair ciddi tespitler vardır.
-Geçmişte okulları asker gibi yöneten idarecilerin okullarında daha çok asayiş sorununun olduğu ve şiddete başvuran öğretmenlerin de sistemi kilitleyecek kadar problem oluşturdukları bilinmektedir.
-Zevkperizm, bir gençlik sorunu olmaktan çıkmış, zevkperizmin yaşla ilişkisi neredeyse son bulmuştur. Ailelerin kendileri tatil kültürü başta olmak üzere farklı etkenler üzerinden zevkperizme müptela olmuştur. Zevkperizme müptela olan aileler, gençleri şu veya bu şekilde bizzat zevkperizme sevk ediyorlar. Aile ilgisi çözüm değil, belki sorunun bir parçasıdır.
Öyleyse ne yapılmalı?
Bu sorunlar toplumsal sorunlardır ve toplumsal sorunlar, dini doğrudan ilgilendirir.
İslam’ın tarihsel tecrübesi ise bize şunu net olarak göstermektedir:
İslam, sivil toplumu seviyor. Sivilleşme, İslam’ı her dönemde güçlendiriyor. Buna karşı Emevî günlerinden bu yana devletin sivil alana uç müdahalesi ters tepiyor. (Bunun özellikle “Şark” kültüründeki dindar olmayla acı çekmeyi ilişkilendiren, dolayısıyla dindarın devletin sağladığı refahla ilişkili olmasını samimiyetsizliğine yorumlayan, haktan sapması veya haktan sapma potansiyeline sahip olması olarak anlayan anlayışı gibi pek çok nedeninden söz edilebilir. Ama nihayetinde karşımızda böyle bir gerçeklik vardır ve onu dikkate almak zorundayız.)
Müslüman sivil toplum güçlü olunca İslâmî yaşam güç kazanıyor, zayıf olunca İslâmî yaşam zayıflıyor. Dolayısıyla ülke farkı söz konusu olmaksızın dindar idarecilerin iş başında oldukları dönemlerde devletin sivil alana girişi, İslâmî yaşamla ilgili bazı sorunlar getiriyor.
Bu elbette devletin İslâmî yaşama yönelik yasaklar getirmesine elbette benzemiyor. Ama İslâmî yaşamın her nedense bazı sorunlar yaşamasına da yol açıyor.
Sivil toplum, asla devletin alternatifi olamaz ama devlet de sivil toplumun yapabileceği her şeyi yapamaz.
Sivil toplumun elbette riskleri vardır. Ama sağlayacağı avantajları riskleri yanında hiçtir. Zira sivil toplumun zayıflaması, nihayetinde devletin duraksaması ve bunalımı demektir. Hakikatte iktisattan günlük yaşama, Osmanlı'nın hikayesi de budur.
Bu noktada bir orta yola gitmek gerekir. Devlet, sivil toplumu gözetirken onun İslâmî faaliyetlerinin önünü mümkün olduğu kadar açmalı, bu hususta riskleri en aza indirerek göze almalıdır.
İslâmî sivil toplum güçlendikçe
-Nüfusun arttığı,
-Okullarda şiddetin azaldığı,
-Zevkperizmin sorun olma yaygınlığını kaybettiği kolaylıkla görülecektir.
Ne var ki sivil toplum, devletin himayesindeki yarı hükümet kurumları değildir. Öyle de olmamalıdır. Sivil toplum, gerektiğinde muhalefet etmeyi bilen, zaman zaman sert eleştiriler yöneltebilen, toplumun muhalefet talebini de karşılayan ama nihayetinde ana çatı içinde stratejik davranarak büyük hedeflerin birlikte gerçekleşmesini sağlayan bir yapıdır. Bağımlı değil, bağımsız da değil, otonomdur ve gelişme kabiliyetini otonomluğundan alır. Otonomluğu asiliğine değil, renkliliğe, imkân çokluğuna vesiledir.
Devlet, sosyal adaleti sağlamaya çalışmakla uğraşmalıdır. Sosyal adaleti az çok sağlayan bir devletin yanında güçlü bir sivil toplum, sadece devletin yükünü hafifletmez, aynı zamanda devletin ilerlemesini ve alanını dışarıyı doğru genişletmesini de sağlar.

Nüfusun azalması…Okullarda şiddet…Zevkperizmin sadece gençler arasında değil, bütün yaş grupları arasında yayılması…Her biriyle ilgili parçalı çözümler dile getiriyoruz:Ekonomik desteğin nüfusun çoğalmasına katkı sağlayacağına inanıyoruz.Öğretmenleri ve idareyi güçlendirmeyi okullardaki şiddeti engellemek için çare görüyoruz.Aile ilgisinin zevkperizmin önüne geçebileceğine dair hararetli nutuklar atıyoruz.Bunların her birisinin bu sorunların çözümüne katkısının olacağı inkâr edilemez. Ama hiçbiri sadra şifa olmaz.Çünkü,-Ekonomik durum düzeldikçe nüfusun azaldığına dair ciddi tespitler vardır.-Geçmişte okulları asker gibi yöneten idarecilerin okullarında daha çok asayiş sorununun olduğu ve şiddete başvuran öğretmenlerin de sistemi kilitleyecek kadar problem oluşturdukları bilinmektedir.-Zevkperizm, bir gençlik sorunu olmaktan çıkmış, zevkperizmin yaşla ilişkisi neredeyse son bulmuştur. Ailelerin kendileri tatil kültürü başta olmak üzere farklı etkenler üzerinden zevkperizme müptela olmuştur. Zevkperizme müptela olan aileler, gençleri şu veya bu şekilde bizzat zevkperizme sevk ediyorlar. Aile ilgisi çözüm değil, belki sorunun bir parçasıdır.Öyleyse ne yapılmalı?Bu sorunlar toplumsal sorunlardır ve toplumsal sorunlar, dini doğrudan ilgilendirir.İslam’ın tarihsel tecrübesi ise bize şunu net olarak göstermektedir:İslam, sivil toplumu seviyor. Sivilleşme, İslam’ı her dönemde güçlendiriyor. Buna karşı Emevî günlerinden bu yana devletin sivil alana uç müdahalesi ters tepiyor. (Bunun özellikle “Şark” kültüründeki dindar olmayla acı çekmeyi ilişkilendiren, dolayısıyla dindarın devletin sağladığı refahla ilişkili olmasını samimiyetsizliğine yorumlayan, haktan sapması veya haktan sapma potansiyeline sahip olması olarak anlayan anlayışı gibi pek çok nedeninden söz edilebilir. Ama nihayetinde karşımızda böyle bir gerçeklik vardır ve onu dikkate almak zorundayız.)Müslüman sivil toplum güçlü olunca İslâmî yaşam güç kazanıyor, zayıf olunca İslâmî yaşam zayıflıyor. Dolayısıyla ülke farkı söz konusu olmaksızın dindar idarecilerin iş başında oldukları dönemlerde devletin sivil alana girişi, İslâmî yaşamla ilgili bazı sorunlar getiriyor.Bu elbette devletin İslâmî yaşama yönelik yasaklar getirmesine elbette benzemiyor. Ama İslâmî yaşamın her nedense bazı sorunlar yaşamasına da yol açıyor.Sivil toplum, asla devletin alternatifi olamaz ama devlet de sivil toplumun yapabileceği her şeyi yapamaz.Sivil toplumun elbette riskleri vardır. Ama sağlayacağı avantajları riskleri yanında hiçtir. Zira sivil toplumun zayıflaması, nihayetinde devletin duraksaması ve bunalımı demektir. Hakikatte iktisattan günlük yaşama, Osmanlı'nın hikayesi de budur. Bu noktada bir orta yola gitmek gerekir. Devlet, sivil toplumu gözetirken onun İslâmî faaliyetlerinin önünü mümkün olduğu kadar açmalı, bu hususta riskleri en aza indirerek göze almalıdır.İslâmî sivil toplum güçlendikçe-Nüfusun arttığı,-Okullarda şiddetin azaldığı,-Zevkperizmin sorun olma yaygınlığını kaybettiği kolaylıkla görülecektir.Ne var ki sivil toplum, devletin himayesindeki yarı hükümet kurumları değildir. Öyle de olmamalıdır. Sivil toplum, gerektiğinde muhalefet etmeyi bilen, zaman zaman sert eleştiriler yöneltebilen, toplumun muhalefet talebini de karşılayan ama nihayetinde ana çatı içinde stratejik davranarak büyük hedeflerin birlikte gerçekleşmesini sağlayan bir yapıdır. Bağımlı değil, bağımsız da değil, otonomdur ve gelişme kabiliyetini otonomluğundan alır. Otonomluğu asiliğine değil, renkliliğe, imkân çokluğuna vesiledir.Devlet, sosyal adaleti sağlamaya çalışmakla uğraşmalıdır. Sosyal adaleti az çok sağlayan bir devletin yanında güçlü bir sivil toplum, sadece devletin yükünü hafifletmez, aynı zamanda devletin ilerlemesini ve alanını dışarıyı doğru genişletmesini de sağlar.
Hafta sonu, yetmiş yaşını geçmiş bir memur emeklisi Hacı Amca aradı. Daha önce yüz yüze karşılaşmalarımızda kendisinden söz etmişti:
Askeri bir kurumda sivil bir çalışan olarak çalışmış, 28 Şubat’ın bütün dehşetlerine tanıklık etmiş, zorluklarını yaşamış. 28 Şubat’ta askeri lojmanlarda kalmış, o tarihte bir steyşın araba almış, dört kızını bagajda saklayarak Kur’an Kursu’na götürüp getirmiş.
Şimdi kızlarından iki üçü lise çağlarına gelmiş çocuk sahibiydiler ve dindar olsalar da çocuklarının İslâmî kimliğini korumak için Hacı Amca kadar duyarlı değildiler. Anne-babalar kendilerince özgürlükçü takınmışlar, İslâmî cemiyetlerden uzak durmuşlar, hoşgörü deyip çocuklarını rahat bırakmışlar ve çocuklar, dinî bir eğitim alsalar da İslâmî bir duyarlılık kazanmamışlar.
Hacı Amca, bu kez o çocuklardan birinin sürüklendiği faciadan söz etti: 17 yaşındaki kız çocuğu devam ettiği özel okulda uyuşturucuya alışmış. Vaziyeti geç fark ediliş ve şimdilik hiçbir tedavi fayda vermiyor. Başta özgürlükçü annesi olmak üzere bütün aile kahrolmuş durumda, dört elle uğraşıyorlar ama netice yok!
Hakikat şu ki: Hacı Amca’nın anlattıkları bireysel bir serüven değil, şu anda belki binlerce aile aynı acıya müptela.
Sorunun öne çıkan iki yanı var:
1) Müslümanlar olarak misyonerlikle, ideolojilerle, baskıyla, ekonomik sorunlarla iyi baş ettik. Ne misyonerler çocuklarımızı Hıristiyan yapabildi ne ideolojiler, İslam dünyasında Batı’da olduğu kadar etkili oldu. Ne zorbalığa boyun eğdik ne yoksulluk, bizi tüketti…
Ne var ki sosyal bilimler hâlâ çok zayıf hatta yok ve biz, çağı bir kez daha iyi takip edemedik:
Modern Batı’da ilk günden itibaren düşünce ve zevk birlikteliği vardı. Modern Batı, henüz oluşum aşamasından bu yana, bilim-düşünce-ideoloji- insan hakları-zevk unsurlarının gücün yanında yer aldığı gücün ise çıkara hizmet ettiği bir sistemi ifade eder. Ne var ki 20. yüzyıla kadar zevk, unsurlardan sadece biri iken 21. Yüzyılın başından bu yana gücün baş yardımcısı konumunda.
Çağ, Batı için ne Voltaire çağıdır ne Weber ne Marks çağıdır. Onlardan hiçbiri tamamen unutulmadı. Ama çağ, Freud çağıdır.
Freud, demek bilinç altı demektir. Açık bir ifadeyle insanın hayal dünyasında uzanabildiği her arzuyu yaşamaya sevk edildiği çağdır bu çağ. Arzu demek, tüketim demektir ve tüketim demek kapitalizm için çalışmak demektir.
28 Şubat günlerinde Kanal 6 TV’de program yapan ve “Türk halkı zevk almayı bilmiyor!” diyerek oldukça ilgi çekici bir içerikle halkı belli bir film tipine ve o filmlerdeki ilişkilere teşvik eden N. S. adlı sunucunun Türkiye’nin eski Hahambaşının torunu olduğunu ancak zevkperizm üzerine çalışırken öğrenebilmiştim. Zira ekranda sıradan bir Türk olarak görünüyor hatta Türkleri zevkle, arzularla tanıştırmak isteyen bir “iyi yürek” olarak gülümseyip duruyordu. Sizce Hahambaşı, Yahudilere ahlakı öğretirken onun torunu ne diye ekranları başındaki izleyiciyi, arzuları kontrol dışına çıkaran eylemlere yönlendiriyordu?
Kesinlikle bir sosyal mühendislik sonucunda bugün sadece aileler değil, yetişkinler de zevkperizme müptela olmuş durumda. Arzular ne inanca ne düşünceye ne çıkara ne ayba takılıyor. Özellikle “tatil zorunluluğu” anlayışı insanların en olmadık ortamlara girmesini sağlıyor. Eskiler bu yolla sadece “tövbe gerektirecek günah” işlerken gençlerin bütün dünyaları değişiyor. Zira anne babalarından öğrendikleri arzuyu önceleme (hiyerarşinin tepesine yerleştirme) eğilime hayatlarına yön veriyor.
Öte yandan:
a) Sivil toplum demek, aslında fertlerin buluşup dayanışması ve dolayısıyla birbirlerini kollayarak korunması demektir.
Oysa sivil toplum, yeni süreçte genellikle vaktin çoğunun ayrıldığı bir iç kamplaşma demektir. İç kamplaşma doğrultusunda dindar aileler, evlerinde aralıksız, başka kamplardan dindar eleştirisi yapıyorlar, böylece farkında olmadan çocuklarının zihin dünyası bağlamında kendi kamplarına kurşun sıkıyorlar.
b) 1980’li yıllarda ve ondan öncesinde yetişenlerin dikkati daha çok düşünce üzerindedir, günlük hayatta da bireysel iktisada meraklılar. Onlar, kalplere huzur veren, evleri maneviyatla dolduran zikri ihmal ettiler ve iktisadı konularda çelişkiye düştüler. Bundan dolayı çocuklar, onlardan düşünsel nutuklar duysa da onlarda huzur ve maneviyat görmedi. Aksine onların düşünceleriyle tutumları arasında tutarsızlığa tanıklık etti.
2) 28 Şubat’tan sonra aileler “Kamplaşma!” propagandasına fena kapıldılar. Çocuklarına “Ben ve Öteki” bağlamında bir şeyler öğretmek bir yana, onları “Hoşgörü” adı altında kendileri gibi inanmayanlarla oturup kalkmaya teşvik ettiler. Anne babalar, farklı sebeplerle bambaşka dünyalara girip çıkarken çocukları girdikleri dünyalardan çıkamadılar.
Çözüm:
Devlet, dine hizmet eder. Ne var ki dini devlet değil, siviller öğretir. Dört Halife Devri’nde bile din, ihlaslı sivil girişimlerle yayılmıştır. Devlet, güç demektir, din ise iknadır. Devlet korur, iknayı ise gönüllü sivil unsurlar yapar.
Mevcut durumda resmi dini hizmetlerin katkısı inkâr edilemez. Ama bu hizmetler, hiçbir zaman sivil hizmetlerin bereketine ulaşmaz. Daha doğrusu resmi dini hizmetlerin bereketi ancak o hizmette bulunanların resmi görevi aşacak gönüllülüğe ulaşmalarıyla mümkündür.
Bir vaiz efendi, maaşsız geçinemez. Maaş almak onun hakkı ve ona maaş veren devlet, dine hizmet eder. Ama onun etkili olabilmesi maaşını unutarak ihlasla konuşup gayret göstermesine bağlıdır. Timurtaş Hoca, Ankara’da Rıza Çöllüoğlu Hoca, Konya’da Tahir Büyükkörükçü Hoca ve Diyanet’den maaş alan nice isimsiz kahraman olumlu yönde toplumsal dönüşüme böyle katkı verdiler. Allah hepsine rahmet eylesin!
Lâkin vaazdan etkilenmek sadece bir başlangıçtır. Onu sürdürecek ve onun sürekliliğini sağlayacak olan buluşma, kaynaşma, dayanışma ve birbirini günahlara karşı kollamadır. Bu da ancak güçlü bir sivil toplumla olur. Mevcut cami cemaatinin kendini aşıp sivil toplumun yerini tutması zinhar mümkün değildir.
Öyleyse sivil toplum iç kamplaşma hikayelerinden kendisini arındırarak seferberlik hâlinde irşada yönelmeli ve aileler acilen hoşgörü namına “Ben ve Öteki” gerçeğini yok sayan zihniyetten uzaklaşmalıdır.
Zevkperizmle imtihanı aşmak, böyle bir seferberlikle hiç de zor olmayacaktır.
Abdulkadir Turan

Hafta sonu, yetmiş yaşını geçmiş bir memur emeklisi Hacı Amca aradı. Daha önce yüz yüze karşılaşmalarımızda kendisinden söz etmişti:Askeri bir kurumda sivil bir çalışan olarak çalışmış, 28 Şubat’ın bütün dehşetlerine tanıklık etmiş, zorluklarını yaşamış. 28 Şubat’ta askeri lojmanlarda kalmış, o tarihte bir steyşın araba almış, dört kızını bagajda saklayarak Kur’an Kursu’na götürüp getirmiş.Şimdi kızlarından iki üçü lise çağlarına gelmiş çocuk sahibiydiler ve dindar olsalar da çocuklarının İslâmî kimliğini korumak için Hacı Amca kadar duyarlı değildiler. Anne-babalar kendilerince özgürlükçü takınmışlar, İslâmî cemiyetlerden uzak durmuşlar, hoşgörü deyip çocuklarını rahat bırakmışlar ve çocuklar, dinî bir eğitim alsalar da İslâmî bir duyarlılık kazanmamışlar.Hacı Amca, bu kez o çocuklardan birinin sürüklendiği faciadan söz etti: 17 yaşındaki kız çocuğu devam ettiği özel okulda uyuşturucuya alışmış. Vaziyeti geç fark ediliş ve şimdilik hiçbir tedavi fayda vermiyor. Başta özgürlükçü annesi olmak üzere bütün aile kahrolmuş durumda, dört elle uğraşıyorlar ama netice yok!Hakikat şu ki: Hacı Amca’nın anlattıkları bireysel bir serüven değil, şu anda belki binlerce aile aynı acıya müptela.Sorunun öne çıkan iki yanı var:1) Müslümanlar olarak misyonerlikle, ideolojilerle, baskıyla, ekonomik sorunlarla iyi baş ettik. Ne misyonerler çocuklarımızı Hıristiyan yapabildi ne ideolojiler, İslam dünyasında Batı’da olduğu kadar etkili oldu. Ne zorbalığa boyun eğdik ne yoksulluk, bizi tüketti…Ne var ki sosyal bilimler hâlâ çok zayıf hatta yok ve biz, çağı bir kez daha iyi takip edemedik:Modern Batı’da ilk günden itibaren düşünce ve zevk birlikteliği vardı. Modern Batı, henüz oluşum aşamasından bu yana, bilim-düşünce-ideoloji- insan hakları-zevk unsurlarının gücün yanında yer aldığı gücün ise çıkara hizmet ettiği bir sistemi ifade eder. Ne var ki 20. yüzyıla kadar zevk, unsurlardan sadece biri iken 21. Yüzyılın başından bu yana gücün baş yardımcısı konumunda.Çağ, Batı için ne Voltaire çağıdır ne Weber ne Marks çağıdır. Onlardan hiçbiri tamamen unutulmadı. Ama çağ, Freud çağıdır.Freud, demek bilinç altı demektir. Açık bir ifadeyle insanın hayal dünyasında uzanabildiği her arzuyu yaşamaya sevk edildiği çağdır bu çağ. Arzu demek, tüketim demektir ve tüketim demek kapitalizm için çalışmak demektir.28 Şubat günlerinde Kanal 6 TV’de program yapan ve “Türk halkı zevk almayı bilmiyor!” diyerek oldukça ilgi çekici bir içerikle halkı belli bir film tipine ve o filmlerdeki ilişkilere teşvik eden N. S. adlı sunucunun Türkiye’nin eski Hahambaşının torunu olduğunu ancak zevkperizm üzerine çalışırken öğrenebilmiştim. Zira ekranda sıradan bir Türk olarak görünüyor hatta Türkleri zevkle, arzularla tanıştırmak isteyen bir “iyi yürek” olarak gülümseyip duruyordu. Sizce Hahambaşı, Yahudilere ahlakı öğretirken onun torunu ne diye ekranları başındaki izleyiciyi, arzuları kontrol dışına çıkaran eylemlere yönlendiriyordu?Kesinlikle bir sosyal mühendislik sonucunda bugün sadece aileler değil, yetişkinler de zevkperizme müptela olmuş durumda. Arzular ne inanca ne düşünceye ne çıkara ne ayba takılıyor. Özellikle “tatil zorunluluğu” anlayışı insanların en olmadık ortamlara girmesini sağlıyor. Eskiler bu yolla sadece “tövbe gerektirecek günah” işlerken gençlerin bütün dünyaları değişiyor. Zira anne babalarından öğrendikleri arzuyu önceleme (hiyerarşinin tepesine yerleştirme) eğilime hayatlarına yön veriyor.Öte yandan:a) Sivil toplum demek, aslında fertlerin buluşup dayanışması ve dolayısıyla birbirlerini kollayarak korunması demektir.Oysa sivil toplum, yeni süreçte genellikle vaktin çoğunun ayrıldığı bir iç kamplaşma demektir. İç kamplaşma doğrultusunda dindar aileler, evlerinde aralıksız, başka kamplardan dindar eleştirisi yapıyorlar, böylece farkında olmadan çocuklarının zihin dünyası bağlamında kendi kamplarına kurşun sıkıyorlar.b) 1980’li yıllarda ve ondan öncesinde yetişenlerin dikkati daha çok düşünce üzerindedir, günlük hayatta da bireysel iktisada meraklılar. Onlar, kalplere huzur veren, evleri maneviyatla dolduran zikri ihmal ettiler ve iktisadı konularda çelişkiye düştüler. Bundan dolayı çocuklar, onlardan düşünsel nutuklar duysa da onlarda huzur ve maneviyat görmedi. Aksine onların düşünceleriyle tutumları arasında tutarsızlığa tanıklık etti.2) 28 Şubat’tan sonra aileler “Kamplaşma!” propagandasına fena kapıldılar. Çocuklarına “Ben ve Öteki” bağlamında bir şeyler öğretmek bir yana, onları “Hoşgörü” adı altında kendileri gibi inanmayanlarla oturup kalkmaya teşvik ettiler. Anne babalar, farklı sebeplerle bambaşka dünyalara girip çıkarken çocukları girdikleri dünyalardan çıkamadılar.Çözüm:Devlet, dine hizmet eder. Ne var ki dini devlet değil, siviller öğretir. Dört Halife Devri’nde bile din, ihlaslı sivil girişimlerle yayılmıştır. Devlet, güç demektir, din ise iknadır. Devlet korur, iknayı ise gönüllü sivil unsurlar yapar.Mevcut durumda resmi dini hizmetlerin katkısı inkâr edilemez. Ama bu hizmetler, hiçbir zaman sivil hizmetlerin bereketine ulaşmaz. Daha doğrusu resmi dini hizmetlerin bereketi ancak o hizmette bulunanların resmi görevi aşacak gönüllülüğe ulaşmalarıyla mümkündür.Bir vaiz efendi, maaşsız geçinemez. Maaş almak onun hakkı ve ona maaş veren devlet, dine hizmet eder. Ama onun etkili olabilmesi maaşını unutarak ihlasla konuşup gayret göstermesine bağlıdır. Timurtaş Hoca, Ankara’da Rıza Çöllüoğlu Hoca, Konya’da Tahir Büyükkörükçü Hoca ve Diyanet’den maaş alan nice isimsiz kahraman olumlu yönde toplumsal dönüşüme böyle katkı verdiler. Allah hepsine rahmet eylesin!Lâkin vaazdan etkilenmek sadece bir başlangıçtır. Onu sürdürecek ve onun sürekliliğini sağlayacak olan buluşma, kaynaşma, dayanışma ve birbirini günahlara karşı kollamadır. Bu da ancak güçlü bir sivil toplumla olur. Mevcut cami cemaatinin kendini aşıp sivil toplumun yerini tutması zinhar mümkün değildir.Öyleyse sivil toplum iç kamplaşma hikayelerinden kendisini arındırarak seferberlik hâlinde irşada yönelmeli ve aileler acilen hoşgörü namına “Ben ve Öteki” gerçeğini yok sayan zihniyetten uzaklaşmalıdır.Zevkperizmle imtihanı aşmak, böyle bir seferberlikle hiç de zor olmayacaktır.Abdulkadir Turan
Kutü’l-Amare, Osmanlı ordularının I. Dünya Savaşı’nda Irak Cephesi’nde kazandıkları en büyük zaferdir. Zafer, adını Irak’ın daha çok Medînetü’l Kût olarak bilinen Bağdat ile Amare arasındaki kasabasından alır.
Osmanlı Devleti, I. Dünya Savaşına olmayacak koşullar altında, tamamen yanlış bir stratejiyle girdi. Osmanlı’nın büyük gücü, Sultan Abdülhamid’in imparatorluğu emperyalist güçlere karşı korumak için “İttihad-ı İslam (İslam Birliği)” fikriyatıyla kısmen bütünleştirebildiği ümmetti. Sultan, söylemle kalmamış, başta demiryolları inşası olmak üzere Osmanlı’yı bir inşaat alanına da dönüştürmüş, Osmanlı’nın imkânlarını artırmıştı.
İttihat ve Terakki, Sultan’ın otuz küsur yıl boyunca oluşturduğu sermaye ve imkânlarla I. Dünya Savaşı’na girdi. O gücü tüketti.
İngiltere, Irak ve Körfez kıyılarındaki petrol yataklarını I. Dünya Savaşı’ndan çok önce keşfetmişti. Hindistan’daki imkânlarını kullanarak sanayisi için can damarı olacak o yer altı zenginliklerine hâkim olmak istiyordu.
Osmanlı’nın savaşa girmesi, İngiltere’ye bu petrol yataklarını ele geçirmesi için büyük bir fırsat verdi. İngiltere, savaş başlar başlamaz Hindistan üzerinden Irak’ı işgal etmeye niyetlendi.
1. Dünya Savaşı’nın İngiltere’si büyük imkânlara sahipti, dünya tarihinde ilk kez savaş uçaklarını dahi kullanıyordu.
İngiliz nüfusu sayılıydı ama İngilizler, istila ettikleri ülkelerin halklarından topladıkları askerlerle başka ülkeleri istila konusunda çok mahirdiler. Ne yazık ki İslamî uyanışın her yere ulaşma imkânı yoktu. İngiliz ordusunun önemli bir kısmı Hindistan’dan getirilen Müslüman ve Sih’lerden oluşuyordu. Bir kısmı paralı askerlerden oluşan, bir kısmı da hain feodal beyler tarafından İngilizlerin hizmetine verilen Müslümanlar, kime karşı savaşa geldiklerini dahi bilmiyorlardı.
İngiltere ordusu, 6 Kasım 1914’te Basra yakınlarından Irak’a girdi. Irak’ın savunulması Basra’da Albay Suphi Bey komutasında 38.Tümen ile seyyar jandarma birliklerine bırakılmıştı. Bu birlikler mevcut teçhizatıyla, İngiliz ordusuna karşı koyamazdı. Basra ilk hücumlarda elden çıktı. Bunun üzerine Kurmay Binbaşı Süleyman Askerî Bey ve Teşkilat-ı Mahsusa’dan gönüllü 40-50 subayın katılımıyla oluşturulup “Osmancık Taburu” adı verilen tabur, 17 Aralık 1914’te bölgeye gitti.
Bölgenin Müslüman halkı, şu veya bu mezhepten demeden bütün varlığıyla İngilizlere karşı direnişe geçti, İngilizlerin ilerleyişini ağırlaştırdı. Teçhizatları ve iyi eğitimleri ile küçük bir kuvvetle Irak’ı işgal edeceklerini düşünen İngilizler, Müslümanların direnişi karşısında şaşırdılar ve Hindistan’dan Irak’a binlerce asker taşımak zorunda kaldılar. Böylece Irak, kolay lokma olmaktan çıkmış, önemli cephelerden biri hâline gelmişti.
Süleyman Askerî, 20 Ocak 1915’te iki bacağından yaralandı. Buna rağmen kendisine katılan bölge halkının desteğiyle 11-12 Nisan 1915’te Bercisiyye ve Şuaybe’deki İngiliz mevzilerine taarruz etti. Süleyman Askerî Bey’in bu acemice taaruzu, binlerce yerli Müslümanın şahadetiyle sonuçlandı ve yenilgiyi kabullenmeyen İttihatçı subay intihar ederek hayatına son verdi. Bölge halkı ise verdiği kayıplara rağmen Osmanlı ordusunu desteklemeye devam etti.
1915 yılı Eylül sonlarına doğru Dicle nehri boyunca yol alan General Townshend komutasındaki İngiliz birlikleri, kısa sürede Bağdat’a ulaşıp Irak’ı tamamen ele geçirmeyi umuyorlardı. Osmanlı birliklerinin başına geçen Albay Nûreddin Bey bir kez daha Müslüman halkın desteğiyle İngilizlere direndi ise de 28 Eylül 1915 gecesi Kutü’l-Amare’yi boşaltıp Selman-ı Pak şehrine çekilmek zorunda kaldı. İngilizler, 25 Eylül’de Kutü’l- Amare’ye girdiler. Vakada 1700 Osmanlı askeri esir oldu. İngilizler, bu zaferin ardından kısa bir süre sonra 5 Ekim 1915’te Bağdat’a sadece 80 kilometre uzaklıktaki Aziziye şehrine kadar yol aldılar.
Bir yıla yakın süren bu savaşta normalde Osmanlı’nın direnme gücü kalmamıştı ama Irak Müslümanları, mezhep farkı olmadan Osmanlı’nın yanında duruyorlardı. Osmanlı, halktan aldığı destekle Irak’ı teslim etmeme kararı aldı. Irak’a ünlü Alman Mareşal Von der Goltz ve Kafkasya Cephesi’nde yer alan Albay Halil (Kut) Bey’i atadı.
Alman Mareşal’e kalsaydı Irak cephesi biterdi. Halil Bey ise tam bir İttihatçıydı, macera adamıydı ve generalle çalışma konusunda sorunlar yaşıyordu.
İngilizler, Çanakkale Savaşı’nda kaybettikleri prestiji geri kazanmak için uğraşıyorlar ve Bağdat’ın alınmasına neredeyse İstanbul’un alınması kadar önem veriyorlardı.
Irak’taki Osmanlı komutası da halkla kurduğu iyi ilişki ile Bağdat’ı teslim etmemek için elinden geleni yapıyordu. Yerli halktan büyük bir tugay oluşturulmuş, bu tugay imkânsızlıklar içinde her yana koşuyordu, yeniliyor, şehid veriyor, dayanamayıp firar eden oluyor ama tugay varlığını koruyordu.
22 Kasım 1915’te sabahın ilk saatlerinde General Townshend komutasındaki İngiliz ve Hintli askerlerden oluşan 6. Hint Tümeni, Selman-ı Pak’taki Osmanlı mevzilerine şiddetli bir saldırı başlattı. Muharebenin ilk günü İngilizler, Nureddin Bey’e karşı başarılar kazanıp bir miktar yol aldılarsa da askerlerinin yüzde otuz üçünü kaybettiler ve daha fazla ilerleyemediler. Selman-ı Pak Muharebesi olarak bilinen bu savaş İngilizlerin moralini kırdı, zafer umutlarını azalttı. İngiliz ordusu, Osmanlı ordusunun takibi altında 130 km uzaklıktaki Kutü’l-Amare’ye doğru çekildi ve kasabaya 3 Aralık 1915’te ulaşabildi. Artık İngilizler, kasabaya sıkışmış, Irak halkının desteklediği Osmanlı ordusu kasabayı kuşatmıştı.
Albay Nûreddin Bey, 8 Aralık’ta General Townshend’e gönderdiği mektupta ondan kayıtsız şartsız teslim olmasını istedi. General teslim olmayı reddedince Nisan ayına kadar süren ve İngilizlerin aleyhine gelişen bir savaş yaşandı. İngiliz ordusundaki Müslümanlar da Osmanlı ordusunun işini kolaylaştıran unsurlar içinde yer aldılar. Bu askerler Sih’leri de etkileyerek İngiliz subaylarına sürekli sorun çıkardılar, İngilizleri teslime zorladılar.
Nihayetinde 27 Nisan 1916’da General Townshend, IV. Ordu Komutanı Halil Bey’e gönderdiği mesajda teslim olmak istediğini söyledi. Yapılan müzakerelerden sonra İngiliz ordusu, 29 Nisan’da kayıtsız şartsız teslim oldu.
İngiliz ordusundan 5 general, 272 İngiliz, 204 Hind subayı (toplam 476 subay), 2592 İngiliz asker ve 6988 Hint toplam 13. 309 kişi asker, Osmanlı’nın eline esir düştü. O güne kadar yaklaşık 30 bin İngiliz askeri de ölmüştü. Böylece İngiltere, I. Dünya Savaşı’ndaki en ağır hezimetlerinden birini yaşadı.
Osmanlı’da büyük bir sevince, İngiltere’de şoka yol açan savaşın özet öyküsü budur. Müslümanların zafer kazanma anahtarlarının ittihad (birlik) olduğunu bir daha kanıtlayan bu zaferden bugün alınacak çok ders vardır.
İngilizler, bu zaferle büyük telaşa kapılmışlardır ve aradan geçen yüzyıla rağmen hâlâ uzantılarını kullanarak bu zaferi gölgelemek için uğraşıyorlar, ne yazık ki çağdaş bir Bedevilik olan ırkçılık da “Zaferi biz kazandık” edasıyla onların bu uğraşlarına hizmet ediyor.
Kutü’l-Amare Zaferi, Türkiye’nin NATO üyeliği görüşmelerine kadar kutlanıyordu. NATO üyeliği görüşmelerinden sonra İngiliz ve Amerikalıların hatırına unutturulmaya çalışıldı. Bugün ise anılıyor ama kimi zaman ırkçı bir söylemle hedefinden saptırılıyor. Çünkü Müslümanların bütünleşmesine hizmet edecek geçmişe ait hiçbir hatıra bırakılmak istenmiyor.
Gücümüzü birlikten alıyoruz ve hatırlar, o birliğin sağlanmasında büyük paya sahiptir. Bunun için hatıralarımız, ya unutturuluyor ya da saptırılıyor. Ama bugünün iletişim dünyasında Batı’nın algı sihrinin sonu geldi gelecek. Onlar, unuttursalar da biz hatırlayacağız. Onlar saptırsalar da biz doğruyu anlatacağız, duyuracağız.
Abdulkadir Turan

Kutü’l-Amare, Osmanlı ordularının I. Dünya Savaşı’nda Irak Cephesi’nde kazandıkları en büyük zaferdir. Zafer, adını Irak’ın daha çok Medînetü’l Kût olarak bilinen Bağdat ile Amare arasındaki kasabasından alır.Osmanlı Devleti, I. Dünya Savaşına olmayacak koşullar altında, tamamen yanlış bir stratejiyle girdi. Osmanlı’nın büyük gücü, Sultan Abdülhamid’in imparatorluğu emperyalist güçlere karşı korumak için “İttihad-ı İslam (İslam Birliği)” fikriyatıyla kısmen bütünleştirebildiği ümmetti. Sultan, söylemle kalmamış, başta demiryolları inşası olmak üzere Osmanlı’yı bir inşaat alanına da dönüştürmüş, Osmanlı’nın imkânlarını artırmıştı.İttihat ve Terakki, Sultan’ın otuz küsur yıl boyunca oluşturduğu sermaye ve imkânlarla I. Dünya Savaşı’na girdi. O gücü tüketti.İngiltere, Irak ve Körfez kıyılarındaki petrol yataklarını I. Dünya Savaşı’ndan çok önce keşfetmişti. Hindistan’daki imkânlarını kullanarak sanayisi için can damarı olacak o yer altı zenginliklerine hâkim olmak istiyordu.Osmanlı’nın savaşa girmesi, İngiltere’ye bu petrol yataklarını ele geçirmesi için büyük bir fırsat verdi. İngiltere, savaş başlar başlamaz Hindistan üzerinden Irak’ı işgal etmeye niyetlendi.1. Dünya Savaşı’nın İngiltere’si büyük imkânlara sahipti, dünya tarihinde ilk kez savaş uçaklarını dahi kullanıyordu.İngiliz nüfusu sayılıydı ama İngilizler, istila ettikleri ülkelerin halklarından topladıkları askerlerle başka ülkeleri istila konusunda çok mahirdiler. Ne yazık ki İslamî uyanışın her yere ulaşma imkânı yoktu. İngiliz ordusunun önemli bir kısmı Hindistan’dan getirilen Müslüman ve Sih’lerden oluşuyordu. Bir kısmı paralı askerlerden oluşan, bir kısmı da hain feodal beyler tarafından İngilizlerin hizmetine verilen Müslümanlar, kime karşı savaşa geldiklerini dahi bilmiyorlardı.İngiltere ordusu, 6 Kasım 1914’te Basra yakınlarından Irak’a girdi. Irak’ın savunulması Basra’da Albay Suphi Bey komutasında 38.Tümen ile seyyar jandarma birliklerine bırakılmıştı. Bu birlikler mevcut teçhizatıyla, İngiliz ordusuna karşı koyamazdı. Basra ilk hücumlarda elden çıktı. Bunun üzerine Kurmay Binbaşı Süleyman Askerî Bey ve Teşkilat-ı Mahsusa’dan gönüllü 40-50 subayın katılımıyla oluşturulup “Osmancık Taburu” adı verilen tabur, 17 Aralık 1914’te bölgeye gitti.Bölgenin Müslüman halkı, şu veya bu mezhepten demeden bütün varlığıyla İngilizlere karşı direnişe geçti, İngilizlerin ilerleyişini ağırlaştırdı. Teçhizatları ve iyi eğitimleri ile küçük bir kuvvetle Irak’ı işgal edeceklerini düşünen İngilizler, Müslümanların direnişi karşısında şaşırdılar ve Hindistan’dan Irak’a binlerce asker taşımak zorunda kaldılar. Böylece Irak, kolay lokma olmaktan çıkmış, önemli cephelerden biri hâline gelmişti.Süleyman Askerî, 20 Ocak 1915’te iki bacağından yaralandı. Buna rağmen kendisine katılan bölge halkının desteğiyle 11-12 Nisan 1915’te Bercisiyye ve Şuaybe’deki İngiliz mevzilerine taarruz etti. Süleyman Askerî Bey’in bu acemice taaruzu, binlerce yerli Müslümanın şahadetiyle sonuçlandı ve yenilgiyi kabullenmeyen İttihatçı subay intihar ederek hayatına son verdi. Bölge halkı ise verdiği kayıplara rağmen Osmanlı ordusunu desteklemeye devam etti.1915 yılı Eylül sonlarına doğru Dicle nehri boyunca yol alan General Townshend komutasındaki İngiliz birlikleri, kısa sürede Bağdat’a ulaşıp Irak’ı tamamen ele geçirmeyi umuyorlardı. Osmanlı birliklerinin başına geçen Albay Nûreddin Bey bir kez daha Müslüman halkın desteğiyle İngilizlere direndi ise de 28 Eylül 1915 gecesi Kutü’l-Amare’yi boşaltıp Selman-ı Pak şehrine çekilmek zorunda kaldı. İngilizler, 25 Eylül’de Kutü’l- Amare’ye girdiler. Vakada 1700 Osmanlı askeri esir oldu. İngilizler, bu zaferin ardından kısa bir süre sonra 5 Ekim 1915’te Bağdat’a sadece 80 kilometre uzaklıktaki Aziziye şehrine kadar yol aldılar.Bir yıla yakın süren bu savaşta normalde Osmanlı’nın direnme gücü kalmamıştı ama Irak Müslümanları, mezhep farkı olmadan Osmanlı’nın yanında duruyorlardı. Osmanlı, halktan aldığı destekle Irak’ı teslim etmeme kararı aldı. Irak’a ünlü Alman Mareşal Von der Goltz ve Kafkasya Cephesi’nde yer alan Albay Halil (Kut) Bey’i atadı.Alman Mareşal’e kalsaydı Irak cephesi biterdi. Halil Bey ise tam bir İttihatçıydı, macera adamıydı ve generalle çalışma konusunda sorunlar yaşıyordu.İngilizler, Çanakkale Savaşı’nda kaybettikleri prestiji geri kazanmak için uğraşıyorlar ve Bağdat’ın alınmasına neredeyse İstanbul’un alınması kadar önem veriyorlardı.Irak’taki Osmanlı komutası da halkla kurduğu iyi ilişki ile Bağdat’ı teslim etmemek için elinden geleni yapıyordu. Yerli halktan büyük bir tugay oluşturulmuş, bu tugay imkânsızlıklar içinde her yana koşuyordu, yeniliyor, şehid veriyor, dayanamayıp firar eden oluyor ama tugay varlığını koruyordu.22 Kasım 1915’te sabahın ilk saatlerinde General Townshend komutasındaki İngiliz ve Hintli askerlerden oluşan 6. Hint Tümeni, Selman-ı Pak’taki Osmanlı mevzilerine şiddetli bir saldırı başlattı. Muharebenin ilk günü İngilizler, Nureddin Bey’e karşı başarılar kazanıp bir miktar yol aldılarsa da askerlerinin yüzde otuz üçünü kaybettiler ve daha fazla ilerleyemediler. Selman-ı Pak Muharebesi olarak bilinen bu savaş İngilizlerin moralini kırdı, zafer umutlarını azalttı. İngiliz ordusu, Osmanlı ordusunun takibi altında 130 km uzaklıktaki Kutü’l-Amare’ye doğru çekildi ve kasabaya 3 Aralık 1915’te ulaşabildi. Artık İngilizler, kasabaya sıkışmış, Irak halkının desteklediği Osmanlı ordusu kasabayı kuşatmıştı.Albay Nûreddin Bey, 8 Aralık’ta General Townshend’e gönderdiği mektupta ondan kayıtsız şartsız teslim olmasını istedi. General teslim olmayı reddedince Nisan ayına kadar süren ve İngilizlerin aleyhine gelişen bir savaş yaşandı. İngiliz ordusundaki Müslümanlar da Osmanlı ordusunun işini kolaylaştıran unsurlar içinde yer aldılar. Bu askerler Sih’leri de etkileyerek İngiliz subaylarına sürekli sorun çıkardılar, İngilizleri teslime zorladılar.Nihayetinde 27 Nisan 1916’da General Townshend, IV. Ordu Komutanı Halil Bey’e gönderdiği mesajda teslim olmak istediğini söyledi. Yapılan müzakerelerden sonra İngiliz ordusu, 29 Nisan’da kayıtsız şartsız teslim oldu.İngiliz ordusundan 5 general, 272 İngiliz, 204 Hind subayı (toplam 476 subay), 2592 İngiliz asker ve 6988 Hint toplam 13. 309 kişi asker, Osmanlı’nın eline esir düştü. O güne kadar yaklaşık 30 bin İngiliz askeri de ölmüştü. Böylece İngiltere, I. Dünya Savaşı’ndaki en ağır hezimetlerinden birini yaşadı.Osmanlı’da büyük bir sevince, İngiltere’de şoka yol açan savaşın özet öyküsü budur. Müslümanların zafer kazanma anahtarlarının ittihad (birlik) olduğunu bir daha kanıtlayan bu zaferden bugün alınacak çok ders vardır.İngilizler, bu zaferle büyük telaşa kapılmışlardır ve aradan geçen yüzyıla rağmen hâlâ uzantılarını kullanarak bu zaferi gölgelemek için uğraşıyorlar, ne yazık ki çağdaş bir Bedevilik olan ırkçılık da “Zaferi biz kazandık” edasıyla onların bu uğraşlarına hizmet ediyor.Kutü’l-Amare Zaferi, Türkiye’nin NATO üyeliği görüşmelerine kadar kutlanıyordu. NATO üyeliği görüşmelerinden sonra İngiliz ve Amerikalıların hatırına unutturulmaya çalışıldı. Bugün ise anılıyor ama kimi zaman ırkçı bir söylemle hedefinden saptırılıyor. Çünkü Müslümanların bütünleşmesine hizmet edecek geçmişe ait hiçbir hatıra bırakılmak istenmiyor.Gücümüzü birlikten alıyoruz ve hatırlar, o birliğin sağlanmasında büyük paya sahiptir. Bunun için hatıralarımız, ya unutturuluyor ya da saptırılıyor. Ama bugünün iletişim dünyasında Batı’nın algı sihrinin sonu geldi gelecek. Onlar, unuttursalar da biz hatırlayacağız. Onlar saptırsalar da biz doğruyu anlatacağız, duyuracağız.Abdulkadir Turan
Süreci doğru anlamak!
Abdulkadir Turan
Ağırlaştırılmış müebbet cezasına çarpıtılan Öcalan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bin sayfayı geçen bir savunma göndermiş, ardından o savunmayı “Sümer Rahip Devleti’nden Demokratik Cumhuriyete” başlığı altında kitap olarak yayımlatmıştı.
Bu savunmanın en dikkat çekici içeriklerinden biri Öcalan’ın Batı’ya verdiği “büyük vaat”ti. Ona göre, o güne kadar Batı’nın hiçbir işbirlikçisi İslam dünyasını dönüştürmeyi başaramamıştı. Desteklenmesi durumunda kendisi, bunu başarabilir, “Ortadoğu”yu dönüştürebilirdi. Muhtemelen birileri, o Şam’da iken veya oralardan Kenya’ya uzanırken onun kulağına bir şeyler fısıldamıştı. Öcalan, şimdi meseleye nasıl bakıyor, onu ancak ilgili olanlar bilir.
Şu anda Natenyahu-Trump ekibiyle ilgili yüz yüze olunan durum ise onun söz konusu savunmasındaki önerisine hiç uzak değildir. Batı, bütün dünyayı bir şekilde dönüştürürken İslam dünyasıyla baş edemedi. Kökleri baba-oğul Bush’a ve onları da geçerek Ronald Reagan’e dayanan bir yeni sömürgeleştirme girişimi ile karşı karşıyayız.
Sürecin mimarı, azınlıklar üzerine çalışan Bernard Lewis olarak görünmektedir. Ancak Hrair Dökmeciyan gibi İslam dünyası kökenli eski dış azınlık mensubu Pentagon danışmanları işin içinde oldukları gibi, sürecin tarihsel kök yönü Arnold Toynbee hatta Thomas Walker Arnold’a kadar götürülebilir. Güncel yanında ise ikisi de Lewis’e bağlı çalışan Samuel P. Huntington ve Fukayama da kesinlikle yer almışlardır.
Körfez Savaşı’nın mimarı olan Lewis, daha önce başarılmayanı Toynbee’den epey istifa edip ondan farklı bir yaklaşımla İslam dünyası iç azınlıkların kullanılması teziyle başarılabileceğini derin ABD’ye inandırmış olmalıdır. israil’in kuruluşunda yer alan Lewis, belli ki israil’in genişlemesinde ve bölgesel güce dönüştürülmesinde de projeler öne sürmüştür.
Anlaşılacağı üzere kökleri en geç İkinci Dünya Savaşı sonrasına dayanan ancak 1970’li yıllarda Sovyetlerin çöküş işaretlerinin görülmesiyle netleşen aşama aşama yol alan uzun bir planlama, derin bir stratejiyle karşı karşıyız. Bu stratejinin nihai hedefi daha önce başarılmayanın başarılması, yani hizaya getirilmeyen İslam dünyasının başının tamamen ezilmesidir. Arabistan’ın zengin semti Doğu Arabistan’daki lider değişiklikleri Zayed ve Bin Selman’ın isminin öne çıkması da bu derin stratejinin bir parçasıdır. Ama meselenin en derinlikli ve en sorunlu yanlarından biri, İslam dünyasının kadim iç azınlıkları üzerinden istikrarsızlaştırılmasıdır.
Belli ki bölgenin önce küçük ve vekil güçler olarak azınlıklar üzerinden istikrarsızlaştırılması, ardından büyük ve asıl güçler olarak ABD ve israil tarafından istilası yönünde bir hesap yapılmıştır. Bu hesabın nihai hedefi Nil’den Fırat’a genişletilmiş bir israil’dir. Bunun için bölgede hiçbir büyük devletin bırakılmaması istenmektedir.
Böyle derinlikli bir stratejinin karşısına yüzeysel, günlükçü yaklaşımlarla çıkılmaz. Böyle bir strateji sloganlarla son bulmaz. Bölgenin israil’i bertaraf etme stratejisine ihtiyaç vardır. Herkes bu strateji doğrultusunda elini taşın altına koymalıdır.
Umut edilen, yaşanılanlardan herkesin ders çıkarması ve İslam birliğinin herkesin yararına olan büyük stratejiler gerektirdiğinin bilinmesidir.
Not:
Makalede adı geçen kimi isimlerin süreçteki etkileri şu şekilde özetlenebilir:
Thomas Walker Arnold, İslam'ın din; Arnold Toynbee, medeniyet olarak tarihte kalmadığını ve modern dünyada varlık göstermeye devam edeceğini ortaya koymuş. Dolayısıyla İslam'ın aldığı darbelerle ortadan kalkmadığını ve kalkmayacağını göstermiştir. Bu araştırmacılar, Batı'nın İslam'ın durdurulması için ek önlemlere yönelmesinin önünü açmıştır.
Lewis, israil istilası ve Körfez Savaşı istilalarının iç azınlıkların (etnik, mezhepsel) kullanılmasıyla İslam'ın merkez kıtasında etkisizleştirebileceğine inanmıştır.
Fukayama ve Huntington, küreselleşmenin Batı lehinde neticelenmesiyle ilgili görüşler sergilemişlerdir.
Dökmeciyan ise İslâmî uyanış hareketlerinin etkisizleştirilmesi yönünde katkılar sunmuştur.
Reagen'den başlayarak ABD yöneticileri, Cumhuriyetçi veya Demokrat süreci kararlılıkla sürdürmüş, stratejiyi adım adım uygulamaya çalışmışlardır. Bu bağlamda İslam dünyasındaki iç azınlıkların güçlendirilmesi ve onlarla da ilişkili sahte kılavuzların/kurtarıcıların üretilmesi sürecin önemli bir yönünü teşkil etmektedir.

Süreci doğru anlamak!Abdulkadir Turan Ağırlaştırılmış müebbet cezasına çarpıtılan Öcalan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bin sayfayı geçen bir savunma göndermiş, ardından o savunmayı “Sümer Rahip Devleti’nden Demokratik Cumhuriyete” başlığı altında kitap olarak yayımlatmıştı.Bu savunmanın en dikkat çekici içeriklerinden biri Öcalan’ın Batı’ya verdiği “büyük vaat”ti. Ona göre, o güne kadar Batı’nın hiçbir işbirlikçisi İslam dünyasını dönüştürmeyi başaramamıştı. Desteklenmesi durumunda kendisi, bunu başarabilir, “Ortadoğu”yu dönüştürebilirdi. Muhtemelen birileri, o Şam’da iken veya oralardan Kenya’ya uzanırken onun kulağına bir şeyler fısıldamıştı. Öcalan, şimdi meseleye nasıl bakıyor, onu ancak ilgili olanlar bilir. Şu anda Natenyahu-Trump ekibiyle ilgili yüz yüze olunan durum ise onun söz konusu savunmasındaki önerisine hiç uzak değildir. Batı, bütün dünyayı bir şekilde dönüştürürken İslam dünyasıyla baş edemedi. Kökleri baba-oğul Bush’a ve onları da geçerek Ronald Reagan’e dayanan bir yeni sömürgeleştirme girişimi ile karşı karşıyayız.Sürecin mimarı, azınlıklar üzerine çalışan Bernard Lewis olarak görünmektedir. Ancak Hrair Dökmeciyan gibi İslam dünyası kökenli eski dış azınlık mensubu Pentagon danışmanları işin içinde oldukları gibi, sürecin tarihsel kök yönü Arnold Toynbee hatta Thomas Walker Arnold’a kadar götürülebilir. Güncel yanında ise ikisi de Lewis’e bağlı çalışan Samuel P. Huntington ve Fukayama da kesinlikle yer almışlardır.Körfez Savaşı’nın mimarı olan Lewis, daha önce başarılmayanı Toynbee’den epey istifa edip ondan farklı bir yaklaşımla İslam dünyası iç azınlıkların kullanılması teziyle başarılabileceğini derin ABD’ye inandırmış olmalıdır. israil’in kuruluşunda yer alan Lewis, belli ki israil’in genişlemesinde ve bölgesel güce dönüştürülmesinde de projeler öne sürmüştür.Anlaşılacağı üzere kökleri en geç İkinci Dünya Savaşı sonrasına dayanan ancak 1970’li yıllarda Sovyetlerin çöküş işaretlerinin görülmesiyle netleşen aşama aşama yol alan uzun bir planlama, derin bir stratejiyle karşı karşıyız. Bu stratejinin nihai hedefi daha önce başarılmayanın başarılması, yani hizaya getirilmeyen İslam dünyasının başının tamamen ezilmesidir. Arabistan’ın zengin semti Doğu Arabistan’daki lider değişiklikleri Zayed ve Bin Selman’ın isminin öne çıkması da bu derin stratejinin bir parçasıdır. Ama meselenin en derinlikli ve en sorunlu yanlarından biri, İslam dünyasının kadim iç azınlıkları üzerinden istikrarsızlaştırılmasıdır.Belli ki bölgenin önce küçük ve vekil güçler olarak azınlıklar üzerinden istikrarsızlaştırılması, ardından büyük ve asıl güçler olarak ABD ve israil tarafından istilası yönünde bir hesap yapılmıştır. Bu hesabın nihai hedefi Nil’den Fırat’a genişletilmiş bir israil’dir. Bunun için bölgede hiçbir büyük devletin bırakılmaması istenmektedir.Böyle derinlikli bir stratejinin karşısına yüzeysel, günlükçü yaklaşımlarla çıkılmaz. Böyle bir strateji sloganlarla son bulmaz. Bölgenin israil’i bertaraf etme stratejisine ihtiyaç vardır. Herkes bu strateji doğrultusunda elini taşın altına koymalıdır.Umut edilen, yaşanılanlardan herkesin ders çıkarması ve İslam birliğinin herkesin yararına olan büyük stratejiler gerektirdiğinin bilinmesidir.Not:Makalede adı geçen kimi isimlerin süreçteki etkileri şu şekilde özetlenebilir: Thomas Walker Arnold, İslam'ın din; Arnold Toynbee, medeniyet olarak tarihte kalmadığını ve modern dünyada varlık göstermeye devam edeceğini ortaya koymuş. Dolayısıyla İslam'ın aldığı darbelerle ortadan kalkmadığını ve kalkmayacağını göstermiştir. Bu araştırmacılar, Batı'nın İslam'ın durdurulması için ek önlemlere yönelmesinin önünü açmıştır.Lewis, israil istilası ve Körfez Savaşı istilalarının iç azınlıkların (etnik, mezhepsel) kullanılmasıyla İslam'ın merkez kıtasında etkisizleştirebileceğine inanmıştır.Fukayama ve Huntington, küreselleşmenin Batı lehinde neticelenmesiyle ilgili görüşler sergilemişlerdir. Dökmeciyan ise İslâmî uyanış hareketlerinin etkisizleştirilmesi yönünde katkılar sunmuştur. Reagen'den başlayarak ABD yöneticileri, Cumhuriyetçi veya Demokrat süreci kararlılıkla sürdürmüş, stratejiyi adım adım uygulamaya çalışmışlardır. Bu bağlamda İslam dünyasındaki iç azınlıkların güçlendirilmesi ve onlarla da ilişkili sahte kılavuzların/kurtarıcıların üretilmesi sürecin önemli bir yönünü teşkil etmektedir.