Yükleniyor...
Yükleniyor...
İngiltere’nin parlak entelektüellerinden John Berger, 1978 yılında bizim “varoşlarımızda” bir mahalleye gider, bir eve misafir olur.
JOHN BERGER: TÜRK EVİ: CENNET
Muazzam bir makaleyle döner ziyaretinden, gözlemlerini enfes bir makaleye döker: “Türk evi: Cennet”: Makalesinin başlığı budur Berger’in.
Nasıl başlık ama!
Muhteşem, değil mi?
Nereden nereye?
Şimdi Türk evi’nin yerinde yeller esiyor: Aile çökmenin eşiğine geldi. “Cennet”, cehenneme dönüşmek üzere…
AİLE BAKANLIĞI: AİLE’NİN ALTINI OYAN DİNAMİT!
Dürüst olalım ve hakikati ifade edelim: Ailenin çöküşünün gerisinde hükümetin tartışmalı aile ve kadın politikalarının rolü var.
Hükümet, bir yandan kadının iş hayatındaki rolünün artırılmasıyla övünüyor ama öte yandan da ailenin çökmesinden yakınıyor!
Ne yaman çelişki: AK Parti muhafazakâr parti, seküler-liberal bir parti değil, değil mi? Yanlış mı biliyorum?
AK Parti, aileyi koruyacak stratejiler geliştirmek zorunda: Kadının iş hayatına değil ev hayatına atılmasının yollarını bulursa anlamlı bir politika izlemiş olur.
Mahinur Özdemir Bakanımız, en yetkin, en donanımlı ve aile üzerinde özenle titreyen Aile Bakanımız, bence. Nafaka konusundaki gayretleri, sosyal medya kullanımının yaşının düşürülmesi konusundaki özel çabaları güzel icraatları. Ama onun da nefesi yetmiyor bazı radikal kararların alınmasına, diye düşünüyorum.
Ama Bakanımızın gelişinden önce Bakanlığın aileyi çökerten türlü feminist şebekelerin kontrolüne girdiği görüldü.
Bakanlığın aile ile ilgili aldığı kararlar, AB uyum yasaları vesaire çerçevesinde yapılan düzenlemeler, kadının beyanının esas olması, haksız / zorba nafaka uygulaması, vb gibi uygulamalar, ailenin daha fazla kan kaybetmesine, yuvaların dağılmasına, boşanmaların hızla artmasına yol açtı…
Sonuçta, Aile bakanlığı, ailenin altını oyan dinamite dönüştü!
AİLENİN ÇÖKMESİNE YOL AÇAN DİĞER FAKTÖRLER…
Ailenin çökmesine yol açan başka faktörleri şöyle özetlemek mümkün:
* Medyaların hedonizmi ve egoizmi kutsayan, aileyi aşağılayan, boşanmayı kışkırtan ve aileleri kurşuna dizen çarpık ilişkileri ve sapkın kişileri süblime eden iğrenç dizileri,
* Reytinge tapan ruhsuz televizyoncuların Anadolu inanını aşağılayan, aileyi karalayan ve boşanmaları kışkırtan kadın kuşağı programları, popüler kültürün yoz ve yozlaştırıcı ürünleri etkili oldu.
12 yıl zorunlu eğitim, meslek liselerini çökmenin eşiğine getirdi, endüstriye büyük darbe vurdu, toplumun sosyolojisini bozdu: Ülke, Afganistan’dan çoban getirmek, Türk cumhuriyet-lerinden hizmet sektörüne eleman ithal etmek zorunda kaldı! Bu ne demek biliyor musunuz? En fazla bir kulaklık zaman dilimi içinde büyük şehirlerimizde yabancı uyrukluların yaşadığı gettoların zuhûr etmesi, Paris’i, Londra’yı, New York’u aratmayacak sokak şiddetinin patlak vermesi demektir bu.
AİLEYİ KURTARAMAZSAK ÜLKEYİ KURTARAMAYIZ!
Nüfusunu yitiren bir ülke nüfûzunu da yitirir.
Dünyada demografi savaşları yaşanıyor pandemi’den bu yana!
Ailenin çöktüğü bir ülkede nüfus da çöker.
Aileyi kurtaramazsanız, nüfusu aslâ kurtaramazsınız.
Öyleyse işe aileden başlanacak…
Zorunlu alanlar dışında kadın anne olacak, yuva kurulacak, anne anne, baba baba rolünü oynayacak. Ev cennet olacak yeniden.
Dünyada ailenin en güçlü olduğu ülke Türkiye idi; hâlen de öyledir. Ama aile büyük darbe yedi: toplum sekülerleşti, ülke plansız kentleşti: ruhsuz, kimliksiz, kişiliksiz kentler ve aileleri apartman dairelerine hapseden yerleşim hücreleri, kafesler yapıldı.
Ülkenin en zor zamanlarında, kriz ve âfet zamanlarında güçlü aile yapımız, toplumun ve ülkenin çökmesini önledi. Ama artık bu betonlaşmayla birlikte bunlar yük ölçüde hayal oldu. Bunun en son ve ürpertici örneği 6 Şubat Kahramanmaraş Depremi’mde yaşandı.
ASIL DEPREM, AİLEDE YAŞANAN DEPREM!
6 Şubat Kahramanmaraş Depremi, ailede yaşanan depremin, toplumun sekülerleşmesinin toplumu nasıl uçurumun, çıkmaz sokağın eşiğine getirip bıraktığını gösterdi. 6 Şubat Depremi, jeolojik değil, sosyolojik deprem olarak büyük yıkıma yol açtı: Büyük şehirler başta olmak üzere, kira fiyatları vahşice arttı, ülkede ürpertici bir iskan-mesken sorunu zuhûr etmesine yol açtı: Sosyolojinin çöküşü!
Hâsılıkelâm: Aile korunmadığı sürece, evlilik oranlarının ve nüfusun aşağıya doğru fırlaması, aile içindeki çatışmaların zıvanadan çıkması ve yuvaların yıkılması, çocukların annesiz-babasız büyümesi, şiddete sürüklenmesi önlenemez.
Vesselâm.
Yusuf Kaplan Yeni Şafak gazetesi

İngiltere’nin parlak entelektüellerinden John Berger, 1978 yılında bizim “varoşlarımızda” bir mahalleye gider, bir eve misafir olur.JOHN BERGER: TÜRK EVİ: CENNETMuazzam bir makaleyle döner ziyaretinden, gözlemlerini enfes bir makaleye döker: “Türk evi: Cennet”: Makalesinin başlığı budur Berger’in.Nasıl başlık ama!Muhteşem, değil mi?Nereden nereye?Şimdi Türk evi’nin yerinde yeller esiyor: Aile çökmenin eşiğine geldi. “Cennet”, cehenneme dönüşmek üzere…AİLE BAKANLIĞI: AİLE’NİN ALTINI OYAN DİNAMİT!Dürüst olalım ve hakikati ifade edelim: Ailenin çöküşünün gerisinde hükümetin tartışmalı aile ve kadın politikalarının rolü var.Hükümet, bir yandan kadının iş hayatındaki rolünün artırılmasıyla övünüyor ama öte yandan da ailenin çökmesinden yakınıyor!Ne yaman çelişki: AK Parti muhafazakâr parti, seküler-liberal bir parti değil, değil mi? Yanlış mı biliyorum?AK Parti, aileyi koruyacak stratejiler geliştirmek zorunda: Kadının iş hayatına değil ev hayatına atılmasının yollarını bulursa anlamlı bir politika izlemiş olur.Mahinur Özdemir Bakanımız, en yetkin, en donanımlı ve aile üzerinde özenle titreyen Aile Bakanımız, bence. Nafaka konusundaki gayretleri, sosyal medya kullanımının yaşının düşürülmesi konusundaki özel çabaları güzel icraatları. Ama onun da nefesi yetmiyor bazı radikal kararların alınmasına, diye düşünüyorum.Ama Bakanımızın gelişinden önce Bakanlığın aileyi çökerten türlü feminist şebekelerin kontrolüne girdiği görüldü.Bakanlığın aile ile ilgili aldığı kararlar, AB uyum yasaları vesaire çerçevesinde yapılan düzenlemeler, kadının beyanının esas olması, haksız / zorba nafaka uygulaması, vb gibi uygulamalar, ailenin daha fazla kan kaybetmesine, yuvaların dağılmasına, boşanmaların hızla artmasına yol açtı…Sonuçta, Aile bakanlığı, ailenin altını oyan dinamite dönüştü!AİLENİN ÇÖKMESİNE YOL AÇAN DİĞER FAKTÖRLER…Ailenin çökmesine yol açan başka faktörleri şöyle özetlemek mümkün:* Medyaların hedonizmi ve egoizmi kutsayan, aileyi aşağılayan, boşanmayı kışkırtan ve aileleri kurşuna dizen çarpık ilişkileri ve sapkın kişileri süblime eden iğrenç dizileri,* Reytinge tapan ruhsuz televizyoncuların Anadolu inanını aşağılayan, aileyi karalayan ve boşanmaları kışkırtan kadın kuşağı programları, popüler kültürün yoz ve yozlaştırıcı ürünleri etkili oldu.12 yıl zorunlu eğitim, meslek liselerini çökmenin eşiğine getirdi, endüstriye büyük darbe vurdu, toplumun sosyolojisini bozdu: Ülke, Afganistan’dan çoban getirmek, Türk cumhuriyet-lerinden hizmet sektörüne eleman ithal etmek zorunda kaldı! Bu ne demek biliyor musunuz? En fazla bir kulaklık zaman dilimi içinde büyük şehirlerimizde yabancı uyrukluların yaşadığı gettoların zuhûr etmesi, Paris’i, Londra’yı, New York’u aratmayacak sokak şiddetinin patlak vermesi demektir bu.AİLEYİ KURTARAMAZSAK ÜLKEYİ KURTARAMAYIZ!Nüfusunu yitiren bir ülke nüfûzunu da yitirir.Dünyada demografi savaşları yaşanıyor pandemi’den bu yana!Ailenin çöktüğü bir ülkede nüfus da çöker.Aileyi kurtaramazsanız, nüfusu aslâ kurtaramazsınız.Öyleyse işe aileden başlanacak…Zorunlu alanlar dışında kadın anne olacak, yuva kurulacak, anne anne, baba baba rolünü oynayacak. Ev cennet olacak yeniden.Dünyada ailenin en güçlü olduğu ülke Türkiye idi; hâlen de öyledir. Ama aile büyük darbe yedi: toplum sekülerleşti, ülke plansız kentleşti: ruhsuz, kimliksiz, kişiliksiz kentler ve aileleri apartman dairelerine hapseden yerleşim hücreleri, kafesler yapıldı.Ülkenin en zor zamanlarında, kriz ve âfet zamanlarında güçlü aile yapımız, toplumun ve ülkenin çökmesini önledi. Ama artık bu betonlaşmayla birlikte bunlar yük ölçüde hayal oldu. Bunun en son ve ürpertici örneği 6 Şubat Kahramanmaraş Depremi’mde yaşandı.ASIL DEPREM, AİLEDE YAŞANAN DEPREM!6 Şubat Kahramanmaraş Depremi, ailede yaşanan depremin, toplumun sekülerleşmesinin toplumu nasıl uçurumun, çıkmaz sokağın eşiğine getirip bıraktığını gösterdi. 6 Şubat Depremi, jeolojik değil, sosyolojik deprem olarak büyük yıkıma yol açtı: Büyük şehirler başta olmak üzere, kira fiyatları vahşice arttı, ülkede ürpertici bir iskan-mesken sorunu zuhûr etmesine yol açtı: Sosyolojinin çöküşü!Hâsılıkelâm: Aile korunmadığı sürece, evlilik oranlarının ve nüfusun aşağıya doğru fırlaması, aile içindeki çatışmaların zıvanadan çıkması ve yuvaların yıkılması, çocukların annesiz-babasız büyümesi, şiddete sürüklenmesi önlenemez.Vesselâm.Yusuf Kaplan Yeni Şafak gazetesi
Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesi, zihnî / kültürel bağımsızlık mücadelesidir. Türkiye’nin İstiklal Savaşı’ndan sonra kazandığı bağımsızlık kültürel, zihnî ve siyasî bağımsızlık değildir; yalnızca “teritoryal” bağımsızlıktır; yani toprak bağımsızlığıdır.
“Teritoryal” bağımsızlığı Lozan’la kazandık. Lozan bizim bedenimizi kurtarmamız ama ruhumuzu yitirmemiz demekti.
TÜRKİYE ZİHNÎ / KÜLTÜREL BAĞIMSIZLIĞINI YİTİRDİ!
Başka bir ifadeyle, Lozan, kültürel bağımsızlığımızı yitirdiğimizi, kültürel intiharın eşiğine sürüklendiğimizi resmen, cebren ve hile ile ilan etmemizdir. Bu Türkiye’nin epistemik köleleşme ve ontolojik yok oluş sürecinin eşiğine sürüklenmesidir. Lozan zihin dünyamızı yıktı, hayat-dünyamızı yerle bir etti; dünyasız, iddiasız, T. S. Eliott’ın muhteşem ifadesiyle, tastamam “çorak bir ülke” icat etti.
Savaşmadan bu ülkenin zihnî / kültürel bağımsızlığını kaybetmesi demekti’r bu!
Türkiye, fiilen sömürgeleştirilmedi ama zihnen sömürgeleştirildi: Türkiye’de devlet, devletin bütün kurumları İslâm’dan arındırıldı, laikliğe göre yeniden yapılandırıldı. Toplumun zengin kültürel hafızası sıfırlandı, derin tarihî ufku daraltıldı.
Toprak bizim ama tarlayı başkaları sürüyor iki asırdır…
Bu toprakları, yani bedenimizi koruduk ama bu toprakları bize vatan yapan ruhumuzu, zihin dünyamızı, gökkubemizi yitirme tehlikesiyle karşı karşıyayız.
Bu tehlike sürüyor hâlâ...
Bu toplumun ruhunun, zihin dünyasının, gökkubbesinin yegâne kaynağı İslâm, İslâmî duyarlıklar, anlam haritaları çok büyük darbe yedi iki asırlık modernleşme (yani köklerimizden, kendimizden kopuş, yok oluş) tarihimiz boyunca.
Sait Halim Paşa’nın dediği gibi geldiğimiz nokta şu: “Batılılar yapar, biz yıkarız.”
Cumhuriyet modernleşmesinin kurucu kadrosunun öncü isimlerinden Şevket Süreyya Aydemir’in de farklı dünya görüşlerine sahip olmalarına rağmen Said Halim Paşa’nın gözlemini doğrulaması şaşırtıcı değil. O da Cumhuriyet modernleşmesi sürecinde “sadece yıktık ama yerine yeni bir şey yapamadık” der İnkılap ve Kadro başlıklı son eserinde.
İSTİKLAL VE İSTİKBAL MÜCADELEMİZ HENÜZ BAŞLAMADI
Türkiye’nin istiklal ve istikbal mücadelesi, yeniden medeniyet iddialarına sahip çıkması, eğitim, kültür, sanat alanlarının medeniyet dinamiklerimiz ve ruhköklerimiz çerçevesinde silbaştan yeniden inşa edilmesi mücahedesi ve mücadelesidir.
Bu mücadele henüz başlamadı.
Türkiye, ayaklarımız üzerinde sağlam durabilmemiz için öncelikli olarak siyasî ve ekonomik bağımsızlığını gerçekleştirme mücadelesi veriyor.
Ama zihnî (yani eğitim başta olmak üzere entelektüel hayatta, kültür ve sanat hayatında, medya dünyasında) bağımsızlığımızı kazanma mücadelesini ihmal ediyoruz.
Geç kalıyoruz...
Asıl istiklal ve istikbal mücadelesi, fikir, kültür, eğitim, sanat, medya ve şehircilikte verilmesi gereken mücadeledir.
Elbette güçlü olmamız, dışardan gelen, gelecek olan saldırıları göğüsleyebilmemiz için belli bir güce ulaşmamız, siyasî ve ekonomik bağımsızlığımızı tam olarak gerçekleştirmemiz çok önemli. Ama zihnî bağımsızlığımızı -şimdiye kadar olduğu gibi- gözardı etmemiz anlamına gelmez bu.
Elbette dengeli gitmek zorundayız. İkisini birlikte götürmek zorundayız.
Ne ki, şu yakıcı gerçeği aslâ unutmayalım, derim: Zihnî bağımsızlığımızı, kültürel bağımsızlığımızı kazanmamızı sağlayacak, eğitim, kültür, sanat, medya ve şehircilikte, dünyanın birikimini de çok iyi tanıyarak ve özümseyerek kendi medeniyet dinamiklerimiz ekseninde büyük bir devrime imza atacak atılımları gerçekleştiremezsek, ekonomik ve siyasî bağımsızlığımızı tam olarak gerçekleştirebilmeyi, varlığımızı koruyabilmemiz bile tehlikeye düşer.
Özetle; istiklal ve istikbal mücadelesi, bizim yönümüze, yörüngemize kavuşma, bunun için de, zihnî ve kültürel bağımsızlığımıza ulaşma mücadelesi vermemizle doğru orantılıdır. Ancak ondan sonradır ki, tarihin yapılmasında belirleyici roller oynamaya başlamamız imkân dâhiline girebilir.
Vesselâm.
Yusuf Kaplan Yeni Şafak

Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesi, zihnî / kültürel bağımsızlık mücadelesidir. Türkiye’nin İstiklal Savaşı’ndan sonra kazandığı bağımsızlık kültürel, zihnî ve siyasî bağımsızlık değildir; yalnızca “teritoryal” bağımsızlıktır; yani toprak bağımsızlığıdır.“Teritoryal” bağımsızlığı Lozan’la kazandık. Lozan bizim bedenimizi kurtarmamız ama ruhumuzu yitirmemiz demekti.TÜRKİYE ZİHNÎ / KÜLTÜREL BAĞIMSIZLIĞINI YİTİRDİ!Başka bir ifadeyle, Lozan, kültürel bağımsızlığımızı yitirdiğimizi, kültürel intiharın eşiğine sürüklendiğimizi resmen, cebren ve hile ile ilan etmemizdir. Bu Türkiye’nin epistemik köleleşme ve ontolojik yok oluş sürecinin eşiğine sürüklenmesidir. Lozan zihin dünyamızı yıktı, hayat-dünyamızı yerle bir etti; dünyasız, iddiasız, T. S. Eliott’ın muhteşem ifadesiyle, tastamam “çorak bir ülke” icat etti.Savaşmadan bu ülkenin zihnî / kültürel bağımsızlığını kaybetmesi demekti’r bu!Türkiye, fiilen sömürgeleştirilmedi ama zihnen sömürgeleştirildi: Türkiye’de devlet, devletin bütün kurumları İslâm’dan arındırıldı, laikliğe göre yeniden yapılandırıldı. Toplumun zengin kültürel hafızası sıfırlandı, derin tarihî ufku daraltıldı.Toprak bizim ama tarlayı başkaları sürüyor iki asırdır…Bu toprakları, yani bedenimizi koruduk ama bu toprakları bize vatan yapan ruhumuzu, zihin dünyamızı, gökkubemizi yitirme tehlikesiyle karşı karşıyayız.Bu tehlike sürüyor hâlâ...Bu toplumun ruhunun, zihin dünyasının, gökkubbesinin yegâne kaynağı İslâm, İslâmî duyarlıklar, anlam haritaları çok büyük darbe yedi iki asırlık modernleşme (yani köklerimizden, kendimizden kopuş, yok oluş) tarihimiz boyunca.Sait Halim Paşa’nın dediği gibi geldiğimiz nokta şu: “Batılılar yapar, biz yıkarız.”Cumhuriyet modernleşmesinin kurucu kadrosunun öncü isimlerinden Şevket Süreyya Aydemir’in de farklı dünya görüşlerine sahip olmalarına rağmen Said Halim Paşa’nın gözlemini doğrulaması şaşırtıcı değil. O da Cumhuriyet modernleşmesi sürecinde “sadece yıktık ama yerine yeni bir şey yapamadık” der İnkılap ve Kadro başlıklı son eserinde.İSTİKLAL VE İSTİKBAL MÜCADELEMİZ HENÜZ BAŞLAMADITürkiye’nin istiklal ve istikbal mücadelesi, yeniden medeniyet iddialarına sahip çıkması, eğitim, kültür, sanat alanlarının medeniyet dinamiklerimiz ve ruhköklerimiz çerçevesinde silbaştan yeniden inşa edilmesi mücahedesi ve mücadelesidir.Bu mücadele henüz başlamadı.Türkiye, ayaklarımız üzerinde sağlam durabilmemiz için öncelikli olarak siyasî ve ekonomik bağımsızlığını gerçekleştirme mücadelesi veriyor.Ama zihnî (yani eğitim başta olmak üzere entelektüel hayatta, kültür ve sanat hayatında, medya dünyasında) bağımsızlığımızı kazanma mücadelesini ihmal ediyoruz.Geç kalıyoruz...Asıl istiklal ve istikbal mücadelesi, fikir, kültür, eğitim, sanat, medya ve şehircilikte verilmesi gereken mücadeledir.Elbette güçlü olmamız, dışardan gelen, gelecek olan saldırıları göğüsleyebilmemiz için belli bir güce ulaşmamız, siyasî ve ekonomik bağımsızlığımızı tam olarak gerçekleştirmemiz çok önemli. Ama zihnî bağımsızlığımızı -şimdiye kadar olduğu gibi- gözardı etmemiz anlamına gelmez bu.Elbette dengeli gitmek zorundayız. İkisini birlikte götürmek zorundayız.Ne ki, şu yakıcı gerçeği aslâ unutmayalım, derim: Zihnî bağımsızlığımızı, kültürel bağımsızlığımızı kazanmamızı sağlayacak, eğitim, kültür, sanat, medya ve şehircilikte, dünyanın birikimini de çok iyi tanıyarak ve özümseyerek kendi medeniyet dinamiklerimiz ekseninde büyük bir devrime imza atacak atılımları gerçekleştiremezsek, ekonomik ve siyasî bağımsızlığımızı tam olarak gerçekleştirebilmeyi, varlığımızı koruyabilmemiz bile tehlikeye düşer.Özetle; istiklal ve istikbal mücadelesi, bizim yönümüze, yörüngemize kavuşma, bunun için de, zihnî ve kültürel bağımsızlığımıza ulaşma mücadelesi vermemizle doğru orantılıdır. Ancak ondan sonradır ki, tarihin yapılmasında belirleyici roller oynamaya başlamamız imkân dâhiline girebilir.Vesselâm.Yusuf Kaplan Yeni Şafak
Ne’yle?
İslâmî bir ruhla.
Bu ruhu unutturmaya çalıştılar bu ülkede, sanki ülke sömürgeciler tarafından işgal edilmişçesine. Mustafa Kemal bile, “millî mücadele” değil, “millî mücahede” demiştir bağımsızlık mücadelesine. Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde yazdığı yazılarda “millî mücahede” verdiğimizden, bunun da “saltanatı ve hilâfeti kurtarma gayreti” olduğundan sözeder. Bunlar, neden gizlenir, neden genç kuşaklara böyle anlatılmaz, peki?
Emperyalistler kovuldu, Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.
Türkiye, 23 Nisan 1920’de İslâm devleti olarak kuruldu. Büyük Millet Meclisi, İstanbul Meclis-i Mebusan’ında görüşülen konuları aynen Ankara’ya taşıdı. İstanbul’daki gündemin Ankara’ya taşınmasıyla, “Osmanlı bitmedi, sadece şekil değiştirdi” mesajı verildi Avrupalı emperyalistlere.
1928 yılında, anayasanın ikinci maddesi, “devletin din’i, din-i İslâm’dır” maddesi kaldırılıncaya kadar devlet, İslâm devleti olarak varlığını sürdürdü.
İSLÂM DEĞİL LAİKLİK BELİRLEYİCİ
Fakat enteresan bir şey oldu: Bu toplumun varlık nedeni İslâm değil laiklik olarak belirlendi, her ne kadar laiklik 1937 yılından itibaren resmen benimsenmiş olsa da.
Önce devlet, sonra da toplum laikliğe göre silbaştan yeniden şekillendirilmeye çalışıldı.
Sorulmayan soru şu: Türkiye, emperyalistlere karşı bağımsızlık savaşı verdi mi?
Verdi.
Ve bu toprakları çiğnetmedi.
Hangi ruhla peki?
Mücahede yani cihad ruhuyla, İslâm’ın sancağının düşmemesi, İslâm’ın son kalesi Anadolu topraklarının çiğnetilmemesi cehdiyle, elbette ki.
İslâm›ın verdiği, haysiyetini koruma ve her ne pahasına olursa olsun, bu toprakları, bin yıldır şehit kanlarıyla sulayarak vatan yaptığımız Anadolu kıtasını emperyalistlere karşı sarsılmaz imanıyla koruma ruhu ve mücadelesiyle.
İyi de, temel kaynağını İslâm›ın oluşturduğu medeniyet iddialarını neden terketti yeni Türkiye?
Neden kendi medeniyet iddialarına göre değil de Batı uygarlığının temel iddialarını oluşturan sekülerizme göre devleti tanımlama, toplumu şekillendirme yolunu tercih etti?
Medeniyet iddialarını önce terkeden, sonra da inkâr eden bir toplumun, bağımsız olmasından, bağımsız kalabilmesinden, bağımsızlığını sürdürebilmesinden sözedilebilir mi?
Zihnen yabancılaşmış bir toplum, fiilen köleleşmekten kurtulamaz.
Zihni kendine ait olmayan, dünyaya bakışı, yaklaşım biçimleri başkalarına ait olan bir toplum, önce zihnen felçleşir, sonra da fiilen köleleşme ve yok olma sürecine girer.
Kaçınılmazdır bu!
Ruhunu yitiren, ruhunu oluşturan varlık sebebini inkâr eden, varlık sebebinin kaynağını oluşturan medeniyet iddialarını yitiren bir toplum, zamanla varlığını da yitirmekten kurtulamayacaktır.
Şunu özellikle hatırlatmak isterim: Türkiye, güçlendikçe ve medeniyet iddialarına sahip çıktıkça, “Türkiye, Türkiye’den ibaret değildir”, “Türkiye Türkiye’den daha fazla bir yerdir”, dedikçe, Batılı liderler, Türkiye’ye “laiklik uyarılarını” artırarak sürdürecekler...
EN ZAYIF AKIM,
BATICILIK İKTİDAR OLDU!
Bildiğiniz gibi Osmanlı’nın çöküşünü müteakip Türkiye’de üç ana akım vardı: İslâmcılık, Türkçülük ve Batıcılık.
En güçlü akım, Ahmet Cevdet Paşa, Mehmet Akif, Babanzade, Kevserî, Mustafa Sabri Efendi, Bediüzzaman, Filibeli Ahmet Hilmi, Elmalılı gibi büyük isimler çıkaran İslâmcılık›tı.
Batıcılık, en zayıf akımdı bu akımlar arasında.
Ama Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte Batıcılık, “iktidar oldu” -en geniş anlamıyla.
Batıcılık’ın “ipleri” eline almasında, bir Osmanlı paşası ama Batıcı bir Osmanlı paşası olarak Mustafa Kemal’in şahsında, çöken Osmanlı idaresinin ve bilumum entelijansiyanın müşterek bir karar verdiği anlaşılıyor.
Osmanlı gibi köklü, güçlü bir “imparatorluğun” çöküşü, bizim bu topraklardaki varlığımızın tehlikeye girmesine yol açmıştı.
Dolayısıyla başta Osmanlı idaresi olmak üzere, bütün farklı akımların entelijansiyası, Batılıların üzerimize üzerimize gelmelerini önlemek için Batılılarla şöyle bir anlaşma yaptılar -sanki-: “Tamam, biz, iddialarımızdan vazgeçiyoruz. Bir medeniyet iddiamız filan yok bizim. Ama bu toprak parçasından vazgeçmeyeceğiz.”
İçimizdeki bazı Batıcılar, işi fazla ciddiye aldılar. Toplumu laiklik üzerinden tepeden tırnağa Batılılaştırmaya, medeniyet iddialarını ve ruhköklerini yok etmeye kalkıştılar: Ezanın yasaklanması, Türk müziğinin yasaklanması, alfabenin değiştirilmesi, dil devrimi, seküler-pozitivist bir eğitim sisteminin kurulması...
Bütün bunlar, fiilen sömürgeleştirilemeyen Türkiye’nin zihnen sömürgeleştirilmesi tehlikesinin eşiğine yuvarlanmasıyla sonuçlandı...
Vesselâm.
Yusuf Kaplan Yeni Şafak gazetesi

Bu ülke bir bağımsızlık savaşı verdi. Ne’yle? İslâmî bir ruhla. Bu ruhu unutturmaya çalıştılar bu ülkede, sanki ülke sömürgeciler tarafından işgal edilmişçesine. Mustafa Kemal bile, “millî mücadele” değil, “millî mücahede” demiştir bağımsızlık mücadelesine. Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde yazdığı yazılarda “millî mücahede” verdiğimizden, bunun da “saltanatı ve hilâfeti kurtarma gayreti” olduğundan sözeder. Bunlar, neden gizlenir, neden genç kuşaklara böyle anlatılmaz, peki?Emperyalistler kovuldu, Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Türkiye, 23 Nisan 1920’de İslâm devleti olarak kuruldu. Büyük Millet Meclisi, İstanbul Meclis-i Mebusan’ında görüşülen konuları aynen Ankara’ya taşıdı. İstanbul’daki gündemin Ankara’ya taşınmasıyla, “Osmanlı bitmedi, sadece şekil değiştirdi” mesajı verildi Avrupalı emperyalistlere.1928 yılında, anayasanın ikinci maddesi, “devletin din’i, din-i İslâm’dır” maddesi kaldırılıncaya kadar devlet, İslâm devleti olarak varlığını sürdürdü.İSLÂM DEĞİL LAİKLİK BELİRLEYİCİFakat enteresan bir şey oldu: Bu toplumun varlık nedeni İslâm değil laiklik olarak belirlendi, her ne kadar laiklik 1937 yılından itibaren resmen benimsenmiş olsa da.Önce devlet, sonra da toplum laikliğe göre silbaştan yeniden şekillendirilmeye çalışıldı.Sorulmayan soru şu: Türkiye, emperyalistlere karşı bağımsızlık savaşı verdi mi? Verdi.Ve bu toprakları çiğnetmedi.Hangi ruhla peki?Mücahede yani cihad ruhuyla, İslâm’ın sancağının düşmemesi, İslâm’ın son kalesi Anadolu topraklarının çiğnetilmemesi cehdiyle, elbette ki.İslâm›ın verdiği, haysiyetini koruma ve her ne pahasına olursa olsun, bu toprakları, bin yıldır şehit kanlarıyla sulayarak vatan yaptığımız Anadolu kıtasını emperyalistlere karşı sarsılmaz imanıyla koruma ruhu ve mücadelesiyle.İyi de, temel kaynağını İslâm›ın oluşturduğu medeniyet iddialarını neden terketti yeni Türkiye?Neden kendi medeniyet iddialarına göre değil de Batı uygarlığının temel iddialarını oluşturan sekülerizme göre devleti tanımlama, toplumu şekillendirme yolunu tercih etti?Medeniyet iddialarını önce terkeden, sonra da inkâr eden bir toplumun, bağımsız olmasından, bağımsız kalabilmesinden, bağımsızlığını sürdürebilmesinden sözedilebilir mi?Zihnen yabancılaşmış bir toplum, fiilen köleleşmekten kurtulamaz.Zihni kendine ait olmayan, dünyaya bakışı, yaklaşım biçimleri başkalarına ait olan bir toplum, önce zihnen felçleşir, sonra da fiilen köleleşme ve yok olma sürecine girer.Kaçınılmazdır bu!Ruhunu yitiren, ruhunu oluşturan varlık sebebini inkâr eden, varlık sebebinin kaynağını oluşturan medeniyet iddialarını yitiren bir toplum, zamanla varlığını da yitirmekten kurtulamayacaktır.Şunu özellikle hatırlatmak isterim: Türkiye, güçlendikçe ve medeniyet iddialarına sahip çıktıkça, “Türkiye, Türkiye’den ibaret değildir”, “Türkiye Türkiye’den daha fazla bir yerdir”, dedikçe, Batılı liderler, Türkiye’ye “laiklik uyarılarını” artırarak sürdürecekler...EN ZAYIF AKIM,BATICILIK İKTİDAR OLDU!Bildiğiniz gibi Osmanlı’nın çöküşünü müteakip Türkiye’de üç ana akım vardı: İslâmcılık, Türkçülük ve Batıcılık.En güçlü akım, Ahmet Cevdet Paşa, Mehmet Akif, Babanzade, Kevserî, Mustafa Sabri Efendi, Bediüzzaman, Filibeli Ahmet Hilmi, Elmalılı gibi büyük isimler çıkaran İslâmcılık›tı.Batıcılık, en zayıf akımdı bu akımlar arasında.Ama Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte Batıcılık, “iktidar oldu” -en geniş anlamıyla.Batıcılık’ın “ipleri” eline almasında, bir Osmanlı paşası ama Batıcı bir Osmanlı paşası olarak Mustafa Kemal’in şahsında, çöken Osmanlı idaresinin ve bilumum entelijansiyanın müşterek bir karar verdiği anlaşılıyor.Osmanlı gibi köklü, güçlü bir “imparatorluğun” çöküşü, bizim bu topraklardaki varlığımızın tehlikeye girmesine yol açmıştı.Dolayısıyla başta Osmanlı idaresi olmak üzere, bütün farklı akımların entelijansiyası, Batılıların üzerimize üzerimize gelmelerini önlemek için Batılılarla şöyle bir anlaşma yaptılar -sanki-: “Tamam, biz, iddialarımızdan vazgeçiyoruz. Bir medeniyet iddiamız filan yok bizim. Ama bu toprak parçasından vazgeçmeyeceğiz.” İçimizdeki bazı Batıcılar, işi fazla ciddiye aldılar. Toplumu laiklik üzerinden tepeden tırnağa Batılılaştırmaya, medeniyet iddialarını ve ruhköklerini yok etmeye kalkıştılar: Ezanın yasaklanması, Türk müziğinin yasaklanması, alfabenin değiştirilmesi, dil devrimi, seküler-pozitivist bir eğitim sisteminin kurulması...Bütün bunlar, fiilen sömürgeleştirilemeyen Türkiye’nin zihnen sömürgeleştirilmesi tehlikesinin eşiğine yuvarlanmasıyla sonuçlandı...Vesselâm.Yusuf Kaplan Yeni Şafak gazetesi
Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Yunanistan üzerinden Türkiye’yi tehdit etmeye kalkıştı. Türkiye’de Adalar Denizi’nde (Ege Denizi değil Adalar Denizi) muazzam bir tatbikatla cevap verdi.
Bu Macron, tıpkı Fransa’nın kendisi gibi, kifâyetsiz muhteris: Afrika’daki, Doğu Akdeniz’deki bütün kolonileri üzerindeki hegemonyasını teker teker kaybetti. Afrika’da -meselâ Nijer’de- Fransa’ya karşı darbe yapıldı. Nijer’in lideri ateş püskürüyor Fransa’ya! Bunlar ilk defa oluyor yakın tarihte, postkolonyal süreçte.
FRANSA’DAN YUNANİSTAN KIŞKIRTMASI VE LAİKLİK UYARISI
Macron, bildiğiniz gibi önceki yıl, “ortada fol yok yumurta yokken”, pattadanak, “Türkiye laiklikten İslâmî bir yöne doğru kayıyor. Bundan endişe duyuyoruz,” şeklinde sürreel, absürd bir açıklama yapmıştı. Macron, durup dururken, küresel kaos AB ülkelerini de vururken, Trump, Fransa ve Almanya gibi önde gelen AB ülkelerine de ekonomik tehditler savururken, Fransız devlet başkanı niçin böyle bir açıklama yaptı?
Kim adına, ne adına, niçin konuşuyor Macron?
İyi de, Macron, kim?
AB’nin patronu Almanya mı konuşturuyor Macron’u; yoksa küresel sistemin patronu, Macron’un destekçisi ABD’deki küresel Yahudi gücü mü?
Türkiye’nin seküler/ laik kesimleri, Macron’un bu konuşması hakkında ne düşünüyorlar acaba? Macron’un Türkiye’yi düşündüğünü mü düşünüyor yoksa bu insanlar?
Yok canım, bu kadar fransızlaşmış olamazlar!
Böyle konuşan ilk Batılı lider Macron değil, elbette. Son Batılı lider de olmayacak.
Neredeyse bir asırdır ama özellikle de son 40 yıldan bu yana artan bir şekilde, belli başlı Batılı liderlerin büyük çoğunluğu, “Türkiye’nin laiklikten sapmaması” konusunda Türkiye’yi “uyarıp duruyorlar”!
Macron’un bu absürt açıklamalarından sonra şimdi de Yunanistan’la Türkiye’yi karşı karşıya getirmeye çalışması, ne kadar komik bir durum! Fransa, ne yapmak istiyor?
Fransa kim? Amiyane tabirle, “kim takar” Fransa’yı?
Batılı liderler, her fırsatta, Türkiye’yi hizaya getirme cesaretini nereden alıyorlar?
Türkiye, Batılıların sömürgesi mi, kölesi mi?
TÜRKİYE, İSLÂM’I YİTİRİRSE, İSTİKLÂL VE İSTİKBALİNİ DE KAYBEDER…
Türkiye, çok yönlü, kapsamlı ve zorlu bir istiklal ve istikbal mücadelesi veriyor...
Bu mücadelenin ne olduğunun tam olarak anlaşıldığını da, tam olarak anlatıldığını da sanmıyorum toplumda.
İstiklal ve istikbal mücadelesi, Türkiye'nin yönünü ve yörüngesini bulma, yeniden tarihin akışını değiştirecek uzun soluklu bir medeniyet yürüyüşüne soyunma mücadelesidir.
Bu iş, hamasetle, sloganla filan olacak bir iş değildir.
Bu iş, öncelikli olarak, Türkiye’nin başına ne geldiğini, Osmanlı’yla birlikte Türkiye’nin niçin ve nasıl durdurulduğunu, dolayısıyla tarih yapan bir aktörden, tarihte tatil yapan bir figürana nasıl dönüştürüldüğünü, kısacası Türkiye’nin yönünü, yörüngesini nasıl yitirdiğini, yönünün, yörüngesinin yegâne kaynağı medeniyet iddialarını nasıl terkettiğini ya da terketmeye zorlandığını ve Batılıların güdümüne nasıl girdirildiğini derinlemesine idrak edebilmeyi, bütün görünür görünmez boyutlarıyla görebilmeyi gerektirir.
Uzun bir cümle oldu ama bu cümle, bu cümlede özetleye çalıştığım mesele önemli.
Bu cümleyi biraz açayım…
Bu toplumun varlık nedeni İslâm’dır. Bu toplum müslüman olduktan sonradır ki, sadece İslâm tarihini değil, dünya tarihini yapmaya başladı.
Bunun sağlamasını yapmak hiç de zor değil…
Kabaca iki bin yıllık insanlık tarihi boyunca, Asya’nın içlerinden Avrupa’nın içlerine kadar iki büyük yolculuk gerçekleştirdik.
Müslüman olmadan önce gerçekleştirdiğimiz ilk yolculukta, pagan ve barbar Batılılardan farklı bir şey yapmadık: Yaktık, yıktık ve sonunda biz de yok olduk: Köken olarak esas itibariyle Türk olan Bulgarlara ve Macarlara bakmanız kâfî nasıl yok olduğumuzu görebilmeniz için. Ne Türklükleri kaldı, ne de Müslümanlıkları.
Türklerin Türklüklerini, Kürtlerin Kürtlüklerini, Arapların Araplıklarını koruyabilmelerinin de yegâne şartı İslâm’dır.
Bu toplumun yegâne varlık sebebi de, tarihte, üstelik de insanlık tarihinin akışını değiştirecek kadar varlık gösterebilmesinin yegâne sebebi de İslâm’dır.
İslâm’ı kaybedersek, bu ülkenin istiklal ve istikbal mücadelesi tehlikeye düşer, ülke kurda kuşa yem olur -Allah muhafaza!
O yüzden İslâm’ın önünün açıldığı bir zaman diliminde, dünyanın her bakımdan Türkiye’ye gebe olduğu bir yok oluş mevsiminde, bizim yeniden Müslümanlaşmamız lazım şart!
Vesselâm.
Yusuf Kaplan Yeni Şafak gazetesi

Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Yunanistan üzerinden Türkiye’yi tehdit etmeye kalkıştı. Türkiye’de Adalar Denizi’nde (Ege Denizi değil Adalar Denizi) muazzam bir tatbikatla cevap verdi.Bu Macron, tıpkı Fransa’nın kendisi gibi, kifâyetsiz muhteris: Afrika’daki, Doğu Akdeniz’deki bütün kolonileri üzerindeki hegemonyasını teker teker kaybetti. Afrika’da -meselâ Nijer’de- Fransa’ya karşı darbe yapıldı. Nijer’in lideri ateş püskürüyor Fransa’ya! Bunlar ilk defa oluyor yakın tarihte, postkolonyal süreçte.FRANSA’DAN YUNANİSTAN KIŞKIRTMASI VE LAİKLİK UYARISIMacron, bildiğiniz gibi önceki yıl, “ortada fol yok yumurta yokken”, pattadanak, “Türkiye laiklikten İslâmî bir yöne doğru kayıyor. Bundan endişe duyuyoruz,” şeklinde sürreel, absürd bir açıklama yapmıştı. Macron, durup dururken, küresel kaos AB ülkelerini de vururken, Trump, Fransa ve Almanya gibi önde gelen AB ülkelerine de ekonomik tehditler savururken, Fransız devlet başkanı niçin böyle bir açıklama yaptı?Kim adına, ne adına, niçin konuşuyor Macron?İyi de, Macron, kim?AB’nin patronu Almanya mı konuşturuyor Macron’u; yoksa küresel sistemin patronu, Macron’un destekçisi ABD’deki küresel Yahudi gücü mü?Türkiye’nin seküler/ laik kesimleri, Macron’un bu konuşması hakkında ne düşünüyorlar acaba? Macron’un Türkiye’yi düşündüğünü mü düşünüyor yoksa bu insanlar?Yok canım, bu kadar fransızlaşmış olamazlar!Böyle konuşan ilk Batılı lider Macron değil, elbette. Son Batılı lider de olmayacak.Neredeyse bir asırdır ama özellikle de son 40 yıldan bu yana artan bir şekilde, belli başlı Batılı liderlerin büyük çoğunluğu, “Türkiye’nin laiklikten sapmaması” konusunda Türkiye’yi “uyarıp duruyorlar”!Macron’un bu absürt açıklamalarından sonra şimdi de Yunanistan’la Türkiye’yi karşı karşıya getirmeye çalışması, ne kadar komik bir durum! Fransa, ne yapmak istiyor?Fransa kim? Amiyane tabirle, “kim takar” Fransa’yı?Batılı liderler, her fırsatta, Türkiye’yi hizaya getirme cesaretini nereden alıyorlar?Türkiye, Batılıların sömürgesi mi, kölesi mi?TÜRKİYE, İSLÂM’I YİTİRİRSE, İSTİKLÂL VE İSTİKBALİNİ DE KAYBEDER…Türkiye, çok yönlü, kapsamlı ve zorlu bir istiklal ve istikbal mücadelesi veriyor...Bu mücadelenin ne olduğunun tam olarak anlaşıldığını da, tam olarak anlatıldığını da sanmıyorum toplumda.İstiklal ve istikbal mücadelesi, Türkiye'nin yönünü ve yörüngesini bulma, yeniden tarihin akışını değiştirecek uzun soluklu bir medeniyet yürüyüşüne soyunma mücadelesidir.Bu iş, hamasetle, sloganla filan olacak bir iş değildir.Bu iş, öncelikli olarak, Türkiye’nin başına ne geldiğini, Osmanlı’yla birlikte Türkiye’nin niçin ve nasıl durdurulduğunu, dolayısıyla tarih yapan bir aktörden, tarihte tatil yapan bir figürana nasıl dönüştürüldüğünü, kısacası Türkiye’nin yönünü, yörüngesini nasıl yitirdiğini, yönünün, yörüngesinin yegâne kaynağı medeniyet iddialarını nasıl terkettiğini ya da terketmeye zorlandığını ve Batılıların güdümüne nasıl girdirildiğini derinlemesine idrak edebilmeyi, bütün görünür görünmez boyutlarıyla görebilmeyi gerektirir.Uzun bir cümle oldu ama bu cümle, bu cümlede özetleye çalıştığım mesele önemli.Bu cümleyi biraz açayım…Bu toplumun varlık nedeni İslâm’dır. Bu toplum müslüman olduktan sonradır ki, sadece İslâm tarihini değil, dünya tarihini yapmaya başladı.Bunun sağlamasını yapmak hiç de zor değil…Kabaca iki bin yıllık insanlık tarihi boyunca, Asya’nın içlerinden Avrupa’nın içlerine kadar iki büyük yolculuk gerçekleştirdik.Müslüman olmadan önce gerçekleştirdiğimiz ilk yolculukta, pagan ve barbar Batılılardan farklı bir şey yapmadık: Yaktık, yıktık ve sonunda biz de yok olduk: Köken olarak esas itibariyle Türk olan Bulgarlara ve Macarlara bakmanız kâfî nasıl yok olduğumuzu görebilmeniz için. Ne Türklükleri kaldı, ne de Müslümanlıkları.Türklerin Türklüklerini, Kürtlerin Kürtlüklerini, Arapların Araplıklarını koruyabilmelerinin de yegâne şartı İslâm’dır.Bu toplumun yegâne varlık sebebi de, tarihte, üstelik de insanlık tarihinin akışını değiştirecek kadar varlık gösterebilmesinin yegâne sebebi de İslâm’dır.İslâm’ı kaybedersek, bu ülkenin istiklal ve istikbal mücadelesi tehlikeye düşer, ülke kurda kuşa yem olur -Allah muhafaza!O yüzden İslâm’ın önünün açıldığı bir zaman diliminde, dünyanın her bakımdan Türkiye’ye gebe olduğu bir yok oluş mevsiminde, bizim yeniden Müslümanlaşmamız lazım şart!Vesselâm.Yusuf Kaplan Yeni Şafak gazetesi
Üç asırdır dünyaya Batılılar hükmediyor, dünyanın kanını emerek…
Kan, gözyaşı, tecavüz üzerinden yükselen ruhsuz bir uygarlık Batı uygarlığı.
Sadece Gazze’de 70 binden fazla masumun canlı canlı katledilmesi bunun ürpertici bir ispatı.
Yine 500 bin çocuğun çalınıp Amerika’da Epstein Adası’na götürülerek tecavüz edilmeleri, katledilmeleri, kanlarının içilmeleri, sonra da yamyam gibi etlerinin yenilmeleri nasıl barbar bir uygarlıkla karşı karşıya olduğumuzun ürpertici göstergeleri.
Bizim, biz Müslümanların aslâ hayal bile edemeyeceği bir vahşet bu!
Bütün bunlar yetmiyormuş gibi Batılıların kendilerini uygar, neredeyse kendileri dışındaki herkesi barbar olarak adlandırmaları yok mu, insanı çıldırtıyor bu işte!
Bunu bütün dünya anladı ama Batı’ya tapan bizim ezberci, sığ, Batı’yı da İslâm’ı da derinlemesine anlamaktan âciz zavallı Batıcılarımız anlayamadı, anlayacak zekâya, ahlâka ulaşamadı henüz, ne yazık ki. Batı’ya taptıkları için duyma, düşünme ve eleştiri melekeleri körleşti. O yüzden dünyanın lanet okuduğu Batı’ya toz kondurmuyorlar hâlâ!
BATI UYGARLIĞI, “BAŞKALARI CEHENNEMDİR” DEDİ
Batılılar zamana hâkim olma, zamanı kontrol ve kolonize etme kaygısı güderek, tarihin iradesini yok ederek, diğer insanların, varlıkların iradesini yok sayarak, insanın tarihe yön vermesini, tabiatın ve bütün canlıların kaderini belirleyecek konuma ulaşmasını sağladılar.
Sonuç; Batılı insanın haddini aşması, başkalarına aslâ hayat hakkı tanımaması, Darwinci yasaların her şeye hükmetmesini sağlayacak kadar dünyanın orman kanunlarının hâkim olduğu bir arenaya dönüşmesi; güçlü olanın haklı olduğu, yalnızca güçlü olanın yaşamayı / var olmayı hak ettiği şeklindeki sapkın anlayışın bütün dünyada fertler, toplumlar ve uluslar arasındaki ilişkilerde hâkim olması ve dünyayı yaşanamayacak bir yere dönüştürerek tam anlamıyla cehenneme çevirmesi.
Modernitenin geleceği ve insanı getirip bırakacağı çıkmaz sokak, -tam da burada teorik olarak özetlemeye çalıştığım şekilde- dünyanın orman kanunlarının hâkim olduğu bir arenaya dönüştürülmesi olacaktı elbette, kaçınılmaz olarak.
Modernitenin kurucu figürlerinin hepsi de ‘bilgi’yi güç olarak gördüler, insanı aklın aşırılıklarının kölesi hâline getirdiler. Moderniteyi kuran figürler, David Hume’un “akıl tutkuların kölesidir” hayatî tespitini ve ikazını görmezden geldiler; işlerine gelmeyecekti bu; tasarlanan ‘oyun’u alt edebilirdi zira.
Neydi o tasarlanan oyun? Dünyaya hâkim olma, dünyayı ve bütün varlıkları kontrol ve kolonize etme çılgın hülyası!
Modernler, dünyaya ve her şeye hâkim olmayı bu dünyada temel varoluş mottosu olarak benimseyince, sonuçta, alttan alta her şeye, bütün ilişki biçimlerine Darwinci “gücü gücü yetene” (diye özetlenen “güçlü olanın hayatta kalması / survival of the fittest) ilkesizliğinin hâkim olması, her şeyle çatışma içinde olma ilkesinin hayatı sürükleyen tek ilke katına yükseltilmesine yol açacaktı kaçınılmaz olarak.
Batı uygarlığı “Ben varsam, ben hükümransam, bu dünyanın ve hayatın bir anlamı vardır. Başkaları cehennemdir,” ilkesi üzerinden varlığını kurma ve koruma mücadelesi verdi, veriyor…
BATI UYGARLIĞI SORUNU: İNSANIN İRADESİNİN VE ÖZGÜRLÜĞÜNÜN YOK EDİLMESİ
İnsanlığın sorunu, Batı uygarlığı. İflah olmaz bir sorun bu. Hatta netameli bir sorun.
Netameli; çünkü bir yandan sorun olarak kendisini gizleme, öte yandan da kendisini tek dünya, tek gerçek, tek seçenek olarak sunma becerisi gösteriyor. Bu iki ontolojik felâkete yol açması, böylesine yıkıcı, yok edici, zihni felçleştirici bir felâket üretmesi yetmiyormuş gibi, bütün insanlığı cellâdına âşık etmeyi başardı, başarıyor ayrıca.
Nedir bu? İnsanlığın insanlığının yok edilmesidir. İnsanın insan olduğunu bilmesini, hatırlamasını ve bunu gerçekleştirmesini mümkün kılan bütün melekelerinin buharlaşmasıdır.
İnsanın iradesini ve kaçınılmaz olarak da özgürlüğünü yitirmesidir.
“Batı uygarlığının gücü nedir?” diye sorulduğunda bu soruya verilebilecek en net, en sarih ve en doğru cevap budur: Batı uygarlığının gücü, insanın iradesini ve özgürlüğünü yok ettiği hâlde kendisinin insana iradesini ve özgürlüğünü kazandıran tek kaynak olduğu algısını bütün insanlığa kabul ettirebilmiş olmasında gizlidir.
İnsanın zamanı ve hayatı duyarak yaşaması söz konusu olmuyor; aksine yaşadığı yanılsaması gerçek oluyor.
İnsanın zamana, tarihe, bilgiye ve sonuçta da tabiata ve insana hükmetmesiyle başlayan bu süreç insanı araçların kölesi, ürettiği eserlerin esiri katına yükseltti tarihte ilk defa.
İnsanın araçların, üstelik de hız, haz ve ayartı üreten baştan çıkarıcı araçların kölesine dönüştürülmesi ama bütün bunların insanın özgürleşmesi olarak anlaşılması, insanlığın simülasyonlar dünyasına hapsedilmesi, insanın duyma ve düşünme melekelerinin iptal edilmesi, Batı uygarlığının insanlığı sürüklediği ontolojik felâketin dibidir.
Goethe, iki asır öncesinden bugünleri nasıl da sarih bir şekilde görmüş öyle, “En büyük köleler, kendilerini özgür zanneden kişilerdir” derken… Değil mi?
Yusuf Kaplan Yeni Şafak gazetesi

Üç asırdır dünyaya Batılılar hükmediyor, dünyanın kanını emerek…Kan, gözyaşı, tecavüz üzerinden yükselen ruhsuz bir uygarlık Batı uygarlığı.Sadece Gazze’de 70 binden fazla masumun canlı canlı katledilmesi bunun ürpertici bir ispatı.Yine 500 bin çocuğun çalınıp Amerika’da Epstein Adası’na götürülerek tecavüz edilmeleri, katledilmeleri, kanlarının içilmeleri, sonra da yamyam gibi etlerinin yenilmeleri nasıl barbar bir uygarlıkla karşı karşıya olduğumuzun ürpertici göstergeleri.Bizim, biz Müslümanların aslâ hayal bile edemeyeceği bir vahşet bu!Bütün bunlar yetmiyormuş gibi Batılıların kendilerini uygar, neredeyse kendileri dışındaki herkesi barbar olarak adlandırmaları yok mu, insanı çıldırtıyor bu işte!Bunu bütün dünya anladı ama Batı’ya tapan bizim ezberci, sığ, Batı’yı da İslâm’ı da derinlemesine anlamaktan âciz zavallı Batıcılarımız anlayamadı, anlayacak zekâya, ahlâka ulaşamadı henüz, ne yazık ki. Batı’ya taptıkları için duyma, düşünme ve eleştiri melekeleri körleşti. O yüzden dünyanın lanet okuduğu Batı’ya toz kondurmuyorlar hâlâ!BATI UYGARLIĞI, “BAŞKALARI CEHENNEMDİR” DEDİBatılılar zamana hâkim olma, zamanı kontrol ve kolonize etme kaygısı güderek, tarihin iradesini yok ederek, diğer insanların, varlıkların iradesini yok sayarak, insanın tarihe yön vermesini, tabiatın ve bütün canlıların kaderini belirleyecek konuma ulaşmasını sağladılar.Sonuç; Batılı insanın haddini aşması, başkalarına aslâ hayat hakkı tanımaması, Darwinci yasaların her şeye hükmetmesini sağlayacak kadar dünyanın orman kanunlarının hâkim olduğu bir arenaya dönüşmesi; güçlü olanın haklı olduğu, yalnızca güçlü olanın yaşamayı / var olmayı hak ettiği şeklindeki sapkın anlayışın bütün dünyada fertler, toplumlar ve uluslar arasındaki ilişkilerde hâkim olması ve dünyayı yaşanamayacak bir yere dönüştürerek tam anlamıyla cehenneme çevirmesi.Modernitenin geleceği ve insanı getirip bırakacağı çıkmaz sokak, -tam da burada teorik olarak özetlemeye çalıştığım şekilde- dünyanın orman kanunlarının hâkim olduğu bir arenaya dönüştürülmesi olacaktı elbette, kaçınılmaz olarak.Modernitenin kurucu figürlerinin hepsi de ‘bilgi’yi güç olarak gördüler, insanı aklın aşırılıklarının kölesi hâline getirdiler. Moderniteyi kuran figürler, David Hume’un “akıl tutkuların kölesidir” hayatî tespitini ve ikazını görmezden geldiler; işlerine gelmeyecekti bu; tasarlanan ‘oyun’u alt edebilirdi zira.Neydi o tasarlanan oyun? Dünyaya hâkim olma, dünyayı ve bütün varlıkları kontrol ve kolonize etme çılgın hülyası!Modernler, dünyaya ve her şeye hâkim olmayı bu dünyada temel varoluş mottosu olarak benimseyince, sonuçta, alttan alta her şeye, bütün ilişki biçimlerine Darwinci “gücü gücü yetene” (diye özetlenen “güçlü olanın hayatta kalması / survival of the fittest) ilkesizliğinin hâkim olması, her şeyle çatışma içinde olma ilkesinin hayatı sürükleyen tek ilke katına yükseltilmesine yol açacaktı kaçınılmaz olarak.Batı uygarlığı “Ben varsam, ben hükümransam, bu dünyanın ve hayatın bir anlamı vardır. Başkaları cehennemdir,” ilkesi üzerinden varlığını kurma ve koruma mücadelesi verdi, veriyor…BATI UYGARLIĞI SORUNU: İNSANIN İRADESİNİN VE ÖZGÜRLÜĞÜNÜN YOK EDİLMESİİnsanlığın sorunu, Batı uygarlığı. İflah olmaz bir sorun bu. Hatta netameli bir sorun.Netameli; çünkü bir yandan sorun olarak kendisini gizleme, öte yandan da kendisini tek dünya, tek gerçek, tek seçenek olarak sunma becerisi gösteriyor. Bu iki ontolojik felâkete yol açması, böylesine yıkıcı, yok edici, zihni felçleştirici bir felâket üretmesi yetmiyormuş gibi, bütün insanlığı cellâdına âşık etmeyi başardı, başarıyor ayrıca.Nedir bu? İnsanlığın insanlığının yok edilmesidir. İnsanın insan olduğunu bilmesini, hatırlamasını ve bunu gerçekleştirmesini mümkün kılan bütün melekelerinin buharlaşmasıdır.İnsanın iradesini ve kaçınılmaz olarak da özgürlüğünü yitirmesidir.“Batı uygarlığının gücü nedir?” diye sorulduğunda bu soruya verilebilecek en net, en sarih ve en doğru cevap budur: Batı uygarlığının gücü, insanın iradesini ve özgürlüğünü yok ettiği hâlde kendisinin insana iradesini ve özgürlüğünü kazandıran tek kaynak olduğu algısını bütün insanlığa kabul ettirebilmiş olmasında gizlidir.İnsanın zamanı ve hayatı duyarak yaşaması söz konusu olmuyor; aksine yaşadığı yanılsaması gerçek oluyor.İnsanın zamana, tarihe, bilgiye ve sonuçta da tabiata ve insana hükmetmesiyle başlayan bu süreç insanı araçların kölesi, ürettiği eserlerin esiri katına yükseltti tarihte ilk defa.İnsanın araçların, üstelik de hız, haz ve ayartı üreten baştan çıkarıcı araçların kölesine dönüştürülmesi ama bütün bunların insanın özgürleşmesi olarak anlaşılması, insanlığın simülasyonlar dünyasına hapsedilmesi, insanın duyma ve düşünme melekelerinin iptal edilmesi, Batı uygarlığının insanlığı sürüklediği ontolojik felâketin dibidir.Goethe, iki asır öncesinden bugünleri nasıl da sarih bir şekilde görmüş öyle, “En büyük köleler, kendilerini özgür zanneden kişilerdir” derken… Değil mi?Yusuf Kaplan Yeni Şafak gazetesi
İslâm, engellerle karşılaşmasa Avrupa’da hızla yayılabilir. Avrupalılar, İslâm’ın yayılmaması için sürgit bir korku dalgası hortlatıp duruyorlar. Bunun için de Kur’ân’a, Hz. Peygamber’e (sav) saldırıyorlar. Müslümanların ne kadar ürpertici, kan emici oldukları sahte imajını yaymaya çalışıyorlar.
MÜSLÜMANLAR KURDU, KORUDU; AVRUPALILAR YAKTI, YIKTI!
Müslümanlar, sözgelişi, Avrupalıların kitaplarını yakmadılar. Avrupalılar kendi kitaplarını yakmaya kalkıştıklarında onlara karşı duran insanlar da onlar oldular!
Avrupalıların kitaplarını da, peygamberlerini de, filozoflarını da hem koruyanlar hem kendi dünyalarını kurarken onlardan beslenmekten çekinmeyeler hem de onları insanlığa sunanlar ve kendilerine tanıtanlar Müslümanlar oldu tarihte.
Müslümanlar kurdu, korudu; Avrupalılar yaktı, yıktı! Avrupa’ya apaydınlık bir dünya sunan, hakikat ışığının parlayan yıldızı Endülüs’ü Müslümanlar kurdu, Avrupalılar yıktı.
Avrupa’ya Balkanlar’a yüzyıllarca adaleti, hukuku, sulhü ve barışı Osmanlılar armağan ettiler, Avrupalılarsa, yüzyıllarca Osmanlı’yı tarihten silmek için savaştılar ve içimizdeki İrlandalıların da marifetleriyle Osmanlı’yı tarihten silmeyi başardılar.
Yine Avrupalılar yakmaya, yıkmaya; Müslümanlar ise kurmaya, yaşatmaya, Avrupalıları yaşadıkları anlam krizinden ve manevî / felsefî çöküşten kurtarmaya devam ediyorlar… O yüzden İslâm, insanlığın geleceğidir.
AVRUPA’NIN İSLÂM DÜŞMANLIĞININ KISA TARİHÇESİ…
İslâm, Avrupa tarihinin bir parçası aynı zamanda. Kurucu bir parçası. Yıkıcı değil kurucu.
Avrupa da, İslâm tarihinin bir parçası aslında. Ama İslâm gibi kurucu değil parçalayıcı, paramparça edici, yıkıcı, yok edici bir parçası.
Önce Haçlı saldırılarıyla zirveye ulaşan bir yıkıcılık bu. Haçlı saldırıları bitmiş olabilir ama Haçlı zihniyeti bitmedi, bugün Avrupa’da Müslümanlara karşı yapılan saldırılara ve ırkçı muameleye bakınca da bitecek gibi görünmüyor.
Haçlı zihniyeti hâlâ canlı ve zaman zaman çok fenâ hortluyor! Haçlı zihniyeti, seküler boyutlar kazanarak da olsa sürüyor ve İslâm ile Avrupa ilişkilerini belirlemeye devam ediyor…
Avrupalılar, İslâm’ı Avrupa’dan uzaklaştırmaya, Avrupa’nın hayatından silmeye çalışıyorlar yüzyıllardır.
Bin yıllık dünya tarihi, İslâm ile Avrupa arasındaki ilişkiler tarafından şekillendirilen bir tarihtir. Haçlı savaşları, Avrupa’nın İslâm’a ve İslâm dünyasına saldırılarının; rönesanslar ise, Avrupa’nın İslâm’dan aldıklarının hikâyesidir.
Avrupa’yı kendi kaynaklarıyla buluşturan da, Avrupa’yı kuran da, tarihe girmeye kışkırtan da, İslâm’dır.
İster savaşlar üzerinden olsun, ister kültürel, siyasî ve ticarî ilişkiler üzerinden olsun, İslâm Avrupa’yı kuran, Avrupa ise İslâm’ı yıkan bir aktör olarak işlev gördü.
İslâm-Avrupa ilişkilerinde İslâm varedici, kurucu bir rol oynarken; Avrupa yıkıcı, yok edici bir rol oynuyor. Bugüne kadar böyle oldu bu, bugünden sonra da böyle olacağı anlaşılıyor…
AVRUPA’YI KURAN ÖTEKİ’Sİ: İSLÂM
Avrupa-İslâm ilişkilerine biraz yakından bakınca ve Avrupa’nın genelde din’le, özelde ise Hıristiyanlıkla imtihanını mercek altına alınca, Avrupa’nın İslâm’a karşı atacağı her adımın, geliştireceği her korkunun, beklenin aksine, İslâm’ın önünü açacak umut ışığı olacağı, umut kıvılcımının çakılmasına yol açacağı, Avrupa’nın bu kez içeriden, kendiliğinden Müslümanlaşmasının yapıtaşlarını döşeyeceği, kapılarını açacağı görülecek inşallah…
Korkunun ecele faydası yok. Avrupa’da Hıristiyanlık bitti. Avrupalılar hem Hıristiyanlığı terkettiler hem de Hıristiyanlığın Avrupa’yı toparlayıp kendine getirmesini imkânsızlaştıracak kadar Hıristiyanlığı paçavraya çevirdiler.
Hıristiyanlığı yıkarak inşa ettikleri modernlik de bitti, Avrupa’yı ayağa kaldıracak entelektüel gücü, enerjisi ve dinamizmi kalmadı.
Postmodernlik, Avrupa’nın ölümünü, tarihten çekilişini geciktirme girişimi yalnızca. Postmodernlik hem bitişin, Avrupa fikrinin, idesinin yok oluşunun ifadesi, hem de bizatihî bir bitiş, bir yok oluş felsefesi.
Felsefe olduğu için, yani kendi üstüne, yapıp ettikleri üzerine düşünme çabası olduğu için aslında postmodernlik Avrupa’nın yeniden toparlanmasına ve kendini yeniden üretmesine imkân tanıyabilir mi acaba, diye sorulabilir. Ama nafile. Nafile, çünkü Avrupa’nın varlığını sürdürebilmesi de, dünya üzerindeki Batı hâkimiyetinin sürdürülebilmesi de, kendisini felsefî olarak yeniden üretmesinden değil, karşısına çıkabilecek, hâkimiyetini tehlikeye sokabilecek güçlerin yok edilmesinden geçiyor.
İşte bu güç, İslâm. Avrupa, İslâm›ın gelişini durdurabilecek ne entelektüel donanıma, ne psikolojik direnç noktalarına ne de tutunulabilecek sağlam dînî kurumlara sahip.
Kilise çöktü. Modernlik açıklama gücünü yitirdi ve yerini her şeyi yıkıcı, dekonstrüktif postmodern felsefeye terketti.
Burada şaşırtıcı bir şey söyleyeceğim: Eğer temelleri sağlam olsaydı, dekonstrüksiyon / yapısökümü, yıkıcı değil, yeniden ve yenileyerek kurucu bir imkân’a dönüşebilirdi. Akîdelerini yitirmedikleri sürece Derrida’dan Müslümanlar son derece verimli şekillerde yararlanabilirler. Ülkemizin en verimli, üretken, çalışkan ve en imajinatif felsefecilerinden Recep Alpyağıl Hoca’nın çalışmaları bunun çarpıcı ve güzel bir örneği.
AVRUPA, İSLÂM’A GEBE…
Avrupalılar, İslâm düşmanlığını, İslâm’ı yok etmeyi amaç edinen Haçlı zihniyetini terketmediler hiçbir zaman. O yüzden İslâm’ı Avrupa’dan uzaklaştırmaya, Avrupa’nın hayatından silmeye çalışıyorlar yüzyıllardır…
Haçlı zihniyeti yok edilmediği sürece, Avrupa’nın İslâm düşmanlığı bitmeyecek ve Avrupa-İslâm ilişkileri hasmane bir görünüm almaya devam edecek…
Fakat başka bir gerçek var karşımızda: Avrupa İslâm’a gebe… Kilisenin bittiği, modernliğin tükendiği, postmodernliğin kitleleri ayartıcı popüler kültürün kölelerine dönüştürdüğü, ailenin çöktüğü, sapkın eşcinsellik dalgasıyla insan türünün geleceğinin tehlikeye düştüğü, manevî krizin, anlam bunalımının tavan yaptığı bir zaman diliminde Avrupa her zamankinden daha çok gebe İslâm’a…
O yüzden 7 Ekim’den sadece 3-4 ay sonra, sadece Fransa’da 20 bin insan Müslüman olmuş. Sadece Fransa’da ve 3-4 ay içinde!
O yüzden korkuyor Avrupalılar. İslâm’ın gelişini önleyemedileri için çok korkuyorlar! O yüzden İslâm düşmanlığı üreterek, ürpertici bir öteki icat ederek kendini yeniden üretmek istiyor Avrupa!
Avrupalıların İslâm’a karşı geliştirdikleri husûmet arttıkça, Avrupa’nın İslâmlaşma süreci de hızlanacak inşallah. Vesselâm.
Yusuf Kaplan Yeni Şafak gazetesi

İslâm, engellerle karşılaşmasa Avrupa’da hızla yayılabilir. Avrupalılar, İslâm’ın yayılmaması için sürgit bir korku dalgası hortlatıp duruyorlar. Bunun için de Kur’ân’a, Hz. Peygamber’e (sav) saldırıyorlar. Müslümanların ne kadar ürpertici, kan emici oldukları sahte imajını yaymaya çalışıyorlar.MÜSLÜMANLAR KURDU, KORUDU; AVRUPALILAR YAKTI, YIKTI!Müslümanlar, sözgelişi, Avrupalıların kitaplarını yakmadılar. Avrupalılar kendi kitaplarını yakmaya kalkıştıklarında onlara karşı duran insanlar da onlar oldular!Avrupalıların kitaplarını da, peygamberlerini de, filozoflarını da hem koruyanlar hem kendi dünyalarını kurarken onlardan beslenmekten çekinmeyeler hem de onları insanlığa sunanlar ve kendilerine tanıtanlar Müslümanlar oldu tarihte.Müslümanlar kurdu, korudu; Avrupalılar yaktı, yıktı! Avrupa’ya apaydınlık bir dünya sunan, hakikat ışığının parlayan yıldızı Endülüs’ü Müslümanlar kurdu, Avrupalılar yıktı.Avrupa’ya Balkanlar’a yüzyıllarca adaleti, hukuku, sulhü ve barışı Osmanlılar armağan ettiler, Avrupalılarsa, yüzyıllarca Osmanlı’yı tarihten silmek için savaştılar ve içimizdeki İrlandalıların da marifetleriyle Osmanlı’yı tarihten silmeyi başardılar.Yine Avrupalılar yakmaya, yıkmaya; Müslümanlar ise kurmaya, yaşatmaya, Avrupalıları yaşadıkları anlam krizinden ve manevî / felsefî çöküşten kurtarmaya devam ediyorlar… O yüzden İslâm, insanlığın geleceğidir.AVRUPA’NIN İSLÂM DÜŞMANLIĞININ KISA TARİHÇESİ…İslâm, Avrupa tarihinin bir parçası aynı zamanda. Kurucu bir parçası. Yıkıcı değil kurucu.Avrupa da, İslâm tarihinin bir parçası aslında. Ama İslâm gibi kurucu değil parçalayıcı, paramparça edici, yıkıcı, yok edici bir parçası.Önce Haçlı saldırılarıyla zirveye ulaşan bir yıkıcılık bu. Haçlı saldırıları bitmiş olabilir ama Haçlı zihniyeti bitmedi, bugün Avrupa’da Müslümanlara karşı yapılan saldırılara ve ırkçı muameleye bakınca da bitecek gibi görünmüyor.Haçlı zihniyeti hâlâ canlı ve zaman zaman çok fenâ hortluyor! Haçlı zihniyeti, seküler boyutlar kazanarak da olsa sürüyor ve İslâm ile Avrupa ilişkilerini belirlemeye devam ediyor…Avrupalılar, İslâm’ı Avrupa’dan uzaklaştırmaya, Avrupa’nın hayatından silmeye çalışıyorlar yüzyıllardır.Bin yıllık dünya tarihi, İslâm ile Avrupa arasındaki ilişkiler tarafından şekillendirilen bir tarihtir. Haçlı savaşları, Avrupa’nın İslâm’a ve İslâm dünyasına saldırılarının; rönesanslar ise, Avrupa’nın İslâm’dan aldıklarının hikâyesidir.Avrupa’yı kendi kaynaklarıyla buluşturan da, Avrupa’yı kuran da, tarihe girmeye kışkırtan da, İslâm’dır.İster savaşlar üzerinden olsun, ister kültürel, siyasî ve ticarî ilişkiler üzerinden olsun, İslâm Avrupa’yı kuran, Avrupa ise İslâm’ı yıkan bir aktör olarak işlev gördü.İslâm-Avrupa ilişkilerinde İslâm varedici, kurucu bir rol oynarken; Avrupa yıkıcı, yok edici bir rol oynuyor. Bugüne kadar böyle oldu bu, bugünden sonra da böyle olacağı anlaşılıyor…AVRUPA’YI KURAN ÖTEKİ’Sİ: İSLÂMAvrupa-İslâm ilişkilerine biraz yakından bakınca ve Avrupa’nın genelde din’le, özelde ise Hıristiyanlıkla imtihanını mercek altına alınca, Avrupa’nın İslâm’a karşı atacağı her adımın, geliştireceği her korkunun, beklenin aksine, İslâm’ın önünü açacak umut ışığı olacağı, umut kıvılcımının çakılmasına yol açacağı, Avrupa’nın bu kez içeriden, kendiliğinden Müslümanlaşmasının yapıtaşlarını döşeyeceği, kapılarını açacağı görülecek inşallah…Korkunun ecele faydası yok. Avrupa’da Hıristiyanlık bitti. Avrupalılar hem Hıristiyanlığı terkettiler hem de Hıristiyanlığın Avrupa’yı toparlayıp kendine getirmesini imkânsızlaştıracak kadar Hıristiyanlığı paçavraya çevirdiler.Hıristiyanlığı yıkarak inşa ettikleri modernlik de bitti, Avrupa’yı ayağa kaldıracak entelektüel gücü, enerjisi ve dinamizmi kalmadı.Postmodernlik, Avrupa’nın ölümünü, tarihten çekilişini geciktirme girişimi yalnızca. Postmodernlik hem bitişin, Avrupa fikrinin, idesinin yok oluşunun ifadesi, hem de bizatihî bir bitiş, bir yok oluş felsefesi.Felsefe olduğu için, yani kendi üstüne, yapıp ettikleri üzerine düşünme çabası olduğu için aslında postmodernlik Avrupa’nın yeniden toparlanmasına ve kendini yeniden üretmesine imkân tanıyabilir mi acaba, diye sorulabilir. Ama nafile. Nafile, çünkü Avrupa’nın varlığını sürdürebilmesi de, dünya üzerindeki Batı hâkimiyetinin sürdürülebilmesi de, kendisini felsefî olarak yeniden üretmesinden değil, karşısına çıkabilecek, hâkimiyetini tehlikeye sokabilecek güçlerin yok edilmesinden geçiyor.İşte bu güç, İslâm. Avrupa, İslâm›ın gelişini durdurabilecek ne entelektüel donanıma, ne psikolojik direnç noktalarına ne de tutunulabilecek sağlam dînî kurumlara sahip.Kilise çöktü. Modernlik açıklama gücünü yitirdi ve yerini her şeyi yıkıcı, dekonstrüktif postmodern felsefeye terketti.Burada şaşırtıcı bir şey söyleyeceğim: Eğer temelleri sağlam olsaydı, dekonstrüksiyon / yapısökümü, yıkıcı değil, yeniden ve yenileyerek kurucu bir imkân’a dönüşebilirdi. Akîdelerini yitirmedikleri sürece Derrida’dan Müslümanlar son derece verimli şekillerde yararlanabilirler. Ülkemizin en verimli, üretken, çalışkan ve en imajinatif felsefecilerinden Recep Alpyağıl Hoca’nın çalışmaları bunun çarpıcı ve güzel bir örneği.AVRUPA, İSLÂM’A GEBE…Avrupalılar, İslâm düşmanlığını, İslâm’ı yok etmeyi amaç edinen Haçlı zihniyetini terketmediler hiçbir zaman. O yüzden İslâm’ı Avrupa’dan uzaklaştırmaya, Avrupa’nın hayatından silmeye çalışıyorlar yüzyıllardır…Haçlı zihniyeti yok edilmediği sürece, Avrupa’nın İslâm düşmanlığı bitmeyecek ve Avrupa-İslâm ilişkileri hasmane bir görünüm almaya devam edecek…Fakat başka bir gerçek var karşımızda: Avrupa İslâm’a gebe… Kilisenin bittiği, modernliğin tükendiği, postmodernliğin kitleleri ayartıcı popüler kültürün kölelerine dönüştürdüğü, ailenin çöktüğü, sapkın eşcinsellik dalgasıyla insan türünün geleceğinin tehlikeye düştüğü, manevî krizin, anlam bunalımının tavan yaptığı bir zaman diliminde Avrupa her zamankinden daha çok gebe İslâm’a…O yüzden 7 Ekim’den sadece 3-4 ay sonra, sadece Fransa’da 20 bin insan Müslüman olmuş. Sadece Fransa’da ve 3-4 ay içinde!O yüzden korkuyor Avrupalılar. İslâm’ın gelişini önleyemedileri için çok korkuyorlar! O yüzden İslâm düşmanlığı üreterek, ürpertici bir öteki icat ederek kendini yeniden üretmek istiyor Avrupa!Avrupalıların İslâm’a karşı geliştirdikleri husûmet arttıkça, Avrupa’nın İslâmlaşma süreci de hızlanacak inşallah. Vesselâm.Yusuf Kaplan Yeni Şafak gazetesi
Öncelikle şunu söylemek gerek: Dünyanın hiçbir ülkesinde yakın tarih bizdeki kadar sosyal ve siyasî fay hattına, ayrışma ve hatta kavga alanına dönüşmüş değil.
Dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir sorun yok.
Olması da mümkün değil.
Neden?
Şundan: İnsanlık tarihinde insanlığın insanlığının koruyucusu ve kollayıcısı yalnızca Türkiye olmuştur. Nerede bir zulüm varsa, biz o zulmü yapan zalimin tepesine çökmüşüz. Balkanlardan Afrika’nın ve Asya’nın içlerine kadar tarihe biraz yakından bakın, göreceksiniz bunu.
OSMANLI’NIN DERDİ: İNSANCA BİR DÜNYA KURMAK
Çarpıcı bir örnek vermek gerekirse…
16. yüzyılda, Portekiz kafiri, Tanzanya’nın Zenzibar adasında bir kölelik istasyonu kuruyor ve Afrika’nın dört bir köşesinden topladığı binlerce insanı oradan Avrupa’ya ve Amerika’ya satıyor. Bu insanların neredeyse yarıya yakını hem o lanetli kölelik istasyonuna getirilirken hem de oradan götürülürken “telef oluyor”, yok oluyor, ölüyor veya öldürülüyor.
İnanılmaz bir cehenneme dönüşüyor bu bütün Afrika kıtası için.
Ne oluyor peki?
Afrikalılar, Osmanlı’yı çağırıyorlar. Osmanlı geliyor, Portekiz kafirini def ediyor ve çekiliyor oradan. Dikkat buyurulsun lûtfen. Osmanlı oraya yerleşmiyor, emperyalistleri def ediyor ve kendi topraklarına çekiliyor. İsteseydi kalırdı, Afrika’ya yerleşirdi, haraca bağlardı. Ama o zaman kendi bindiği dalı kesmiş okurdu, kendisiyle çelişkiye düşerdi.
Osmanlı sömürmek, sömürerek semirmek için, yok etmek için değil, hakikatin her yerde hâkim olması için mücahede ve mücadele etmişti.
İnsanca bir dünya kurmaktı Osmanlı’nın derdi. Herkesin kendi olarak ve kendi kalarak yaşayabileceği, adaletin, hakkaniyetin ve merhametin hâkim olacağı yaşanabilir bir dünya kurmak.
OSMANLI, SİSTEMİN ÖNÜNDE TAKOZ OLARAK GÖRÜLDÜ VE İÇERİDEN ÇÖKERTİLDİ
Bunu başardı Osmanlı üç kıtada aynı anda. Ve altı asır hükmettiği toprakları barışın, kardeşliğin, adaletin hâkim olduğu bir dünyaya dönüştürdü.
Tarihte bunu başarabilmiş ikinci bir güç yok.
Osmanlı, emperyalistlerin dünya hâkimiyetlerinin önündeki en büyük takoz olarak görüldüğü için Osmanlı durduruldu, tarihten uzaklaştırıldı.
Ama sonuç ne oldu?
Tam anlamıyla felaket: Dünya sadece bir asır içinde tam anlamıyla cehenneme dönüştürüldü.
Osmanlı durduruldu ama dışarıdan saldırı ile değil, Osmanlı’nın entelijansiyası içeriden zihnen ele geçirilerek Osmanlı durduruldu ve içeride ülkenin kendi kendini yok etmesinin yapı taşlarını döşeyecek şizofrenik bir yapı inşa edildi.
İki Türkiye tasavvur edildi. Laik ve dindar. Bu iki Türkiye zamanla gerçeğe dönüştürüldü.
Bu iki Türkiye üzerinden ülke içindeki sosyal-siyasî, ideolojik-kültürel kesimler arasındaki bağlar koparıldı, apayrı dünyalara fırlatıldı bu iki kesim ve sonunda birbirine düşman edilecek tohumlar ekildi.
İşte yakın tarih bu yapay husûmetin icat edildiği alanlardan biri oldu.
İNSANI VE VARLIĞI AZİZ BİLEN BİR İDRAK
İnsanı eksene alan, insanı aziz bilen ve aziz kılan bir idrakin, bir anlayışın, bir medeniyet mefkûresinin sahibi yalnızca biz olduk, bu toprakların çilekeş çocukları.
İnsanı, diğer varlıklar arasındaki yerini ve rolünü hakkıyla idrak eden sadece Müslümanlar, münhasıran da bu toprakların hakikatli hakikat çocukları olarak biz olduk.
İnsanı korumak, insanın haysiyetini ve yaşama hakkını korumak bizim mümeyyiz vasfımız oldu. Bizi, diğer milletlerden ayıran en temel hasletimiz oldu bizim.
Sadece insanı korumak değil. Varlığın kendi olarak varolma ve yaşama hakkını korumak, bizim medeniyetimizin bize yüklediği en temel yükümlülüktü.
İnsana ve varlığa yapılan saldırıyı, biz, insanı ve varlığı yaratan Yaratıcı’ya yapılmış bir saldırı ve hadsizlik olarak gördük ve ona göre hareket ettik tarih boyunca. Varlığa, bütün mazlum toplumlara, tabiattaki korumasız mahlukâta yapılan bütün saldırılan, biz hakikate, hakikatin sahibi Hakk’a yapışmış bir saldırı olarak gördük.
EPİSTEMİK KÖLELEŞME VE ZİHNÎ FELÇLEŞME
O yüzden hiçbir zaman zulme boyun eğmedik. Hiçbir zaman zalime ve zulmüne sessiz kalmadık. Üstelik de Sünnîliğin Hanefilik yorumunda devletin yıkılmaması için biraz da abartılı bir şekilde devlet otoritesinin sarsılmaması, yıpratılmaması gerektiği şeklinde kavrayışa rağmen hiçbir zaman hiçbir zalimin zulmüne ortak olmadık, boyun eğmedik. Mezhebimizin kurucusu İmamı Azam’ın devletin verdiği görevi reddetmesi, bunun en mükemmel örneklerinden biridir.
Türkiye’nin Batılılaşma abartısıyla iki asırdır, laiklik prangasıyla bir asırdır elini kolunu bağladılar içimizdeki İrlandalılar marifetiyle ve içeriyi sosyolojik-kültürel-zihnî çatlakların büyüdüğü, kontrolden çıkma tehlikesi taşıdığı, daha da vahimi celladına âşık tasmalı çekirgelerin başımıza ne geldiğini göremeyecekleri epistemik köleleşme ve felçleşme projesine mahkûm ettiler.
Bu ülkede iki asırlık modernleşme sürecinde yaşanan yok oluş trajedisinin trajikomediye dönüştürülmesi, trajedinin görülmesini, trajediyi görecek beyinlerin yetişmesini önledi.
Yusuf Kaplan Yeni Şafak

Öncelikle şunu söylemek gerek: Dünyanın hiçbir ülkesinde yakın tarih bizdeki kadar sosyal ve siyasî fay hattına, ayrışma ve hatta kavga alanına dönüşmüş değil.Dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir sorun yok.Olması da mümkün değil.Neden?Şundan: İnsanlık tarihinde insanlığın insanlığının koruyucusu ve kollayıcısı yalnızca Türkiye olmuştur. Nerede bir zulüm varsa, biz o zulmü yapan zalimin tepesine çökmüşüz. Balkanlardan Afrika’nın ve Asya’nın içlerine kadar tarihe biraz yakından bakın, göreceksiniz bunu. OSMANLI’NIN DERDİ: İNSANCA BİR DÜNYA KURMAK Çarpıcı bir örnek vermek gerekirse… 16. yüzyılda, Portekiz kafiri, Tanzanya’nın Zenzibar adasında bir kölelik istasyonu kuruyor ve Afrika’nın dört bir köşesinden topladığı binlerce insanı oradan Avrupa’ya ve Amerika’ya satıyor. Bu insanların neredeyse yarıya yakını hem o lanetli kölelik istasyonuna getirilirken hem de oradan götürülürken “telef oluyor”, yok oluyor, ölüyor veya öldürülüyor.İnanılmaz bir cehenneme dönüşüyor bu bütün Afrika kıtası için. Ne oluyor peki?Afrikalılar, Osmanlı’yı çağırıyorlar. Osmanlı geliyor, Portekiz kafirini def ediyor ve çekiliyor oradan. Dikkat buyurulsun lûtfen. Osmanlı oraya yerleşmiyor, emperyalistleri def ediyor ve kendi topraklarına çekiliyor. İsteseydi kalırdı, Afrika’ya yerleşirdi, haraca bağlardı. Ama o zaman kendi bindiği dalı kesmiş okurdu, kendisiyle çelişkiye düşerdi.Osmanlı sömürmek, sömürerek semirmek için, yok etmek için değil, hakikatin her yerde hâkim olması için mücahede ve mücadele etmişti.İnsanca bir dünya kurmaktı Osmanlı’nın derdi. Herkesin kendi olarak ve kendi kalarak yaşayabileceği, adaletin, hakkaniyetin ve merhametin hâkim olacağı yaşanabilir bir dünya kurmak.OSMANLI, SİSTEMİN ÖNÜNDE TAKOZ OLARAK GÖRÜLDÜ VE İÇERİDEN ÇÖKERTİLDİBunu başardı Osmanlı üç kıtada aynı anda. Ve altı asır hükmettiği toprakları barışın, kardeşliğin, adaletin hâkim olduğu bir dünyaya dönüştürdü.Tarihte bunu başarabilmiş ikinci bir güç yok.Osmanlı, emperyalistlerin dünya hâkimiyetlerinin önündeki en büyük takoz olarak görüldüğü için Osmanlı durduruldu, tarihten uzaklaştırıldı.Ama sonuç ne oldu?Tam anlamıyla felaket: Dünya sadece bir asır içinde tam anlamıyla cehenneme dönüştürüldü.Osmanlı durduruldu ama dışarıdan saldırı ile değil, Osmanlı’nın entelijansiyası içeriden zihnen ele geçirilerek Osmanlı durduruldu ve içeride ülkenin kendi kendini yok etmesinin yapı taşlarını döşeyecek şizofrenik bir yapı inşa edildi.İki Türkiye tasavvur edildi. Laik ve dindar. Bu iki Türkiye zamanla gerçeğe dönüştürüldü.Bu iki Türkiye üzerinden ülke içindeki sosyal-siyasî, ideolojik-kültürel kesimler arasındaki bağlar koparıldı, apayrı dünyalara fırlatıldı bu iki kesim ve sonunda birbirine düşman edilecek tohumlar ekildi.İşte yakın tarih bu yapay husûmetin icat edildiği alanlardan biri oldu. İNSANI VE VARLIĞI AZİZ BİLEN BİR İDRAKİnsanı eksene alan, insanı aziz bilen ve aziz kılan bir idrakin, bir anlayışın, bir medeniyet mefkûresinin sahibi yalnızca biz olduk, bu toprakların çilekeş çocukları.İnsanı, diğer varlıklar arasındaki yerini ve rolünü hakkıyla idrak eden sadece Müslümanlar, münhasıran da bu toprakların hakikatli hakikat çocukları olarak biz olduk.İnsanı korumak, insanın haysiyetini ve yaşama hakkını korumak bizim mümeyyiz vasfımız oldu. Bizi, diğer milletlerden ayıran en temel hasletimiz oldu bizim.Sadece insanı korumak değil. Varlığın kendi olarak varolma ve yaşama hakkını korumak, bizim medeniyetimizin bize yüklediği en temel yükümlülüktü.İnsana ve varlığa yapılan saldırıyı, biz, insanı ve varlığı yaratan Yaratıcı’ya yapılmış bir saldırı ve hadsizlik olarak gördük ve ona göre hareket ettik tarih boyunca. Varlığa, bütün mazlum toplumlara, tabiattaki korumasız mahlukâta yapılan bütün saldırılan, biz hakikate, hakikatin sahibi Hakk’a yapışmış bir saldırı olarak gördük. EPİSTEMİK KÖLELEŞME VE ZİHNÎ FELÇLEŞME O yüzden hiçbir zaman zulme boyun eğmedik. Hiçbir zaman zalime ve zulmüne sessiz kalmadık. Üstelik de Sünnîliğin Hanefilik yorumunda devletin yıkılmaması için biraz da abartılı bir şekilde devlet otoritesinin sarsılmaması, yıpratılmaması gerektiği şeklinde kavrayışa rağmen hiçbir zaman hiçbir zalimin zulmüne ortak olmadık, boyun eğmedik. Mezhebimizin kurucusu İmamı Azam’ın devletin verdiği görevi reddetmesi, bunun en mükemmel örneklerinden biridir.Türkiye’nin Batılılaşma abartısıyla iki asırdır, laiklik prangasıyla bir asırdır elini kolunu bağladılar içimizdeki İrlandalılar marifetiyle ve içeriyi sosyolojik-kültürel-zihnî çatlakların büyüdüğü, kontrolden çıkma tehlikesi taşıdığı, daha da vahimi celladına âşık tasmalı çekirgelerin başımıza ne geldiğini göremeyecekleri epistemik köleleşme ve felçleşme projesine mahkûm ettiler.Bu ülkede iki asırlık modernleşme sürecinde yaşanan yok oluş trajedisinin trajikomediye dönüştürülmesi, trajedinin görülmesini, trajediyi görecek beyinlerin yetişmesini önledi.Yusuf Kaplan Yeni Şafak
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta çocukların okula saldırmaları ve Ayla öğretmenimizle birlikte 8 çocuğumuzun hayatını kaybetmesi bizim hayal bile edemeyeceğimiz çok ürpertici bir felâket.
Evet, böylesine barbarca cinayetleri biz hayal bile edecek bir toplum değiliz. Bizim dünyamızda bu kadar ürpertici daemonik şer-şeytan figürlerin bir karşılığı yok.
DAHA BÜYÜK CİNAYETLERE KARŞI HAZIRLIKLI OLMALIYIZ
Ama korkarım ki, bu yaşadıklarımız henüz sorunun en küçük kısmı ve başlangıcı; göstergelere dikkatle baktığımızda daha büyük felâketlerin kapıda olduğunu görememek için kör olmak gerek.
Batı’daki herhangi bir ülkeyle karşılaştırıldığınızda Türkiye’de sokakların oldukça güvenli olduğunu görürsünüz ama yaşanan felâket o kadar ürpertici ki, bize, Müslüman bir topluma çok fazla, ziyadesiyle ürpertici bir cinâyet bizim için.
Önümüzdeki sosyokültürel göstergelere dikkatle baktığımızda, korkarım ki, daha büyük cinayetlere gebe bu ülke! Bunu söylemesi zor ama gerçekleri örtbas etmekle hem hiçbir yere gidemeyiz hem de hiçbir meseleyi halledemeyiz. Aksine hâdise kangrene dönüşür ve içinden çıkılmaz hallere bürünür.
SINIRLAR GENİŞLEDİ, UFUK DARALDI
Önce şunu bileceğiz: Bu toplum, çok büyük bir transformasyon geçiriyor: Kendi inançlarını, kültürünü, değerlerini terk ediyor.
Ne uğruna? Konformizm, hedonizm ve egoizm uğruna. Bütün bunları tek bir kavramla özetleyebiliriz: Oportünizm. Fırsatperestçilik. Çıkarperestlik ya da. Siz buna açgözlülük de diyebilirsiniz. Duyarsızlaşma da. Toplumun, ülkenin sorunlarına karşı duyarsızlaşma, ülkeye ve ülkenin inançlarına, değerlerine ve kültürüne aidiyetini de, aidiyet bilincini de yitirme.
Bunda dijital uygarlıkla birlikte bütün sınırların küresel ölçekte ortadan kalkmasının etkisi büyük. Kültürel, entelektüel ve tabiî her şeyden önce de ekonomik sınırlar ortadan kalktı. Sınırların ortadan kalkması, ufkun genişlemesini sağlamadı, aksine sınırlar arttıkça ufuk daraldı.
İnsanın mekân duygusunu yitirmesi, zaman duygusunu da yok etti.
Bütün bunlar doğru.
Ama bütün bunlar bizim yaşadığımız kültürel şizofreniyi ve travmayı izah etmeye yetmez.
BAŞINA NE GELDİĞİNİ BİLMEYEN TEK ÜLKE!
Türkiye kimliğini kaybetme ve yok olma tehlikesinin eşiğine sürükleniyor iki asırdır ama farkında bile değil bunun. Bu toplumun kendinden şüphe etmesini, kendini inkar ermesini ve intiharın eşiğine sürüklenmesini sağlayan Türk modernleşmesinin son derece doğal, normal bir şey olduğunu sanıyor bu ülkenin çocukları.
Daha doğrusu, aslında başına ne geldiğini bilmiyor. Böyle bir şey umurunda bile değil. Daha da vahimi, böyle bir sorunu, sorusu, derdi, problemi yok.
İşte bu ürpertici!
Bu toplum, kimliğini yitirmenin, yok olmanın eşiğine sürüklendiğini çok büyük, şok edici travmatik hâdiseler yalayınca fark ediyor.
Çocukları ateist olduğunda...
Eşcinsellik bataklığına saplandığında...
Uyuşturucu kapanına kıstırıldığında...
Cinayete kurban gittiğinde anlıyor…
Ama o zaman iş işten geçmiş oluyor.
Çok geç kalmış oluyor çünkü.
“GİZLİ EL”
Öncelikle Türkiye medeniyet değiştirme yoluna girdi. “Dil”ini (=duruşunu, duyarlıklarını, aidiyet biçimlerini), yer’ini (mevzi’sini) ve yön’ünü değiştirecekti zamanla.
Tanzimat’la başlayan süreç, üzerimize gelen Batı emperyalizmi karşısında duyulan şaşkınlık ve sersemleme sonrasında giriştiğimiz maddî / askerî toparlanma süreciydi öncelikle. Reformlar evvelemirde askerî gücümüzü, nihayetinde de iktisadî ve siyasî gücümüzü toparlama, tahkim etme süreciydi.
Görünen manzara buydu. Bu manzara gerçekti de. Ama bir de görünmeyen bir başka mekanizma devredeydi: Bir gizli el, devleti içeriden ele geçirme, bürokrasiyi emperyalistlerin çıkarları doğrultusunda dizayn etme, böyle böyle devleti İslâmî yörüngesinden uzaklaştırarak önce padişahı, sonra da halkı kendilerine mahkûm etme mücadelesi veriyordu. İngilizlerle Yahudiler, diğer Avrupalı düvel-i muazzama ile Devlet-i Aliyye’yi zayıf düşürme ve içeriden ele geçirerek içeriden teslim alma savaşı sürdürüyorlardı kullanılışlı elemanlarıyla, hainlerle birlikte.
KÜLTÜREL ŞİZOFRENİ, ZİHNÎ FELÇLEŞME VE YOK OLUŞ SÜRECİ…
Türkiye kimliğini yok edecek bir sürece girmişti. Ama toplum ne olup bittiğini anlayacak durumda değildi. Aydınların çoğu da -en azından- zihnen sömürgeleştirilmişti: Bunun fiiliyattaki karşılığı, Batıcılaşan aydınların kendi medeniyetlerini terk etmeleri, inkâr etmeleri, nihayetinde de reddetmeleri şeklinde tezahür edecekti.
Sonuçta ortaya şizofren bir durum çıkacaktı: Zoraki olarak “paralel bir toplum” icat edildi. Laik bir toplum bu. Müslüman topluma tepeden bakan, ipleri elinde tutan, ülkenin ve milletin geleceğine karar verecek bir konumda bulunan düşünme melekeleri felçleşmiş, dünyayı da, kendi dünyasını da derinlemesine olmasa az çok anlayabilecek bir kavrayıştan yoksun laik bir entelijansiya icat edilmişti.
Sonrası çorap söküğü gibi gelecekti kaçınılmaz olarak…
Laik elitokrasi ülkenin bütün kurumlarını tanımlamış, Müslümanlığa bu kurumlarda küçük de olsa bir yer bırakılmamıştı. Ama toplum bunu göremedi. Ta ki 28 Şubat darbesini, 15 Temmuz darbesini ve daha önceki darbeleri yiyene kadar…
Ülkeyi ellerinde bulunduran bürokratik oligarşi her on yılda bir topluma ayar veriyordu.
Toplum da bunu normal karşılıyordu.
Ne zaman ki, laik bürokratik oligarşinin Kamalizm (Kemalizm değil Kamalizm) laiklik adında inşa ettiği kültür, sanat, akademi ve medya rejimi köksalmaya ve sonuç vermeye başladı, işte o zaman, toplumun değerler haritasının paramparça olması, ailenin dağılması, değerlerin yerle bir olması, genç kuşakların dijital dünyanın kölelerine dönüşmesi kaçınılmazlaştı. Türkiye’de laikçilik, Kamalizm aslında bir tür nihilizm (boşverme, duyarsızlaşma) biçimiydi.
Sonuçta laikleşme sürecinin sürüklediği zihnî felçleşmenin, kültürel şizofreninin doğal ürünü kıyametin habercisi ciyayetler, katliamlar ve nihayet okul saldırıları patlak verdi kaçınılmaz olarak…
Bu felâketle başa çıkmanın tek yolu var: Bu milleti koruma kanunundan koruyarak güçlü İslâmî karakter, ahlâk ve erdemle donanmış pırlanta gibi genç Müslüman öncü kuşaklar yetiştirmek. İşte bunu yapıyoruz MTO (Medeniyet Tasavvuru Okulu) ile hamdolsun.
Vesselâm.
Yusuf Kaplan Yeni Şafak

Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta çocukların okula saldırmaları ve Ayla öğretmenimizle birlikte 8 çocuğumuzun hayatını kaybetmesi bizim hayal bile edemeyeceğimiz çok ürpertici bir felâket.Evet, böylesine barbarca cinayetleri biz hayal bile edecek bir toplum değiliz. Bizim dünyamızda bu kadar ürpertici daemonik şer-şeytan figürlerin bir karşılığı yok.DAHA BÜYÜK CİNAYETLERE KARŞI HAZIRLIKLI OLMALIYIZAma korkarım ki, bu yaşadıklarımız henüz sorunun en küçük kısmı ve başlangıcı; göstergelere dikkatle baktığımızda daha büyük felâketlerin kapıda olduğunu görememek için kör olmak gerek.Batı’daki herhangi bir ülkeyle karşılaştırıldığınızda Türkiye’de sokakların oldukça güvenli olduğunu görürsünüz ama yaşanan felâket o kadar ürpertici ki, bize, Müslüman bir topluma çok fazla, ziyadesiyle ürpertici bir cinâyet bizim için.Önümüzdeki sosyokültürel göstergelere dikkatle baktığımızda, korkarım ki, daha büyük cinayetlere gebe bu ülke! Bunu söylemesi zor ama gerçekleri örtbas etmekle hem hiçbir yere gidemeyiz hem de hiçbir meseleyi halledemeyiz. Aksine hâdise kangrene dönüşür ve içinden çıkılmaz hallere bürünür.SINIRLAR GENİŞLEDİ, UFUK DARALDIÖnce şunu bileceğiz: Bu toplum, çok büyük bir transformasyon geçiriyor: Kendi inançlarını, kültürünü, değerlerini terk ediyor.Ne uğruna? Konformizm, hedonizm ve egoizm uğruna. Bütün bunları tek bir kavramla özetleyebiliriz: Oportünizm. Fırsatperestçilik. Çıkarperestlik ya da. Siz buna açgözlülük de diyebilirsiniz. Duyarsızlaşma da. Toplumun, ülkenin sorunlarına karşı duyarsızlaşma, ülkeye ve ülkenin inançlarına, değerlerine ve kültürüne aidiyetini de, aidiyet bilincini de yitirme.Bunda dijital uygarlıkla birlikte bütün sınırların küresel ölçekte ortadan kalkmasının etkisi büyük. Kültürel, entelektüel ve tabiî her şeyden önce de ekonomik sınırlar ortadan kalktı. Sınırların ortadan kalkması, ufkun genişlemesini sağlamadı, aksine sınırlar arttıkça ufuk daraldı.İnsanın mekân duygusunu yitirmesi, zaman duygusunu da yok etti.Bütün bunlar doğru.Ama bütün bunlar bizim yaşadığımız kültürel şizofreniyi ve travmayı izah etmeye yetmez.BAŞINA NE GELDİĞİNİ BİLMEYEN TEK ÜLKE!Türkiye kimliğini kaybetme ve yok olma tehlikesinin eşiğine sürükleniyor iki asırdır ama farkında bile değil bunun. Bu toplumun kendinden şüphe etmesini, kendini inkar ermesini ve intiharın eşiğine sürüklenmesini sağlayan Türk modernleşmesinin son derece doğal, normal bir şey olduğunu sanıyor bu ülkenin çocukları.Daha doğrusu, aslında başına ne geldiğini bilmiyor. Böyle bir şey umurunda bile değil. Daha da vahimi, böyle bir sorunu, sorusu, derdi, problemi yok.İşte bu ürpertici!Bu toplum, kimliğini yitirmenin, yok olmanın eşiğine sürüklendiğini çok büyük, şok edici travmatik hâdiseler yalayınca fark ediyor.Çocukları ateist olduğunda...Eşcinsellik bataklığına saplandığında...Uyuşturucu kapanına kıstırıldığında...Cinayete kurban gittiğinde anlıyor…Ama o zaman iş işten geçmiş oluyor.Çok geç kalmış oluyor çünkü.“GİZLİ EL”Öncelikle Türkiye medeniyet değiştirme yoluna girdi. “Dil”ini (=duruşunu, duyarlıklarını, aidiyet biçimlerini), yer’ini (mevzi’sini) ve yön’ünü değiştirecekti zamanla.Tanzimat’la başlayan süreç, üzerimize gelen Batı emperyalizmi karşısında duyulan şaşkınlık ve sersemleme sonrasında giriştiğimiz maddî / askerî toparlanma süreciydi öncelikle. Reformlar evvelemirde askerî gücümüzü, nihayetinde de iktisadî ve siyasî gücümüzü toparlama, tahkim etme süreciydi.Görünen manzara buydu. Bu manzara gerçekti de. Ama bir de görünmeyen bir başka mekanizma devredeydi: Bir gizli el, devleti içeriden ele geçirme, bürokrasiyi emperyalistlerin çıkarları doğrultusunda dizayn etme, böyle böyle devleti İslâmî yörüngesinden uzaklaştırarak önce padişahı, sonra da halkı kendilerine mahkûm etme mücadelesi veriyordu. İngilizlerle Yahudiler, diğer Avrupalı düvel-i muazzama ile Devlet-i Aliyye’yi zayıf düşürme ve içeriden ele geçirerek içeriden teslim alma savaşı sürdürüyorlardı kullanılışlı elemanlarıyla, hainlerle birlikte.KÜLTÜREL ŞİZOFRENİ, ZİHNÎ FELÇLEŞME VE YOK OLUŞ SÜRECİ…Türkiye kimliğini yok edecek bir sürece girmişti. Ama toplum ne olup bittiğini anlayacak durumda değildi. Aydınların çoğu da -en azından- zihnen sömürgeleştirilmişti: Bunun fiiliyattaki karşılığı, Batıcılaşan aydınların kendi medeniyetlerini terk etmeleri, inkâr etmeleri, nihayetinde de reddetmeleri şeklinde tezahür edecekti.Sonuçta ortaya şizofren bir durum çıkacaktı: Zoraki olarak “paralel bir toplum” icat edildi. Laik bir toplum bu. Müslüman topluma tepeden bakan, ipleri elinde tutan, ülkenin ve milletin geleceğine karar verecek bir konumda bulunan düşünme melekeleri felçleşmiş, dünyayı da, kendi dünyasını da derinlemesine olmasa az çok anlayabilecek bir kavrayıştan yoksun laik bir entelijansiya icat edilmişti.Sonrası çorap söküğü gibi gelecekti kaçınılmaz olarak…Laik elitokrasi ülkenin bütün kurumlarını tanımlamış, Müslümanlığa bu kurumlarda küçük de olsa bir yer bırakılmamıştı. Ama toplum bunu göremedi. Ta ki 28 Şubat darbesini, 15 Temmuz darbesini ve daha önceki darbeleri yiyene kadar…Ülkeyi ellerinde bulunduran bürokratik oligarşi her on yılda bir topluma ayar veriyordu.Toplum da bunu normal karşılıyordu.Ne zaman ki, laik bürokratik oligarşinin Kamalizm (Kemalizm değil Kamalizm) laiklik adında inşa ettiği kültür, sanat, akademi ve medya rejimi köksalmaya ve sonuç vermeye başladı, işte o zaman, toplumun değerler haritasının paramparça olması, ailenin dağılması, değerlerin yerle bir olması, genç kuşakların dijital dünyanın kölelerine dönüşmesi kaçınılmazlaştı. Türkiye’de laikçilik, Kamalizm aslında bir tür nihilizm (boşverme, duyarsızlaşma) biçimiydi.Sonuçta laikleşme sürecinin sürüklediği zihnî felçleşmenin, kültürel şizofreninin doğal ürünü kıyametin habercisi ciyayetler, katliamlar ve nihayet okul saldırıları patlak verdi kaçınılmaz olarak…Bu felâketle başa çıkmanın tek yolu var: Bu milleti koruma kanunundan koruyarak güçlü İslâmî karakter, ahlâk ve erdemle donanmış pırlanta gibi genç Müslüman öncü kuşaklar yetiştirmek. İşte bunu yapıyoruz MTO (Medeniyet Tasavvuru Okulu) ile hamdolsun.Vesselâm.Yusuf Kaplan Yeni Şafak
Sözü eğip bükmeden açık açık söylemek gerek: Önce Şanlıurfa, ardından Kahramanmaraş’ta yaşanan okul saldırıları, bu ülkedeki eğitim sisteminin iflas ettiğini gösteriyor.
Özellikle bir öğretmenimizin ve 8 masum çocuğumuzun kurban edilmesiyle sonuçlanan Kahramanmaraş’taki saldırı, ülkemizdeki eğitim sisteminin yaşadığı sorunları çok ürpertici bir şekilde de olsa ele veriyor.
Öncelikle şunu söylemek isterim: İslâm’ın bin küsûr yıl bayraktarlığını yapmış bir toplumda böylesi bir cinayetin işlenebilecek olmasını hayal bile edebilmemiz mümkün değil’di; rüyamızda görsek inanmazdık, inanamazdık: Bizde olmaz böyle bir şey, derdik. Müslümanların çeyrek asırda siyasette / iktidar siyaseti’nde gösterdikleri çok tartışmalı ama öğretici performans ve 15 Temmuz’dan sonra sürüklendiğimiz çıkmaz sokak, toplumda İslâm’ın tartışma ve hatta eleştiri konusu yapılmasına yetti.
Ak Parti, İslâm’la o kadar özdeşleştirildi ki, Ak Parti’nin yaptığı her hata İslâm’a mal edildi. “Ak Parti, İslâm’ın doğrudan temsilcisi değil ki!” şeklinde yapılan açıklamalar, ya topu taca atmaya çalışan sorumsuzca açıklamalar ya da eziklik duygusuyla yapılan savunma psikolojinin sürüklediği çıkmaz sokaklar.
TÜRKİYE’NİN DEĞİŞEN SOSYOLOJİSİ VE DAYATILAN LAİKÇİLİK DİNİ
Türkiye’nin sosyolojisi, dünyada belki de en hızlı değişim geçiren sosyoloji: Türkiye’de uygulanan ve adına modernleşme, çağdaşlaşma gibi ayartıcı isimler konularak sürdürülen laikleşme / Batılılaşma projesi Türkiye’yi dışarıdan fiilen işgal etme zahmetine katlanmak yerine, içeriden zihnen ele geçirme projesidir.
Laiklik bu toplumun boynuna vurulmuş bir prangadır. Hâlâ tartışılması bile her tür saldırıya uğramanız için kafidir bazı devşirme olduğunu bile bilemeyen zavallı devşirilmişler / zihni işgal edilmişler tarafından.
Önce şunu bileceksiniz: Türkiye, normal, kendiliğinden bir modernleşme süreci yaşamadı; modernleşme denilen şey, Osmanlı döneminde Tanzimat’la birlikte İngilizler tarafından dayatılan Osmanlı toplumunu içeriden ele geçirerek, yani zihnen işgal ederek, Osmanlı yönetiminin (=düvel-i muazzama tarafından bilfiil satın alınan paşalarının) ülkeyi tepeden monteleme yoluyla doğrudan değil dolaylı yönetmelerle adım adım İslâm’dan uzaklaştırma projesiydi.
Yumuşak (soft / dolaylı) modernleşme projesi olarak adlandırıyorum ben Osmanlı modernleşmesini.
Cumhuriyet’e geçince bu modernleşme projesi, radikal modernleşme projesine dönüşmekle kalmadı, devletin resmî ideolojisi katına yükseltildi. Türkiye, Batı’da laikliğin anavatanı Fransa, Almanya, İsveç gibi ülkelerde bile olmayan bir absürtlüğü benimsemekten çekinmedi ve laikliği din gibi benimsedi, her şeyi laikliğe göre şekillendirmeye kalkıştı ve İslâm’ı hayatın her alanından tasfiye ederek sadece camilere hapsetti: Camiler hayattan koparıldı, kiliselere dönüştürüldü, devlet, laikliği din katına yükselttiği için “dindışı laik bir din devleti” doğdu, din’i her alanda baskıladı ve hayattan dinin izlerini silmeye çalıştı.
İSLÂM’IN HER ALANDAN TASFİYE EDİLMESİ…
Hayattan dinin izlerini silme çabası, öncelikli olarak İslâm’ı camilerden uzaklaştırmak şeklinde gerçekleşti: İslâm sadece namaza kilitlendi, imamlar, “namaz kızdırma memuru” olarak görevlendirildi, maaşları devlet tarafından öndendi imamların.
İslâm’a vurulacak en darbe, hayatın merkezinde olması gereken, her şeyin etrafında döndüğü, anlam kazandığı ve hayata anlam kattığı caminin fonksiyonlarını yitirmesi, sadece namaz kılınacak ve cenaze kaldırılacak bir ölü mekân’a, ölüler mekânına (hem ölmek için gelen hem de ölenleri defnetmek için gelinen “ölülerle” anılan ve özdeşleşen bir mekâna) dönüşmesidir.
Türkiye’de İslâm’ın protestanlaştırılması projesi, devlet tarafından uygulamaya konulmuş, din hayattan kovulmuş, camilere hapsedilmiştir, camiler de -yukarıda sözünü ettiğim anlamda- ölüler evine dönüştürülmüştür.
Türkiye’de İslâm’ın hayattan uzaklaştırması bir dirençle karşılamadı mı peki?
Bu pek mümkün olmadı. Çünkü Kur’ân öğretimi, din eğitimi, ezan, Türk müziği, İslâm kültürünün öğretilmesi resmen yasaklanmıştı. Düşünsenize, bu ülkede bu ülkenin öz müziğinin öğretilmesi bile 1976 yılına kadar yasaktı!
Bunu, emperyalistler yapabilir miydi?
Aslâ!
FİÎLÎ İŞGAL DEĞİL, ZİHNÎ İŞGAL
Böyle bir şeye kalkıştıklarında başlarına ne geleceğini, nasıl güçlü ve geldiklerine pişman edici bir direnişle karşılaşacaklarını çok iyi biliyorlardı. O yüzden Türkiye’yi fiilen işgal etmek yerine zihnen işgal etmeye karar verdi İngilizler. Aslında Tanzimat’ta başlatılan sinsi projeyi daha açıktan ama yine “çaktırmadan” devam ettirdiler.
Lozan’da, Türkiye’nin İslâmî iddialarından vazgeçmesi, bunun için hilafetin kaldırılması, laikliğe geçilmesi dayatıldı Türkiye’ye. Bu şu demekti: Türkiye dışarıdan işgal edilmeyecek, içeriden zihnen işgal edilecekti. Kendi kendini sömürgeleştirecekti ülke.
O yüzden emperyalistlerin işgal ettiklerimde uygulayacakları (ama aslâ başaramayacakları) projeler laik devlet tarafından tepeden uygulanacaktı bir mühendislik projesi olarak. Bu konuda Şerif Mardin ve Nilüfer Göle çığır açıcı öncü kitaplar yazdılar.
Bunlara “inkılaplar” denildi. Alfabe Devrimi ile toplumun medeniyet kaynaklarıyla irtibatı koparıldı. Dil devrimi ile Müslüman Türkçe’nin İslâmî ruh kökleri kurutuldu, dindışı, köksüz, ruhsuz, uydurma bir Türkçe icat edildi ve Dil Kurumu ile topluma dikte edildi, dayatıldı.
Özetle, Türkiye, içimizdeki Batıcılar tarafından topyekûn bir kültürel soykırımdan geçirildi.
Ezan bile yasaklandı. Biraz önce de değindiğim gibi, Türk halkının müziğini öğrenmesi bile yasaklandı kendi okullarında!
Nedir bunlar?
Türklerin İslâm’dan uzaklaştırılma projesi değil midir?
Dışarıdan fiilen işgal edilemeyen ülkenin içeriden zihnen ele geçirilmesi projesi değilse nedir?
Kahramanmaraş cinayetini işleyen 14 yaşındaki çocuğun cinsiyet karmaşası yaşaması, kendisini kız olarak görmesi, yurtdışından Kore’den iki erkek arkadaşıyla çoklu cinsel ilişki yaşamaları Türkiye’nin yaşadığı çift kimlikliliğin / şizofreninin ürpertici ama çok güzel metaforudur.
Ah bu Kore yok mu, Allah be..sını versin onların! Dünyayı mahvedecek bütün pisliklerin yeşertildiği ve dünyaya yerleştirildiği lanetli ülke!
Yusuf Kaplan YeniŞafak gazetesi

Sözü eğip bükmeden açık açık söylemek gerek: Önce Şanlıurfa, ardından Kahramanmaraş’ta yaşanan okul saldırıları, bu ülkedeki eğitim sisteminin iflas ettiğini gösteriyor.Özellikle bir öğretmenimizin ve 8 masum çocuğumuzun kurban edilmesiyle sonuçlanan Kahramanmaraş’taki saldırı, ülkemizdeki eğitim sisteminin yaşadığı sorunları çok ürpertici bir şekilde de olsa ele veriyor.Öncelikle şunu söylemek isterim: İslâm’ın bin küsûr yıl bayraktarlığını yapmış bir toplumda böylesi bir cinayetin işlenebilecek olmasını hayal bile edebilmemiz mümkün değil’di; rüyamızda görsek inanmazdık, inanamazdık: Bizde olmaz böyle bir şey, derdik. Müslümanların çeyrek asırda siyasette / iktidar siyaseti’nde gösterdikleri çok tartışmalı ama öğretici performans ve 15 Temmuz’dan sonra sürüklendiğimiz çıkmaz sokak, toplumda İslâm’ın tartışma ve hatta eleştiri konusu yapılmasına yetti.Ak Parti, İslâm’la o kadar özdeşleştirildi ki, Ak Parti’nin yaptığı her hata İslâm’a mal edildi. “Ak Parti, İslâm’ın doğrudan temsilcisi değil ki!” şeklinde yapılan açıklamalar, ya topu taca atmaya çalışan sorumsuzca açıklamalar ya da eziklik duygusuyla yapılan savunma psikolojinin sürüklediği çıkmaz sokaklar.TÜRKİYE’NİN DEĞİŞEN SOSYOLOJİSİ VE DAYATILAN LAİKÇİLİK DİNİTürkiye’nin sosyolojisi, dünyada belki de en hızlı değişim geçiren sosyoloji: Türkiye’de uygulanan ve adına modernleşme, çağdaşlaşma gibi ayartıcı isimler konularak sürdürülen laikleşme / Batılılaşma projesi Türkiye’yi dışarıdan fiilen işgal etme zahmetine katlanmak yerine, içeriden zihnen ele geçirme projesidir.Laiklik bu toplumun boynuna vurulmuş bir prangadır. Hâlâ tartışılması bile her tür saldırıya uğramanız için kafidir bazı devşirme olduğunu bile bilemeyen zavallı devşirilmişler / zihni işgal edilmişler tarafından.Önce şunu bileceksiniz: Türkiye, normal, kendiliğinden bir modernleşme süreci yaşamadı; modernleşme denilen şey, Osmanlı döneminde Tanzimat’la birlikte İngilizler tarafından dayatılan Osmanlı toplumunu içeriden ele geçirerek, yani zihnen işgal ederek, Osmanlı yönetiminin (=düvel-i muazzama tarafından bilfiil satın alınan paşalarının) ülkeyi tepeden monteleme yoluyla doğrudan değil dolaylı yönetmelerle adım adım İslâm’dan uzaklaştırma projesiydi.Yumuşak (soft / dolaylı) modernleşme projesi olarak adlandırıyorum ben Osmanlı modernleşmesini.Cumhuriyet’e geçince bu modernleşme projesi, radikal modernleşme projesine dönüşmekle kalmadı, devletin resmî ideolojisi katına yükseltildi. Türkiye, Batı’da laikliğin anavatanı Fransa, Almanya, İsveç gibi ülkelerde bile olmayan bir absürtlüğü benimsemekten çekinmedi ve laikliği din gibi benimsedi, her şeyi laikliğe göre şekillendirmeye kalkıştı ve İslâm’ı hayatın her alanından tasfiye ederek sadece camilere hapsetti: Camiler hayattan koparıldı, kiliselere dönüştürüldü, devlet, laikliği din katına yükselttiği için “dindışı laik bir din devleti” doğdu, din’i her alanda baskıladı ve hayattan dinin izlerini silmeye çalıştı.İSLÂM’IN HER ALANDAN TASFİYE EDİLMESİ…Hayattan dinin izlerini silme çabası, öncelikli olarak İslâm’ı camilerden uzaklaştırmak şeklinde gerçekleşti: İslâm sadece namaza kilitlendi, imamlar, “namaz kızdırma memuru” olarak görevlendirildi, maaşları devlet tarafından öndendi imamların.İslâm’a vurulacak en darbe, hayatın merkezinde olması gereken, her şeyin etrafında döndüğü, anlam kazandığı ve hayata anlam kattığı caminin fonksiyonlarını yitirmesi, sadece namaz kılınacak ve cenaze kaldırılacak bir ölü mekân’a, ölüler mekânına (hem ölmek için gelen hem de ölenleri defnetmek için gelinen “ölülerle” anılan ve özdeşleşen bir mekâna) dönüşmesidir.Türkiye’de İslâm’ın protestanlaştırılması projesi, devlet tarafından uygulamaya konulmuş, din hayattan kovulmuş, camilere hapsedilmiştir, camiler de -yukarıda sözünü ettiğim anlamda- ölüler evine dönüştürülmüştür.Türkiye’de İslâm’ın hayattan uzaklaştırması bir dirençle karşılamadı mı peki?Bu pek mümkün olmadı. Çünkü Kur’ân öğretimi, din eğitimi, ezan, Türk müziği, İslâm kültürünün öğretilmesi resmen yasaklanmıştı. Düşünsenize, bu ülkede bu ülkenin öz müziğinin öğretilmesi bile 1976 yılına kadar yasaktı!Bunu, emperyalistler yapabilir miydi?Aslâ!FİÎLÎ İŞGAL DEĞİL, ZİHNÎ İŞGALBöyle bir şeye kalkıştıklarında başlarına ne geleceğini, nasıl güçlü ve geldiklerine pişman edici bir direnişle karşılaşacaklarını çok iyi biliyorlardı. O yüzden Türkiye’yi fiilen işgal etmek yerine zihnen işgal etmeye karar verdi İngilizler. Aslında Tanzimat’ta başlatılan sinsi projeyi daha açıktan ama yine “çaktırmadan” devam ettirdiler.Lozan’da, Türkiye’nin İslâmî iddialarından vazgeçmesi, bunun için hilafetin kaldırılması, laikliğe geçilmesi dayatıldı Türkiye’ye. Bu şu demekti: Türkiye dışarıdan işgal edilmeyecek, içeriden zihnen işgal edilecekti. Kendi kendini sömürgeleştirecekti ülke.O yüzden emperyalistlerin işgal ettiklerimde uygulayacakları (ama aslâ başaramayacakları) projeler laik devlet tarafından tepeden uygulanacaktı bir mühendislik projesi olarak. Bu konuda Şerif Mardin ve Nilüfer Göle çığır açıcı öncü kitaplar yazdılar.Bunlara “inkılaplar” denildi. Alfabe Devrimi ile toplumun medeniyet kaynaklarıyla irtibatı koparıldı. Dil devrimi ile Müslüman Türkçe’nin İslâmî ruh kökleri kurutuldu, dindışı, köksüz, ruhsuz, uydurma bir Türkçe icat edildi ve Dil Kurumu ile topluma dikte edildi, dayatıldı.Özetle, Türkiye, içimizdeki Batıcılar tarafından topyekûn bir kültürel soykırımdan geçirildi.Ezan bile yasaklandı. Biraz önce de değindiğim gibi, Türk halkının müziğini öğrenmesi bile yasaklandı kendi okullarında!Nedir bunlar?Türklerin İslâm’dan uzaklaştırılma projesi değil midir?Dışarıdan fiilen işgal edilemeyen ülkenin içeriden zihnen ele geçirilmesi projesi değilse nedir?Kahramanmaraş cinayetini işleyen 14 yaşındaki çocuğun cinsiyet karmaşası yaşaması, kendisini kız olarak görmesi, yurtdışından Kore’den iki erkek arkadaşıyla çoklu cinsel ilişki yaşamaları Türkiye’nin yaşadığı çift kimlikliliğin / şizofreninin ürpertici ama çok güzel metaforudur.Ah bu Kore yok mu, Allah be..sını versin onların! Dünyayı mahvedecek bütün pisliklerin yeşertildiği ve dünyaya yerleştirildiği lanetli ülke!Yusuf Kaplan YeniŞafak gazetesi
Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’daki okul saldırıları katliama döndü. Amerika’da her gün yaşanan bizim hayal bile edemeyeceğimiz ürpertici hadiseleri yaşamaya başlamamız bizim Batı’yı yakalama konusunda çok iyi mesafe kat ettiğimizi gösteriyor!
Şaka bir yana, çok ürpertici bir felâket bu.
İki asırdır laiklik, Batılılaşma vs. diye diye yürüttüğünüz bizim değerlerimizi yok eden yıkım faaliyetiyle, bin yıl ahlak, karakter, edep ve haya timsali nesiller yetiştiren, dünyaya model insanlar armağan eden İslâm’ın o asil yüce değerlerini çöpe atarsanız olacağı budur!
Sadece şunu söyleyeceğim: İslâm’ın kökünü kurutmakla toplumun kuyusunu kazdığınızı ve milleti mezara yollayacak büyük bir felâkete imza atmayı başardığınızı hatırlatmak istiyorum.
Laikliğin kaynağı sekülerimizn bir vicdanı, bir ruhu, bir kalbi yoktur. Dünyaya tapar, güce tapar, insanî özellikleri yok sayar. Bunu anlayamadınız hâlâ!
Gönlü bütün insanlığı kuşatacak çapta güzel insanlar yetiştiren, vicdan, merhamet ve erdem sahibi İslâmî değerlerimize yeniden dönerek kendi eğitim sistemimizi kuramadığımız sürece daha çok Kahramanmaraş’lar yaşarız Allah muhafaza.
Bugün size 11 yıl önce burada yayımlanan bir yazımı, bir çığlığımı bu kez belki karşılık bulur, diyerek yeniden yayımlıyorum minik rötuşlarla...
***
Bu yazı bir çığlıktır!
Ruhumuzu, geleceğimizi, hayallerimizi, rüyalarımızı yok ediyorlar: Kendi çocuklarımız, elimizden kayıp gidiyor… Çocuklarımızı bizden koparıyorlar…
Çocuklarımıza hiçbir heyecan, coşku ve ufuk sunamayan, sömürgeci, ruhsuz eğitim sistemi; hiçbir gelecek vadetmeyen kör ve kötürüm, yoz ve yozlaştırıcı kültür hayatı; hayal göremeyen, rüyaları olmayan, bütün sermayesini daha çok “köşe döndürecek” bön ve berbat projelere yatıran sarsak ve asalak medya ve sanat rejimi, çocuklarımızı gözümüzün içine baka baka elimizden alıyor; bizden, bizi biz yapan her şeyden koparıyor el ele, kol kola, omuz omuza vererek…
Biz de seyrediyoruz çocuklarımızın gözümüzün önünde elimizden kayıp gidişini, yok olmanın eşiğine sürüklenişini…
İyi de nereye kadar sürebilir ki, bu ölümcül sessizliğimiz?
TÜRKİYE’NİN EN TEMEL SORUNU EĞİTİM SORUNU!
Türkiye’nin en temel, en hayatî sorunu, eğitim sorunudur. Eğitim sorunu, bir millî güvenlik meselesi katına yükselmiştir!
Türkiye’de sömürgeci emperyalistlerin bile yapamayacakları, yapmaya aslâ cesaret edemeyecekleri kadar çocuklarımızı kendi değerlerimizden, kendi dünyamızdan, kendi rüyalarımızdan, kendi medeniyet dinamiklerimizden uzaklaştıran, bütün iddialarını yitirmiş, bütün ideallerini kaybetmiş ilkel, ruhsuz, ufuksuz bir eğitim sistemi; yoz ve sığ bir kültür hayatı; yabancılaştırıcı ve yozlaştırıcı bir sanat ve fikir hayatı; ve her şeyi banalleştirici, berbat bir medya rejimi var!
Aberlard’ı, Racine’i, Lizts’i, Voltaire’i, Rousseau’yu, Balzac’ı, Descartes’i, Bergson’u, Derrida’yı, Godard’ı, Truffaut’yu öğretmeyen, bu kurucu figürlerin ürettiği ruhu solutmayan, gördükleri rüyaları her daim yeniden üretmeyen bir Fransız eğitim sisteminden, kültür ve düşünce hayatından, medya rejiminden söz edilebilir mi?
Bunyan’ı, Blake’i, Shakespeare’i, Locke’u, Hobbes’u, Byron’ı, Wordsworth’u, Elizabeth çağını, Victoria çağını, Turner’ı, Constable’ı öğretmeyen, yaşatmayan, yeniden üretmeyen bir eğitim sistemi İngiliz eğitim sistemi olabilir mi?
Bach’ları, Mozart’ı, Beethoven’i, Spinoza’yı, Luther’i, Kant’ı, Goethe’yi, Hegel’i, Nietzsche’yi, Husserl’i, Heidegger’i, Wagner’i öğretmeyen, yaşatmayan ve yeniden üretmeyen bir eğitim sistemi Alman eğitim sistemi olabilir mi?
Bu anaakım kurucu figürler Fransızların, İngilizlerin, Almanların iddialarının, ideallerinin, rüyalarının, hayallerinin ana kaynaklarıdır. Bu anaakım kaynakların dışında nice yan ve karşı-akım diyebileceğimiz isimler, ekoller, yaklaşımlar da var sözkonusu edilebilecek. Ama bu kadarı kâfî.
BAŞIMIZA DÜŞEN TAŞ...
Biz bize gelelim… Ve başımıza nasıl bir taş düştüğünü görelim…
Davud-u Kayserî, Kadı Burhaneddin, Molla Gurani, Molla Fenarî, Gazâlî, Yunus, Mevlânâ, Merâğî, Itrî, Fuzûlî, Bâkî, Şeyh Galip, Levnî, Karahisârî, Taşköprülüzâde, Kâtip Çelebi kimdir acaba? Ne söyler bize bu kurucu şahsiyetler bugün? Ne anlam ifade eder yarınımız için? Çocuklarımızı geçtik; elitlerimiz, aydınlarımız, yazarlarımız için hangi rüyalara, hangi ideallere, hangi ufuklara, hangi yaratıcı atılımlara kaynaklık etmiştir acaba?
Kurucu şahsiyetlerini tanımayan, onlarla aynı rüyaları paylaşamayan, onların hayallerini, heyecanlarını, coşkularını, ideallerini, çilelerini, dertlerini yaşayamayan, hissedemeyen, soluyamayan, yeni hayallere, rüyalara, coşkulara, ideallere, iddialara dönüştüremeyen kuşaklar, kendilerini tanıyabilirler mi, dünyayı, dünyanın başka kültürlerini tanıyabilirler mi?
Kendisini, kendi dünyasını, kendi medeniyet ufkunu tanıyamayan, başkasını nasıl tanısın, başkasından nasıl yararlansın ki?
Shakespeare, kaç bin kez sahnelenmiş, yeniden yorumlanmıştır; Racine, aynı Yunan tragedyasını kaç kez yeniden sahneleme ihtiyacı hissetmiştir; Kant üzerine, Wagner üzerine, Goethe üzerine, Bach’lar üzerine, Locke üzerine, Byron üzerine kaç bin kitap yazılmıştır, kaç oyun sahnelenmiştir, kaç roman, şiir, felsefe metni yazılmıştır, kaç film çekilmiştir acaba, sayılarını bile bilebilmek o kadar zor ki şu internet çağında bile…
Ya peki, Merâğî kimdir, Levnî nedir, ne der bize, bilenimiz var mıdır gerçekten? Davud-u Kayserî, Kadı Burhaneddin, Molla Guranî, Molla Fenarî bilinmeden, Osmanlı düşünce ve ilim hayatının nasıl teşekkül ettiği bilinebilir mi?
SÖMÜRGECİ EĞİTİM SİSTEMİYLE NEREYE KADAR?
Eğitim sistemimiz, sömürgecilerin yapamayacağı kadar tahribat yapıyor… Kültür hayatımız, medya dünyamız kendi kültürümüze, sanatımıza, düşünce dünyamıza o kadar yabancı, o kadar ilgisiz, o kadar kör ve sağır, o kadar duyarsız ve hatta düşmanca tavır takınıyor ki, insanın çıldırırcasına haykırası geliyor, “durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak” diye…
Bizim ahlâk, estetik ve adalet ilkeleri üzerinden insanlığa sunduğumuz görkemli ama bir o kadar da mütevazı; gittiği her yere ruh götüren, hayat bahşeden; yüzyıllarca hem zamanı, hem mekânı fetheden kurucu şahsiyetlerimizin inşa ettikleri kendi gök kubbemizi, kendi aziz medeniyetimizi tanımadan, yaşamadan ve yaşatmadan geleceğe ne söyleyebiliriz ki biz? Geleceğimizi nasıl teminat altına alabiliriz ki? Çocuklarımızın ideallerinin, ruhlarının, rüyalarının ve hayallerinin öldürülmesini nasıl önleyebiliriz ki?
Kendi hayalleri olmayanlar, başkalarının hayallerini yaşamaktan, hayallerini hayaletlere çevirmekten, başkalarının hayallerinin kölesi olmaktan, dolayısıyla yok olmaktan kurtulamazlar.
Evet, bu yazı bir çığlıktır! Yürek yangınına dönüşen, yazarına 40 küsûr yıldır uykularını haram eden bir çığlık!
Vesselâm.
Yusuf Kaplan -Yeni Şafak Gazetesi

Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’daki okul saldırıları katliama döndü. Amerika’da her gün yaşanan bizim hayal bile edemeyeceğimiz ürpertici hadiseleri yaşamaya başlamamız bizim Batı’yı yakalama konusunda çok iyi mesafe kat ettiğimizi gösteriyor!Şaka bir yana, çok ürpertici bir felâket bu.İki asırdır laiklik, Batılılaşma vs. diye diye yürüttüğünüz bizim değerlerimizi yok eden yıkım faaliyetiyle, bin yıl ahlak, karakter, edep ve haya timsali nesiller yetiştiren, dünyaya model insanlar armağan eden İslâm’ın o asil yüce değerlerini çöpe atarsanız olacağı budur!Sadece şunu söyleyeceğim: İslâm’ın kökünü kurutmakla toplumun kuyusunu kazdığınızı ve milleti mezara yollayacak büyük bir felâkete imza atmayı başardığınızı hatırlatmak istiyorum.Laikliğin kaynağı sekülerimizn bir vicdanı, bir ruhu, bir kalbi yoktur. Dünyaya tapar, güce tapar, insanî özellikleri yok sayar. Bunu anlayamadınız hâlâ!Gönlü bütün insanlığı kuşatacak çapta güzel insanlar yetiştiren, vicdan, merhamet ve erdem sahibi İslâmî değerlerimize yeniden dönerek kendi eğitim sistemimizi kuramadığımız sürece daha çok Kahramanmaraş’lar yaşarız Allah muhafaza.Bugün size 11 yıl önce burada yayımlanan bir yazımı, bir çığlığımı bu kez belki karşılık bulur, diyerek yeniden yayımlıyorum minik rötuşlarla...***Bu yazı bir çığlıktır!Ruhumuzu, geleceğimizi, hayallerimizi, rüyalarımızı yok ediyorlar: Kendi çocuklarımız, elimizden kayıp gidiyor… Çocuklarımızı bizden koparıyorlar…Çocuklarımıza hiçbir heyecan, coşku ve ufuk sunamayan, sömürgeci, ruhsuz eğitim sistemi; hiçbir gelecek vadetmeyen kör ve kötürüm, yoz ve yozlaştırıcı kültür hayatı; hayal göremeyen, rüyaları olmayan, bütün sermayesini daha çok “köşe döndürecek” bön ve berbat projelere yatıran sarsak ve asalak medya ve sanat rejimi, çocuklarımızı gözümüzün içine baka baka elimizden alıyor; bizden, bizi biz yapan her şeyden koparıyor el ele, kol kola, omuz omuza vererek…Biz de seyrediyoruz çocuklarımızın gözümüzün önünde elimizden kayıp gidişini, yok olmanın eşiğine sürüklenişini…İyi de nereye kadar sürebilir ki, bu ölümcül sessizliğimiz?TÜRKİYE’NİN EN TEMEL SORUNU EĞİTİM SORUNU!Türkiye’nin en temel, en hayatî sorunu, eğitim sorunudur. Eğitim sorunu, bir millî güvenlik meselesi katına yükselmiştir!Türkiye’de sömürgeci emperyalistlerin bile yapamayacakları, yapmaya aslâ cesaret edemeyecekleri kadar çocuklarımızı kendi değerlerimizden, kendi dünyamızdan, kendi rüyalarımızdan, kendi medeniyet dinamiklerimizden uzaklaştıran, bütün iddialarını yitirmiş, bütün ideallerini kaybetmiş ilkel, ruhsuz, ufuksuz bir eğitim sistemi; yoz ve sığ bir kültür hayatı; yabancılaştırıcı ve yozlaştırıcı bir sanat ve fikir hayatı; ve her şeyi banalleştirici, berbat bir medya rejimi var!Aberlard’ı, Racine’i, Lizts’i, Voltaire’i, Rousseau’yu, Balzac’ı, Descartes’i, Bergson’u, Derrida’yı, Godard’ı, Truffaut’yu öğretmeyen, bu kurucu figürlerin ürettiği ruhu solutmayan, gördükleri rüyaları her daim yeniden üretmeyen bir Fransız eğitim sisteminden, kültür ve düşünce hayatından, medya rejiminden söz edilebilir mi?Bunyan’ı, Blake’i, Shakespeare’i, Locke’u, Hobbes’u, Byron’ı, Wordsworth’u, Elizabeth çağını, Victoria çağını, Turner’ı, Constable’ı öğretmeyen, yaşatmayan, yeniden üretmeyen bir eğitim sistemi İngiliz eğitim sistemi olabilir mi?Bach’ları, Mozart’ı, Beethoven’i, Spinoza’yı, Luther’i, Kant’ı, Goethe’yi, Hegel’i, Nietzsche’yi, Husserl’i, Heidegger’i, Wagner’i öğretmeyen, yaşatmayan ve yeniden üretmeyen bir eğitim sistemi Alman eğitim sistemi olabilir mi?Bu anaakım kurucu figürler Fransızların, İngilizlerin, Almanların iddialarının, ideallerinin, rüyalarının, hayallerinin ana kaynaklarıdır. Bu anaakım kaynakların dışında nice yan ve karşı-akım diyebileceğimiz isimler, ekoller, yaklaşımlar da var sözkonusu edilebilecek. Ama bu kadarı kâfî.BAŞIMIZA DÜŞEN TAŞ...Biz bize gelelim… Ve başımıza nasıl bir taş düştüğünü görelim…Davud-u Kayserî, Kadı Burhaneddin, Molla Gurani, Molla Fenarî, Gazâlî, Yunus, Mevlânâ, Merâğî, Itrî, Fuzûlî, Bâkî, Şeyh Galip, Levnî, Karahisârî, Taşköprülüzâde, Kâtip Çelebi kimdir acaba? Ne söyler bize bu kurucu şahsiyetler bugün? Ne anlam ifade eder yarınımız için? Çocuklarımızı geçtik; elitlerimiz, aydınlarımız, yazarlarımız için hangi rüyalara, hangi ideallere, hangi ufuklara, hangi yaratıcı atılımlara kaynaklık etmiştir acaba?Kurucu şahsiyetlerini tanımayan, onlarla aynı rüyaları paylaşamayan, onların hayallerini, heyecanlarını, coşkularını, ideallerini, çilelerini, dertlerini yaşayamayan, hissedemeyen, soluyamayan, yeni hayallere, rüyalara, coşkulara, ideallere, iddialara dönüştüremeyen kuşaklar, kendilerini tanıyabilirler mi, dünyayı, dünyanın başka kültürlerini tanıyabilirler mi?Kendisini, kendi dünyasını, kendi medeniyet ufkunu tanıyamayan, başkasını nasıl tanısın, başkasından nasıl yararlansın ki?Shakespeare, kaç bin kez sahnelenmiş, yeniden yorumlanmıştır; Racine, aynı Yunan tragedyasını kaç kez yeniden sahneleme ihtiyacı hissetmiştir; Kant üzerine, Wagner üzerine, Goethe üzerine, Bach’lar üzerine, Locke üzerine, Byron üzerine kaç bin kitap yazılmıştır, kaç oyun sahnelenmiştir, kaç roman, şiir, felsefe metni yazılmıştır, kaç film çekilmiştir acaba, sayılarını bile bilebilmek o kadar zor ki şu internet çağında bile…Ya peki, Merâğî kimdir, Levnî nedir, ne der bize, bilenimiz var mıdır gerçekten? Davud-u Kayserî, Kadı Burhaneddin, Molla Guranî, Molla Fenarî bilinmeden, Osmanlı düşünce ve ilim hayatının nasıl teşekkül ettiği bilinebilir mi?SÖMÜRGECİ EĞİTİM SİSTEMİYLE NEREYE KADAR?Eğitim sistemimiz, sömürgecilerin yapamayacağı kadar tahribat yapıyor… Kültür hayatımız, medya dünyamız kendi kültürümüze, sanatımıza, düşünce dünyamıza o kadar yabancı, o kadar ilgisiz, o kadar kör ve sağır, o kadar duyarsız ve hatta düşmanca tavır takınıyor ki, insanın çıldırırcasına haykırası geliyor, “durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak” diye…Bizim ahlâk, estetik ve adalet ilkeleri üzerinden insanlığa sunduğumuz görkemli ama bir o kadar da mütevazı; gittiği her yere ruh götüren, hayat bahşeden; yüzyıllarca hem zamanı, hem mekânı fetheden kurucu şahsiyetlerimizin inşa ettikleri kendi gök kubbemizi, kendi aziz medeniyetimizi tanımadan, yaşamadan ve yaşatmadan geleceğe ne söyleyebiliriz ki biz? Geleceğimizi nasıl teminat altına alabiliriz ki? Çocuklarımızın ideallerinin, ruhlarının, rüyalarının ve hayallerinin öldürülmesini nasıl önleyebiliriz ki?Kendi hayalleri olmayanlar, başkalarının hayallerini yaşamaktan, hayallerini hayaletlere çevirmekten, başkalarının hayallerinin kölesi olmaktan, dolayısıyla yok olmaktan kurtulamazlar.Evet, bu yazı bir çığlıktır! Yürek yangınına dönüşen, yazarına 40 küsûr yıldır uykularını haram eden bir çığlık!Vesselâm.Yusuf Kaplan -Yeni Şafak Gazetesi