Yükleniyor...
Yükleniyor...
Vakti zamanında İran'ın İsfahan şehrinde ticaretle uğraşan bir adamın altın kafeste tuttuğu, gözü gibi baktığı, zeki ve konuşabilen bir papağanı varmış. Günün birinde adam, ticaret amacıyla Hindistan'a gitmeye karar vermiş. Hane halkının her birinin isteklerini not almış. Bu arada sevgili papağanına dönmüş ve senin bir isteğin var mı? diye sormuş, ne de olsa memleketine gidiyorum. Papağan, "sayende hiçbir eksiğim yok. Altın bir kafeste yaşıyorum. Allah için, bir dediğimi iki etmiyorsun. Yediğim önümde yemediğim ardımda. Daha ne isteyeyim! Ama memleket işte, kuş da olsan özlüyorsun. Eğer Hint eline varırsan, Delhi'nin kuzeyinde bir orman var. Orada akrabalarım yaşıyor. Onlara benden selam söyle. Özellikle benim, senin yanında altın bir kafeste yaşadığımı eklemeyi unutma. Döndüğün zaman gördüklerini bana anlatman yeter" demiş. Tüccar gitmiş, işlerini görmüş. Dönüş için hazırlık yaparken papağanının isteği aklına gelmiş. Sorup soruşturarak Delhi'nin kuzeyindeki ormana gitmiş. Bakmış, sürü sürü Papağanlar ağaçların dallarına tünemişler. Onlara seslenmiş: "Sizin bir akrabanız benim yanımda yaşıyor. Durumu çok iyi, kendisini altın bir kafeste yaşatıyorum. Size selamı var". O sırada yaşlı ve tecrübeli bir papağan tünediği dalda can çekişir gibi çırpınmaya başlamış, sonra küt diye yere düşmüş. Tüccar, zavallı kuş, akrabasının hasretine dayanamayıp öldü, diye üzülmüş. Günler süren yolculuğun sonunda evine varmış. Hane halkının siparişlerini vermiş. Ama papağana bakmak bile istemiyormuş. Papağan sormuş: "Ne yaptın, gittin mi ormana, akrabalarımı gördün mü?" "Keşke gitmeseydim, gördüklerimi duymak istemezsin" demiş. Papağan ısrar etmiş, "ne olursa olsun söyle" demiş. Adam olanı biteni anlatınca bu sefer papağan kafeste önce can çekişir gibi çırpınmaya başlamış, sonra da olduğu yerde can vermiş. Tüccar, ne yaptım ben, önce ormandaki papağanın, şimdi de sevgili papağanımın ölümüne sebep oldum diyerek papağanın cansız bedenini gözyaşları içinde kafesten çıkarırken papağan açık pencereden uçarak kayıplara karışmış. Meğer Delhi'deki yaşlı ve tecrübeli akraba, kafesten nasıl kurtulacağının yolunu göstermiş.
Büyük Britanya Kralı III. Charles, geçen hafta, zamanlaması manidar, dört günlük bir ABD gezisine çıkmıştı bildiğiniz gibi. Allah için, krallar gibi karşılandı. Karşılıklı laf sokmalar; Biz olmasaydık şimdi Almanca konuşuyordunuz, yok, asıl biz olmasaydık şimdi siz Fransızca konuşuyor olacaktınız salvoları. Trump'ın kırdığı potlar...gibi hususların anlamını, yedi yirmi dört ekranlarda olan uzmanlar daha iyi bilirler. Benim dikkatimi, Charles'ın Trump'a verdiği hediye çekti. İkinci dünya savaşı sırasında denize indirilen HMS Trump (İsim benzerliği de manidar) isimli denizaltının kulesinden alınmış bir çan. Hediyeyi takdim ederken "ne zaman başın sıkışırsa bu çanı çal. Hemen yardımına koşarız" diye son derece manidar bir mesaj verdi.
Tabi İsfahanlı tüccarın kafeslediği papağanın hikayesi aklıma geldi. "Kral bu, kaçın kurası? Trump'ın farkında olmaması kuvvetli bir ihtimal olsa da derin ve tecrübeli İngiliz aklı, ABD'nin Hürmüz'de Acem kündesiyle kafeslendiğinin, tuş olmak üzere olduğunun farkında. Trump'ın yaramazlıklarına, yaşlı kıta Avrupa'sını aşağılamasına, liderlerini dünyanın gözü önünde zor durumda bırakan çiğliklerine rağmen yaşlı ve tecrübeli emperyalist Büyük Britanya, bir anne şefkatiyle elini uzatarak medeniyetin haylaz çocuğunu düştüğü tuzaktan kurtarmanın yolunu gösteriyor" dedim.
Eğer mesajı anlamışsa Trump'ın, meseleyi Çan-Haç zeminine çekmesi kuvvetle muhtemeldir. Üzerine Epstein iğrençliği sıçramış ve adı soykırımcıya çıkmış İsrail hamiliği ters tepti çünkü.
Britanya, Trump'a "çanı çalarak (Zangoçluk yaparak) Papa'dan af dile, yoksa Hürmüz'de boğulacaksın" diyor
Vahdettin İnce Star

Vakti zamanında İran'ın İsfahan şehrinde ticaretle uğraşan bir adamın altın kafeste tuttuğu, gözü gibi baktığı, zeki ve konuşabilen bir papağanı varmış. Günün birinde adam, ticaret amacıyla Hindistan'a gitmeye karar vermiş. Hane halkının her birinin isteklerini not almış. Bu arada sevgili papağanına dönmüş ve senin bir isteğin var mı? diye sormuş, ne de olsa memleketine gidiyorum. Papağan, "sayende hiçbir eksiğim yok. Altın bir kafeste yaşıyorum. Allah için, bir dediğimi iki etmiyorsun. Yediğim önümde yemediğim ardımda. Daha ne isteyeyim! Ama memleket işte, kuş da olsan özlüyorsun. Eğer Hint eline varırsan, Delhi'nin kuzeyinde bir orman var. Orada akrabalarım yaşıyor. Onlara benden selam söyle. Özellikle benim, senin yanında altın bir kafeste yaşadığımı eklemeyi unutma. Döndüğün zaman gördüklerini bana anlatman yeter" demiş. Tüccar gitmiş, işlerini görmüş. Dönüş için hazırlık yaparken papağanının isteği aklına gelmiş. Sorup soruşturarak Delhi'nin kuzeyindeki ormana gitmiş. Bakmış, sürü sürü Papağanlar ağaçların dallarına tünemişler. Onlara seslenmiş: "Sizin bir akrabanız benim yanımda yaşıyor. Durumu çok iyi, kendisini altın bir kafeste yaşatıyorum. Size selamı var". O sırada yaşlı ve tecrübeli bir papağan tünediği dalda can çekişir gibi çırpınmaya başlamış, sonra küt diye yere düşmüş. Tüccar, zavallı kuş, akrabasının hasretine dayanamayıp öldü, diye üzülmüş. Günler süren yolculuğun sonunda evine varmış. Hane halkının siparişlerini vermiş. Ama papağana bakmak bile istemiyormuş. Papağan sormuş: "Ne yaptın, gittin mi ormana, akrabalarımı gördün mü?" "Keşke gitmeseydim, gördüklerimi duymak istemezsin" demiş. Papağan ısrar etmiş, "ne olursa olsun söyle" demiş. Adam olanı biteni anlatınca bu sefer papağan kafeste önce can çekişir gibi çırpınmaya başlamış, sonra da olduğu yerde can vermiş. Tüccar, ne yaptım ben, önce ormandaki papağanın, şimdi de sevgili papağanımın ölümüne sebep oldum diyerek papağanın cansız bedenini gözyaşları içinde kafesten çıkarırken papağan açık pencereden uçarak kayıplara karışmış. Meğer Delhi'deki yaşlı ve tecrübeli akraba, kafesten nasıl kurtulacağının yolunu göstermiş.Büyük Britanya Kralı III. Charles, geçen hafta, zamanlaması manidar, dört günlük bir ABD gezisine çıkmıştı bildiğiniz gibi. Allah için, krallar gibi karşılandı. Karşılıklı laf sokmalar; Biz olmasaydık şimdi Almanca konuşuyordunuz, yok, asıl biz olmasaydık şimdi siz Fransızca konuşuyor olacaktınız salvoları. Trump'ın kırdığı potlar...gibi hususların anlamını, yedi yirmi dört ekranlarda olan uzmanlar daha iyi bilirler. Benim dikkatimi, Charles'ın Trump'a verdiği hediye çekti. İkinci dünya savaşı sırasında denize indirilen HMS Trump (İsim benzerliği de manidar) isimli denizaltının kulesinden alınmış bir çan. Hediyeyi takdim ederken "ne zaman başın sıkışırsa bu çanı çal. Hemen yardımına koşarız" diye son derece manidar bir mesaj verdi.Tabi İsfahanlı tüccarın kafeslediği papağanın hikayesi aklıma geldi. "Kral bu, kaçın kurası? Trump'ın farkında olmaması kuvvetli bir ihtimal olsa da derin ve tecrübeli İngiliz aklı, ABD'nin Hürmüz'de Acem kündesiyle kafeslendiğinin, tuş olmak üzere olduğunun farkında. Trump'ın yaramazlıklarına, yaşlı kıta Avrupa'sını aşağılamasına, liderlerini dünyanın gözü önünde zor durumda bırakan çiğliklerine rağmen yaşlı ve tecrübeli emperyalist Büyük Britanya, bir anne şefkatiyle elini uzatarak medeniyetin haylaz çocuğunu düştüğü tuzaktan kurtarmanın yolunu gösteriyor" dedim.Eğer mesajı anlamışsa Trump'ın, meseleyi Çan-Haç zeminine çekmesi kuvvetle muhtemeldir. Üzerine Epstein iğrençliği sıçramış ve adı soykırımcıya çıkmış İsrail hamiliği ters tepti çünkü.Britanya, Trump'a "çanı çalarak (Zangoçluk yaparak) Papa'dan af dile, yoksa Hürmüz'de boğulacaksın" diyorVahdettin İnce Star
Kur'an'da başta insanlar olmak üzere canlıların yaratılması anlamında kullanılan fiiller arasında "Z.R.E" (ilk harfi peltek (Z) son harfi (hemze) fiili de kullanılır. Bu kelime, tohum saçma ve serpme anlamına gelir. Toprağın üzerinde olmayı ama yerinde sabit kalacak şekilde kökleşmemeyi ifade eder. İnsanlar açısından bir arayışı, benzerini bulmayı sembolize ediyor. Nitekim Adem-Havva kıssası da cennetten yeryüzüne inişten sonra Adem'in eşini araması da böyle bir sembolik anlatıma örnektir. Bir yerde sabit kalmayacaksın ki maddi ve manevi anlamda yeni kimseler, yeni yüzler, yeni kültürler, yeni medeniyetler tanıyasın. Kur'an'da insanların, bu şekilde yeryüzüne serpilmelerinin, kabileler ve halklar olarak saçılmış olmalarının amacı "tanışma" olarak isimlendirilmesi de bu yaratılış yönlendirmesine yönelik bir işarettir. İnsandan istenen şey, ilişkiler ağı kurarak maddi ve manevi anlamda çoğalmaktır. İnsan "yabancı"larla tanıştığı oranda zenginleşir, çoğalır.
Bitkilerde ise durum bundan farklıdır. Bitkilerin bir yerde sabit kalmaları, yere kök salmaları, aralarında yabancı (ayrık) otların olmaması gerekir. Nitekim bitkiler için kullanılan kelime yine "Z.R.A" dır. Sağlam bir kökleşmeyi, keskin bir sabitliği ifade etmesi bakımından ilk harf keskin "Z" dir ve son harf de yerleşiklik anlamını çağrıştıran "ayn" harfidir. Bitkinin zengin ve verimli olması, çoğalması için araya yabancı unsurların (ayrık otlarının) karışmaması gerekir.
Hayvan ise bitki ile insan arasında bir yerde duruyor. Sabit ve toprağa kök salmış olmaması bakımından insana bakan bir tarafı var. Ama tek soy, tek kabile, diğer bir ifadeyle tek tür üzere sabit kalması ve genellikle yanında yabancı tür istememesi itibarıyla da bitkiye yakındır.
Bir de "Z.R.W" (Zera diye okunur) fiili var. O da tohumun havaya savrulması, toz zerrecikleri halinde kaybolup gitmesi demektir. Bu bakımdan insan türünün yeni yüzleri, yeni kültürleri, yeni medeniyetleri arama, bulma çabasının bir sabiteye, bir kültüre, bir stratejiye dayanmadan, özünü yitirmiş halde başkalarının peşinde savulup havada yok olmasını sembolize eder.
Dilin ve canlı hayatın sunduğu bu imkanlar, sosyolojinin doğal eğilimlerini kavramamızı kolaylaştırır. Sosyoloji, tıpkı dilin bu eğilimi gibi sürekli bir gezip çoğalma eğilimi içindedir. Yaratılış insana bir sabite verir, birey olmak, bir ailede büyümek, bir kabileye veya kavime mensup olmak gibi. Ama yalın fıtrata sahip insanları, kümeleri gözlemlediğimiz zaman her fırsatta çoğalma eğiliminde olduklarını da görürüz. Doğuştan anne-baba, kardeş, akraba halesi ile kuşatılmış olmakla beraber sürekli ve tabbi bir sevk ile bu çemberi genişletme pratiklerini sergiler, süt kardeşliği, dünürlük, kirvelik, dostluk, arkadaşlık gibi.
Mahlukatın dünyadaki konumlanışları, dilin bunu ifade biçimi ve farklı pratiklerin sembolik davranışları İslam'ın insanın önüne koyduğu vizyonu destekler niteliktedir. Bu bakımdan İslam'a göre aile ve kabile düzeyinde sabit kalmak, araya yabancı unsur almamak bitkisel bir hayatı, kavim ve ulus düzeyine kendini hapsetmek hayvanlara özgü tek soyluluğu kutsamak, ümmet çerçevesi içinde ve yukarıda sayılan bütün aşamaları gözeterek insanlık bütünüyle buluşmak da insanı ya da insan-ı kamili temsil eder. Fakat yaratılış itibarıyla bahşedilmiş aile, kabile, kavim ve ümmet gibi sosyolojik aşamaları yok sayan bir evrensellik ise tohumun hiçbir verim sunmadan havaya savrulması gibi bir bereketsizliği, verimsizliği ifade eder.
Batı medeniyeti, dilin, sosyolojinin ve İslam'ın tabii bir uyum içinde oluşturdukları bu varoluşsal ilişki ağlarını çözerek insanları her türlü tabii ilişki ile bağlarını koparmış bir bireyselliğe veya kabileciliğe, diğer bir ifadeyle bitkisel hayata; yahut tek tür esasına dayanan ırkçı bir ulusçuluğa hapsederek hayvanlara özgü bir soyperestliğe veya bütün bu kümeleri hiçe sayan bir savrulmuşluk enternasyonalizmine mahkum etmektedir.
Batı medeniyeti, insanlık için büyük bir tehdittir.
Vahdettin İnce -Star

Kur'an'da başta insanlar olmak üzere canlıların yaratılması anlamında kullanılan fiiller arasında "Z.R.E" (ilk harfi peltek (Z) son harfi (hemze) fiili de kullanılır. Bu kelime, tohum saçma ve serpme anlamına gelir. Toprağın üzerinde olmayı ama yerinde sabit kalacak şekilde kökleşmemeyi ifade eder. İnsanlar açısından bir arayışı, benzerini bulmayı sembolize ediyor. Nitekim Adem-Havva kıssası da cennetten yeryüzüne inişten sonra Adem'in eşini araması da böyle bir sembolik anlatıma örnektir. Bir yerde sabit kalmayacaksın ki maddi ve manevi anlamda yeni kimseler, yeni yüzler, yeni kültürler, yeni medeniyetler tanıyasın. Kur'an'da insanların, bu şekilde yeryüzüne serpilmelerinin, kabileler ve halklar olarak saçılmış olmalarının amacı "tanışma" olarak isimlendirilmesi de bu yaratılış yönlendirmesine yönelik bir işarettir. İnsandan istenen şey, ilişkiler ağı kurarak maddi ve manevi anlamda çoğalmaktır. İnsan "yabancı"larla tanıştığı oranda zenginleşir, çoğalır.Bitkilerde ise durum bundan farklıdır. Bitkilerin bir yerde sabit kalmaları, yere kök salmaları, aralarında yabancı (ayrık) otların olmaması gerekir. Nitekim bitkiler için kullanılan kelime yine "Z.R.A" dır. Sağlam bir kökleşmeyi, keskin bir sabitliği ifade etmesi bakımından ilk harf keskin "Z" dir ve son harf de yerleşiklik anlamını çağrıştıran "ayn" harfidir. Bitkinin zengin ve verimli olması, çoğalması için araya yabancı unsurların (ayrık otlarının) karışmaması gerekir.Hayvan ise bitki ile insan arasında bir yerde duruyor. Sabit ve toprağa kök salmış olmaması bakımından insana bakan bir tarafı var. Ama tek soy, tek kabile, diğer bir ifadeyle tek tür üzere sabit kalması ve genellikle yanında yabancı tür istememesi itibarıyla da bitkiye yakındır.Bir de "Z.R.W" (Zera diye okunur) fiili var. O da tohumun havaya savrulması, toz zerrecikleri halinde kaybolup gitmesi demektir. Bu bakımdan insan türünün yeni yüzleri, yeni kültürleri, yeni medeniyetleri arama, bulma çabasının bir sabiteye, bir kültüre, bir stratejiye dayanmadan, özünü yitirmiş halde başkalarının peşinde savulup havada yok olmasını sembolize eder.Dilin ve canlı hayatın sunduğu bu imkanlar, sosyolojinin doğal eğilimlerini kavramamızı kolaylaştırır. Sosyoloji, tıpkı dilin bu eğilimi gibi sürekli bir gezip çoğalma eğilimi içindedir. Yaratılış insana bir sabite verir, birey olmak, bir ailede büyümek, bir kabileye veya kavime mensup olmak gibi. Ama yalın fıtrata sahip insanları, kümeleri gözlemlediğimiz zaman her fırsatta çoğalma eğiliminde olduklarını da görürüz. Doğuştan anne-baba, kardeş, akraba halesi ile kuşatılmış olmakla beraber sürekli ve tabbi bir sevk ile bu çemberi genişletme pratiklerini sergiler, süt kardeşliği, dünürlük, kirvelik, dostluk, arkadaşlık gibi.Mahlukatın dünyadaki konumlanışları, dilin bunu ifade biçimi ve farklı pratiklerin sembolik davranışları İslam'ın insanın önüne koyduğu vizyonu destekler niteliktedir. Bu bakımdan İslam'a göre aile ve kabile düzeyinde sabit kalmak, araya yabancı unsur almamak bitkisel bir hayatı, kavim ve ulus düzeyine kendini hapsetmek hayvanlara özgü tek soyluluğu kutsamak, ümmet çerçevesi içinde ve yukarıda sayılan bütün aşamaları gözeterek insanlık bütünüyle buluşmak da insanı ya da insan-ı kamili temsil eder. Fakat yaratılış itibarıyla bahşedilmiş aile, kabile, kavim ve ümmet gibi sosyolojik aşamaları yok sayan bir evrensellik ise tohumun hiçbir verim sunmadan havaya savrulması gibi bir bereketsizliği, verimsizliği ifade eder.Batı medeniyeti, dilin, sosyolojinin ve İslam'ın tabii bir uyum içinde oluşturdukları bu varoluşsal ilişki ağlarını çözerek insanları her türlü tabii ilişki ile bağlarını koparmış bir bireyselliğe veya kabileciliğe, diğer bir ifadeyle bitkisel hayata; yahut tek tür esasına dayanan ırkçı bir ulusçuluğa hapsederek hayvanlara özgü bir soyperestliğe veya bütün bu kümeleri hiçe sayan bir savrulmuşluk enternasyonalizmine mahkum etmektedir.Batı medeniyeti, insanlık için büyük bir tehdittir.Vahdettin İnce -Star
Çocukların belli bir yaştan sonra okulda eğitim görmeye başlamaları hem ülkelerin yasaları hem de dünyanın koşulları gereği bir zorunluluktur. Dolayısıyla biz, çocuk eğitimi açısından ailenin rolü son derece önemlidir derken amacımız, Batı medeniyetinden referans alan zorunlu eğitim sistemi çarklarına dahil olmadan önce çocuğun, ilk çocukluk dönemlerini fıtri çizgisini bir şekilde koruyan aile ortamında geçirmesinin gerekliliğini vurgulamaktır. Çünkü aile aşaması, çocuğun ileriki hayatı açısından adeta bir bağışıklık sistemi gibi koruyuculuk işlevini görür. Çocuk, eğitiminin bu ilk aşamasını, anne ve babasını, ailesini gözlemleyerek, taklit ederek, onlara benzemeye çalışarak geçirir. Sözlü telkin ve formel eğitimden öte, göstererek eğitmek esasına dayanır bu aşama. Çoğu anne baba bilincinde olmasa da kendi anne babasından tevarüs ettiği ahlaki normları davranış kalıpları içinde çocuğuna yansıtır çünkü. Ahlaki ilkeler, doğru davranışlar tamamen fiili olarak çocuğun ruhuna işlenir böylece. Bu ortam mahalle, köy vb toplumsal ortamlarla da pekiştirilir.
Ardından gelen formel eğitimin, normalde çocuğun görsellik aşamasında edindiği ahlaki ilkeleri pekiştirici ve geliştirici bir doğrultuda olması beklenir. Fakat modern batılı eğitim sistemi, önceki yazımızda da işaret ettiğimiz gibi, çocuğun bu doğal ve fıtri yönelimini tersine çevirme, etkisizleştirme esasına dayanıyor. O yüzden bir çocuğun bu yıkıcı etkiden kurtulması ancak önceki aşamanın alabildiğine güçlendirilmesi ile mümkündür. Çocuğun kişiliği ve kimliği anne ve babanın, ailenin himayesinde şekillenir. Henüz bu kişilik şekillenmeden çocuğun çok erken yaşta okul öncesi eğitim adı altında fıtri ortamdan uzaklaştırılması, tam oluşmamış kişiliğin batılı eğitim müfredatı karşısında savunmasız kalması anlamına gelir. Günümüzde çokça yaygınlaşan ahlaki erozyon ve kişilik sapmaları da bunun göstergesidir. O yüzden peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Her çocuk fıtrat üzere doğar. Sonra anne babası onu Yahudileştirir, Hristiyanlaştırır veya Mecusileştirir". Bu hadisin varit olduğu çevrede aile, genel olarak İslami kültürle beslenen bir muhitte şekillenmemişti henüz. Dolayısıyla anne babalar çocuğun yaratılışının esasını oluşturan fıtri çizgiyi sürdürecek nitelikte olmadıkları için kendi yanlış normlarını onlara empoze ederlerdi. Nitekim hadiste, "Müslümanlaştırırlar" şeklinde bir ifade yer almıyor. Çünkü çocuğun fıtrat üzere olması, zaten Müslüman olması anlamına gelir. Bu açıdan hadisin işaret ettiği aile, bugünkü İslam kültürüyle beslenen aileden ziyade modern eğitim sistemine, diğer bir ifadeyle okula tekabül etmektedir. Böyle olunca, yukarıdaki hadisi günümüz realitesine uyarlarsak "her çocuk İslami kültürle beslenen aile ortamında fıtrat üzere yetişir. Batılı eğitim sistemi ise onu deistleştirir, agnostikleştirir veya ateistleştirir" şeklinde anlamak gerekir. Çünkü modern batılı eğitim sistemi, çocuğun fıtri kişiliğini tersyüz etme esasına dayanıyor. Bugün eğitim sistemi, çocukları Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapmıyor, ancak günümüzde revaçta olan sekülerlik dininin mezhepleri konumundaki deizim, agnostizm, ateizm, nihilizm gibi versiyonlarına kapılacak kıvama getiriyor. O yüzden bizim önemini vurguladığımız aile, İslam kültürüyle beslenen ailedir.
Bu aile günümüzde mevcut mudur? Bu soruya bugünkü koşullarda olumlu cevap vermek son derece güçtür. En önemlisi, iyi niyetli ve donanımlı da olsalar anne ve babalar çalışmak zorundadırlar. Çocuk da bakıcılara ve okul öncesi eğitim kurumlarına teslim edilir doğal olarak. Çocuğun bu bakıcıların elinde ve kurumlarda fıtrat doğrultusunda yetişmesi ihtimali ise son derece zayıftır.
İyi niyetli çabalar gösterilse de Milli Eğitim Bakanlığı'nın Batı referanslı eğitim müfredatı karşısında yapacaklarının son derece sınırlı olduğu bir gerçektir. Şu halde yardımcı ders kitapları hazırlar gibi ailenin güçlendirilmesine ve İslami kültürden beslenen ailelerin mevcut halleriyle de olsa korunmasına yönelik çalışmalar yapılabilir. Büyük şehirlerde ise okul öncesi eğitimin fıtrat doğrultusunda yönlendirici bir fonksiyon oynamaları sağlanabilir.
Son okul baskınlarındaki katil faillerin de maktul mağdurların da çocuk olmaları da gösteriyor ki bu bir hayat memat meselesidir.
"O halde dine, Allah'ın insanların yaratılışına esas kıldığı fıtrata yönel" (Rum, 30).
Vahdettin İnce -Star

Çocukların belli bir yaştan sonra okulda eğitim görmeye başlamaları hem ülkelerin yasaları hem de dünyanın koşulları gereği bir zorunluluktur. Dolayısıyla biz, çocuk eğitimi açısından ailenin rolü son derece önemlidir derken amacımız, Batı medeniyetinden referans alan zorunlu eğitim sistemi çarklarına dahil olmadan önce çocuğun, ilk çocukluk dönemlerini fıtri çizgisini bir şekilde koruyan aile ortamında geçirmesinin gerekliliğini vurgulamaktır. Çünkü aile aşaması, çocuğun ileriki hayatı açısından adeta bir bağışıklık sistemi gibi koruyuculuk işlevini görür. Çocuk, eğitiminin bu ilk aşamasını, anne ve babasını, ailesini gözlemleyerek, taklit ederek, onlara benzemeye çalışarak geçirir. Sözlü telkin ve formel eğitimden öte, göstererek eğitmek esasına dayanır bu aşama. Çoğu anne baba bilincinde olmasa da kendi anne babasından tevarüs ettiği ahlaki normları davranış kalıpları içinde çocuğuna yansıtır çünkü. Ahlaki ilkeler, doğru davranışlar tamamen fiili olarak çocuğun ruhuna işlenir böylece. Bu ortam mahalle, köy vb toplumsal ortamlarla da pekiştirilir.Ardından gelen formel eğitimin, normalde çocuğun görsellik aşamasında edindiği ahlaki ilkeleri pekiştirici ve geliştirici bir doğrultuda olması beklenir. Fakat modern batılı eğitim sistemi, önceki yazımızda da işaret ettiğimiz gibi, çocuğun bu doğal ve fıtri yönelimini tersine çevirme, etkisizleştirme esasına dayanıyor. O yüzden bir çocuğun bu yıkıcı etkiden kurtulması ancak önceki aşamanın alabildiğine güçlendirilmesi ile mümkündür. Çocuğun kişiliği ve kimliği anne ve babanın, ailenin himayesinde şekillenir. Henüz bu kişilik şekillenmeden çocuğun çok erken yaşta okul öncesi eğitim adı altında fıtri ortamdan uzaklaştırılması, tam oluşmamış kişiliğin batılı eğitim müfredatı karşısında savunmasız kalması anlamına gelir. Günümüzde çokça yaygınlaşan ahlaki erozyon ve kişilik sapmaları da bunun göstergesidir. O yüzden peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur:"Her çocuk fıtrat üzere doğar. Sonra anne babası onu Yahudileştirir, Hristiyanlaştırır veya Mecusileştirir". Bu hadisin varit olduğu çevrede aile, genel olarak İslami kültürle beslenen bir muhitte şekillenmemişti henüz. Dolayısıyla anne babalar çocuğun yaratılışının esasını oluşturan fıtri çizgiyi sürdürecek nitelikte olmadıkları için kendi yanlış normlarını onlara empoze ederlerdi. Nitekim hadiste, "Müslümanlaştırırlar" şeklinde bir ifade yer almıyor. Çünkü çocuğun fıtrat üzere olması, zaten Müslüman olması anlamına gelir. Bu açıdan hadisin işaret ettiği aile, bugünkü İslam kültürüyle beslenen aileden ziyade modern eğitim sistemine, diğer bir ifadeyle okula tekabül etmektedir. Böyle olunca, yukarıdaki hadisi günümüz realitesine uyarlarsak "her çocuk İslami kültürle beslenen aile ortamında fıtrat üzere yetişir. Batılı eğitim sistemi ise onu deistleştirir, agnostikleştirir veya ateistleştirir" şeklinde anlamak gerekir. Çünkü modern batılı eğitim sistemi, çocuğun fıtri kişiliğini tersyüz etme esasına dayanıyor. Bugün eğitim sistemi, çocukları Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapmıyor, ancak günümüzde revaçta olan sekülerlik dininin mezhepleri konumundaki deizim, agnostizm, ateizm, nihilizm gibi versiyonlarına kapılacak kıvama getiriyor. O yüzden bizim önemini vurguladığımız aile, İslam kültürüyle beslenen ailedir.Bu aile günümüzde mevcut mudur? Bu soruya bugünkü koşullarda olumlu cevap vermek son derece güçtür. En önemlisi, iyi niyetli ve donanımlı da olsalar anne ve babalar çalışmak zorundadırlar. Çocuk da bakıcılara ve okul öncesi eğitim kurumlarına teslim edilir doğal olarak. Çocuğun bu bakıcıların elinde ve kurumlarda fıtrat doğrultusunda yetişmesi ihtimali ise son derece zayıftır.İyi niyetli çabalar gösterilse de Milli Eğitim Bakanlığı'nın Batı referanslı eğitim müfredatı karşısında yapacaklarının son derece sınırlı olduğu bir gerçektir. Şu halde yardımcı ders kitapları hazırlar gibi ailenin güçlendirilmesine ve İslami kültürden beslenen ailelerin mevcut halleriyle de olsa korunmasına yönelik çalışmalar yapılabilir. Büyük şehirlerde ise okul öncesi eğitimin fıtrat doğrultusunda yönlendirici bir fonksiyon oynamaları sağlanabilir.Son okul baskınlarındaki katil faillerin de maktul mağdurların da çocuk olmaları da gösteriyor ki bu bir hayat memat meselesidir."O halde dine, Allah'ın insanların yaratılışına esas kıldığı fıtrata yönel" (Rum, 30).Vahdettin İnce -Star
Geçen hafta Türkiye, Urfa-Siverek ve Maraş'ta yaşanan kanlı okul baskınlarıyla sarsıldı. Ona yakın çocuk ve bir öğretmen akıl almaz cinayetlerle bu hayattan koptular. Her halde yüreğimize düşen alevi anlatacak söz "evlat acısı"dır. İnsanımızın en hassas olduğu, başkasının başına da gelse hemen empati kurduğu elim bir hadisedir evlat acısı. Sadece ülkemize has bir duyarlılık değil bu, bütün dillerde "Allah kimseye evlat acısı vermesin" anlamında bir söz vardır mutlaka. Çünkü acılar içinde eşi, menendi yok. Kendimden bilirim. O yüzden ne zaman bir annenin "Yavrum..." diye göğsünü döve döve feryat ettiğini, bir babanın "evladım..." diye ciğerinden kan çeker gibi gözyaşı döktüğünü görsem, evladımı yitirdiğim günlerde bir arkadaşımın beni arayarak "artık senin sırtında bir çentik açıldı. Ömür boyu geçmeyecek bu yara, kabuk bağlamayacak" deyişini hatırlar, sırtımın tam ortasında bir çentik yumrusu varmış gibi hissederim. Ah! kadar ağır.
Dersim'de Gülistan Doku ve Van'da Rojin Kabaiş adlı kızlarımızın kaybolmaları ve kuvvetle muhtemeldir ki cinayete kurban gitmeleri, ülkemizin acı gündeminin başında geliyor. Ve daha niceleri. Mesela PKK musibetinde kaç evladını yitirdi bu millet! Bu yüzden bu yoğunlukta ve hatta bu sistematiklikte evlat acısının yaşanması, yaşatılması doğal değildir dememek elde değil. Evlatlarımıza yönelik, Firavunvari sistematik bir soykırım var diye haykırası geliyor insanın.
Kur'an, Firavun oğullarının (Al-i Firavun) İsrail oğullarının evlatlarını sistematik bir soykırıma tabi tuttuğunu "oğullarını boğazlıyor, kızlarını da utanmazlaştırıyordu" (Kassas, 4) ifadesiyle anlatıyor. Bu ifade genellikle "oğullarını boğazlıyor, kızlarını sağ bırakıyordu" şeklinde tercüme edilir. Oysa ifadenin orijinali olan "istihya" kelimesi, bazı müfessirlere göre, "hayat" kökünden değil, "haya" (utanma) kökünden geliyor. Tarihsel realiteye ve mevcut duruma baktığımız zaman, bir milletin kadınlarını "utanmaz" (hayasız) kılınmasının soykırım sisteminin mantığına ve pratiğine daha uygun olduğunu söyleyebiliriz. Çağdaş Batı Medeniyetinin, kurumsal bir Firavun düzeni olarak her fırsatta çıkardığı savaşlarla, ipe sapa gelmez gerekçelerle başlattığı iç çatışmalarla sömürgesi, uydusu, hayranı, azat kabul etmez kölesi kıldığı milletlerin erkeklerini her gün boğazladığını, medya, TV dizisi, sinema, sosyal medya, eğitim sistemi ve güya edebiyat aracılığıyla kadınlarını, kızlarını hayasızlaştırdığını görüyoruz.
Kur'an, Firavun düzeninin insan evladına yönelik bu sistematik soykırımına karşı ailenin, özellikle annenin korumacılığını ön plana çıkararak ifsat edici düzenin etkisini ortadan kaldırmanın, azaltmanın yolunu gösteriyor. Bunu da Firavun'un eline düşen çocuk Musa'nın, ifsat sisteminden, öz annesinin sütü ile beslenmesi sayesinde korunması metaforu üzerinden anlatıyor. Yaşanan olaylar ve yüzyıllık ifsat sisteminin pratiği gösteriyor ki Firavunvari Batı medeniyeti, ailenin bu koruyucu etkisini bertaraf etmek ve çocukları düzmece tanrıların gönüllü kurbanları olarak yetiştirmek için her zamankinden daha yoğun bir saldırıyı organize etmektedir. Çocuğu ne kadar erken ailenin, özellikle annenin himayesinden kurtarırsam o kadar çabuk ve o kadar etkili bir şekilde imha eder, süfli amaçlarım için kullanabilirim mantığıyla hareket etmektedir. Çocuklar daha ağızları süt kokarken anne kucağından koparılıp "ana okulları" adı altında hayatlarının başlarında himayesizleştirilmektedirler.
Annenin fıtri himayesinden yoksun bırakılmış çocuklar, okulların fıtrat akıntısına karşı kürek çeken bu müfredatlarıyla başa çıkamazlar. Bu müfredata fıtri bir rota çizilmezse millet olarak da sırtımıza daha çok çentik atılır.
Vahdettin İnce -Star

Geçen hafta Türkiye, Urfa-Siverek ve Maraş'ta yaşanan kanlı okul baskınlarıyla sarsıldı. Ona yakın çocuk ve bir öğretmen akıl almaz cinayetlerle bu hayattan koptular. Her halde yüreğimize düşen alevi anlatacak söz "evlat acısı"dır. İnsanımızın en hassas olduğu, başkasının başına da gelse hemen empati kurduğu elim bir hadisedir evlat acısı. Sadece ülkemize has bir duyarlılık değil bu, bütün dillerde "Allah kimseye evlat acısı vermesin" anlamında bir söz vardır mutlaka. Çünkü acılar içinde eşi, menendi yok. Kendimden bilirim. O yüzden ne zaman bir annenin "Yavrum..." diye göğsünü döve döve feryat ettiğini, bir babanın "evladım..." diye ciğerinden kan çeker gibi gözyaşı döktüğünü görsem, evladımı yitirdiğim günlerde bir arkadaşımın beni arayarak "artık senin sırtında bir çentik açıldı. Ömür boyu geçmeyecek bu yara, kabuk bağlamayacak" deyişini hatırlar, sırtımın tam ortasında bir çentik yumrusu varmış gibi hissederim. Ah! kadar ağır.Dersim'de Gülistan Doku ve Van'da Rojin Kabaiş adlı kızlarımızın kaybolmaları ve kuvvetle muhtemeldir ki cinayete kurban gitmeleri, ülkemizin acı gündeminin başında geliyor. Ve daha niceleri. Mesela PKK musibetinde kaç evladını yitirdi bu millet! Bu yüzden bu yoğunlukta ve hatta bu sistematiklikte evlat acısının yaşanması, yaşatılması doğal değildir dememek elde değil. Evlatlarımıza yönelik, Firavunvari sistematik bir soykırım var diye haykırası geliyor insanın.Kur'an, Firavun oğullarının (Al-i Firavun) İsrail oğullarının evlatlarını sistematik bir soykırıma tabi tuttuğunu "oğullarını boğazlıyor, kızlarını da utanmazlaştırıyordu" (Kassas, 4) ifadesiyle anlatıyor. Bu ifade genellikle "oğullarını boğazlıyor, kızlarını sağ bırakıyordu" şeklinde tercüme edilir. Oysa ifadenin orijinali olan "istihya" kelimesi, bazı müfessirlere göre, "hayat" kökünden değil, "haya" (utanma) kökünden geliyor. Tarihsel realiteye ve mevcut duruma baktığımız zaman, bir milletin kadınlarını "utanmaz" (hayasız) kılınmasının soykırım sisteminin mantığına ve pratiğine daha uygun olduğunu söyleyebiliriz. Çağdaş Batı Medeniyetinin, kurumsal bir Firavun düzeni olarak her fırsatta çıkardığı savaşlarla, ipe sapa gelmez gerekçelerle başlattığı iç çatışmalarla sömürgesi, uydusu, hayranı, azat kabul etmez kölesi kıldığı milletlerin erkeklerini her gün boğazladığını, medya, TV dizisi, sinema, sosyal medya, eğitim sistemi ve güya edebiyat aracılığıyla kadınlarını, kızlarını hayasızlaştırdığını görüyoruz.Kur'an, Firavun düzeninin insan evladına yönelik bu sistematik soykırımına karşı ailenin, özellikle annenin korumacılığını ön plana çıkararak ifsat edici düzenin etkisini ortadan kaldırmanın, azaltmanın yolunu gösteriyor. Bunu da Firavun'un eline düşen çocuk Musa'nın, ifsat sisteminden, öz annesinin sütü ile beslenmesi sayesinde korunması metaforu üzerinden anlatıyor. Yaşanan olaylar ve yüzyıllık ifsat sisteminin pratiği gösteriyor ki Firavunvari Batı medeniyeti, ailenin bu koruyucu etkisini bertaraf etmek ve çocukları düzmece tanrıların gönüllü kurbanları olarak yetiştirmek için her zamankinden daha yoğun bir saldırıyı organize etmektedir. Çocuğu ne kadar erken ailenin, özellikle annenin himayesinden kurtarırsam o kadar çabuk ve o kadar etkili bir şekilde imha eder, süfli amaçlarım için kullanabilirim mantığıyla hareket etmektedir. Çocuklar daha ağızları süt kokarken anne kucağından koparılıp "ana okulları" adı altında hayatlarının başlarında himayesizleştirilmektedirler.Annenin fıtri himayesinden yoksun bırakılmış çocuklar, okulların fıtrat akıntısına karşı kürek çeken bu müfredatlarıyla başa çıkamazlar. Bu müfredata fıtri bir rota çizilmezse millet olarak da sırtımıza daha çok çentik atılır.Vahdettin İnce -Star