Yükleniyor...
Yükleniyor...
İnsanoğlu, iki asırdır uzaydaki kara deliklerin varlığını tartışıyor ve gelinen noktada artık ispatlanmış hayli bilgi olduğu söyleniyor. Bunlar özetle, yıldızların ölümüyle oluşuyorlar, olay ufku denilen bir sınırları var, o sınırı aşan gökcisimlerini hatta ışığı bile parça parça edip yutuyorlar ve bulunduğumuz galakside on milyon ile bir milyar arasında kara delik bulunduğu tahmin ediliyor. Güneşi de yutabilirler mi? yakınında dolaşırsa tabi ki yutabilir. Artık o, yerin ve göklerin sahibinin takdirine kalmış.
Matematik dersinde sıfırla çarpılan veya sıfırla bölünen sayı ne kadar büyük olursa bir anda sıfıra dönüştüğü için ona “yutan eleman” dendiği gibi kara delik tabiri de yutucu vasfıyla günlük hayatta da kullanılır hale geldi. Mesela internet, kendisine yaklaşan insan türünü içine çektiği için bir çeşit kara delik gibi yorumlanıyor.
Özellikle ekonomi, bu kavramı çok sevdiği için o alanda yoğun kullanılıyor. Mesela vergilendirilemeyen kayıt dışı ekonomi, yasadışı elde edilen kara para, verimsiz kamu harcamaları, dış ticaret açığı, yüksek borçluluk ve faiz yükü, kaynağı belirsiz para çıkışları gibi konuların hepsi kara delik başlığı ile ifade ediliyor.
Kanser hücrelerinin de insan vücudunda bir çeşit kara delikler olduğu söylenebilir. Tabi bugün, hareketsiz yaşam, bilinçsiz beslenme, stres gibi birçok risk faktörü de buna dahil edilebilir.
Aslında kara delik tabiri en çok insanın ruh alemine uygun.
Çünkü Hz. Ali'nin(ra): "Sen kendini küçük bir cisim sanırsın, ama en büyük kâinat sende gizlidir" sözü uzayda ne varsa, insanda da onun bir izdüşümünü aramak gerektiğine işaret eder.
Bu hususta da yine en güzel tespitler Bediüzzamanda diyebiliriz:
“.. Madem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem'a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma. Çünkü çok küçük şeyler var, çok büyükleri bir cihette yutar. Nasıl küçük bir cam parçasında gök, yıldızlarıyla beraber içine girip gark oluyor. Hardal gibi küçük kuvve-i hafızanda, senin sahife-i a'mâlin ekseri ve sahaif-i ömrün ağlebi içine girdiği gibi, çok cüz'î küçük şeyler var, öyle büyük eşyayı bir cihette yutar, istiab eder (içine alır).”
Kimi çok okumuştur, ama bir küçük noktaya saplantısı ile bütün marifet okyanusu, o delikten boşalır gider. Kimi çok amel etmiştir ama basit bir kibir ve gururu ile bütün amelleri silinir gider.
O yüzden İslam, bir takva nizamıdır yani bütünlüğü zorunlu bir sakınma disiplinidir. Dinin tamamına inandığını söylediği halde bir ayetin bir harfini inkâr eden kimse, o harf yüzünden cehennemin dibini boylar.
O yüzden “namaz kılarız ama zekat vermeyiz, oruç tutarız ama cihada katılmayız” türünden pazarlıkçı parçacılık daha İslamın ilk yıllarında reddedilmiştir.
O yüzden Üstad şöyle uyarır: “Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırıyor.”
O yüzden “tevbe ile büyük günah, ısrar ile de küçük günah yoktur” kaidesince “nasıl olsa kebairden sayılmaz” gibi bir yanılsamaya kapılarak hiçbir günah hafife alınamaz.
Peki sosyal hayattaki kara delikler?
Kemalizmin, dünyadan izole edici, küçültücü ve çoğunu müntesiplerinin bile kabul etmediği demode ilkelerine rağmen, iki asırdır sayısız darbe, ihtilal girişimi, muhtıra, dışardan içerden türlü türlü operasyona, çözümsüz sorunlara ve sorunlu çözümlere rağmen varlığını sürdüren seksenbeş milyonluk devasa bir ülke kara deliksiz olur mu?
Uzaydaki kara delikler, insan iradesinin dışında olduğu için onları incelemek fantastik bir merak ve cazip keşifler kapsamında görülebilir.
Fakat dünyadaki kara deliklerin hepsi, insan iradesiyle kapatılması, düzeltilmesi, halledilmesi, en azından kaçınılması imkân dahilinde arızalar olduğuna göre öğrenilmiş çaresizlik, ümitsizlik ve yanlış kadercilik ile geçiştirilemez, ihmal edilemez, teslim olunamaz, normal görülemez, alıştık diye yadsınamaz.
Savunma sanayinde hızlı bir ivme yakalarsınız ama kendi insanınızı sokaktaki itlere yem ederseniz, koca rakamları sıfırla çarpmaya başlamışsınız demektir.
Bölgesel bir aktör olma yolunda ciddi mesafe alırsınız ama neslinizin bağıra bağıra tükenme alarmı verdiğini gördüğünüz halde çözüm olarak kadınlara tır şoförlüğü, köpeklere annelik, boşanan kadına ömür boyu nafaka, otuz yaşına kadar zorunlu eğitim ve devamlı kariyer diye kara delikleri inci gibi dizmekte ısrar ederseniz, istediğiniz kadar aile yılı değil, aile asrı, aile çağı, aile saniyesi deyin bütün sayıları sıfırla bölmeye kararlısınız demektir.
İmam Hatip Liseleri, Kuran Kursları, binlerce hafız, dindarlaştırma adımları diye güzel işlere imza atarsınız ama ahlaksızlığın daniskası olan kimi konserleri, festivalleri, magazin programlarını, çıplak reklamcılığı, zinayı, sıfır kontrollü sosyal medyayı, sanal kumarı veya vergilendirilen kumarı alabildiğine teşvik ederseniz, hangi kara deliğin neyi ne kadar yutacağını da umursamıyorsunuz demektir.
Makamlardaki çıkar ve rant kara delikleri.
Hiçbir şekilde ciddiye alınmayan kamudaki savurganlık kara delikleri.
Ve daha niceleri.
Bu ülke bu kadar kara deliğin arasından geçerek yoluna devam ediyor.
Hiç biri bizi yutamaz diye efelenmek beyhude.
Yutmamalı, yutturmamalı ya Hu.
Özkan Yaman Doğruhaber

İnsanoğlu, iki asırdır uzaydaki kara deliklerin varlığını tartışıyor ve gelinen noktada artık ispatlanmış hayli bilgi olduğu söyleniyor. Bunlar özetle, yıldızların ölümüyle oluşuyorlar, olay ufku denilen bir sınırları var, o sınırı aşan gökcisimlerini hatta ışığı bile parça parça edip yutuyorlar ve bulunduğumuz galakside on milyon ile bir milyar arasında kara delik bulunduğu tahmin ediliyor. Güneşi de yutabilirler mi? yakınında dolaşırsa tabi ki yutabilir. Artık o, yerin ve göklerin sahibinin takdirine kalmış.Matematik dersinde sıfırla çarpılan veya sıfırla bölünen sayı ne kadar büyük olursa bir anda sıfıra dönüştüğü için ona “yutan eleman” dendiği gibi kara delik tabiri de yutucu vasfıyla günlük hayatta da kullanılır hale geldi. Mesela internet, kendisine yaklaşan insan türünü içine çektiği için bir çeşit kara delik gibi yorumlanıyor.Özellikle ekonomi, bu kavramı çok sevdiği için o alanda yoğun kullanılıyor. Mesela vergilendirilemeyen kayıt dışı ekonomi, yasadışı elde edilen kara para, verimsiz kamu harcamaları, dış ticaret açığı, yüksek borçluluk ve faiz yükü, kaynağı belirsiz para çıkışları gibi konuların hepsi kara delik başlığı ile ifade ediliyor.Kanser hücrelerinin de insan vücudunda bir çeşit kara delikler olduğu söylenebilir. Tabi bugün, hareketsiz yaşam, bilinçsiz beslenme, stres gibi birçok risk faktörü de buna dahil edilebilir.Aslında kara delik tabiri en çok insanın ruh alemine uygun.Çünkü Hz. Ali'nin(ra): "Sen kendini küçük bir cisim sanırsın, ama en büyük kâinat sende gizlidir" sözü uzayda ne varsa, insanda da onun bir izdüşümünü aramak gerektiğine işaret eder.Bu hususta da yine en güzel tespitler Bediüzzamanda diyebiliriz:“.. Madem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem'a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma. Çünkü çok küçük şeyler var, çok büyükleri bir cihette yutar. Nasıl küçük bir cam parçasında gök, yıldızlarıyla beraber içine girip gark oluyor. Hardal gibi küçük kuvve-i hafızanda, senin sahife-i a'mâlin ekseri ve sahaif-i ömrün ağlebi içine girdiği gibi, çok cüz'î küçük şeyler var, öyle büyük eşyayı bir cihette yutar, istiab eder (içine alır).”Kimi çok okumuştur, ama bir küçük noktaya saplantısı ile bütün marifet okyanusu, o delikten boşalır gider. Kimi çok amel etmiştir ama basit bir kibir ve gururu ile bütün amelleri silinir gider.O yüzden İslam, bir takva nizamıdır yani bütünlüğü zorunlu bir sakınma disiplinidir. Dinin tamamına inandığını söylediği halde bir ayetin bir harfini inkâr eden kimse, o harf yüzünden cehennemin dibini boylar.O yüzden “namaz kılarız ama zekat vermeyiz, oruç tutarız ama cihada katılmayız” türünden pazarlıkçı parçacılık daha İslamın ilk yıllarında reddedilmiştir.O yüzden Üstad şöyle uyarır: “Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırıyor.”O yüzden “tevbe ile büyük günah, ısrar ile de küçük günah yoktur” kaidesince “nasıl olsa kebairden sayılmaz” gibi bir yanılsamaya kapılarak hiçbir günah hafife alınamaz.Peki sosyal hayattaki kara delikler?Kemalizmin, dünyadan izole edici, küçültücü ve çoğunu müntesiplerinin bile kabul etmediği demode ilkelerine rağmen, iki asırdır sayısız darbe, ihtilal girişimi, muhtıra, dışardan içerden türlü türlü operasyona, çözümsüz sorunlara ve sorunlu çözümlere rağmen varlığını sürdüren seksenbeş milyonluk devasa bir ülke kara deliksiz olur mu?Uzaydaki kara delikler, insan iradesinin dışında olduğu için onları incelemek fantastik bir merak ve cazip keşifler kapsamında görülebilir.Fakat dünyadaki kara deliklerin hepsi, insan iradesiyle kapatılması, düzeltilmesi, halledilmesi, en azından kaçınılması imkân dahilinde arızalar olduğuna göre öğrenilmiş çaresizlik, ümitsizlik ve yanlış kadercilik ile geçiştirilemez, ihmal edilemez, teslim olunamaz, normal görülemez, alıştık diye yadsınamaz.Savunma sanayinde hızlı bir ivme yakalarsınız ama kendi insanınızı sokaktaki itlere yem ederseniz, koca rakamları sıfırla çarpmaya başlamışsınız demektir.Bölgesel bir aktör olma yolunda ciddi mesafe alırsınız ama neslinizin bağıra bağıra tükenme alarmı verdiğini gördüğünüz halde çözüm olarak kadınlara tır şoförlüğü, köpeklere annelik, boşanan kadına ömür boyu nafaka, otuz yaşına kadar zorunlu eğitim ve devamlı kariyer diye kara delikleri inci gibi dizmekte ısrar ederseniz, istediğiniz kadar aile yılı değil, aile asrı, aile çağı, aile saniyesi deyin bütün sayıları sıfırla bölmeye kararlısınız demektir.İmam Hatip Liseleri, Kuran Kursları, binlerce hafız, dindarlaştırma adımları diye güzel işlere imza atarsınız ama ahlaksızlığın daniskası olan kimi konserleri, festivalleri, magazin programlarını, çıplak reklamcılığı, zinayı, sıfır kontrollü sosyal medyayı, sanal kumarı veya vergilendirilen kumarı alabildiğine teşvik ederseniz, hangi kara deliğin neyi ne kadar yutacağını da umursamıyorsunuz demektir.Makamlardaki çıkar ve rant kara delikleri.Hiçbir şekilde ciddiye alınmayan kamudaki savurganlık kara delikleri.Ve daha niceleri.Bu ülke bu kadar kara deliğin arasından geçerek yoluna devam ediyor.Hiç biri bizi yutamaz diye efelenmek beyhude.Yutmamalı, yutturmamalı ya Hu.Özkan Yaman Doğruhaber
Rus esaretinden döndükten sonra İstanbul’da halkı emperyalistlere karşı bilinçlendirmek için dağıttığı Hutuvat-ı Sitte risalesinde Üstad, dönemin İngiliz işgalcilerine; “Ey ekpekü'l-küpekâ'dan tekepküp etmiş köpek” (ey köpeklerin en köpeğinden köpekleşmiş köpek!) diye seslenir.
Hırs ve tamahkarlık için maymunlaşmak, hile ve dolandırıcılık için tilkileşmek, acımasızlık için canavarlaşmak, rezillik ve hınzırlaşmak, kabalık için ayılaşmak, korkaklık için kedileşmek, hainlik için akrepleşmek yılanlaşmak, gönüllü kölelik için eşekleşmek, inatçılık için keçileşmek ve katırlaşmak, kin için develeşmek yine çakallık, sansarlık, sazanlık gibi diğer kötü vasıfları hayvanlarla niteleme usulü, insan kalmanın kıymetine atıf yapar.
Foucault Sarkacı isimli romanında köpeklerle yalnız yaşayanların, onu insanlaştırmakla övündüklerini, oysa aslında kendilerinin köpekleştiğini söyleyen Umberto Eco, köpeklerin necisliği üzerine hayli hassas olan Şâfiî mezhebine mensup bir Müslüman değil, bildiğin İtalyalı.
Kur’an-ı Kerim’de avcılık için eğitilenlerden başka, iki yerde daha köpek geçer. Bunlardan biri Ashab-ı Kehf’in köpeğidir. Rablerine iman eden ve kralın önünde kıyam eden yiğid gençlerin köpeği. Diğeri ise Belam’ın benzetildiği köpek.
Birincisi yani Kıtmir ve o da mağarada diğerleriyle ilahi takdirin özel muamelesine mazhar oluyor. Ayette köpeğin ön ayaklarını uzatarak uyuduğu belirtiliyor. Yani o gençlere kendini öyle benzetmeye çalıştı ki, onlar gibi ayaklarını uzattı. Kimi rivayetlerde cennete bile gireceğinden bahsedilen bu köpek, başta sufiler olmak üzere birçok hikmet ehline çok şey söyletmiştir.
Mesela; Şeyh Sadî (ks) şöyle der: “Lût aleyhisselâmın karısı, fâsıklarla beraber olduğu için seviyesini kaybetti; fâsıklaştı. Ashâb-ı Kehf’in Kıtmîr’i ise, sâlihlere bekçilik yaptığı için kelplikten kurtularak insânî vasıf kazandı.”
Diğeri ise, Allah’ın kendisine lutfettiği ilmi kendisinden bilen ve İsm-i Azam gibi duaların kabulüne vesile olan ve çok özel yetkiyi de suiistimal eden Bel‘am bin Bâûrâ için kullanılan köpekleşme tasviridir.
“Bu adamın durumu, kovsan da kendi haline bıraksan da dilini sarkıtıp durmadan soluyan köpeğin durumuna benzer.” (A‘râf 7/175-176)
Kaynaklarda bu kişinin Ümeyye b. Ebü’s-Salt es-Sekafî veya Nu‘mân b. Sayfî er-Râhib olduğuna dair görüşler olsa da sonuçta şablon uyunca hepsi aynı kategoriye girmiş oluyor.
Başkasına verilmeyen özel ilimlerle halk içinde seçilmişken ve o ilmiyle değer görüyorken, üstelik ilmin yanında kabul edilecek duaların sırrına da erdirilmişken dünyanın şatafatına, menfaatine, debdebesine, konforuna, ışıltısına, büyüsüne, süsüne aldanıp işin sırrını kaçıran önce meşhur sonra mağrur nihayetinde mendebur kişilik.
Köpeğin “dilini sarkıtması” (lehs), klasik tefsirlerde doymazlık ve sürekli istek hâli olarak yorumlanır. Köpeğe taş atılsa çoğu zaman o taşı da kemik zanneder ve koklar. Susadığı zaman sabredemez, toprak yer. Yüz köpeğe yetecek kadar et verseniz, kimseyle paylaşmak istemez. Mevlânâ Hazretleri o yüzden terbiye edilmeyen nefs-i emmareyi, bencil ve hevaperest hırsındaki sınırsızlık ve saldırganlık ile köpeğe benzetir.
Her halükârda soluyup durması hakkında ise araştırmalar şöyle diyor: Köpeklerde ter bezleri sınırlı olduğundan vücut ısısını ağızdan soluma ile dengeliyorlar. Bu davranış, koşunca olur ama dururken de devam edebilir. Yani “sebep ortadan kalksa bile nefes nefese kalma hali sürer.” Bunun, psikolojideki karşılığı koşullanmış davranış ve bağımlılık döngüsüdür. İnsan da bir şeye bağımlı olunca, sebep varken yapar sebep yokken de yapar. Artık yaptığı şey, anlamsız bir refleks haline gelmiştir. Sebebe bağlı değil, karaktere dönüşmüş bir sapma hâliyle bilgi var ama etkisizdir uyarı var ama sonuçsuzdur vicdan var ama susturulmuştur.
Aynı surenin iki ayet sonrası da -Allahu alem- bir yönüyle bu durumu açıklamaktadır: “Kalpleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar.” (A’raf: 179)
Velhasıl, insanoğlu Hak’tan ne kadar uzaklaşırsa filan hayvanı beslemese de huy, üslup ve yaşam tarzı olarak ona benzemekle kalmayacak, ondan çok daha aşağı seviyeye düşecektir.
Allah muhafaza.
Özkan Yaman Doğruhaber

Rus esaretinden döndükten sonra İstanbul’da halkı emperyalistlere karşı bilinçlendirmek için dağıttığı Hutuvat-ı Sitte risalesinde Üstad, dönemin İngiliz işgalcilerine; “Ey ekpekü'l-küpekâ'dan tekepküp etmiş köpek” (ey köpeklerin en köpeğinden köpekleşmiş köpek!) diye seslenir.Hırs ve tamahkarlık için maymunlaşmak, hile ve dolandırıcılık için tilkileşmek, acımasızlık için canavarlaşmak, rezillik ve hınzırlaşmak, kabalık için ayılaşmak, korkaklık için kedileşmek, hainlik için akrepleşmek yılanlaşmak, gönüllü kölelik için eşekleşmek, inatçılık için keçileşmek ve katırlaşmak, kin için develeşmek yine çakallık, sansarlık, sazanlık gibi diğer kötü vasıfları hayvanlarla niteleme usulü, insan kalmanın kıymetine atıf yapar.Foucault Sarkacı isimli romanında köpeklerle yalnız yaşayanların, onu insanlaştırmakla övündüklerini, oysa aslında kendilerinin köpekleştiğini söyleyen Umberto Eco, köpeklerin necisliği üzerine hayli hassas olan Şâfiî mezhebine mensup bir Müslüman değil, bildiğin İtalyalı.Kur’an-ı Kerim’de avcılık için eğitilenlerden başka, iki yerde daha köpek geçer. Bunlardan biri Ashab-ı Kehf’in köpeğidir. Rablerine iman eden ve kralın önünde kıyam eden yiğid gençlerin köpeği. Diğeri ise Belam’ın benzetildiği köpek.Birincisi yani Kıtmir ve o da mağarada diğerleriyle ilahi takdirin özel muamelesine mazhar oluyor. Ayette köpeğin ön ayaklarını uzatarak uyuduğu belirtiliyor. Yani o gençlere kendini öyle benzetmeye çalıştı ki, onlar gibi ayaklarını uzattı. Kimi rivayetlerde cennete bile gireceğinden bahsedilen bu köpek, başta sufiler olmak üzere birçok hikmet ehline çok şey söyletmiştir.Mesela; Şeyh Sadî (ks) şöyle der: “Lût aleyhisselâmın karısı, fâsıklarla beraber olduğu için seviyesini kaybetti; fâsıklaştı. Ashâb-ı Kehf’in Kıtmîr’i ise, sâlihlere bekçilik yaptığı için kelplikten kurtularak insânî vasıf kazandı.”Diğeri ise, Allah’ın kendisine lutfettiği ilmi kendisinden bilen ve İsm-i Azam gibi duaların kabulüne vesile olan ve çok özel yetkiyi de suiistimal eden Bel‘am bin Bâûrâ için kullanılan köpekleşme tasviridir.“Bu adamın durumu, kovsan da kendi haline bıraksan da dilini sarkıtıp durmadan soluyan köpeğin durumuna benzer.” (A‘râf 7/175-176)Kaynaklarda bu kişinin Ümeyye b. Ebü’s-Salt es-Sekafî veya Nu‘mân b. Sayfî er-Râhib olduğuna dair görüşler olsa da sonuçta şablon uyunca hepsi aynı kategoriye girmiş oluyor.Başkasına verilmeyen özel ilimlerle halk içinde seçilmişken ve o ilmiyle değer görüyorken, üstelik ilmin yanında kabul edilecek duaların sırrına da erdirilmişken dünyanın şatafatına, menfaatine, debdebesine, konforuna, ışıltısına, büyüsüne, süsüne aldanıp işin sırrını kaçıran önce meşhur sonra mağrur nihayetinde mendebur kişilik.Köpeğin “dilini sarkıtması” (lehs), klasik tefsirlerde doymazlık ve sürekli istek hâli olarak yorumlanır. Köpeğe taş atılsa çoğu zaman o taşı da kemik zanneder ve koklar. Susadığı zaman sabredemez, toprak yer. Yüz köpeğe yetecek kadar et verseniz, kimseyle paylaşmak istemez. Mevlânâ Hazretleri o yüzden terbiye edilmeyen nefs-i emmareyi, bencil ve hevaperest hırsındaki sınırsızlık ve saldırganlık ile köpeğe benzetir.Her halükârda soluyup durması hakkında ise araştırmalar şöyle diyor: Köpeklerde ter bezleri sınırlı olduğundan vücut ısısını ağızdan soluma ile dengeliyorlar. Bu davranış, koşunca olur ama dururken de devam edebilir. Yani “sebep ortadan kalksa bile nefes nefese kalma hali sürer.” Bunun, psikolojideki karşılığı koşullanmış davranış ve bağımlılık döngüsüdür. İnsan da bir şeye bağımlı olunca, sebep varken yapar sebep yokken de yapar. Artık yaptığı şey, anlamsız bir refleks haline gelmiştir. Sebebe bağlı değil, karaktere dönüşmüş bir sapma hâliyle bilgi var ama etkisizdir uyarı var ama sonuçsuzdur vicdan var ama susturulmuştur.Aynı surenin iki ayet sonrası da -Allahu alem- bir yönüyle bu durumu açıklamaktadır: “Kalpleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar.” (A’raf: 179)Velhasıl, insanoğlu Hak’tan ne kadar uzaklaşırsa filan hayvanı beslemese de huy, üslup ve yaşam tarzı olarak ona benzemekle kalmayacak, ondan çok daha aşağı seviyeye düşecektir.Allah muhafaza.Özkan Yaman Doğruhaber
Endülüs’ün hazin öyküsünde ilginç bir detay vardır. Denir ki, ülkenin dağılışında ve yıkılışında işleri güçleri birbirleriyle uğraşmak ve birbirlerinin hatalarını, noksanlarını aramak olan bin beş yüzden fazla kanaat çevresinin de büyük payı vardı.
Muhtemelen her biri, hadiste geçen yetmiş üç fırkadan kurtulan “fırka-yı naciye”nin de “taife-i mansura”nın da kendisi olduğunu iddia ediyordu. Oysa bir grubun diğerinden daha doğru düşünmesi, kurtulmasına yetmeyecekti.
“Bir fitne olmayacak sandılar, körleştiler, sağırlaştılar.” (Mâide 71)
Endülüs’ün güneşi de bir gün batabilirdi. Bu ihtimalin ilm-i siyaseti, felekler kadar çekici gelmedi nedense?
Rodrigo’nun göl kenarında balık tutmakla meşgul olduğunu, kendileriyle ilgilenmediğini sandılar.
Alfonso’nun av peşinde koştuğunu, Tuleytula (Toledo) diye bir hayalinin olmadığını varsaydılar.
Fernando’nun, şaraplarıyla övünmekten aklına ne Kurtuba (Cordoba) ne de İşbiliyye (Sevilla) gelir zannettiler.
Sonuçta diğer acı öyküler gibi nice ders bırakıp veda ettiler.
İyi de kulağa küpe gibi takılmadıktan sonra sonra ibretlerden kütüphaneler kurulsa ne olur.
Yolun kılavuzu, pusulası ve haritası yapılmadıktan sonra öğütlerden medrese yapılsa ne olur?
Müminlerin uhuvvetini ve ittihadını anlatan ayetleri hadisleri ve menkıbeleri en etkili vaazlarla anlatmak güzel. Ama ondan daha güzeli, bunları sahada hatırlamak değil mi.
Elhamdülillah, bu hususta hayli nimete erdirilmiş bir mektebin şahidiyiz.
Farklı İslami çevrelerden konukların davet edildiği bir programda Hafız Hüsrev Altınbaşak Merhum’un başından geçen latif bir hadiseyi anlatınca, sohbetin sonunda iki kişi yanaşıp şöyle demişlerdi: “Biz çok duygulandık, biz, sizi çok bilmiyoruz, tanımıyoruz fakat siz bizim hocamızdan örnek verdiniz.”
Ne yani Hoca sizin diye bize kendisinden bahsetmek yasak mı diye latife yapmıştık.
İslamın aziz ahkamı, şiarları uğruna çaba harcamış, zahmet çekmiş, istikametten ayrılmamış bütün Allah dostlarını bal için çiçek bilmek ne muazzam bir lütfu ilâhidir. Rabbim şükredenlerden eylesin. Ve edebimizi muhafaza buyursun.
İşgal rejimini boykot ederken birleşmenin lezzetini aldığımıza göre ve Gazze’deki kardeşlerimiz için ses verirken yan yana durmanın kıymetini farkettiğimize göre bu kapıyı genişletmek herkesin boynunun borcudur.
Bu Ülke’de habire ıslatılan şirk çamurundan korunmanın da her bilinçli müslümanı birlikteliğe zorladığı ortada. Ve bu uğursuz düzeneği uğurlayana kadar bu kapının da daima açık tutulması mecburidir.
İttihadı bu zamanın en büyük farz vazifesi gören Üstad ne demişti:
“Hayat, vahdet ve ittihadın neticesidir. İmtizaçkârâne (kaynaşmış haldeki) ittihad gittiği vakit, manevî hayat da gider.”
Ve öyle uzun anayasa yazmaya gerek yok. Onun şu sözü müslüman bir toplumun düsturu olsa yeter:
"Ey talib-i hakikat! Madem hakta ittifak, ehakta ihtilaftır.
Bazen hak, ehaktan ehaktır. Hem de olur hasen, ahsenden ahsen."
Mevlâ, “bünyanun mersus” sırrından hissemizi ziyade eylesin.
Özkan Yaman Doğruhaber gazetesi

Endülüs’ün hazin öyküsünde ilginç bir detay vardır. Denir ki, ülkenin dağılışında ve yıkılışında işleri güçleri birbirleriyle uğraşmak ve birbirlerinin hatalarını, noksanlarını aramak olan bin beş yüzden fazla kanaat çevresinin de büyük payı vardı.Muhtemelen her biri, hadiste geçen yetmiş üç fırkadan kurtulan “fırka-yı naciye”nin de “taife-i mansura”nın da kendisi olduğunu iddia ediyordu. Oysa bir grubun diğerinden daha doğru düşünmesi, kurtulmasına yetmeyecekti.“Bir fitne olmayacak sandılar, körleştiler, sağırlaştılar.” (Mâide 71)Endülüs’ün güneşi de bir gün batabilirdi. Bu ihtimalin ilm-i siyaseti, felekler kadar çekici gelmedi nedense?Rodrigo’nun göl kenarında balık tutmakla meşgul olduğunu, kendileriyle ilgilenmediğini sandılar.Alfonso’nun av peşinde koştuğunu, Tuleytula (Toledo) diye bir hayalinin olmadığını varsaydılar.Fernando’nun, şaraplarıyla övünmekten aklına ne Kurtuba (Cordoba) ne de İşbiliyye (Sevilla) gelir zannettiler.Sonuçta diğer acı öyküler gibi nice ders bırakıp veda ettiler.İyi de kulağa küpe gibi takılmadıktan sonra sonra ibretlerden kütüphaneler kurulsa ne olur.Yolun kılavuzu, pusulası ve haritası yapılmadıktan sonra öğütlerden medrese yapılsa ne olur?Müminlerin uhuvvetini ve ittihadını anlatan ayetleri hadisleri ve menkıbeleri en etkili vaazlarla anlatmak güzel. Ama ondan daha güzeli, bunları sahada hatırlamak değil mi.Elhamdülillah, bu hususta hayli nimete erdirilmiş bir mektebin şahidiyiz.Farklı İslami çevrelerden konukların davet edildiği bir programda Hafız Hüsrev Altınbaşak Merhum’un başından geçen latif bir hadiseyi anlatınca, sohbetin sonunda iki kişi yanaşıp şöyle demişlerdi: “Biz çok duygulandık, biz, sizi çok bilmiyoruz, tanımıyoruz fakat siz bizim hocamızdan örnek verdiniz.”Ne yani Hoca sizin diye bize kendisinden bahsetmek yasak mı diye latife yapmıştık.İslamın aziz ahkamı, şiarları uğruna çaba harcamış, zahmet çekmiş, istikametten ayrılmamış bütün Allah dostlarını bal için çiçek bilmek ne muazzam bir lütfu ilâhidir. Rabbim şükredenlerden eylesin. Ve edebimizi muhafaza buyursun.İşgal rejimini boykot ederken birleşmenin lezzetini aldığımıza göre ve Gazze’deki kardeşlerimiz için ses verirken yan yana durmanın kıymetini farkettiğimize göre bu kapıyı genişletmek herkesin boynunun borcudur.Bu Ülke’de habire ıslatılan şirk çamurundan korunmanın da her bilinçli müslümanı birlikteliğe zorladığı ortada. Ve bu uğursuz düzeneği uğurlayana kadar bu kapının da daima açık tutulması mecburidir.İttihadı bu zamanın en büyük farz vazifesi gören Üstad ne demişti:“Hayat, vahdet ve ittihadın neticesidir. İmtizaçkârâne (kaynaşmış haldeki) ittihad gittiği vakit, manevî hayat da gider.”Ve öyle uzun anayasa yazmaya gerek yok. Onun şu sözü müslüman bir toplumun düsturu olsa yeter:"Ey talib-i hakikat! Madem hakta ittifak, ehakta ihtilaftır.Bazen hak, ehaktan ehaktır. Hem de olur hasen, ahsenden ahsen."Mevlâ, “bünyanun mersus” sırrından hissemizi ziyade eylesin.Özkan Yaman Doğruhaber gazetesi
İkinci Maraş Depremi denebilir buna. Kastımız, acıları nitelik ve nicelik üzerinden kıyaslamak değil. İkisinde de en ağır ders, tedbirle ilgili. Fay hatları üzerinde iseniz düz ovaya ev yapmayacaksınız, sarsıntıda yıkılması zor evler yapacaksınız. Bu kadar basit bir mevzu kulak ardı edildiği için maalesef bu ülke nice bedeller ödediği halde -Allah muhafaza- sırada neresi olduğunu endişe ile bekliyor.
Peki ya şu okuldaki korkunç katliam.
Tamam geçip giden her felaket için elbette ki kadere iman imdada yetişir ve “takdiri ilâhi” deriz, herkesin farklı vesilelerle ecelini tamamlayacağı şu alemde, Allah onları rahmetine aldı deriz.
Ama bundan sonrasını teklif denilen yükümlülükle konuşmak gerekir. Akıl tedbiri emreder. Tedbir ise soruların cevabını bulmadan olmaz.
Kriminal ve adli süreçlerin rutin işleyişinden değil, bireyden sivil gruplara, devletin en alt biriminden başlayarak üst kurumlara kadar giden ve ciddi kararlar aldırması gereken sorulardan bahsediyoruz.
Olayın fecaati karşısında bu manzaraya hiç uymayan “kimin ihmali varsa hesabı sorulacak” türünden tonlamaları da bir kenara bırakalım.
Bir yerlerde göz önünde bir radyoaktif sızıntı olmuş da sanki ciddiye alınmamış gibi. Bir yanardağın tepesinde kor gibi bir ısı fark edildiği halde umursanmamış gibi. Bir barajın seddinde çatlak görülmüş de hiç oralı olunmamış gibi. Bir otobüsün fren sisteminin devre dışı kaldığı anlaşılmış da hızı hiç düşürülmemiş gibi. Düşmeye başlayan çığın ne kadar büyüyebileceği üzerine hiç kafa yorulmamış gibi.
Tüm ülke olarak La havle çekip yutkunuyoruz.
Dağlanan yüreklerin yanında dilimizi yutmuş bir çaresizlikle “aah o annenin yükü” diye iç geçirişimizi, “Allah’ım sabır ver” diye bastırmaya çalışırken Merhum Akif’in dizeleri hatıra geliyor:
“Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım:
Elemim bir yüreğin kârı değil paylaşalım:
Ne yapıp ye'simi kahreyleyeyim bilmem ki?
Öyle dehşetli muhîtimde dönen mâtem ki!”
Amerika’daki okullarda rasgele artan silahlı saldırılar karşısında çocuklara çelik yelek giydirmenin bile konuşulduğu yaklaşık yedi yıl önce, Nevzat Tarhan Hoca’yı TV’de konuk etmiştik. Günümüz modern düşüncesinin Kaliforniya Sendromu diye nitelenen narsizm, hedonizm ve yalnızlık şeklinde üç hastalık ürettiğini söylemişti. Halkı müslüman bir ülke olarak Türkiye’nin bu üç illetten nasıl etkileneceğini sorduğumuzda, aramızda en fazla otuz yıl var demişti. Şimdi acaba o otuz yıl hızlanmış da aramızda birkaç yıla mı düşmüş demekten kendimizi alamıyoruz.
Tam laik formatla pusulası, rotası, haritası, hafızası, dümeni, kılavuzu elinden alınmış bir ülkenin kayıp kuşaklarından bahsederken bir de bakıyorsunuz, dışarıdan öyle bir kasırga gelmiş ki, evinize kapanıp kapıları sıkı sıkı kapatsanız bile el kadar ekranlardan içeri girip sizi adeta uçuracak potansiyeli var. Kendinizi kurtarsanız çoluk çocuğunuzu kapıp götürecek gibi esiyor. Kimini sanal kumarla, kimini fuhuşla, kimini bağımlılıkla, kimini türlü türlü özenti, ruhsuzluk ve rezillikle hortumunun içine çekip yuttukça yutuyor.
Batmayacak bir gemi lazım. Bu da Hz. Nuh’un gemisinden başkası değil.
Aşılamayacak bir sed lazım. Bu da Hz. Zülkarneynin seddinden başkası değil.
Asla kurda kuşa yem etmeyecek bir sığınak lazım. Bu da Kur’andan başkası değil.
Karanlıkta bırakmayacak bir ışık lazım. O da Hz. Muhammed (sav)’den başkası değil.
Her gün 120 bin camisinden “Hayye alel felah” nidasının yankılandığı bir coğrafya da devlet mi yönetiyorsunuz?
O zaman her şeyin hesabı o felâha göre yapılmak zorunda değil mi.
Namaza göre.
Kelime-i şehadete göre.
Allah düşmanı ateist, deist ve bilumum sapıklara göre değil.
Özkan Yaman Doğruhaber gazetesi

İkinci Maraş Depremi denebilir buna. Kastımız, acıları nitelik ve nicelik üzerinden kıyaslamak değil. İkisinde de en ağır ders, tedbirle ilgili. Fay hatları üzerinde iseniz düz ovaya ev yapmayacaksınız, sarsıntıda yıkılması zor evler yapacaksınız. Bu kadar basit bir mevzu kulak ardı edildiği için maalesef bu ülke nice bedeller ödediği halde -Allah muhafaza- sırada neresi olduğunu endişe ile bekliyor.Peki ya şu okuldaki korkunç katliam.Tamam geçip giden her felaket için elbette ki kadere iman imdada yetişir ve “takdiri ilâhi” deriz, herkesin farklı vesilelerle ecelini tamamlayacağı şu alemde, Allah onları rahmetine aldı deriz.Ama bundan sonrasını teklif denilen yükümlülükle konuşmak gerekir. Akıl tedbiri emreder. Tedbir ise soruların cevabını bulmadan olmaz.Kriminal ve adli süreçlerin rutin işleyişinden değil, bireyden sivil gruplara, devletin en alt biriminden başlayarak üst kurumlara kadar giden ve ciddi kararlar aldırması gereken sorulardan bahsediyoruz.Olayın fecaati karşısında bu manzaraya hiç uymayan “kimin ihmali varsa hesabı sorulacak” türünden tonlamaları da bir kenara bırakalım.Bir yerlerde göz önünde bir radyoaktif sızıntı olmuş da sanki ciddiye alınmamış gibi. Bir yanardağın tepesinde kor gibi bir ısı fark edildiği halde umursanmamış gibi. Bir barajın seddinde çatlak görülmüş de hiç oralı olunmamış gibi. Bir otobüsün fren sisteminin devre dışı kaldığı anlaşılmış da hızı hiç düşürülmemiş gibi. Düşmeye başlayan çığın ne kadar büyüyebileceği üzerine hiç kafa yorulmamış gibi.Tüm ülke olarak La havle çekip yutkunuyoruz.Dağlanan yüreklerin yanında dilimizi yutmuş bir çaresizlikle “aah o annenin yükü” diye iç geçirişimizi, “Allah’ım sabır ver” diye bastırmaya çalışırken Merhum Akif’in dizeleri hatıra geliyor:“Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım:Elemim bir yüreğin kârı değil paylaşalım:Ne yapıp ye'simi kahreyleyeyim bilmem ki?Öyle dehşetli muhîtimde dönen mâtem ki!”Amerika’daki okullarda rasgele artan silahlı saldırılar karşısında çocuklara çelik yelek giydirmenin bile konuşulduğu yaklaşık yedi yıl önce, Nevzat Tarhan Hoca’yı TV’de konuk etmiştik. Günümüz modern düşüncesinin Kaliforniya Sendromu diye nitelenen narsizm, hedonizm ve yalnızlık şeklinde üç hastalık ürettiğini söylemişti. Halkı müslüman bir ülke olarak Türkiye’nin bu üç illetten nasıl etkileneceğini sorduğumuzda, aramızda en fazla otuz yıl var demişti. Şimdi acaba o otuz yıl hızlanmış da aramızda birkaç yıla mı düşmüş demekten kendimizi alamıyoruz.Tam laik formatla pusulası, rotası, haritası, hafızası, dümeni, kılavuzu elinden alınmış bir ülkenin kayıp kuşaklarından bahsederken bir de bakıyorsunuz, dışarıdan öyle bir kasırga gelmiş ki, evinize kapanıp kapıları sıkı sıkı kapatsanız bile el kadar ekranlardan içeri girip sizi adeta uçuracak potansiyeli var. Kendinizi kurtarsanız çoluk çocuğunuzu kapıp götürecek gibi esiyor. Kimini sanal kumarla, kimini fuhuşla, kimini bağımlılıkla, kimini türlü türlü özenti, ruhsuzluk ve rezillikle hortumunun içine çekip yuttukça yutuyor.Batmayacak bir gemi lazım. Bu da Hz. Nuh’un gemisinden başkası değil.Aşılamayacak bir sed lazım. Bu da Hz. Zülkarneynin seddinden başkası değil.Asla kurda kuşa yem etmeyecek bir sığınak lazım. Bu da Kur’andan başkası değil.Karanlıkta bırakmayacak bir ışık lazım. O da Hz. Muhammed (sav)’den başkası değil.Her gün 120 bin camisinden “Hayye alel felah” nidasının yankılandığı bir coğrafya da devlet mi yönetiyorsunuz?O zaman her şeyin hesabı o felâha göre yapılmak zorunda değil mi.Namaza göre.Kelime-i şehadete göre.Allah düşmanı ateist, deist ve bilumum sapıklara göre değil.Özkan Yaman Doğruhaber gazetesi
Deli Padişah Akıllı Trump(!)
Özkan Yaman
12 Eylül darbesinden bir iki yıl sonra işte. Okul çok kalabalık. 23 Nisan törenleri için hazırlık var. Ama öyle sadece okulu süsleme filan değil, daha sonraları sadece askerlikte yapıldığını fark ettiğimiz türden çok nizami tören yürüyüşleri, bando takımı, toplu söylenen marşlar ve diğer aşırı disiplin içeren gösteriler. Bir de tahtadan silahlar verselerdi tam olurdu. O zaman onu neden akıl edemediler acaba?
Sonra coşkuyla okumamız için günlerce ezberletilen şiirlerdeki vurgular da şöyle kurgulanmıştı: “Vatan tehlikedeydi, padişahı kovmuştuk, bize ne saltanat ne sultan lazım değildi, çağdaş, aydın bir ulus olmuştuk..”
Devrim, modernlik üzerinden anlatılınca küçük zihinlerin sorgulama yeteneği de otomatik iptal edilmiş oluyordu ya böylece Osmanlı’yı hiç merak etmeye bile gerek kalmıyordu “eski” denmesi yeterliydi. Sınıfta; kılık kıyafet devrimini, şapka inkılabını, ölçü ve takvimdeki değişiklikleri dinlerken, sokaktan geçen kişinin “eskiiiciiiii!” diye bağırışı, bilinçaltında, öğüten değirmenin sesi gibiydi..
Güya uygarlık diye ulaşmamız gereken bir seviye vardı. Bu seviyenin ne olduğunu da detaylı bilmeye gerek yoktu. Vatanı kendilerinden kurtarmak için savaşılanların seviyesi demek de boştu. Fransızlar, İngilizler, Almanlar, Amerikalılar gibi o zaman yeniyi bize giydiren, yeniyi bize satan kim varsa onların; kayıtsız şartsız benzememiz, öykünmemiz, olduğu gibi taklit etmemiz gereken tüm vaziyetleriydi işte. O seviyede olanlar, ürettikleri otomobilin, uçağın yanında kravatlı, ceketli, pantolonlu, foterli poz veriyorlardı ya bu kadarı kâfiydi.
Avrupa’da babadan oğula geçen yedi krallık bulunduğu ve bunların hiç aksamadan varlığını sürdürdüğü saklanan bilgilerdendi. Bu konuda neden onlara uymadığımız kısmı atlanarak bizim görevimizin böyle işleri kurcalamadan bizzat kendi coğrafyamızın geçmişini sınırsız kötülemek, “işleri güçleri asmak kesmek olan sultanlar, çocuk padişahlar, deli padişahlar gelmiş” diye fazilet abidesi rolüne bürünüp akıldânelik yapmaktı. Bunlar hep monarşi ve saltanat yüzündendi. Demokraside asla böyle şeyler olmazdı. Halk, deli birini seçecek değildi ya. Gerçi son zamanlarda “Yeter ki Erdoğan gitsin, tuvalet terliği olsa ona oy veririz” diyenler oldu ama bu durum istisna sayılmalıydı.
Hele bir de Amerika var ya, oranın halkı çok daha bilinçli, acayip uygar, müthiş aydın, dehşet modern oldukları için onlar asla yanlış kişiyi seçmezlerdi. Tamam kapitalin etkisi olurdu ama adamlar herhalde beyni olmayan, ortalama etik vasıfları taşımayan, evrensel asgari olumlu davranış yeterliliğine sahip olmayan adayı hiç mi hiç seçmezlerdi.
Diyelim ki seçtikleri aday aklını oynattı, bu durumda hem onu hemen görevden alırlardı hem de kararlarına itiraz ederler uygulamazlardı.
Haa Trump’ın öyle olduğunu mu fark ettiler, merak etmeyin kısa sürede onun ipini çekerler diyeceksiniz.
İyi de önceki başkanlar çok mu normaldi? Hangisinin sicilinde devasa soykırımlar yok, işgaller yok? Hangisi kendisini tanrı yerine koymamış, hangisi Afrikalıyı, “Ortadoğulu” ve Asyalıyı normal insan olarak görmüş?
O zaman geriye çok fazla ihtimal kalmıyor. Demokrasi denilen uygarlık zımbırtısı, uğursuz delileri, katilleri, ahlaksızları ve insanlık düşmanlıklarını başa getirmek için de son derece kullanışlı bir araç.
Tamam Amerikan halkı kendisine ahmak birini mi uygun görüyor, sadist, manyak birini mi layık görüyor kimi seçerse seçsin de bu seçtikleri zat, hünerlerini yalnızca kendini seçenlere göstersin.
Maalesef, seçtiklerini dünyanın başına bela ediyorlar.
O yüzden Nuh aleyhisselamın duasını vird edinmek lazım: "Rabbim! Yeryüzünde inkârcılardan, hareket eden bir tek kişi bırakma.” (Nuh 26)
Neyse bize düşen belli.
Uslu çocuklar olmaya devam:
“Vatan tehlikedeydi. Ne padişah ne sultan. Uygarlık hedefimiz, çağdaşlıktır gayemiz. Çok yaşa demokrasi çok yaşa modernliğimiz..”
Özkan Yaman Doğruhaber gazetesi

Deli Padişah Akıllı Trump(!)Özkan Yaman12 Eylül darbesinden bir iki yıl sonra işte. Okul çok kalabalık. 23 Nisan törenleri için hazırlık var. Ama öyle sadece okulu süsleme filan değil, daha sonraları sadece askerlikte yapıldığını fark ettiğimiz türden çok nizami tören yürüyüşleri, bando takımı, toplu söylenen marşlar ve diğer aşırı disiplin içeren gösteriler. Bir de tahtadan silahlar verselerdi tam olurdu. O zaman onu neden akıl edemediler acaba?Sonra coşkuyla okumamız için günlerce ezberletilen şiirlerdeki vurgular da şöyle kurgulanmıştı: “Vatan tehlikedeydi, padişahı kovmuştuk, bize ne saltanat ne sultan lazım değildi, çağdaş, aydın bir ulus olmuştuk..”Devrim, modernlik üzerinden anlatılınca küçük zihinlerin sorgulama yeteneği de otomatik iptal edilmiş oluyordu ya böylece Osmanlı’yı hiç merak etmeye bile gerek kalmıyordu “eski” denmesi yeterliydi. Sınıfta; kılık kıyafet devrimini, şapka inkılabını, ölçü ve takvimdeki değişiklikleri dinlerken, sokaktan geçen kişinin “eskiiiciiiii!” diye bağırışı, bilinçaltında, öğüten değirmenin sesi gibiydi..Güya uygarlık diye ulaşmamız gereken bir seviye vardı. Bu seviyenin ne olduğunu da detaylı bilmeye gerek yoktu. Vatanı kendilerinden kurtarmak için savaşılanların seviyesi demek de boştu. Fransızlar, İngilizler, Almanlar, Amerikalılar gibi o zaman yeniyi bize giydiren, yeniyi bize satan kim varsa onların; kayıtsız şartsız benzememiz, öykünmemiz, olduğu gibi taklit etmemiz gereken tüm vaziyetleriydi işte. O seviyede olanlar, ürettikleri otomobilin, uçağın yanında kravatlı, ceketli, pantolonlu, foterli poz veriyorlardı ya bu kadarı kâfiydi.Avrupa’da babadan oğula geçen yedi krallık bulunduğu ve bunların hiç aksamadan varlığını sürdürdüğü saklanan bilgilerdendi. Bu konuda neden onlara uymadığımız kısmı atlanarak bizim görevimizin böyle işleri kurcalamadan bizzat kendi coğrafyamızın geçmişini sınırsız kötülemek, “işleri güçleri asmak kesmek olan sultanlar, çocuk padişahlar, deli padişahlar gelmiş” diye fazilet abidesi rolüne bürünüp akıldânelik yapmaktı. Bunlar hep monarşi ve saltanat yüzündendi. Demokraside asla böyle şeyler olmazdı. Halk, deli birini seçecek değildi ya. Gerçi son zamanlarda “Yeter ki Erdoğan gitsin, tuvalet terliği olsa ona oy veririz” diyenler oldu ama bu durum istisna sayılmalıydı.Hele bir de Amerika var ya, oranın halkı çok daha bilinçli, acayip uygar, müthiş aydın, dehşet modern oldukları için onlar asla yanlış kişiyi seçmezlerdi. Tamam kapitalin etkisi olurdu ama adamlar herhalde beyni olmayan, ortalama etik vasıfları taşımayan, evrensel asgari olumlu davranış yeterliliğine sahip olmayan adayı hiç mi hiç seçmezlerdi.Diyelim ki seçtikleri aday aklını oynattı, bu durumda hem onu hemen görevden alırlardı hem de kararlarına itiraz ederler uygulamazlardı.Haa Trump’ın öyle olduğunu mu fark ettiler, merak etmeyin kısa sürede onun ipini çekerler diyeceksiniz.İyi de önceki başkanlar çok mu normaldi? Hangisinin sicilinde devasa soykırımlar yok, işgaller yok? Hangisi kendisini tanrı yerine koymamış, hangisi Afrikalıyı, “Ortadoğulu” ve Asyalıyı normal insan olarak görmüş?O zaman geriye çok fazla ihtimal kalmıyor. Demokrasi denilen uygarlık zımbırtısı, uğursuz delileri, katilleri, ahlaksızları ve insanlık düşmanlıklarını başa getirmek için de son derece kullanışlı bir araç.Tamam Amerikan halkı kendisine ahmak birini mi uygun görüyor, sadist, manyak birini mi layık görüyor kimi seçerse seçsin de bu seçtikleri zat, hünerlerini yalnızca kendini seçenlere göstersin.Maalesef, seçtiklerini dünyanın başına bela ediyorlar.O yüzden Nuh aleyhisselamın duasını vird edinmek lazım: "Rabbim! Yeryüzünde inkârcılardan, hareket eden bir tek kişi bırakma.” (Nuh 26)Neyse bize düşen belli.Uslu çocuklar olmaya devam:“Vatan tehlikedeydi. Ne padişah ne sultan. Uygarlık hedefimiz, çağdaşlıktır gayemiz. Çok yaşa demokrasi çok yaşa modernliğimiz..”Özkan Yaman Doğruhaber gazetesi