Yükleniyor...
Yükleniyor...
Gönüllü kölelik toplumuna gidiyoruz
Mustafa Armağan
20. yüzyılın en keskin zihinleri, insanlığın geleceğini iki ayrı istikamette gördü. Biri zorbalığın çıplak yüzünü, diğeri gülücükler ve konfor perdesi arkasında yatan tuzağı resmetti.
İrlandalı yazar George Orwell 1984 adlı romanında iktidar çizmesinin insanın yüzüne sonsuza kadar basacağı bir cehennemi tasvir etmişti. İngiliz yazar Aldous Huxley ise Cesur Yeni Dünya adlı romanında aynı cehennemi mutluluk haplarıyla, eğlence makineleriyle ve gönüllü kölelikle donattı.
Bu iki büyük kehaneti 1985 yılında Amerikalı yazar Neil Postman, Kendimizi Eğlendirerek Öldürmek adlı eserinde ustalıkla tahlil etti ve “Huxley haklı çıkıyor” dedi. 2026 dünyasından baktığımızda bu üçlünün birleştiği hibrit bir distopyanın (karamsar ütopyanın) tam ortasında olduğumuzu görmek zor değil.
Orwell totaliter devletin en çıplak, en acımasız halini gösterdi. Parti’nin sloganı hâlâ kulaklarımızda çınlar: “Savaş Barıştır, Özgürlük Köleliktir, Cehalet Güçtür.”
İktidarın gayesi basittir: “Parti gücü tamamen kendi adına ister. Biz başkalarının iyiliğiyle ilgilenmiyoruz; yalnızca güçle, saf güçle ilgileniyoruz.”
Gelecek, bir çizmenin insan yüzüne basmasından ibaret olacaktır. Düşünce polisi, Newspeak ve tarihî tahrifatla insan ruhu ezilir. Orwell’in dünyasında düşman bellidir: Big Brother (Abi) her yerde, işkence odaları açık, korku elle tutulur haldedir.
İnsanlar nefret ettikleri bir sisteme boyun eğmektedir. Direniş mümkündür ama bedeli ağırdır. Telescreen’ler (görüntülü ekranlar) ise sürekli izleme ve propaganda aracı olarak her odada yer alır. Orwell’in en çarpıcı uyarısı şudur: “Geçmişi kontrol eden geleceği kontrol eder. Şimdiyi kontrol eden geçmişi kontrol eder.”
Huxley ise çok daha sinsi bir tablo çizdi. Cesur Yeni Dünya’da kimse zorla susturulmaz. İnsanlar genetik laboratuvarlarda üretilir, uykuda hipnoz ile şartlandırılır, soma (uyuşturucu hap) ile mest edilir.
Huxley’in en vurucu cümlesi şudur: “Gerçekten verimli bir totaliter devlet, halkı zorlamaya gerek kalmadan, köleliği sevdirerek yöneten devlettir.” Romandaki “Vahşi” John’un feryadı hâlâ kulaklarımızı tırmalar: “Konfor istemiyorum. Tanrı istiyorum, şiir istiyorum, gerçek tehlike istiyorum, özgürlük istiyorum… Günah istiyorum!”
Bu noktada Kırgız romancı Cengiz Aytmatov’un başından geçen bir hadise, Huxley’i haklı çıkaracak cinstendir. Bir uluslararası toplantıda Sovyetler Birliği’ndeki Orwellvari takip, baskı ve sansürden şikâyet edilince Amerikalı bir yazar şöyle espri yapmış:
“Sizinle baskı yapmak için bile olsa devlet ilgileniyor. Bu da bir şeydir. Bizde ne yazarsan yaz kimse ilgilenmiyor. Halinize şükredin.”
Bu, tam da Huxley’nin bahsettiği konforlu sindirme yöntemidir. Batı’da devlet seni ezmez ama seni yok sayar; sen de yavaş yavaş kendi sesini duyurmaktan vazgeçersin.
Neil Postman bu iki kehaneti birleştirerek asıl darbeyi vuracaktır. Önsözündeki meşhur pasajda der ki: “Orwell kitapların yasaklanmasından korkuyordu. Huxley kimsenin kitap okumak istememesinden…
Orwell nefret ettiğimiz şeyin bizi mahvedeceğinden korkuyordu. Huxley sevdiğimiz şeyin bizi mahvedeceğinden.”
Postman’ın hükmü nettir: Ekranlar soma (uyuşturucu hap) gibidir. Televizyon ve özellikle sosyal medya, kamu söylemini, siyaseti, eğitimi, hatta dini bile eğlenceye dönüştürür. İnsanlar pasif tüketicilere, kendi iradeleriyle köleleşmiş mutlu varlıklara dönüşür.
Gerçek özgürlük İslamda İslam bu tabloya en köklü yorumu getirir. Kur’ân-ı Kerim nefsi en büyük düşman ilan eder:
“Nefsini arındıran kurtuluşa erer, onu kirleten ise ziyana uğrar” (Şems, 9-10). Orwell’in çizmesi zulmün dış yüzüdür. Huxley’in soma’sı nefsin konfor ve şehvet tuzağıdır. Postman’ın ekranları ise modern putlardır; kalbi Allah’tan uzaklaştıran, zikri unutturan araçlardır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur: “Bir saat tefekkür, bir sene ibadetten hayırlıdır.” İşte meselenin can damarı buradadır. Huxley ve Postman’ın tarif ettiği karanlık gelecek ütoyası tefekkürü öldüren bir sistemdir.
Algoritmalar, kısa videolar, kesintisiz dopamin patlamaları ve sonsuz akış insanı bir saatlik derin düşünmeden mahrum bırakmaya ayarlıdır. Oysa tefekkür aklın dirilişidir, nefsin esaretinden kurtuluşun anahtarıdır.
Dünya hayatı bir imtihandır; konfor tuzağına düşmek, hayret duygusunu kaybetmek ve sonuçta Asr suresinde uyarıldığı gibi hüsrana düşmektir.
İslam’da gerçek özgürlük, Allah’a kul olmaktır. Hakiki hürriyet, nefsine esir olmaktan kurtulmaktır. Günümüzün en büyük tehlikesi, “rahatım bozulmasın” diye imandan, ahlaktan ve tefekkürden vazgeçmektir.
Sosyal medya, nefsin en tehlikeli oyuncağı haline gelmiştir: Sürekli “ben”i besler, riyayı yaygınlaştırır, kalbi katılaştırır.
Zamyatin’in cam evleri, Orwell’in telescreen’leri, Huxley’in soma’sı ve Postman’ın ekranları… Hepsi nefsin modern tuzaklarıdır.
Müslüman için kurtuluş, bu tuzağa düşmemekte, Kur’ân ve Sünnet’le donanmış bir şuurla direnmektedir. Bir saat tefekkürle donanmış bir kalp, bir sene boş ekran akışından muhakkak ki daha değerlidir.
Postman’ın analizi hâlâ en isabetli olanıdır. Lakin Orwell’in çizmesi bazı coğrafyalarda ezmeye devam ediyor. Ama asıl zafer Huxley’in gülümsemesinde, Postman’ın ekran tuzağında gizlidir.
İslam’ın perspektifinden bakıldığında mesele basittir: İnsan ya Rabbine kul olur ya da nefsinin, teknolojinin ve konforun kölesi haline gelir.
Bu milletin asıl meselesi, büyük ideallerden, derin tefekkürden ve manevi uyanıştan uzaklaşarak Batının konfor batağına saplanmasıdır.
Uyanış, ekranlardan uzaklaşıp Kur’ân’a, tarihe, hakikate ve tefekküre dönmekle başlar. Aksi takdirde ne Orwell’in ne Huxley’in ne de Postman’ın uyarıları boşa çıkmış olmayacak; biz kendi ellerimizle hem dünyamızı hem ahiretimizi zayi etmiş olacağız.
Allah cc. bizleri nefsin tuzağından, modern putlardan ve tefekkür mahrumiyetinden muhafaza buyursun.
Mustafa Armağan Yeni akit gazetesi

Gönüllü kölelik toplumuna gidiyoruzMustafa Armağan20. yüzyılın en keskin zihinleri, insanlığın geleceğini iki ayrı istikamette gördü. Biri zorbalığın çıplak yüzünü, diğeri gülücükler ve konfor perdesi arkasında yatan tuzağı resmetti.İrlandalı yazar George Orwell 1984 adlı romanında iktidar çizmesinin insanın yüzüne sonsuza kadar basacağı bir cehennemi tasvir etmişti. İngiliz yazar Aldous Huxley ise Cesur Yeni Dünya adlı romanında aynı cehennemi mutluluk haplarıyla, eğlence makineleriyle ve gönüllü kölelikle donattı.Bu iki büyük kehaneti 1985 yılında Amerikalı yazar Neil Postman, Kendimizi Eğlendirerek Öldürmek adlı eserinde ustalıkla tahlil etti ve “Huxley haklı çıkıyor” dedi. 2026 dünyasından baktığımızda bu üçlünün birleştiği hibrit bir distopyanın (karamsar ütopyanın) tam ortasında olduğumuzu görmek zor değil.Orwell totaliter devletin en çıplak, en acımasız halini gösterdi. Parti’nin sloganı hâlâ kulaklarımızda çınlar: “Savaş Barıştır, Özgürlük Köleliktir, Cehalet Güçtür.”İktidarın gayesi basittir: “Parti gücü tamamen kendi adına ister. Biz başkalarının iyiliğiyle ilgilenmiyoruz; yalnızca güçle, saf güçle ilgileniyoruz.”Gelecek, bir çizmenin insan yüzüne basmasından ibaret olacaktır. Düşünce polisi, Newspeak ve tarihî tahrifatla insan ruhu ezilir. Orwell’in dünyasında düşman bellidir: Big Brother (Abi) her yerde, işkence odaları açık, korku elle tutulur haldedir.İnsanlar nefret ettikleri bir sisteme boyun eğmektedir. Direniş mümkündür ama bedeli ağırdır. Telescreen’ler (görüntülü ekranlar) ise sürekli izleme ve propaganda aracı olarak her odada yer alır. Orwell’in en çarpıcı uyarısı şudur: “Geçmişi kontrol eden geleceği kontrol eder. Şimdiyi kontrol eden geçmişi kontrol eder.”Huxley ise çok daha sinsi bir tablo çizdi. Cesur Yeni Dünya’da kimse zorla susturulmaz. İnsanlar genetik laboratuvarlarda üretilir, uykuda hipnoz ile şartlandırılır, soma (uyuşturucu hap) ile mest edilir.Huxley’in en vurucu cümlesi şudur: “Gerçekten verimli bir totaliter devlet, halkı zorlamaya gerek kalmadan, köleliği sevdirerek yöneten devlettir.” Romandaki “Vahşi” John’un feryadı hâlâ kulaklarımızı tırmalar: “Konfor istemiyorum. Tanrı istiyorum, şiir istiyorum, gerçek tehlike istiyorum, özgürlük istiyorum… Günah istiyorum!”Bu noktada Kırgız romancı Cengiz Aytmatov’un başından geçen bir hadise, Huxley’i haklı çıkaracak cinstendir. Bir uluslararası toplantıda Sovyetler Birliği’ndeki Orwellvari takip, baskı ve sansürden şikâyet edilince Amerikalı bir yazar şöyle espri yapmış:“Sizinle baskı yapmak için bile olsa devlet ilgileniyor. Bu da bir şeydir. Bizde ne yazarsan yaz kimse ilgilenmiyor. Halinize şükredin.”Bu, tam da Huxley’nin bahsettiği konforlu sindirme yöntemidir. Batı’da devlet seni ezmez ama seni yok sayar; sen de yavaş yavaş kendi sesini duyurmaktan vazgeçersin.Neil Postman bu iki kehaneti birleştirerek asıl darbeyi vuracaktır. Önsözündeki meşhur pasajda der ki: “Orwell kitapların yasaklanmasından korkuyordu. Huxley kimsenin kitap okumak istememesinden…Orwell nefret ettiğimiz şeyin bizi mahvedeceğinden korkuyordu. Huxley sevdiğimiz şeyin bizi mahvedeceğinden.”Postman’ın hükmü nettir: Ekranlar soma (uyuşturucu hap) gibidir. Televizyon ve özellikle sosyal medya, kamu söylemini, siyaseti, eğitimi, hatta dini bile eğlenceye dönüştürür. İnsanlar pasif tüketicilere, kendi iradeleriyle köleleşmiş mutlu varlıklara dönüşür.Gerçek özgürlük İslamda İslam bu tabloya en köklü yorumu getirir. Kur’ân-ı Kerim nefsi en büyük düşman ilan eder:“Nefsini arındıran kurtuluşa erer, onu kirleten ise ziyana uğrar” (Şems, 9-10). Orwell’in çizmesi zulmün dış yüzüdür. Huxley’in soma’sı nefsin konfor ve şehvet tuzağıdır. Postman’ın ekranları ise modern putlardır; kalbi Allah’tan uzaklaştıran, zikri unutturan araçlardır.Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur: “Bir saat tefekkür, bir sene ibadetten hayırlıdır.” İşte meselenin can damarı buradadır. Huxley ve Postman’ın tarif ettiği karanlık gelecek ütoyası tefekkürü öldüren bir sistemdir.Algoritmalar, kısa videolar, kesintisiz dopamin patlamaları ve sonsuz akış insanı bir saatlik derin düşünmeden mahrum bırakmaya ayarlıdır. Oysa tefekkür aklın dirilişidir, nefsin esaretinden kurtuluşun anahtarıdır.Dünya hayatı bir imtihandır; konfor tuzağına düşmek, hayret duygusunu kaybetmek ve sonuçta Asr suresinde uyarıldığı gibi hüsrana düşmektir.İslam’da gerçek özgürlük, Allah’a kul olmaktır. Hakiki hürriyet, nefsine esir olmaktan kurtulmaktır. Günümüzün en büyük tehlikesi, “rahatım bozulmasın” diye imandan, ahlaktan ve tefekkürden vazgeçmektir.Sosyal medya, nefsin en tehlikeli oyuncağı haline gelmiştir: Sürekli “ben”i besler, riyayı yaygınlaştırır, kalbi katılaştırır.Zamyatin’in cam evleri, Orwell’in telescreen’leri, Huxley’in soma’sı ve Postman’ın ekranları… Hepsi nefsin modern tuzaklarıdır.Müslüman için kurtuluş, bu tuzağa düşmemekte, Kur’ân ve Sünnet’le donanmış bir şuurla direnmektedir. Bir saat tefekkürle donanmış bir kalp, bir sene boş ekran akışından muhakkak ki daha değerlidir.Postman’ın analizi hâlâ en isabetli olanıdır. Lakin Orwell’in çizmesi bazı coğrafyalarda ezmeye devam ediyor. Ama asıl zafer Huxley’in gülümsemesinde, Postman’ın ekran tuzağında gizlidir.İslam’ın perspektifinden bakıldığında mesele basittir: İnsan ya Rabbine kul olur ya da nefsinin, teknolojinin ve konforun kölesi haline gelir.Bu milletin asıl meselesi, büyük ideallerden, derin tefekkürden ve manevi uyanıştan uzaklaşarak Batının konfor batağına saplanmasıdır.Uyanış, ekranlardan uzaklaşıp Kur’ân’a, tarihe, hakikate ve tefekküre dönmekle başlar. Aksi takdirde ne Orwell’in ne Huxley’in ne de Postman’ın uyarıları boşa çıkmış olmayacak; biz kendi ellerimizle hem dünyamızı hem ahiretimizi zayi etmiş olacağız.Allah cc. bizleri nefsin tuzağından, modern putlardan ve tefekkür mahrumiyetinden muhafaza buyursun.Mustafa Armağan Yeni akit gazetesi
2009 yılında kaybettiğimiz mimar Turgut Cansever’in şu sözü, tam da bu günlerde yüreğimize oturuyor:
“Şehri imar ederken nesli ihya etmeyi ihmal ederseniz, ihmal ettiğiniz nesil imar ettiğiniz şehri tahrip eder.”
Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’da peş peşe yaşanan okul saldırıları, bu sözün ne kadar acı bir hakikat olduğunu bir kez daha yüzümüze vurdu. 2023 Şubat depreminin yaraları henüz sarılmamışken depremzede çocuklarımıza yönelik bu vahşet, travmayla boğuşan bir topluma yeni ve derin yaralar açtı. Medya hemen “ruh hastası”, “deli”, “oyun bağımlısı” gibi kolaycı etiketlere sarıldı.
Oysa bu ilk defa bizim başımıza gelmiyor dünyada. Uzmanlar okul saldırılarını nasıl açıklamış, beraberce bakalım:
Harvard sosyoloğu Katherine S. Newman’ın 2004 tarihli “Rampage: Okul Katliamlarının Sosyal Kökenleri” adlı kitabı önemli bir uyarıdır. Newman, Amerika’nın küçük şehirlerindeki benzer katliamları inceledikten sonra beş temel faktör tespit etmiş: Saldırganın okulun sosyal hiyerarşisinde “loser” olarak damgalanması, medya üzerinden öğrenilen şiddet senaryosu, öğretmenlerin sorunları yüksek sesle dile getirememesi, küçük toplulukların “bizim çocuklarımız öyle şey yapmaz” tavrıyla gerçekleri örtbas etmesi ve statü kaybına uğrayan ergenin kan dökerek kendini ispat etme dürtüsü.
Deprem sonrası Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’da yaşananlar, bu tabloyu neredeyse birebir yansıtır. Travmayla boğuşan, sosyal bağları zayıflamış, gelecek kaygısıyla kıvranan gençlerde dışlanma hissi daha da keskinleşmiş durumda. Her iki şehirden dışarıya yoğun bir göç yaşanmış ve şehrin insanlar üzerindeki geleneksel kontrolü azalmıştır.
Newman’ın vurguladığı gibi saldırılar bireysel bir delilik değil; okulun ve topluluğun iç dinamiklerinin patlamasıdır. Deprem felaketiyle birleşince patlama daha yıkıcı hale gelmiş.
Émile Durkheim’ın bir zamanlar tanımladığı anomi hali artık bizim topraklarımızda kendini göstermekte. Durum şu: Normların belirsizleştiği, sosyal bağların zayıfladığı, ortak değerlerin sarsıldığı bir dönemde fert kendini kuralsız ve amaçsız, yani boşlukta bulur.
Robert K. Merton’a göre ise anomi, toplumun herkese başarı, statü, “gerçek erkek” olma gibi kültürel hedefleri dayatması, fakat bu hedeflere ulaşmanın meşru yollarını herkese eşit sunmaması sonucunda ortaya çıkar. Bu uyumsuzluk fertte derin bir gerilim yaratır. Özellikle “isyan” ve “yenilikçi sapma” tipleri okul saldırılarında belirgindir. Toplumun dayattığı hedeflere meşru yollardan ulaşamayan genç, şiddeti bir çıkış yolu olarak görür. Okul ise başarı ve statü hiyerarşisinin en yoğun yaşandığı kurumdur.
Sosyolog Louis Wirth’e göre ise şehirleşme kalabalık, yoğunluk ve heterojenlik yollarıyla samimi ilişkileri parçalar, insanları anonimleştirir ve aidiyet duygusunu zayıflatır. Wirth’in tespiti şöyledir:
“Fert bir yandan samimi grupların duygusal kontrolünden kurtulur, öte yandan ise bütünleşmiş bir toplumda var olan kendini ifade, moral ve aidiyet duygusunu kaybeder. Bu, tam da Durkheim’ın değindiği anomi (kuralsızlık) halidir.”
Deprem zaten şehirleşme yoluyla kırılganlaşmakta olan sosyal yapıyı iyice sarsmıştır. Aile, okul ve topluluk bağları kopmuş, geleceğe dair umut belirsizleşmiştir. İşte bu anomik ortamda biriken gerilim, reddedilme ve erkeklik kaybı hissi bazı gençlerde dramatik bir “intikam ve gösteri”ye dönüşebilmektedir.
Ne var ki mesele burada bitmez. Sosyolojide giderek güçlenen ikinci büyük açıklama erkeklik krizidir. Neredeyse bütün okul katliamlarını erkek çocuklar veya ergenler gerçekleştirmektedir. Michael Kimmel ve Eric Madfis gibi araştırmacılar bunu “zehirli erkeklik” ile açıklar. Okul kültürü spor, güç ve popülerlik üzerinden dar bir “gerçek erkek” tanımı dayatır. Bu kalıba uymayan gençler derin bir erkeklik kaybı yaşar. Okul onların erkekliğini ezen bir kuruma dönüşür. Bu ezikliği kamusal ve dramatik biçimde geri kazanmanın yolu ise silahla “güç gösterisi” yapmaktır.
Saldırganı “deli” ilan etmek toplumu rahatlatır ama gerçeğin de üzerini örter. O genç, toplumun dayattığı erkeklik tanımına uymadığı için dışlanmış ve sonunda bu reddedilmeyi şiddet içeren bir senaryoyla tersine çevirmeye çalışan biridir. Medya ve sosyal medya ise bu eylemleri büyük bir gösteriye dönüştürerek yeni adaylara hazır bir şiddet senaryosu sunar.
Dikkatle bakıldığında Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’daki okul faciaları bize acımasız bir ayna tutar ve bu, Turgut Cansever’in sözüyle birleşince daha da çarpıcı hale gelir: Biz şehri, okulu, çevreyi imar etmeye çalışırken nesli ihmal ettik. Bu trajedileri yalnızca ruh hastalığı diye geçiştirmek yarayı derinleştirmekten başka bir işe yaramaz.
Gerçek çözüm, okul kültürünü yeniden şekillendirmekte, sağlıklı erkeklik modelleri sunmakta, sosyal dışlanmayı azaltmakta ve “güç=şiddet” denklemini kırmaktadır. Aksi takdirde enkaz altında kalan yalnız binalar olmayacaktır.
Belki de asıl delilik, aynı kolaycı açıklamalara sığınmak ve Turgut Cansever’in sarsıcı uyarısını kulak arkası etmektir.

2009 yılında kaybettiğimiz mimar Turgut Cansever’in şu sözü, tam da bu günlerde yüreğimize oturuyor:“Şehri imar ederken nesli ihya etmeyi ihmal ederseniz, ihmal ettiğiniz nesil imar ettiğiniz şehri tahrip eder.”Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’da peş peşe yaşanan okul saldırıları, bu sözün ne kadar acı bir hakikat olduğunu bir kez daha yüzümüze vurdu. 2023 Şubat depreminin yaraları henüz sarılmamışken depremzede çocuklarımıza yönelik bu vahşet, travmayla boğuşan bir topluma yeni ve derin yaralar açtı. Medya hemen “ruh hastası”, “deli”, “oyun bağımlısı” gibi kolaycı etiketlere sarıldı.Oysa bu ilk defa bizim başımıza gelmiyor dünyada. Uzmanlar okul saldırılarını nasıl açıklamış, beraberce bakalım:Harvard sosyoloğu Katherine S. Newman’ın 2004 tarihli “Rampage: Okul Katliamlarının Sosyal Kökenleri” adlı kitabı önemli bir uyarıdır. Newman, Amerika’nın küçük şehirlerindeki benzer katliamları inceledikten sonra beş temel faktör tespit etmiş: Saldırganın okulun sosyal hiyerarşisinde “loser” olarak damgalanması, medya üzerinden öğrenilen şiddet senaryosu, öğretmenlerin sorunları yüksek sesle dile getirememesi, küçük toplulukların “bizim çocuklarımız öyle şey yapmaz” tavrıyla gerçekleri örtbas etmesi ve statü kaybına uğrayan ergenin kan dökerek kendini ispat etme dürtüsü.Deprem sonrası Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’da yaşananlar, bu tabloyu neredeyse birebir yansıtır. Travmayla boğuşan, sosyal bağları zayıflamış, gelecek kaygısıyla kıvranan gençlerde dışlanma hissi daha da keskinleşmiş durumda. Her iki şehirden dışarıya yoğun bir göç yaşanmış ve şehrin insanlar üzerindeki geleneksel kontrolü azalmıştır.Newman’ın vurguladığı gibi saldırılar bireysel bir delilik değil; okulun ve topluluğun iç dinamiklerinin patlamasıdır. Deprem felaketiyle birleşince patlama daha yıkıcı hale gelmiş.Émile Durkheim’ın bir zamanlar tanımladığı anomi hali artık bizim topraklarımızda kendini göstermekte. Durum şu: Normların belirsizleştiği, sosyal bağların zayıfladığı, ortak değerlerin sarsıldığı bir dönemde fert kendini kuralsız ve amaçsız, yani boşlukta bulur.Robert K. Merton’a göre ise anomi, toplumun herkese başarı, statü, “gerçek erkek” olma gibi kültürel hedefleri dayatması, fakat bu hedeflere ulaşmanın meşru yollarını herkese eşit sunmaması sonucunda ortaya çıkar. Bu uyumsuzluk fertte derin bir gerilim yaratır. Özellikle “isyan” ve “yenilikçi sapma” tipleri okul saldırılarında belirgindir. Toplumun dayattığı hedeflere meşru yollardan ulaşamayan genç, şiddeti bir çıkış yolu olarak görür. Okul ise başarı ve statü hiyerarşisinin en yoğun yaşandığı kurumdur.Sosyolog Louis Wirth’e göre ise şehirleşme kalabalık, yoğunluk ve heterojenlik yollarıyla samimi ilişkileri parçalar, insanları anonimleştirir ve aidiyet duygusunu zayıflatır. Wirth’in tespiti şöyledir:“Fert bir yandan samimi grupların duygusal kontrolünden kurtulur, öte yandan ise bütünleşmiş bir toplumda var olan kendini ifade, moral ve aidiyet duygusunu kaybeder. Bu, tam da Durkheim’ın değindiği anomi (kuralsızlık) halidir.”Deprem zaten şehirleşme yoluyla kırılganlaşmakta olan sosyal yapıyı iyice sarsmıştır. Aile, okul ve topluluk bağları kopmuş, geleceğe dair umut belirsizleşmiştir. İşte bu anomik ortamda biriken gerilim, reddedilme ve erkeklik kaybı hissi bazı gençlerde dramatik bir “intikam ve gösteri”ye dönüşebilmektedir.Ne var ki mesele burada bitmez. Sosyolojide giderek güçlenen ikinci büyük açıklama erkeklik krizidir. Neredeyse bütün okul katliamlarını erkek çocuklar veya ergenler gerçekleştirmektedir. Michael Kimmel ve Eric Madfis gibi araştırmacılar bunu “zehirli erkeklik” ile açıklar. Okul kültürü spor, güç ve popülerlik üzerinden dar bir “gerçek erkek” tanımı dayatır. Bu kalıba uymayan gençler derin bir erkeklik kaybı yaşar. Okul onların erkekliğini ezen bir kuruma dönüşür. Bu ezikliği kamusal ve dramatik biçimde geri kazanmanın yolu ise silahla “güç gösterisi” yapmaktır.Saldırganı “deli” ilan etmek toplumu rahatlatır ama gerçeğin de üzerini örter. O genç, toplumun dayattığı erkeklik tanımına uymadığı için dışlanmış ve sonunda bu reddedilmeyi şiddet içeren bir senaryoyla tersine çevirmeye çalışan biridir. Medya ve sosyal medya ise bu eylemleri büyük bir gösteriye dönüştürerek yeni adaylara hazır bir şiddet senaryosu sunar.Dikkatle bakıldığında Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’daki okul faciaları bize acımasız bir ayna tutar ve bu, Turgut Cansever’in sözüyle birleşince daha da çarpıcı hale gelir: Biz şehri, okulu, çevreyi imar etmeye çalışırken nesli ihmal ettik. Bu trajedileri yalnızca ruh hastalığı diye geçiştirmek yarayı derinleştirmekten başka bir işe yaramaz.Gerçek çözüm, okul kültürünü yeniden şekillendirmekte, sağlıklı erkeklik modelleri sunmakta, sosyal dışlanmayı azaltmakta ve “güç=şiddet” denklemini kırmaktadır. Aksi takdirde enkaz altında kalan yalnız binalar olmayacaktır.Belki de asıl delilik, aynı kolaycı açıklamalara sığınmak ve Turgut Cansever’in sarsıcı uyarısını kulak arkası etmektir.