Yükleniyor...
Yükleniyor...
Siyonist çete, tüm Filistin’de insanlık dışı eylemlerini sürdürüyor.
Gazze’de devam eden abluka temel insani ihtiyaçların bile karşılanmasına imkân vermiyor.
Tahrip edilen yerleşim yerlerinin arasında kurulan çadırlar hava şartlarından dolayı yaşamı zorlaştırıyor. Su sıkıntısı, ilaç ve sağlık hizmetlerine erişimin çok kısıtlı seviyede olması ve tüm bunlarla beraber yer yer yapılan saldırılar “düşük yoğunluklu bir soykırımın” devam ettiğini gösteriyor. Son zamanlarda alt yapının olmamasından kaynaklı olarak sayıları artan ve çadırlara saldıran fareler binlerce kişinin yaralanmasına neden oluyor. Bu arada devşirilmiş ihanet çetelerinin Siyonist ordunun koruması altında yaptığı saldırılar da büyük kısmı püskürtülmesine rağmen zarar vermeye devam ediyor.
Filistin kaynakları, işgal güçlerinin yerleşimci adı verilen teröristler ile eş güdümlü olarak Batı Şeria’da bir ay içinde 1637 saldırı gerçekleştirdiğini ifade ediyorlar. Kaynaklara göre en çok hedef alınan bölgeler listesinin başında 402 saldırıyla Nablus vilayeti yer aldı. Onu 340 saldırıyla El-Halil, 312 saldırıyla Ramallah ve El-Bire, 171 saldırıyla Beytüllahim izledi.
İşgalci teröristler bu saldırılarda mülke zarar verme, fiziksel şiddet, hırsızlık, gasp gibi suçlar işlediler.
Özellikle ağaçları sökme, yakma gibi eylemlerle insani ihtiyaçların karşılanmasını engelleme, muhtaç haline getirme amaçlanıyor.
“Zeytin ağaçlarına yönelik saldırıların dikkat çekici biçimde El-Halil’de yoğunlaştığı açıklandı. Burada 2169 ağaç hedef alınırken, Ramallah ve El-Bire vilayetinde 1170, Nablus’ta 740, Kudüs’te 200, Beytüllahim’de ise 135 ağaç zarar gördü.”
“Ortadoğu’nun en demokrat insanları” diye gösterilen Siyonistlerin nasıl iğrenç yüzlere, iğrenç zihin dünyasına sahip oldukları artık batılı yayın organlarının kapağına konularak tüm dünyaya gösteriliyor.
İnsanların arazilerine el koyma, evlerinden çıkarıp yerleşme, kontrol bahanesiyle girip hırsızlık yapma, zevk için yoldan geçenlere ateş açıp öldürme ve tüm bunları yaparken hukuk ve yargı kılıfını kullanmayı ihmal etmeme…
Gerçekten Siyonistlerin olduğu yerde şeytana hiç iş kalmıyor gibi…
Ama bu söylediklerimiz zaten artık herkes tarafından biliniyor, öyle değil mi?
Biz burada bu yaşanan insanlık dışı zulümler karşısında ses çıkarmayan ve hatta bırakın ses çıkarmayı Siyonist teröristlere silah ve askeri malzeme sağlamaktan vazgeçmeyen kişi, kurum ve ülkeleri sorgulamak istiyoruz.
Siyonist terör şebekesinin İran ile savaş sırasında bile sıkıntıyla karşılaşmaması için sınırdan her türlü malzemenin geçmesine imkan sağlayan Ürdün’ün bunu nasıl yapabildiğini sorgulamak istiyoruz.
Barış Kurulu adı verilen bir şey vardı değil mi? Bu kurul Gazze’de barışı sağlayacak, insani yaşam şartlarının oluşmasını kontrol edecekti.
Barış Kuruluna imza atan kurucu üyeler arasında Türkiye, Azerbaycan, Ermenistan, Bulgaristan, Macaristan, Endonezya, Kazakistan, Özbekistan, Moğolistan, Ürdün, Kosova, Pakistan, Paraguay, Katar, Suudi Arabistan ve BAE yer alıyordu.
Siyonist teröristler yapılan anlaşma gereği Gazze’yi terk edeceklerdi, ardından bir teknokrat hükümet kurulacaktı. Anlaşma gereği Gazze’nin ihtiyacı kadar yardım malzemesinin girişine izin verilecek, Gazze’nin yeniden imarı için çalışmalar başlatılacaktı.
Siyonistler Gazze’den çekilmedi, abluka devam ediyor, teknokrat hükümetin Gazze’ye girişine Siyonistler izin vermiyor, hasta ve yaralıların hastanelere nakledilmelerine izin verilmiyor.
Bu arada 9 aylık ateşkes sürecinde Siyonist teröristler yüzlerce kez ateşkesi ihlal etti ve 1000’den fazla Gazze’linin şehid olmasına neden oldu.
Peki, bu arada Barış Kurulu ne yapıyor?
Siyonistlere yönelik hiçbir girişimde bulunmayan Kurul üyesi ülkeler, Gazze’deki direniş gruplarının silahlarını bırakmasını istiyor.
Maalesef durum bu!
Hasan Sabaz Doğruhaber

Siyonist çete, tüm Filistin’de insanlık dışı eylemlerini sürdürüyor.Gazze’de devam eden abluka temel insani ihtiyaçların bile karşılanmasına imkân vermiyor.Tahrip edilen yerleşim yerlerinin arasında kurulan çadırlar hava şartlarından dolayı yaşamı zorlaştırıyor. Su sıkıntısı, ilaç ve sağlık hizmetlerine erişimin çok kısıtlı seviyede olması ve tüm bunlarla beraber yer yer yapılan saldırılar “düşük yoğunluklu bir soykırımın” devam ettiğini gösteriyor. Son zamanlarda alt yapının olmamasından kaynaklı olarak sayıları artan ve çadırlara saldıran fareler binlerce kişinin yaralanmasına neden oluyor. Bu arada devşirilmiş ihanet çetelerinin Siyonist ordunun koruması altında yaptığı saldırılar da büyük kısmı püskürtülmesine rağmen zarar vermeye devam ediyor.Filistin kaynakları, işgal güçlerinin yerleşimci adı verilen teröristler ile eş güdümlü olarak Batı Şeria’da bir ay içinde 1637 saldırı gerçekleştirdiğini ifade ediyorlar. Kaynaklara göre en çok hedef alınan bölgeler listesinin başında 402 saldırıyla Nablus vilayeti yer aldı. Onu 340 saldırıyla El-Halil, 312 saldırıyla Ramallah ve El-Bire, 171 saldırıyla Beytüllahim izledi.İşgalci teröristler bu saldırılarda mülke zarar verme, fiziksel şiddet, hırsızlık, gasp gibi suçlar işlediler.Özellikle ağaçları sökme, yakma gibi eylemlerle insani ihtiyaçların karşılanmasını engelleme, muhtaç haline getirme amaçlanıyor.“Zeytin ağaçlarına yönelik saldırıların dikkat çekici biçimde El-Halil’de yoğunlaştığı açıklandı. Burada 2169 ağaç hedef alınırken, Ramallah ve El-Bire vilayetinde 1170, Nablus’ta 740, Kudüs’te 200, Beytüllahim’de ise 135 ağaç zarar gördü.”“Ortadoğu’nun en demokrat insanları” diye gösterilen Siyonistlerin nasıl iğrenç yüzlere, iğrenç zihin dünyasına sahip oldukları artık batılı yayın organlarının kapağına konularak tüm dünyaya gösteriliyor.İnsanların arazilerine el koyma, evlerinden çıkarıp yerleşme, kontrol bahanesiyle girip hırsızlık yapma, zevk için yoldan geçenlere ateş açıp öldürme ve tüm bunları yaparken hukuk ve yargı kılıfını kullanmayı ihmal etmeme…Gerçekten Siyonistlerin olduğu yerde şeytana hiç iş kalmıyor gibi…Ama bu söylediklerimiz zaten artık herkes tarafından biliniyor, öyle değil mi?Biz burada bu yaşanan insanlık dışı zulümler karşısında ses çıkarmayan ve hatta bırakın ses çıkarmayı Siyonist teröristlere silah ve askeri malzeme sağlamaktan vazgeçmeyen kişi, kurum ve ülkeleri sorgulamak istiyoruz.Siyonist terör şebekesinin İran ile savaş sırasında bile sıkıntıyla karşılaşmaması için sınırdan her türlü malzemenin geçmesine imkan sağlayan Ürdün’ün bunu nasıl yapabildiğini sorgulamak istiyoruz.Barış Kurulu adı verilen bir şey vardı değil mi? Bu kurul Gazze’de barışı sağlayacak, insani yaşam şartlarının oluşmasını kontrol edecekti.Barış Kuruluna imza atan kurucu üyeler arasında Türkiye, Azerbaycan, Ermenistan, Bulgaristan, Macaristan, Endonezya, Kazakistan, Özbekistan, Moğolistan, Ürdün, Kosova, Pakistan, Paraguay, Katar, Suudi Arabistan ve BAE yer alıyordu.Siyonist teröristler yapılan anlaşma gereği Gazze’yi terk edeceklerdi, ardından bir teknokrat hükümet kurulacaktı. Anlaşma gereği Gazze’nin ihtiyacı kadar yardım malzemesinin girişine izin verilecek, Gazze’nin yeniden imarı için çalışmalar başlatılacaktı.Siyonistler Gazze’den çekilmedi, abluka devam ediyor, teknokrat hükümetin Gazze’ye girişine Siyonistler izin vermiyor, hasta ve yaralıların hastanelere nakledilmelerine izin verilmiyor.Bu arada 9 aylık ateşkes sürecinde Siyonist teröristler yüzlerce kez ateşkesi ihlal etti ve 1000’den fazla Gazze’linin şehid olmasına neden oldu.Peki, bu arada Barış Kurulu ne yapıyor?Siyonistlere yönelik hiçbir girişimde bulunmayan Kurul üyesi ülkeler, Gazze’deki direniş gruplarının silahlarını bırakmasını istiyor.Maalesef durum bu!Hasan Sabaz Doğruhaber
Trump’a yönelik suikast iddiası Amerikan siyasetindeki kirliliğin bir daha gündeme gelmesine neden oldu.
Sermaye ve siyaset arasındaki kirli ilişkilere uluslararası ilişkilerde özellikle 1948’den sonra artan Siyonist etkisini de eklediğimizde suikastlar anlamlı hale geliyor.
Siyaset arenasındaki ayak oyunlarından, parlatma ve karalamada sınır tanımayan propaganda yöntemlerinden istenen verim alınamayınca güç odakları her zaman farklı yöntemlere başvurarak etkin güç olmanın yollarını aramışlardır.
Başka ülkelerde provokatif eylemlerden darbelere kadar yönetimleri dizayn etmek için her türlü kirli usule başvuran Amerikan siyaseti üzerinde hakimiyet savaşı veren güç odakları imkan ve fırsat bulduğunda içeride de her türlü karanlık senaryoyu uygulamaya koymaktan çekinmemiştir.
Son 150 yıl içerisinde çok sayıda siyasi suikast gerçekleştirildi Amerika’da ve bunların bir kısmında hedefler öldürüldü.
ABD eski Başkanlarından Abraham Lincoln, 14 Nisan 1865'te Washington'da bir tiyatro oyunu izlerken suikasta uğradı ve öldürülen ilk ABD başkanı oldu.
Özgürlük bildirisini yayınlaması ve siyahların haklarına verdiği destek öldürülme sebebi olarak gösterildi.
ABD'de suikasta uğrayarak öldürülen ikinci başkan ise 2 Temmuz 1881'de James Garfield oldu.
Ülkede üçüncü suikast ise 6 Eylül 1901'de 25. ABD Başkanı William MCKinley'e yapıldı.
ABD'de ölümle sonuçlanan son suikast ise Kasım 1963'te 35. ABD Başkanı John F. Kennedy'ye düzenlendi.
Öldürülen ilk üç başkan “o dönemde” kölelik ve ayırımcılık karşıtı olan Cumhuriyetçi kanada mensuptu.
Suikastların etkisi midir bilinmez; ama sonraları Cumhuriyetçiler muhafazakar ve milliyetçi bir politikayı savunmaya başladılar.
Kennedy, bir Demokrattı ve öldürülmesinde hem siyahilere “oy verme hakkını” da içeren “Yeni Vatandaşlık Yasası”nı çıkarması hem de israilin gizli nükleer faaliyetlerine karşı çıkması yatıyordu.
Kennedy’den sonra gelen hiçbir Amerikan başkanı israilin nükleer faaliyetlerini sorgulamadı.
Hatta siyasetin iki kanadı da “israilin güvenliği Amerika’nın kırmızı çizgisidir” noktasında buluştu.
Nitekim Trump’tan önceki Amerikan başkanı olan Biden açıkça “Ben bir siyonistim” demişti. Buna rağmen Biden, israilin hedefleri konusunda yeterince teslimiyetçi değildi.
Ama Trump’ın seçilmesi israil için bulunmaz bir fırsattı.
Epstein dosyalarından dolayı ipleri MOSSAD’ın elinde olan “pedofili” bir başkanı istedikleri yere sürükleme konusunda zorluk çekmedi Siyonistler.
Daha seçim çalışmaları sırasında “şaibeli” bir suikast görüntüsüyle hem Trump’tan bir kahraman çıkarma hem de tehdit sopasını göstererek istediklerini yaptırabileceklerini açıkça gösterdiler.
Trump “yan çizme” sinyallerini verince en yakın destekçisini öldürerek sert bir mesaj verdiler.
İslam düşmanı, göçmen düşmanı ve göçmen karşıtı politikalarda Trump’ın en büyük destekçisi Charlie Kirk suikastına bu açıdan dikkat etmek gerekir.
Kirk, öldürülmeden önce israil yerine Amerika’nın çıkarlarını önemsediğini söylemeye başlamıştı.
7 Ekim’de Yahudilerin öldürülmesinin bir israil komplosu olduğunu iddia etmiş, “MOSSAD ajanı” dediği Epstein dosyası üzerinden israilin ABD’de istihbarat operasyonu yaptığını açıkça dile getirmişti.
Trump, Kirk’ten sonra mesajı aldı ve israil politikaları doğrultusunda İran’a yönelik savaş hazırlıklarına başladı.
Müzakereler göstermelikti ve nitekim devam ederken 28 Şubatta İran’a yönelik büyük bir saldırı gerçekleştirildi.
İran ciddi biçimde karşılık verdi ve 40 günün sonunda Amerika hedeflerinden hiçbirine ulaşamadan ateşkes kararı almak zorunda kaldı.
İran’ın önemli isimleri vuruldu, stratejik noktalar hedef alında; ama istenen sonuçlara ulaşılamadığı gibi Amerika’nın bölgedeki önemli üsleri büyük yara aldı, israil ummadığı bir saldırı ile yüzleşmek zorunda kaldı.
Ateşkes toparlanmak içindi; ama İran’ın Hürmüz manevraları, dünyanın ekonomik dengesini bozdu ve herkes bunun sorumlusunun Amerika olduğunu gördü. Amerika istediği desteği bulamadı, tehditler işe yaramadı.
Ateşkesin uzaması ile ortaya çıkan görüntü, Amerikan yönetiminin “savaştan çıkış yolu aradığı” gerçeğiydi.
Tam bu sıralarda Trump’a yönelik suikast olduğu haberi yapıldı.
Sahne iyi, dekor iyi, oyuncular başarılıydı.
Şimdi soru şu:
Bu Trump için bir imaj yenileme operasyonu mu, yoksa siyonizmin tehdidi mi?
Önümüzdeki günler bunu daha iyi gösterecektir.
Hasan Sabaz Doğruhaber gazetesi

Trump’a yönelik suikast iddiası Amerikan siyasetindeki kirliliğin bir daha gündeme gelmesine neden oldu.Sermaye ve siyaset arasındaki kirli ilişkilere uluslararası ilişkilerde özellikle 1948’den sonra artan Siyonist etkisini de eklediğimizde suikastlar anlamlı hale geliyor.Siyaset arenasındaki ayak oyunlarından, parlatma ve karalamada sınır tanımayan propaganda yöntemlerinden istenen verim alınamayınca güç odakları her zaman farklı yöntemlere başvurarak etkin güç olmanın yollarını aramışlardır.Başka ülkelerde provokatif eylemlerden darbelere kadar yönetimleri dizayn etmek için her türlü kirli usule başvuran Amerikan siyaseti üzerinde hakimiyet savaşı veren güç odakları imkan ve fırsat bulduğunda içeride de her türlü karanlık senaryoyu uygulamaya koymaktan çekinmemiştir.Son 150 yıl içerisinde çok sayıda siyasi suikast gerçekleştirildi Amerika’da ve bunların bir kısmında hedefler öldürüldü.ABD eski Başkanlarından Abraham Lincoln, 14 Nisan 1865'te Washington'da bir tiyatro oyunu izlerken suikasta uğradı ve öldürülen ilk ABD başkanı oldu.Özgürlük bildirisini yayınlaması ve siyahların haklarına verdiği destek öldürülme sebebi olarak gösterildi.ABD'de suikasta uğrayarak öldürülen ikinci başkan ise 2 Temmuz 1881'de James Garfield oldu.Ülkede üçüncü suikast ise 6 Eylül 1901'de 25. ABD Başkanı William MCKinley'e yapıldı.ABD'de ölümle sonuçlanan son suikast ise Kasım 1963'te 35. ABD Başkanı John F. Kennedy'ye düzenlendi.Öldürülen ilk üç başkan “o dönemde” kölelik ve ayırımcılık karşıtı olan Cumhuriyetçi kanada mensuptu.Suikastların etkisi midir bilinmez; ama sonraları Cumhuriyetçiler muhafazakar ve milliyetçi bir politikayı savunmaya başladılar.Kennedy, bir Demokrattı ve öldürülmesinde hem siyahilere “oy verme hakkını” da içeren “Yeni Vatandaşlık Yasası”nı çıkarması hem de israilin gizli nükleer faaliyetlerine karşı çıkması yatıyordu.Kennedy’den sonra gelen hiçbir Amerikan başkanı israilin nükleer faaliyetlerini sorgulamadı.Hatta siyasetin iki kanadı da “israilin güvenliği Amerika’nın kırmızı çizgisidir” noktasında buluştu.Nitekim Trump’tan önceki Amerikan başkanı olan Biden açıkça “Ben bir siyonistim” demişti. Buna rağmen Biden, israilin hedefleri konusunda yeterince teslimiyetçi değildi.Ama Trump’ın seçilmesi israil için bulunmaz bir fırsattı.Epstein dosyalarından dolayı ipleri MOSSAD’ın elinde olan “pedofili” bir başkanı istedikleri yere sürükleme konusunda zorluk çekmedi Siyonistler.Daha seçim çalışmaları sırasında “şaibeli” bir suikast görüntüsüyle hem Trump’tan bir kahraman çıkarma hem de tehdit sopasını göstererek istediklerini yaptırabileceklerini açıkça gösterdiler.Trump “yan çizme” sinyallerini verince en yakın destekçisini öldürerek sert bir mesaj verdiler.İslam düşmanı, göçmen düşmanı ve göçmen karşıtı politikalarda Trump’ın en büyük destekçisi Charlie Kirk suikastına bu açıdan dikkat etmek gerekir.Kirk, öldürülmeden önce israil yerine Amerika’nın çıkarlarını önemsediğini söylemeye başlamıştı.7 Ekim’de Yahudilerin öldürülmesinin bir israil komplosu olduğunu iddia etmiş, “MOSSAD ajanı” dediği Epstein dosyası üzerinden israilin ABD’de istihbarat operasyonu yaptığını açıkça dile getirmişti.Trump, Kirk’ten sonra mesajı aldı ve israil politikaları doğrultusunda İran’a yönelik savaş hazırlıklarına başladı.Müzakereler göstermelikti ve nitekim devam ederken 28 Şubatta İran’a yönelik büyük bir saldırı gerçekleştirildi.İran ciddi biçimde karşılık verdi ve 40 günün sonunda Amerika hedeflerinden hiçbirine ulaşamadan ateşkes kararı almak zorunda kaldı.İran’ın önemli isimleri vuruldu, stratejik noktalar hedef alında; ama istenen sonuçlara ulaşılamadığı gibi Amerika’nın bölgedeki önemli üsleri büyük yara aldı, israil ummadığı bir saldırı ile yüzleşmek zorunda kaldı.Ateşkes toparlanmak içindi; ama İran’ın Hürmüz manevraları, dünyanın ekonomik dengesini bozdu ve herkes bunun sorumlusunun Amerika olduğunu gördü. Amerika istediği desteği bulamadı, tehditler işe yaramadı.Ateşkesin uzaması ile ortaya çıkan görüntü, Amerikan yönetiminin “savaştan çıkış yolu aradığı” gerçeğiydi.Tam bu sıralarda Trump’a yönelik suikast olduğu haberi yapıldı.Sahne iyi, dekor iyi, oyuncular başarılıydı.Şimdi soru şu:Bu Trump için bir imaj yenileme operasyonu mu, yoksa siyonizmin tehdidi mi?Önümüzdeki günler bunu daha iyi gösterecektir.Hasan Sabaz Doğruhaber gazetesi
Ateşkesin süresi dolmadan, müzakerelerin ikinci turu yapılmadan savaşın ayak sesleri yeniden duyulmaya başlandı.
Her masadan kazançla çıkmayı hedefleyen Trump ve ekibi için sadece Hürmüz’ün açılması yeterli gelmedi gibi görünüyor.
Ukrayna ile Rusya arasında ateşkes müzakerelerinde de Trump, neredeyse Ukrayna’nın önümüzdeki 50 yılına ipotek koyma anlamına gelebilecek bir anlaşmayı dayatmaya çalışmıştı. Açıkça Ukrayna'dan 500 milyar dolar değerinde nadir toprak elementi istediğini söylemişti Amerikan başkanı.
Şimdi İran’da yaptıkları suikastlardan, 3500’den fazla sivil insanın ölümünden, hastane ve okulların bombalanmasından sorumlu oldukları halde İran’ın talep ettiği Hürmüz geçiş ücretlerinden pay istediklerini söylüyor saldırgan taraf.
Pervasızlıkları Körfez emirlik ve krallıklarına ettikleri onca hakaretten sonra bile ciddi bir tepki ile karşılaşmamış olmaları, çocuk katili olmalarına ve açıkça sivil altyapıyı vuracaklarını söylemelerine rağmen arabulucuların “iki tarafa eşit mesafede durduklarını” söylemelerinden kaynaklanıyor.
Bazıları gözlerini kapatsa da ortada çok net bir tablo var.
Venezuela’nın petrolüne çöken, tehdit ile Grönland’ın kullanım hakkını alan, sırada Küba var diye açıkça tehditlerde bulunan ve en son olarak altına imza attığı ateşkes anlaşmasına uymayarak korsanlık yapmaya devam eden Amerika ve hedefindekiler arasındaki çekişmelerde “iki tarafa eşit mesafede” olanlar ulusal çıkarları gereği böyle davrandıklarını söyleyebilirler; ama kesinlikle adil olduklarını söyleyemezler.
Önce şunun net olarak anlaşılması lazım!
Ortada sapkınlığın dibine vurmuş, hiçbir ahlaki ve insani ilke tanımayan şeytani bir koalisyon var.
Saldırganlığına destek vermeyen ülkeleri tehdit eden, barış dilini kullanan Papa’ya ayar vermeye çalışan ve hiçbir sözüne güvenilemeyecek şeytani bir koalisyon…
Ahlaksızlık ve cinayetlerde sınır tanımayan lanetli Siyonist ve ortağı Amerika…
Ateşkesten şimdiye kadar Gazze’de 800’den fazla kişiyi katleden, “fırsat bulduğunda” hiçbir ilke, anlaşma ve kural tanımayan kötülüğün vücut bulmuş halinden söz ediyoruz.
Medyada müzakereden dönen İran heyeti ile ilgili şöyle haber çıktı:
Pakistan'da geçen hafta sonu düzenlenen Washington-Tahran görüşmesinde, israilin suikast düzenleme ihtimaline karşı İranlı yetkililere savaş jetleriyle koruma sağlanmış.
Adlarının paylaşılmaması kaydıyla Reuters'a konuşan yetkililere göre müzakereden sonuç çıkmaması üzerine İran heyeti, "işlerin yolunda gitmediğinden ve hedef alınabileceklerinden" şüphelenmiş.
Pakistan Hava Kuvvetleri, 20 adet Çin yapımı J-10 jetiyle İranlı heyete geri dönüş yolunda eşlik ederek havada koruma sağladı.”
Bu üzerinde çok konuşulmayı gerektiren bir haberdir, çünkü yaşananları anlamak için önemli ayrıntılar içermektedir.
Şeytanla müzakere yapıyorsanız her an teyakkuzda olmanız, hiçbir anlaşma ve taahhüde uyulmasının garanti olmadığını bilmeniz gerekmektedir.
Açıklamaların en olumlu seyrettiği bir zamanda bile bir saldırı beklemeniz, korunma kadar misilleme ve taarruza da hazır olmanız gerekmektedir.
Hem Amerika’nın hem de israilin güvenilmez olduğunu, güçlü olmazlarsa ilk fırsatta tepelerine bombaların yağacağını Pakistan da, Türkiye de bölgedeki diğer ülkeler de hatta artık dünyanın neredeyse tamamı da biliyor.
İki kez müzakereler devam ederken İran’a saldıran Amerika-israil koalisyonu, ateşkes devam ederken Hürmüz’e abluka uygulayarak, İran gemisine saldırarak gerçek yüzünü bir kez daha göstermiştir.
İran’ın teyakkuz hali ve misillemesi “şeytanla müzakere” ettiğinin farkında olduğunu gösteriyor ki, bu önemlidir.
Ulusal çıkarları öncelemenin sadece hedef olmak için sıraya girmek anlamına geldiğini artık herkes görmelidir.
Gizli ajandaları bir tarafa bırakarak, ortak değerlerde buluşarak yan yana gelmek ve güçleri birleştirmek gerekir. Ancak bu durumda sünetullah gerçekleşir ve şeytan mağlup olur.
“İman edenler Allah yolunda savaşırlar. İnkâr edenler ise Tağut'un yolunda savaşırlar. Şu halde şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.” (Nisa/76)
Hasan Sabaz Doğruhaber

Ateşkesin süresi dolmadan, müzakerelerin ikinci turu yapılmadan savaşın ayak sesleri yeniden duyulmaya başlandı.Her masadan kazançla çıkmayı hedefleyen Trump ve ekibi için sadece Hürmüz’ün açılması yeterli gelmedi gibi görünüyor.Ukrayna ile Rusya arasında ateşkes müzakerelerinde de Trump, neredeyse Ukrayna’nın önümüzdeki 50 yılına ipotek koyma anlamına gelebilecek bir anlaşmayı dayatmaya çalışmıştı. Açıkça Ukrayna'dan 500 milyar dolar değerinde nadir toprak elementi istediğini söylemişti Amerikan başkanı.Şimdi İran’da yaptıkları suikastlardan, 3500’den fazla sivil insanın ölümünden, hastane ve okulların bombalanmasından sorumlu oldukları halde İran’ın talep ettiği Hürmüz geçiş ücretlerinden pay istediklerini söylüyor saldırgan taraf.Pervasızlıkları Körfez emirlik ve krallıklarına ettikleri onca hakaretten sonra bile ciddi bir tepki ile karşılaşmamış olmaları, çocuk katili olmalarına ve açıkça sivil altyapıyı vuracaklarını söylemelerine rağmen arabulucuların “iki tarafa eşit mesafede durduklarını” söylemelerinden kaynaklanıyor.Bazıları gözlerini kapatsa da ortada çok net bir tablo var.Venezuela’nın petrolüne çöken, tehdit ile Grönland’ın kullanım hakkını alan, sırada Küba var diye açıkça tehditlerde bulunan ve en son olarak altına imza attığı ateşkes anlaşmasına uymayarak korsanlık yapmaya devam eden Amerika ve hedefindekiler arasındaki çekişmelerde “iki tarafa eşit mesafede” olanlar ulusal çıkarları gereği böyle davrandıklarını söyleyebilirler; ama kesinlikle adil olduklarını söyleyemezler.Önce şunun net olarak anlaşılması lazım!Ortada sapkınlığın dibine vurmuş, hiçbir ahlaki ve insani ilke tanımayan şeytani bir koalisyon var.Saldırganlığına destek vermeyen ülkeleri tehdit eden, barış dilini kullanan Papa’ya ayar vermeye çalışan ve hiçbir sözüne güvenilemeyecek şeytani bir koalisyon…Ahlaksızlık ve cinayetlerde sınır tanımayan lanetli Siyonist ve ortağı Amerika…Ateşkesten şimdiye kadar Gazze’de 800’den fazla kişiyi katleden, “fırsat bulduğunda” hiçbir ilke, anlaşma ve kural tanımayan kötülüğün vücut bulmuş halinden söz ediyoruz.Medyada müzakereden dönen İran heyeti ile ilgili şöyle haber çıktı:Pakistan'da geçen hafta sonu düzenlenen Washington-Tahran görüşmesinde, israilin suikast düzenleme ihtimaline karşı İranlı yetkililere savaş jetleriyle koruma sağlanmış.Adlarının paylaşılmaması kaydıyla Reuters'a konuşan yetkililere göre müzakereden sonuç çıkmaması üzerine İran heyeti, "işlerin yolunda gitmediğinden ve hedef alınabileceklerinden" şüphelenmiş.Pakistan Hava Kuvvetleri, 20 adet Çin yapımı J-10 jetiyle İranlı heyete geri dönüş yolunda eşlik ederek havada koruma sağladı.”Bu üzerinde çok konuşulmayı gerektiren bir haberdir, çünkü yaşananları anlamak için önemli ayrıntılar içermektedir.Şeytanla müzakere yapıyorsanız her an teyakkuzda olmanız, hiçbir anlaşma ve taahhüde uyulmasının garanti olmadığını bilmeniz gerekmektedir.Açıklamaların en olumlu seyrettiği bir zamanda bile bir saldırı beklemeniz, korunma kadar misilleme ve taarruza da hazır olmanız gerekmektedir.Hem Amerika’nın hem de israilin güvenilmez olduğunu, güçlü olmazlarsa ilk fırsatta tepelerine bombaların yağacağını Pakistan da, Türkiye de bölgedeki diğer ülkeler de hatta artık dünyanın neredeyse tamamı da biliyor.İki kez müzakereler devam ederken İran’a saldıran Amerika-israil koalisyonu, ateşkes devam ederken Hürmüz’e abluka uygulayarak, İran gemisine saldırarak gerçek yüzünü bir kez daha göstermiştir.İran’ın teyakkuz hali ve misillemesi “şeytanla müzakere” ettiğinin farkında olduğunu gösteriyor ki, bu önemlidir.Ulusal çıkarları öncelemenin sadece hedef olmak için sıraya girmek anlamına geldiğini artık herkes görmelidir.Gizli ajandaları bir tarafa bırakarak, ortak değerlerde buluşarak yan yana gelmek ve güçleri birleştirmek gerekir. Ancak bu durumda sünetullah gerçekleşir ve şeytan mağlup olur.“İman edenler Allah yolunda savaşırlar. İnkâr edenler ise Tağut'un yolunda savaşırlar. Şu halde şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.” (Nisa/76)Hasan Sabaz Doğruhaber
Ateşkese rağmen işgalci Siyonist çetenin gerçekleştirdiği suikastler, çadırlara yönelik bombardımanlar Gazze’de yaşayan mazlumların rahat bir nefes almasını engelliyor.
Barış Kurulu oluşturuldu, Gazze’nin teknokrat bir hükümet tarafından yönetilmesi konusunda adımlar atıldı, “Barış Gücü” olarak görev yapacak askerlerin bile hangi ülkelerden gönderileceği konusu konuşuldu; ama kimse Siyonist işgalci çetenin Gazze’de işgal ettiği yerlerden çekilmesi konusunda nasıl bir baskı uygulanacağını bilmiyor.
Siyonist çete, hem Gazze’de hem Suriye’de hem de Lübnan’da işgal ettiği yerlerden çekilme niyetinde olmadığını en üst düzeyden resmi ağızlar aracılığıyla söylüyor; ama buna da nasıl bir çözüm getirileceği konusunda kimsenin fikri yok!
Gerek Ortadoğu ülkeleri gerekse de Avrupa’da kimi ülkeler sorunun çözümü için Amerika’nın adım atmasını bekliyorlar; ama Amerikan yönetiminin ipleri tümüyle Siyonist çetenin elinde.
Kaldı ki, işgal, imha, hukuk tanımazlık, insani değerlere düşmanlık konusunda Amerika, son derce kirli bir sicile sahipken hangi yüzle israil’e “insani değerlere ve hukuki yükümlülüklere uymasını tavsiye edecek!
Ama en kötüsü de iğrençlik düzeyinde uygulamalara, taciz, tecavüz ve cinayetlere, insanlık dışı ablukalara, dini ve kültürel yapılara yönelik saldırılara rağmen gerek Siyonist çete gerekse de Amerika yaptıklarında bir yanlış görmüyor.
"İsrail her şeyden önce savaş hukukuna göre hareket ediyor" diyen Netanyahu, söylediklerine gerçekten de inanıyor.
O da kitlesi de öldürmeyi, işkenceyi, hırsızlığı, yalanı, iftirayı, sözünde durmamayı kendileri için bir hak olarak, hatta bir ahlak olarak görüyorlar.
Maalesef öyle iğrenç bir dönemde yaşıyoruz ki, ahlaksızlar insanlığa ahlak dersi veriyor.
Uluslararası Ceza Mahkemesinin kendisi hakkında verdiği tutuklama kararına itiraz ettiğinde de benzer sözler söylemiş ve mahkemeyi “Antisemitizm” ile suçlamıştı.
Zindanda tutulan mahkumlara tacizde bulunan askerler ve onları savunan bir toplum, insanlar açlıktan ölürken yemek videoları paylaşanlar, girdikleri evlerde yağma ve hırsızlık yapanlar, çocuklarına hediye olarak evleri havaya uçurma videosu gönderenler ahlaklı öyle mi?
6 yaşındaki Hind Receb’e hedef gözeterek tam 355 kurşun sıkan, gıda paketi için toplananların üzerine bomba yağdıran, soykırım ve vahşeti dünyaya duyurdukları için dünya savaşlarından daha fazla gazeteci katleden, hiçbir anlaşmaya uymayan, yalancı, ikiyüzlü, alçak, rezil bir ordudan ve o orduya her türlü desteği veren bir halktan söz ediyoruz.
Netanyahu’ya göre bunlar “dünyanın en ahlaklı ordusu” ve bunların yaptıkları tüm bu ahlaksızlıkları dile getirenler de “Antisemitist” oluyor.
Kandan beslenen Epsteinci çete bu vesile ile kendilerini hak ettikleri yere koymayı başarıyorlar.
Aslında Netanyahu ne kadar tehlikeli bir söz ettiğinin farkında değil!
Dünyanın gözü önünde bunca vahşeti, bunca alçaklığı yapan bir topluluk var ve Netanyahu bu topluluğun “Semitik” yani Yahudi olduğunu söyleyerek gerçekte nasıl bir ruh haline sahip olduklarını deşifre ediyor.
Eğer “Antisemitizm” denilen şey bu lanetli topluluğun yaptıklarını reddetmek, onlardan beri olmaksa öyle sanıyorum dünyanın insanlığını kaybetmemiş tüm bireyleri ve toplulukları “Antisemitizm” denilen yaftayı şerefle taşımayı kabul edecektir.
Bu yaşananlara bakanlar yakın tarihimizde “Holokost” dahil tüm siyonist iddialarına şüpheyle yaklaşacak ve korku duvarları yıkıldığında mağdur edebiyatı yapan bu yalancı ve lanetli topluluğun hiçbir sözüne ve anlaşmasına güvenilmeyeceğini anlayacaktır.

Ateşkese rağmen işgalci Siyonist çetenin gerçekleştirdiği suikastler, çadırlara yönelik bombardımanlar Gazze’de yaşayan mazlumların rahat bir nefes almasını engelliyor.Barış Kurulu oluşturuldu, Gazze’nin teknokrat bir hükümet tarafından yönetilmesi konusunda adımlar atıldı, “Barış Gücü” olarak görev yapacak askerlerin bile hangi ülkelerden gönderileceği konusu konuşuldu; ama kimse Siyonist işgalci çetenin Gazze’de işgal ettiği yerlerden çekilmesi konusunda nasıl bir baskı uygulanacağını bilmiyor.Siyonist çete, hem Gazze’de hem Suriye’de hem de Lübnan’da işgal ettiği yerlerden çekilme niyetinde olmadığını en üst düzeyden resmi ağızlar aracılığıyla söylüyor; ama buna da nasıl bir çözüm getirileceği konusunda kimsenin fikri yok!Gerek Ortadoğu ülkeleri gerekse de Avrupa’da kimi ülkeler sorunun çözümü için Amerika’nın adım atmasını bekliyorlar; ama Amerikan yönetiminin ipleri tümüyle Siyonist çetenin elinde.Kaldı ki, işgal, imha, hukuk tanımazlık, insani değerlere düşmanlık konusunda Amerika, son derce kirli bir sicile sahipken hangi yüzle israil’e “insani değerlere ve hukuki yükümlülüklere uymasını tavsiye edecek!Ama en kötüsü de iğrençlik düzeyinde uygulamalara, taciz, tecavüz ve cinayetlere, insanlık dışı ablukalara, dini ve kültürel yapılara yönelik saldırılara rağmen gerek Siyonist çete gerekse de Amerika yaptıklarında bir yanlış görmüyor."İsrail her şeyden önce savaş hukukuna göre hareket ediyor" diyen Netanyahu, söylediklerine gerçekten de inanıyor.O da kitlesi de öldürmeyi, işkenceyi, hırsızlığı, yalanı, iftirayı, sözünde durmamayı kendileri için bir hak olarak, hatta bir ahlak olarak görüyorlar.Maalesef öyle iğrenç bir dönemde yaşıyoruz ki, ahlaksızlar insanlığa ahlak dersi veriyor.Uluslararası Ceza Mahkemesinin kendisi hakkında verdiği tutuklama kararına itiraz ettiğinde de benzer sözler söylemiş ve mahkemeyi “Antisemitizm” ile suçlamıştı.Zindanda tutulan mahkumlara tacizde bulunan askerler ve onları savunan bir toplum, insanlar açlıktan ölürken yemek videoları paylaşanlar, girdikleri evlerde yağma ve hırsızlık yapanlar, çocuklarına hediye olarak evleri havaya uçurma videosu gönderenler ahlaklı öyle mi?6 yaşındaki Hind Receb’e hedef gözeterek tam 355 kurşun sıkan, gıda paketi için toplananların üzerine bomba yağdıran, soykırım ve vahşeti dünyaya duyurdukları için dünya savaşlarından daha fazla gazeteci katleden, hiçbir anlaşmaya uymayan, yalancı, ikiyüzlü, alçak, rezil bir ordudan ve o orduya her türlü desteği veren bir halktan söz ediyoruz.Netanyahu’ya göre bunlar “dünyanın en ahlaklı ordusu” ve bunların yaptıkları tüm bu ahlaksızlıkları dile getirenler de “Antisemitist” oluyor.Kandan beslenen Epsteinci çete bu vesile ile kendilerini hak ettikleri yere koymayı başarıyorlar.Aslında Netanyahu ne kadar tehlikeli bir söz ettiğinin farkında değil!Dünyanın gözü önünde bunca vahşeti, bunca alçaklığı yapan bir topluluk var ve Netanyahu bu topluluğun “Semitik” yani Yahudi olduğunu söyleyerek gerçekte nasıl bir ruh haline sahip olduklarını deşifre ediyor.Eğer “Antisemitizm” denilen şey bu lanetli topluluğun yaptıklarını reddetmek, onlardan beri olmaksa öyle sanıyorum dünyanın insanlığını kaybetmemiş tüm bireyleri ve toplulukları “Antisemitizm” denilen yaftayı şerefle taşımayı kabul edecektir.Bu yaşananlara bakanlar yakın tarihimizde “Holokost” dahil tüm siyonist iddialarına şüpheyle yaklaşacak ve korku duvarları yıkıldığında mağdur edebiyatı yapan bu yalancı ve lanetli topluluğun hiçbir sözüne ve anlaşmasına güvenilmeyeceğini anlayacaktır.