Yükleniyor...
Yükleniyor...
Eğitim niçin vardır? Bir ülke, eğitim sistemini neye göre planlar? Eğitim yalnızca bireye bilgi aktarmak, onu belli davranış kalıplarına sokmak, sosyal hayata uyumlu hâle getirmek için mi vardır yoksa insanı hayata hazırlayan, üretime katan, kendi geleceğini kurabilecek donanıma ulaştıran büyük bir inşâ süreci midir? Asıl soru budur.
Eğitimin hayatta karşılığı olmayan bir öğrenme sürecinin, birey ve toplum açısından ne kadar anlam taşıdığı ciddi biçimde sorgulanmalıdır. Sadece “iyi birey” yetiştirmek yeterli değildir, çocuğun hayatta kalabilmesi, kendi geleceğini inşâ edebilmesi, ülke ekonomisine katkı sunabilmesi için aldığı eğitimin yaşamda gerçek bir karşılığı olmalıdır. Aksi hâlde insan ömrünün yaklaşık dörtte birine denk gelen o uzun eğitim süreci, formal kalıplar içinde boşa harcanmış bir zamana dönüşebilir.
Bugünün dünyasında çocukların yalnızca bilgiyle değil, yetenekleri ve yaratılışlarında var olan potansiyelleri doğrultusunda üretime dâhil edilmeleri gerekmektedir. Her çocuk, içinde işlenmeyi bekleyen bir cevher, keşfedilmeyi bekleyen bir istidat taşır. Yaratıcı tarafından insanın özüne yerleştirilmiş bu potansiyelin eğitim yoluyla teknik bilgiyle buluşturulması, aslında eğitimin en temel amaçlarından biri olmalıdır. Eğitim; çocuğun içindeki icadı, fikri, beceriyi ve üretme kapasitesini ortaya çıkarmalıdır. Ancak ne yazık ki ülkemizde eğitim sistemi, çoğu zaman ideolojik ve politik müdahalelerle asıl mecrasından uzaklaştırılmakta ve çocukların kabiliyetlerini geliştiren bir yapıdan çok, onları edilgenleştiren bir yapıya dönüştürülmektedir.
Bu nedenle pek çok genç, kendi yeteneğini keşfedemeyen, iç dünyasında taşıdığı gücü açığa çıkaramayan, toprağın altında kalmış ama işlenmediği için değere dönüşemeyen madenler gibi beklemektedir. Oysa işlenmeyen maden nasıl ekonomik değer üretmezse işlenmeyen insan potansiyeli de toplumsal kalkınmaya katkı sunamaz. Bugünün gençliğinde gözlemlenen temel sorunlardan biri de tam burada ortaya çıkar. Üretmek yerine tüketmek; inşâ etmek yerine yıkmak; sorumluluk almak yerine konfora yönelmek. Ben merkezli büyüyen, disipline mesafeli, yönlendirilmek istemeyen bir nesil, zamanla istihdam edilmesi zor, kontrolsüz, âsî ve amaçsız bir yapıya dönüşebilmektedir.
Bu tablo yalnız ekonomik değil, psikolojik ve manevî açıdan da ciddi riskler taşımaktadır. Üretimden uzak, hedefsiz, yalnızca tüketim kültürü içinde yetişen genç; çoğu zaman mutsuz, içe kapanık, depresif ve öfkeli bir ruh hâline sürüklenebilir. Üstelik manevî boşluk da buna eklendiğinde, insanın kendisinden büyük bir değere, ahlakî zemine, saygı duyacağı bir otoriteye ya da sığınacağı bir hakikate sahip olmaması, bireyi yalnızca kendi egosunun emrine bırakabilir. Oysa insan, nihayetinde dayanacağı, yön bulacağı, kendisini aşan bir anlam ve kudret arar. Bu anlamdan yoksun birey, kendi gücünü tek otorite sandığında kırılma anlarında daha büyük yıkımlarla karşılaşabilir. Yok oluşun eşiğine sürüklenir ve böyle bir insan da mutlu olamaz.
Bu yüzden eğitim, insanın yalnızca zihnini değil, karakterini, üretim becerisini ve yaşamla bağını da inşâ etmelidir. İnsan, yaptığı işle tanınır. Üretimden uzak bir eğitim sistemi, boşa çekilen kürek, havanda su dövmek gibidir. Bu noktada eğitim politikalarının merkezine üretim yerleştirilmelidir. Özellikle meslek liseleri yeniden yapılandırılmalı, güçlendirilmeli, sanayi kuruluşlarıyla doğrudan iş birliği içinde çalışmalıdır. Bu okullar yalnızca alternatif değil, ülkenin kalkınma merkezleri hâline getirilmelidir. Meslek liselerinde eğitim gören öğrenciler burslarla desteklenmeli, öğrenciler sınavla seçilmeli, teknik beceri itibarlı hâle getirilmelidir. Öğrencilere sunulan stajlar daha iyi planlanmalı, işletmelerin yeterlilikleri gözden geçirilmeli, staj sonrasında ise çocuklar becerilerini geliştirdikleri alanda istihdam edilmelidir.
Eğitimi planlamak, ülkenin geleceğini planlamaktır. Gençlerimiz bilinçsizce geleceğe yürümekteler. Bunun önüne geçmek için gençlerin eğitim hayatını iyi planlamak gerekir. Bunun yolu da özellikle ortaöğretimi iyi planlamak ve programlamaktır. Akademik başarı hedefleyen öğrenciler için fen liseleri; üretim için meslek liseleri; sanat ve spor alanında yetenekli bireyler için de özel eğitim modelleri geliştirilebilir. Liselerin türlerini azaltmak, bazı liselerin kaynağını ortaokuldan belirlemek gerekir. Bu sebeple ortaöğretimi üç ana kolda toplamak, gençleri hem daha doğru yönlendirecek hem de ülkenin ihtiyaç duyduğu insan kaynağını daha sağlıklı oluşturacaktır.
Eğitim, yazboz tahtası; çocuklar da denek değildir. Aksi hâlde milyonlarca genç boşu boşuna üniversite yollarına düşecek, diplomalar artacak fakat üretim, istihdam ve gerçek karşılık oluşmayacaktır. Sonunda diplomalı ama yönünü kaybetmiş, işsiz, edilgen ve umutsuz bir gençlik ortaya çıkacaktır ki bugün biraz da öyledir. Bu, sele kapılmış bir ağacın yönsüzlüğü, anlamsızlığı ve belirsizliğine benzer. Oysa gençlerimiz sürüklenmemeli, yönlendirilmeli, güçlendirilmeli, üretebilir hâle getirilmelidir.
Üretmek, pazarlamak, istihdam sağlamak, ekonomiye katkı sunmak olmadan geleceği planlamak beyhûde çırpınıştır. Üreten insan kendini keşfeder, kendini keşfeden insan da mutlu insandır. Asıl başarı da mutlu olmaktır.
Ali Bal Milat gazetesi

Eğitim niçin vardır? Bir ülke, eğitim sistemini neye göre planlar? Eğitim yalnızca bireye bilgi aktarmak, onu belli davranış kalıplarına sokmak, sosyal hayata uyumlu hâle getirmek için mi vardır yoksa insanı hayata hazırlayan, üretime katan, kendi geleceğini kurabilecek donanıma ulaştıran büyük bir inşâ süreci midir? Asıl soru budur.Eğitimin hayatta karşılığı olmayan bir öğrenme sürecinin, birey ve toplum açısından ne kadar anlam taşıdığı ciddi biçimde sorgulanmalıdır. Sadece “iyi birey” yetiştirmek yeterli değildir, çocuğun hayatta kalabilmesi, kendi geleceğini inşâ edebilmesi, ülke ekonomisine katkı sunabilmesi için aldığı eğitimin yaşamda gerçek bir karşılığı olmalıdır. Aksi hâlde insan ömrünün yaklaşık dörtte birine denk gelen o uzun eğitim süreci, formal kalıplar içinde boşa harcanmış bir zamana dönüşebilir.Bugünün dünyasında çocukların yalnızca bilgiyle değil, yetenekleri ve yaratılışlarında var olan potansiyelleri doğrultusunda üretime dâhil edilmeleri gerekmektedir. Her çocuk, içinde işlenmeyi bekleyen bir cevher, keşfedilmeyi bekleyen bir istidat taşır. Yaratıcı tarafından insanın özüne yerleştirilmiş bu potansiyelin eğitim yoluyla teknik bilgiyle buluşturulması, aslında eğitimin en temel amaçlarından biri olmalıdır. Eğitim; çocuğun içindeki icadı, fikri, beceriyi ve üretme kapasitesini ortaya çıkarmalıdır. Ancak ne yazık ki ülkemizde eğitim sistemi, çoğu zaman ideolojik ve politik müdahalelerle asıl mecrasından uzaklaştırılmakta ve çocukların kabiliyetlerini geliştiren bir yapıdan çok, onları edilgenleştiren bir yapıya dönüştürülmektedir.Bu nedenle pek çok genç, kendi yeteneğini keşfedemeyen, iç dünyasında taşıdığı gücü açığa çıkaramayan, toprağın altında kalmış ama işlenmediği için değere dönüşemeyen madenler gibi beklemektedir. Oysa işlenmeyen maden nasıl ekonomik değer üretmezse işlenmeyen insan potansiyeli de toplumsal kalkınmaya katkı sunamaz. Bugünün gençliğinde gözlemlenen temel sorunlardan biri de tam burada ortaya çıkar. Üretmek yerine tüketmek; inşâ etmek yerine yıkmak; sorumluluk almak yerine konfora yönelmek. Ben merkezli büyüyen, disipline mesafeli, yönlendirilmek istemeyen bir nesil, zamanla istihdam edilmesi zor, kontrolsüz, âsî ve amaçsız bir yapıya dönüşebilmektedir.Bu tablo yalnız ekonomik değil, psikolojik ve manevî açıdan da ciddi riskler taşımaktadır. Üretimden uzak, hedefsiz, yalnızca tüketim kültürü içinde yetişen genç; çoğu zaman mutsuz, içe kapanık, depresif ve öfkeli bir ruh hâline sürüklenebilir. Üstelik manevî boşluk da buna eklendiğinde, insanın kendisinden büyük bir değere, ahlakî zemine, saygı duyacağı bir otoriteye ya da sığınacağı bir hakikate sahip olmaması, bireyi yalnızca kendi egosunun emrine bırakabilir. Oysa insan, nihayetinde dayanacağı, yön bulacağı, kendisini aşan bir anlam ve kudret arar. Bu anlamdan yoksun birey, kendi gücünü tek otorite sandığında kırılma anlarında daha büyük yıkımlarla karşılaşabilir. Yok oluşun eşiğine sürüklenir ve böyle bir insan da mutlu olamaz.Bu yüzden eğitim, insanın yalnızca zihnini değil, karakterini, üretim becerisini ve yaşamla bağını da inşâ etmelidir. İnsan, yaptığı işle tanınır. Üretimden uzak bir eğitim sistemi, boşa çekilen kürek, havanda su dövmek gibidir. Bu noktada eğitim politikalarının merkezine üretim yerleştirilmelidir. Özellikle meslek liseleri yeniden yapılandırılmalı, güçlendirilmeli, sanayi kuruluşlarıyla doğrudan iş birliği içinde çalışmalıdır. Bu okullar yalnızca alternatif değil, ülkenin kalkınma merkezleri hâline getirilmelidir. Meslek liselerinde eğitim gören öğrenciler burslarla desteklenmeli, öğrenciler sınavla seçilmeli, teknik beceri itibarlı hâle getirilmelidir. Öğrencilere sunulan stajlar daha iyi planlanmalı, işletmelerin yeterlilikleri gözden geçirilmeli, staj sonrasında ise çocuklar becerilerini geliştirdikleri alanda istihdam edilmelidir.Eğitimi planlamak, ülkenin geleceğini planlamaktır. Gençlerimiz bilinçsizce geleceğe yürümekteler. Bunun önüne geçmek için gençlerin eğitim hayatını iyi planlamak gerekir. Bunun yolu da özellikle ortaöğretimi iyi planlamak ve programlamaktır. Akademik başarı hedefleyen öğrenciler için fen liseleri; üretim için meslek liseleri; sanat ve spor alanında yetenekli bireyler için de özel eğitim modelleri geliştirilebilir. Liselerin türlerini azaltmak, bazı liselerin kaynağını ortaokuldan belirlemek gerekir. Bu sebeple ortaöğretimi üç ana kolda toplamak, gençleri hem daha doğru yönlendirecek hem de ülkenin ihtiyaç duyduğu insan kaynağını daha sağlıklı oluşturacaktır.Eğitim, yazboz tahtası; çocuklar da denek değildir. Aksi hâlde milyonlarca genç boşu boşuna üniversite yollarına düşecek, diplomalar artacak fakat üretim, istihdam ve gerçek karşılık oluşmayacaktır. Sonunda diplomalı ama yönünü kaybetmiş, işsiz, edilgen ve umutsuz bir gençlik ortaya çıkacaktır ki bugün biraz da öyledir. Bu, sele kapılmış bir ağacın yönsüzlüğü, anlamsızlığı ve belirsizliğine benzer. Oysa gençlerimiz sürüklenmemeli, yönlendirilmeli, güçlendirilmeli, üretebilir hâle getirilmelidir.Üretmek, pazarlamak, istihdam sağlamak, ekonomiye katkı sunmak olmadan geleceği planlamak beyhûde çırpınıştır. Üreten insan kendini keşfeder, kendini keşfeden insan da mutlu insandır. Asıl başarı da mutlu olmaktır.Ali Bal Milat gazetesi
Eğitim okuldan önce ailede başlar. Çocuk, dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren bir eğitim sürecinin içine girer. Anne ve babanın bakışı, sevgisi, ilgisi ve tutumu çocuğun karakterinin ilk harcını oluşturur.
Her çocuk biriciktir. Çocukların kendilerine özgü dünyaları, kabiliyetleri ve duygusal derinlikleri vardır. Ancak bu biriciklik, doğru anlaşılmadığında çocuk yetiştirmede ciddi hatalara sebep olabilir.
Aile ve İmkân
Günümüzde çocuklara yönelik en büyük yanlış yaklaşımlardan biri, onları sınırsız özgürlük ve aşırı özgüvenle büyütme eğilimidir. Her istediğini elde eden, sınır tanımayan, sürekli övgüyle beslenen çocuklar zamanla şımarıklık ve doyumsuzluk girdabına sürüklenmektedir. Ailelerin gösterişe dayalı yaşam biçimleri, zenginlik vurgusu ve başarıyı yalnızca maddî ölçütlerle değerlendirmeleri, çocukların dünyasında ciddi bir değer kaymasına yol açmaktadır. Çocuk daha küçük yaşta, hayatı bir yarış ve kendisini bu yarışın merkezinde gören bir birey olarak konumlandırmaktadır.
Teknolojinin sunduğu imkânlar ise bu süreci daha da karmaşık hâle getirmiştir. Çocukların tablet, telefon ve bilgisayarlarla erken yaşta tanışması, çoğu zaman kontrolsüz bir bağımlılığa dönüşmektedir. Özellikle şiddet, yıkım ve silah kullanımı içeren oyunlar, çocukların zihinsel dünyasında derin izler bırakmakta. Sanal dünyada geçirilen uzun saatler, çocuğu gerçek hayattan koparmakta, çocuğun empati duygusunu zayıflatmakta ve onu âdeta mekanik bir varlığa dönüştürmektedir. Oyunların kurgusal kahramanlarıyla özdeşleşen çocuk, zamanla gerçek ile hayal arasındaki sınırları kaybederek robota dönüşmektedir.
Mesai ve Çocuğun İhmali
Modern yaşamın getirdiği yoğun çalışma temposu da bu tablonun önemli bir parçasıdır. Anne ve babaların mesai yükü, çocuklara ayrılan zamanı azaltmakta, sevgi, ilgi ve rehberlik eksikliği ortaya çıkmaktadır. Geniş aile yapısının zayıflamasıyla birlikte çocuklar, dede ve nene gibi manevî rehberlerden de mahrum kalmaktadır. Bu boşluk çoğu zaman bakıcılar, kreşler ya da dijital cihazlarla doldurulmaya çalışılmaktadır. Oysa bu unsurlar, çocuğun ruhsal ve ahlakî gelişimini tek başına desteklemekten uzaktır.
Akademik Başarının Ruhsuzluğu
Akademik başarıya aşırı odaklanma, çocuğun insanî yönlerini gölgede bırakmaktadır. Saygı, sevgi, merhamet, vicdan, paylaşma ve sorumluluk gibi değerler geri plana itilirken; bireycilik, rekabet ve ben merkezcilik öne çıkarılmaktadır. “Ben bir bireyim, her şeyi kendim belirlerim.” düşüncesi, rehbersiz kaldığında çocukları sınır tanımayan bir noktaya sürükleyebilmektedir. Gelenekten, kültürden ve manevî değerlerden koparılan çocuk, kimlik boşluğu yaşamaktadır. Bu boşluk onu, duygusuz ve ruhsuz bırakacaktır.
Okul Baskınlarının Perde Arkası
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta öğrencilerin okullara yönelik şiddet içerikli baskın girişimleri, bu sürecin psikolojik boyutunu ortaya çıkarmıştır. Bu tür olaylar, yalnızca bireysel bir öfke patlaması olarak değil, biriken duygusal ihmalin, değersizlik hissinin, kontrolsüz özgüvenin ve gerçeklikten kopuşun bir sonucu olarak değerlendirilmelidir. Şiddet içerikli oyunlar ve dijital içeriklerle yoğun biçimde temas eden çocukların, saldırgan davranışları normalleştirme ve sorun çözme yöntemi olarak şiddeti içselleştirme ve benimseme riskini artırmaktadır. Bu elim olaylarda da ne yazık ki şiddet bir yol olarak benimsenmiştir.
Gelinen noktada yalnızlık, değersizlik duygusu ve dikkat çekme isteği de yer almaktadır. Kendini ifade edemeyen, anlaşılmadığını düşünen ya da sürekli başarı baskısı altında hisseden çocuk, bir süre sonra içsel gerilimini dışa vuracak yıkıcı yollar arayabilmektedir. Dijital dünyada kahramanlaştırılan şiddet figürleri ile özdeşleşen çocuk, hayatı “oyun sahnesi” gibi algılayabilmektedir. Sonuç, yıkım olmuştur. Du
Maarif Modeli
Çocukların yalnızca bilgiyle değil, aynı zamanda ruh, ahlak ve karakter boyutuyla yetiştirilmesini esas alan Maarif Modeli’nin “erdem, değer, eylem” basamakları hayati bir önem taşımaktadır. Çocuğun iç dünyasında doğru ile yanlışı ayırt edebilen bir vicdan inşasını ifade eden erdem; bu sürecin kalıcı hâle gelerek çocuğun karakterine yerleşmesini temsil eden değer; bu erdemlerin davranışa dönüşmesini, iyiyi hayatına yansıtmasını sağlayan eylem. Bu üç basamak, çocuğu sadece başarılı değil, aynı zamanda iyi, duyarlı, şefkatli ve merhametli bir insan olarak yetiştirmeyi hedeflemektedir.
Fanusun İçindeki Çocuklar
Prof. Dr. Özkan Sapsağlam’ın Fanusun İçindeki Çocuklar adlı eserinde dikkat çektiği üzere, günümüz çocukları çoğu zaman “fanus” içinde büyütülmekte, gerçek hayatın zorluklarından, sorumluluklarından ve değer üretme süreçlerinden uzak tutulmaktadır. Bu korumacı fakat yüzeysel yaklaşım, çocuğun dış dünyayla sağlıklı bağ kurmasını engellemekte ve en küçük sarsıntıda kırılgan, öfkeli ve kontrolsüz tepkiler vermesine zemin hazırlamaktadır. Sapsağlam’a göre okullarda görülen şiddet eylemlerinin önemli bir sebebi de çocukların duygusal dayanıklılıklarının yeterince geliştirilmemesi ve değer temelli bir eğitimden mahrum kalmalarıdır. Özellikle okul öncesi dönemde verilmesi gereken değer eğitiminin ihmal edilmesi, çocuğun ilerleyen yaşlarda doğru-yanlış ayrımını sağlıklı biçimde yapamamasına yol açmaktadır. Bu nedenle Sağsağlam, erken çocukluk döneminde sevgi, saygı, sabır, paylaşma ve sorumluluk gibi temel değerlerin sistemli ve bilinçli bir şekilde kazandırılması gerektiğini vurgulamaktadır.
Dinî Yaklaşım ve Gelenek
Peygamberimiz Hz. Muhammed’in çocuk terbiyesine dair “Hiçbir baba, çocuğuna güzel ahlaktan daha üstün bir miras bırakamaz.” hadisi, eğitimin özünün ahlakî inşâ olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Yıkım yerine inşâdan bahsetmek için bu yolu seçmek bir tercih değil, zorunluluk olmuştur. Bu çerçevede çocuk eğitimi, sadece bilgi aktarımı değil, aynı zamanda bir değer ve sorumluluk aktarımıdır.
Eğitim tarihine bakıldığında da gelenek içinde benzer vurgular dikkat çekmektedir. İbn Haldun, eğitimin insanın karakterini şekillendiren en temel unsur olduğunu belirtirken, Montessori ise çocuğun iç dünyasını keşfetmeye imkân tanıyan, saygı ve rehberlik temelli bir eğitim modelinin önemine dikkat çekmiştir. Bu düşünürlerin ortak noktası, çocuğun sadece akademik başarıyla değil, ahlakî, duygusal ve sosyal yönleriyle bir bütün olarak ele alınması gerektiğidir.
Son Söz
Çözüm eğitimdedir. Bu eğitim ailede başlar. Aile, ocaktır. Aileler sadece akademik başarıyı önceleyen ve çocuğun egosunu tatmin eden sistem ve yaklaşımdan uzak durmalıdır. Çocuğu bir bütün olarak ele alan, onun ruhunu, vicdanını, değer dünyasını kuran, özünü besleyen ve fıtrata uygun bir yaklaşımı seçmek gerekmektedir. Okul öncesinden başlayarak çocuklara saygı, sorumluluk, empati ve inanç temelli değerler kazandırılmalıdır. Aileler, çocuklarıyla nitelikli zaman geçirmeli, onları teknolojiye teslim etmek yerine hayatın gerçekleriyle tanıştırmalıdır. Çocuğu; sanat, spor ve diğer faaliyetlerden de mahrum bırakmamak gerekir.
Unutulmamalıdır ki asıl başarı, yalnızca kariyerle ölçülmez. Gerçek başarı, insan kalabilen, vicdan sahibi, merhametli ve ölçülü bireyler yetiştirebilmektir. Aksi hâlde elde edilen her başarı, içi boş bir yıkımın habercisi olmaktan öteye geçemeyecektir.
Ali Bal - Milat gazetesi

Eğitim okuldan önce ailede başlar. Çocuk, dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren bir eğitim sürecinin içine girer. Anne ve babanın bakışı, sevgisi, ilgisi ve tutumu çocuğun karakterinin ilk harcını oluşturur.Her çocuk biriciktir. Çocukların kendilerine özgü dünyaları, kabiliyetleri ve duygusal derinlikleri vardır. Ancak bu biriciklik, doğru anlaşılmadığında çocuk yetiştirmede ciddi hatalara sebep olabilir.Aile ve İmkânGünümüzde çocuklara yönelik en büyük yanlış yaklaşımlardan biri, onları sınırsız özgürlük ve aşırı özgüvenle büyütme eğilimidir. Her istediğini elde eden, sınır tanımayan, sürekli övgüyle beslenen çocuklar zamanla şımarıklık ve doyumsuzluk girdabına sürüklenmektedir. Ailelerin gösterişe dayalı yaşam biçimleri, zenginlik vurgusu ve başarıyı yalnızca maddî ölçütlerle değerlendirmeleri, çocukların dünyasında ciddi bir değer kaymasına yol açmaktadır. Çocuk daha küçük yaşta, hayatı bir yarış ve kendisini bu yarışın merkezinde gören bir birey olarak konumlandırmaktadır.Teknolojinin sunduğu imkânlar ise bu süreci daha da karmaşık hâle getirmiştir. Çocukların tablet, telefon ve bilgisayarlarla erken yaşta tanışması, çoğu zaman kontrolsüz bir bağımlılığa dönüşmektedir. Özellikle şiddet, yıkım ve silah kullanımı içeren oyunlar, çocukların zihinsel dünyasında derin izler bırakmakta. Sanal dünyada geçirilen uzun saatler, çocuğu gerçek hayattan koparmakta, çocuğun empati duygusunu zayıflatmakta ve onu âdeta mekanik bir varlığa dönüştürmektedir. Oyunların kurgusal kahramanlarıyla özdeşleşen çocuk, zamanla gerçek ile hayal arasındaki sınırları kaybederek robota dönüşmektedir.Mesai ve Çocuğun İhmaliModern yaşamın getirdiği yoğun çalışma temposu da bu tablonun önemli bir parçasıdır. Anne ve babaların mesai yükü, çocuklara ayrılan zamanı azaltmakta, sevgi, ilgi ve rehberlik eksikliği ortaya çıkmaktadır. Geniş aile yapısının zayıflamasıyla birlikte çocuklar, dede ve nene gibi manevî rehberlerden de mahrum kalmaktadır. Bu boşluk çoğu zaman bakıcılar, kreşler ya da dijital cihazlarla doldurulmaya çalışılmaktadır. Oysa bu unsurlar, çocuğun ruhsal ve ahlakî gelişimini tek başına desteklemekten uzaktır.Akademik Başarının RuhsuzluğuAkademik başarıya aşırı odaklanma, çocuğun insanî yönlerini gölgede bırakmaktadır. Saygı, sevgi, merhamet, vicdan, paylaşma ve sorumluluk gibi değerler geri plana itilirken; bireycilik, rekabet ve ben merkezcilik öne çıkarılmaktadır. “Ben bir bireyim, her şeyi kendim belirlerim.” düşüncesi, rehbersiz kaldığında çocukları sınır tanımayan bir noktaya sürükleyebilmektedir. Gelenekten, kültürden ve manevî değerlerden koparılan çocuk, kimlik boşluğu yaşamaktadır. Bu boşluk onu, duygusuz ve ruhsuz bırakacaktır.Okul Baskınlarının Perde ArkasıŞanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta öğrencilerin okullara yönelik şiddet içerikli baskın girişimleri, bu sürecin psikolojik boyutunu ortaya çıkarmıştır. Bu tür olaylar, yalnızca bireysel bir öfke patlaması olarak değil, biriken duygusal ihmalin, değersizlik hissinin, kontrolsüz özgüvenin ve gerçeklikten kopuşun bir sonucu olarak değerlendirilmelidir. Şiddet içerikli oyunlar ve dijital içeriklerle yoğun biçimde temas eden çocukların, saldırgan davranışları normalleştirme ve sorun çözme yöntemi olarak şiddeti içselleştirme ve benimseme riskini artırmaktadır. Bu elim olaylarda da ne yazık ki şiddet bir yol olarak benimsenmiştir.Gelinen noktada yalnızlık, değersizlik duygusu ve dikkat çekme isteği de yer almaktadır. Kendini ifade edemeyen, anlaşılmadığını düşünen ya da sürekli başarı baskısı altında hisseden çocuk, bir süre sonra içsel gerilimini dışa vuracak yıkıcı yollar arayabilmektedir. Dijital dünyada kahramanlaştırılan şiddet figürleri ile özdeşleşen çocuk, hayatı “oyun sahnesi” gibi algılayabilmektedir. Sonuç, yıkım olmuştur. DuMaarif ModeliÇocukların yalnızca bilgiyle değil, aynı zamanda ruh, ahlak ve karakter boyutuyla yetiştirilmesini esas alan Maarif Modeli’nin “erdem, değer, eylem” basamakları hayati bir önem taşımaktadır. Çocuğun iç dünyasında doğru ile yanlışı ayırt edebilen bir vicdan inşasını ifade eden erdem; bu sürecin kalıcı hâle gelerek çocuğun karakterine yerleşmesini temsil eden değer; bu erdemlerin davranışa dönüşmesini, iyiyi hayatına yansıtmasını sağlayan eylem. Bu üç basamak, çocuğu sadece başarılı değil, aynı zamanda iyi, duyarlı, şefkatli ve merhametli bir insan olarak yetiştirmeyi hedeflemektedir.Fanusun İçindeki ÇocuklarProf. Dr. Özkan Sapsağlam’ın Fanusun İçindeki Çocuklar adlı eserinde dikkat çektiği üzere, günümüz çocukları çoğu zaman “fanus” içinde büyütülmekte, gerçek hayatın zorluklarından, sorumluluklarından ve değer üretme süreçlerinden uzak tutulmaktadır. Bu korumacı fakat yüzeysel yaklaşım, çocuğun dış dünyayla sağlıklı bağ kurmasını engellemekte ve en küçük sarsıntıda kırılgan, öfkeli ve kontrolsüz tepkiler vermesine zemin hazırlamaktadır. Sapsağlam’a göre okullarda görülen şiddet eylemlerinin önemli bir sebebi de çocukların duygusal dayanıklılıklarının yeterince geliştirilmemesi ve değer temelli bir eğitimden mahrum kalmalarıdır. Özellikle okul öncesi dönemde verilmesi gereken değer eğitiminin ihmal edilmesi, çocuğun ilerleyen yaşlarda doğru-yanlış ayrımını sağlıklı biçimde yapamamasına yol açmaktadır. Bu nedenle Sağsağlam, erken çocukluk döneminde sevgi, saygı, sabır, paylaşma ve sorumluluk gibi temel değerlerin sistemli ve bilinçli bir şekilde kazandırılması gerektiğini vurgulamaktadır.Dinî Yaklaşım ve GelenekPeygamberimiz Hz. Muhammed’in çocuk terbiyesine dair “Hiçbir baba, çocuğuna güzel ahlaktan daha üstün bir miras bırakamaz.” hadisi, eğitimin özünün ahlakî inşâ olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Yıkım yerine inşâdan bahsetmek için bu yolu seçmek bir tercih değil, zorunluluk olmuştur. Bu çerçevede çocuk eğitimi, sadece bilgi aktarımı değil, aynı zamanda bir değer ve sorumluluk aktarımıdır.Eğitim tarihine bakıldığında da gelenek içinde benzer vurgular dikkat çekmektedir. İbn Haldun, eğitimin insanın karakterini şekillendiren en temel unsur olduğunu belirtirken, Montessori ise çocuğun iç dünyasını keşfetmeye imkân tanıyan, saygı ve rehberlik temelli bir eğitim modelinin önemine dikkat çekmiştir. Bu düşünürlerin ortak noktası, çocuğun sadece akademik başarıyla değil, ahlakî, duygusal ve sosyal yönleriyle bir bütün olarak ele alınması gerektiğidir.Son SözÇözüm eğitimdedir. Bu eğitim ailede başlar. Aile, ocaktır. Aileler sadece akademik başarıyı önceleyen ve çocuğun egosunu tatmin eden sistem ve yaklaşımdan uzak durmalıdır. Çocuğu bir bütün olarak ele alan, onun ruhunu, vicdanını, değer dünyasını kuran, özünü besleyen ve fıtrata uygun bir yaklaşımı seçmek gerekmektedir. Okul öncesinden başlayarak çocuklara saygı, sorumluluk, empati ve inanç temelli değerler kazandırılmalıdır. Aileler, çocuklarıyla nitelikli zaman geçirmeli, onları teknolojiye teslim etmek yerine hayatın gerçekleriyle tanıştırmalıdır. Çocuğu; sanat, spor ve diğer faaliyetlerden de mahrum bırakmamak gerekir.Unutulmamalıdır ki asıl başarı, yalnızca kariyerle ölçülmez. Gerçek başarı, insan kalabilen, vicdan sahibi, merhametli ve ölçülü bireyler yetiştirebilmektir. Aksi hâlde elde edilen her başarı, içi boş bir yıkımın habercisi olmaktan öteye geçemeyecektir.Ali Bal - Milat gazetesi