Yükleniyor...
Yükleniyor...
Dün işçi bayramıydı. Bayram denince akla neşe ve sevinç gelir. Ancak işçilerin bayramı genelde öyle olmuyor, maalesef.
TÜRK-İŞ’in açıkladığı Nisan 2026 açlık ve yoksulluk sınırı araştırmasına göre, sağlıklı ve dengeli beslenme için yapılması gereken aylık gıda harcaması, yani açlık sınırı, 34 bin 586 TL’ye yükseldi. Mart ayında 32 bin 792 TL olan bu tutar, yalnızca bir ayda yaklaşık 1.800 TL artarak 35 bin TL eşiğine dayandı.
Yoksulluk sınırı ise 112 bin lirayı geçti. Barınma, giyim, ulaşım, eğitim ve sağlık gibi temel giderleri de kapsayan bu sınır, 112 bin 660 TL olarak hesaplandı. Mart ayındaki yoksulluk sınırı 106 bin 817 TL idi. Nisan ayı için bekâr bir çalışanın aylık yaşama maliyeti de 44 bin 802 TL’ye ulaştı.
Şimdi buna göre, asgari ücretin 28 bin 75 TL olduğu bir yerde işçi bayramından söz etmek ne kadar mümkün, acaba? Buna göre bayramın adı var kendisi yok demektir.
Bizim toplum olarak çok sorunumuz var ve sorumlular da öyle yekdüze bir yerde değil. Ama neredeyse bütün yükü taşıyanlar sadece işçilerimiz; bu net ve bilinen bir gerçek.
Sendika yönetimlerinden tutun, işçilerle ilgili karar veren yönetici ve idarecilere kadar herkesi besleyen, işçinin emeği ve alın teridir. Konfor ve şatafatın zirve yaptığı devasa binalar, kıymeti pek takdir edilmeyen bu işçi kardeşlerimizin sırtında yükseliyor.
Sadece bu da değil; ekonomik olarak da ülkeyi besleyenler yine bu işçi ve emektar ordusudur.
Ekonomik değerlendirmelere göre, Türkiye’de toplam vergi gelirlerinin yaklaşık %65–70’i dolaylı vergilerden gelir. Bu vergiler herkesten alınır; ancak gelirinin büyük kısmını harcayan işçiler üzerinde daha ağır bir yük bırakır. Vergi yükünün büyük kısmını ücretliler ve tüketiciler, yani işçiler taşır.
Türkiye’de ücretli çalışan (işçi) sayısı yaklaşık 15–17 milyon kişi civarındadır. Bu sayı sadece maaşlı çalışanları kapsar; esnaf, çiftçi ve kendi hesabına çalışanlar dâhil değildir. Bu çalışanların yaklaşık %35–50’si doğrudan asgari ücretle çalışmaktadır. Yani kabaca 6-8 milyon insan asgari ücretle hayatını idame ettirmeye çalışıyor. Bayram derken, şimdi bu insanlar nasıl bayram etsinler? Gerçekten tartışma konusu.
Alın teri kurumadan ücreti ödenmesi gereken işçinin, daha teri kurumadan elindekinin neredeyse tamamının alınması, adil bir dünyanın kaderi olmasa gerek.
Kalkındıran, ekonomiyi canlandıran; müreffeh bir hayatı sağlamak için gecesini gündüzüne katarak yol, köprü, konut, nakliye, hastane, iletişim ve daha birçok sektörde ter döken işçi kardeşlerimizin şartlarını kolaylaştırmak, omuzlarındaki vergi yükünü hafifletmek ve ücretlerde iyileştirmeler yapmak için yeni adımlara ihtiyaç vardır. İşte o zaman, gerçek manada onlara bir bayram yaşatmış olacağız.
Bu vesileyle, tüm işçi ve emektar kardeşlerimize daha güzel günler dileyerek satırlarıma son vermiş olayım.
Abdullah Aslan Doğruhaber gazetesi

Dün işçi bayramıydı. Bayram denince akla neşe ve sevinç gelir. Ancak işçilerin bayramı genelde öyle olmuyor, maalesef.TÜRK-İŞ’in açıkladığı Nisan 2026 açlık ve yoksulluk sınırı araştırmasına göre, sağlıklı ve dengeli beslenme için yapılması gereken aylık gıda harcaması, yani açlık sınırı, 34 bin 586 TL’ye yükseldi. Mart ayında 32 bin 792 TL olan bu tutar, yalnızca bir ayda yaklaşık 1.800 TL artarak 35 bin TL eşiğine dayandı.Yoksulluk sınırı ise 112 bin lirayı geçti. Barınma, giyim, ulaşım, eğitim ve sağlık gibi temel giderleri de kapsayan bu sınır, 112 bin 660 TL olarak hesaplandı. Mart ayındaki yoksulluk sınırı 106 bin 817 TL idi. Nisan ayı için bekâr bir çalışanın aylık yaşama maliyeti de 44 bin 802 TL’ye ulaştı.Şimdi buna göre, asgari ücretin 28 bin 75 TL olduğu bir yerde işçi bayramından söz etmek ne kadar mümkün, acaba? Buna göre bayramın adı var kendisi yok demektir.Bizim toplum olarak çok sorunumuz var ve sorumlular da öyle yekdüze bir yerde değil. Ama neredeyse bütün yükü taşıyanlar sadece işçilerimiz; bu net ve bilinen bir gerçek.Sendika yönetimlerinden tutun, işçilerle ilgili karar veren yönetici ve idarecilere kadar herkesi besleyen, işçinin emeği ve alın teridir. Konfor ve şatafatın zirve yaptığı devasa binalar, kıymeti pek takdir edilmeyen bu işçi kardeşlerimizin sırtında yükseliyor.Sadece bu da değil; ekonomik olarak da ülkeyi besleyenler yine bu işçi ve emektar ordusudur.Ekonomik değerlendirmelere göre, Türkiye’de toplam vergi gelirlerinin yaklaşık %65–70’i dolaylı vergilerden gelir. Bu vergiler herkesten alınır; ancak gelirinin büyük kısmını harcayan işçiler üzerinde daha ağır bir yük bırakır. Vergi yükünün büyük kısmını ücretliler ve tüketiciler, yani işçiler taşır.Türkiye’de ücretli çalışan (işçi) sayısı yaklaşık 15–17 milyon kişi civarındadır. Bu sayı sadece maaşlı çalışanları kapsar; esnaf, çiftçi ve kendi hesabına çalışanlar dâhil değildir. Bu çalışanların yaklaşık %35–50’si doğrudan asgari ücretle çalışmaktadır. Yani kabaca 6-8 milyon insan asgari ücretle hayatını idame ettirmeye çalışıyor. Bayram derken, şimdi bu insanlar nasıl bayram etsinler? Gerçekten tartışma konusu.Alın teri kurumadan ücreti ödenmesi gereken işçinin, daha teri kurumadan elindekinin neredeyse tamamının alınması, adil bir dünyanın kaderi olmasa gerek.Kalkındıran, ekonomiyi canlandıran; müreffeh bir hayatı sağlamak için gecesini gündüzüne katarak yol, köprü, konut, nakliye, hastane, iletişim ve daha birçok sektörde ter döken işçi kardeşlerimizin şartlarını kolaylaştırmak, omuzlarındaki vergi yükünü hafifletmek ve ücretlerde iyileştirmeler yapmak için yeni adımlara ihtiyaç vardır. İşte o zaman, gerçek manada onlara bir bayram yaşatmış olacağız.Bu vesileyle, tüm işçi ve emektar kardeşlerimize daha güzel günler dileyerek satırlarıma son vermiş olayım.Abdullah Aslan Doğruhaber gazetesi
Emperyalistlerin memleketlerimize yönelik saldırıları devam ederken, bizim kendi içimizdeki öfkenin sebep olduğu olaylar ve saldırılar da maalesef azımsanmayacak düzeyde.
Önceki gün Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde bir kişinin, eskiden öğrencisi olduğu okula düzenlediği saldırıda; 10’u öğrenci, 4’ü öğretmen, 1’i polis, 1’i kantin görevlisi olmak üzere 16 vatandaşımız yaralandı.
Dün de Kahramanmaraş Onikişubat ilçesinde bulunan Ayser Çalık Ortaokulu’na silahlı saldırı düzenlendi. 8. Sınıf öğrencisi bir haydut okula 5 silah ve 7 şarjörle gelerek katliam gerçekleştirdi. Olayda 1’i öğretmen 8'i öğrenci 9 kişi vefat ederken 3’ü ağır 13 kişi de yaralandı. Katil de ya intihar etti veya kendini yanlışlıkla vurdu bilgisi var. Saldırıda vefat eden vatandaşlarımıza rahmet ailelerine sabır ve başsağlığı diliyorum. Yaralılara acil şifalar diliyorum.
Bundan birkaç gün önce, yine İstanbul Bayrampaşa’da daha 16 yaşındaki bir gencin, kendi yaşıtları olan 10 kişinin saldırısı sonucu ağır yaralanması olayı vardı.
Son 5-6 yıl içerisinde gerçekleşen saldırılar gerçekten ürkütüyor. Resmî kurumların veya sivil toplum kuruluşlarının parçalı olarak verdikleri verilere göre, saldırılardaki artış göze çarpıyor.
2021 yılındaki saldırı sayısı 2 bin 100 civarıyken, bu sayı 2022’de 2 bin 300, 2023’te 3 bin, 2024’te 3 bin 800 ve 2025’te 3 bin 422 olarak değerlendiriliyor. 2025’teki olay sayısı, 2024’e göre biraz daha düşüş gösterse de yine de saldırılar çok yüksek düzeyde.
Bu denli “saldırgan” olmamızın mutlaka birçok sebebi vardır; ancak bütün sebepleri kapsayan tek sebep, kendi değerlerimizden uzak kalmamızdır, nokta!
Değerlerimizden uzaklaştıkça birilerinin bize “operasyon” çekmesi de kolay oluyor. Örneğin son saldırılar, çekilmek istenen derin operasyonların işaretleri olabilir.
Tesanüdü, merhameti, şefkati, empatiyi, selamı, kelamı yaydığımız bir yerde anlaşmazlık, kavga değil; anlaşma vardır, sulh vardır, selamet vardır.
Genel sebepler olarak bu şiddet atmosferinin nedeni; bireysel silahlanmanın çokluğu yanında artan ahlaksızlık sonucu çiftler arasındaki sadakatsizlik, güvensizlik ve geçimsizlik ile trafik tartışmaları, alacak-verecek meselesi ve anlık öfkeler diye sıralanabilir. Bir de siyasi çalkantılara kapı aramak isteyenlerin emelleri hiçbir zaman unutulmamalıdır.
Şiddeti özendiren filmler, diziler ve bilgisayar oyunlarının özellikle genç nesle olan etkisi çok fazladır. Sanalı gerçekte yaşamaya çalışmak, sanıldığı gibi kahramanlaştırmıyor; çöktürüyor, yıkıyor, yıktırıyor.
Her gün için ortalama 9-10 saldırı oluyorsa ve bunların yüzde 80’i ateşli silahlarla gerçekleştiriliyorsa, o zaman bunun için ayrıca önlemlerin alınması kaçınılmazdır.
Birbirimize gülle değil, gül atalım. Saldırı, kin ve nefretin kapılarını kapatalım. Öfkeyi alevlendirecek hareketler değil, dindirecek erdemlilikler sergileyelim. Gençliğimize de bunu yaşayarak gösterelim.
Öfkeyle kalkanın hüsranla, pişmanlıkla oturacağının idrakine varalım ve bunu etrafa da kavratalım. Birbirimizi sevecek, birbirimize saygı gösterecek sebeplerimiz çok daha fazladır; onlara sarılalım.
Yunus Emre’nin dizeleriyle satırlarımıza son verelim: “Gelin tanış olalım / İşin kolayın tutalım / Sevelim sevilelim / Dünya kimseye kalmaz.”
İdrak edilmesi dileğiyle…

Emperyalistlerin memleketlerimize yönelik saldırıları devam ederken, bizim kendi içimizdeki öfkenin sebep olduğu olaylar ve saldırılar da maalesef azımsanmayacak düzeyde.Önceki gün Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde bir kişinin, eskiden öğrencisi olduğu okula düzenlediği saldırıda; 10’u öğrenci, 4’ü öğretmen, 1’i polis, 1’i kantin görevlisi olmak üzere 16 vatandaşımız yaralandı.Dün de Kahramanmaraş Onikişubat ilçesinde bulunan Ayser Çalık Ortaokulu’na silahlı saldırı düzenlendi. 8. Sınıf öğrencisi bir haydut okula 5 silah ve 7 şarjörle gelerek katliam gerçekleştirdi. Olayda 1’i öğretmen 8'i öğrenci 9 kişi vefat ederken 3’ü ağır 13 kişi de yaralandı. Katil de ya intihar etti veya kendini yanlışlıkla vurdu bilgisi var. Saldırıda vefat eden vatandaşlarımıza rahmet ailelerine sabır ve başsağlığı diliyorum. Yaralılara acil şifalar diliyorum.Bundan birkaç gün önce, yine İstanbul Bayrampaşa’da daha 16 yaşındaki bir gencin, kendi yaşıtları olan 10 kişinin saldırısı sonucu ağır yaralanması olayı vardı.Son 5-6 yıl içerisinde gerçekleşen saldırılar gerçekten ürkütüyor. Resmî kurumların veya sivil toplum kuruluşlarının parçalı olarak verdikleri verilere göre, saldırılardaki artış göze çarpıyor.2021 yılındaki saldırı sayısı 2 bin 100 civarıyken, bu sayı 2022’de 2 bin 300, 2023’te 3 bin, 2024’te 3 bin 800 ve 2025’te 3 bin 422 olarak değerlendiriliyor. 2025’teki olay sayısı, 2024’e göre biraz daha düşüş gösterse de yine de saldırılar çok yüksek düzeyde.Bu denli “saldırgan” olmamızın mutlaka birçok sebebi vardır; ancak bütün sebepleri kapsayan tek sebep, kendi değerlerimizden uzak kalmamızdır, nokta!Değerlerimizden uzaklaştıkça birilerinin bize “operasyon” çekmesi de kolay oluyor. Örneğin son saldırılar, çekilmek istenen derin operasyonların işaretleri olabilir.Tesanüdü, merhameti, şefkati, empatiyi, selamı, kelamı yaydığımız bir yerde anlaşmazlık, kavga değil; anlaşma vardır, sulh vardır, selamet vardır.Genel sebepler olarak bu şiddet atmosferinin nedeni; bireysel silahlanmanın çokluğu yanında artan ahlaksızlık sonucu çiftler arasındaki sadakatsizlik, güvensizlik ve geçimsizlik ile trafik tartışmaları, alacak-verecek meselesi ve anlık öfkeler diye sıralanabilir. Bir de siyasi çalkantılara kapı aramak isteyenlerin emelleri hiçbir zaman unutulmamalıdır.Şiddeti özendiren filmler, diziler ve bilgisayar oyunlarının özellikle genç nesle olan etkisi çok fazladır. Sanalı gerçekte yaşamaya çalışmak, sanıldığı gibi kahramanlaştırmıyor; çöktürüyor, yıkıyor, yıktırıyor.Her gün için ortalama 9-10 saldırı oluyorsa ve bunların yüzde 80’i ateşli silahlarla gerçekleştiriliyorsa, o zaman bunun için ayrıca önlemlerin alınması kaçınılmazdır.Birbirimize gülle değil, gül atalım. Saldırı, kin ve nefretin kapılarını kapatalım. Öfkeyi alevlendirecek hareketler değil, dindirecek erdemlilikler sergileyelim. Gençliğimize de bunu yaşayarak gösterelim.Öfkeyle kalkanın hüsranla, pişmanlıkla oturacağının idrakine varalım ve bunu etrafa da kavratalım. Birbirimizi sevecek, birbirimize saygı gösterecek sebeplerimiz çok daha fazladır; onlara sarılalım.Yunus Emre’nin dizeleriyle satırlarımıza son verelim: “Gelin tanış olalım / İşin kolayın tutalım / Sevelim sevilelim / Dünya kimseye kalmaz.”İdrak edilmesi dileğiyle…