Yükleniyor...
Yükleniyor...
8 içerik bulundu
Aile milletimizin geleceği ve kalesi. Her çocuk ailede doğar, büyür, yetişir, iyiyi- kötüyü orada öğrenir. Dünyayı aile yuvasında tanır, hayata bakış açısı eğitimini yuvada alır.
Pendik Kent Konseyi Sosyal İnovation Çalışma Grubu, aile okulu açmış, eğitim seminerleri düzenliyor.
Komisyon başkanı Eğitimci Ünal Yılmaz, eğitimci olarak beni seminer vermeye davet etti.
Sezai Karakoç İmam Hatip Ortaokulu Müdürü Emine Erdoğan Hanımefendi’nin ev sahipliği yaptığı seminerde önemli bilgiler paylaştım, veliler çok memnun kaldılar. Ailenin önemi ve çocuk eğitimi ile ilgili kısaca şunları söyledim:
“Hiçbir okul ve hiçbir öğretmen ailenin yerini tutamaz.
Türkiye ekonomik olarak kalkındı, kişi başına düşen milli gelir 2002’de 3.100 dolar iken bugün 17.000 dolar, zenginleştik.
Avrupa ve Amerika’da görülen zengin hastalıkları yakamıza yapıştı. Boşanma oranları Avrupa ve ABD’de bizden kat kat fazla, bizde de artıyor. İntihar, şiddet, cinayet, hırsızlık, içki içme oranı, cinsel tacizler zengin ülkelerde daha yaygın.
2008’de bir evde 4 kişi varken 2025’te 3.08’e düşmüş. Hane halkı 17 yıl içinde gerilemiş. Evde çocuk sayısı 2’den 1”e inmiş.
Millet olarak geleceğimiz tehdit altında.
Evlenmek, günahlara karşı sığınabileceğimiz kale inşa etmektir. Evlenen insan şehvetini helal dairede kullanır, harama girmeye ihtiyacı duymaz.
Evlenmek sünnet, Peygamberimiz (sav) evliliği teşvik etmiş:
“Evleniniz, çoğalınız, kıyamet gününde ümmetimin çokluğu ile iftihar edeceğim.”
Evlilikte maksat, neslin devamıdır, bu da hayırlı evlat yetiştirmekle mümkündür.
Peygamberimiz (sav); “Hepiniz çobansınız, hepiniz sürünüzden sorumlusunuz.” buyurur.
Evlenmek, sorumluluk üstlenmektir. Huzurlu bir yuva fedakârlıklar sayesinde kurulur. Evlilik, fedakârlığı göze almaktır; eşi ve çocukları için birtakım zorluklara ve zahmete katlanmak gerekir.
Evlilik, huzur ve mutluluk kaynağıdır.
Çocuklarımız en büyük servetimizdir.
Araştırmalar, insanların en çok çocuklarla beraber oldukları zamanlarda mutlu olduğunu gösteriyor. Çocuk mutluluk kaynağıdır.
Çocuklu ailelerde boşanma oranı, çocuksuz ailelerden % 50 daha az. Çocuk ailenin çimentosu, onu yıkılmaktan koruyor. Çocuk ne kadar çoksa boşanma oranı o kadar az.
Kişi öldüğü zaman amel defteri kapanır. İmam Gazalî, kabre giren kişinin çaresizlik içinde şöyle bir dilekte bulunacağını yazar:
“Allah’ım, bana bir nefeslik daha ömür ver de bir kere daha ‘la ilahe illellah’ diyeyim.”
Kabirde bir kere daha kelime-i tevhidi söyleme fırsatı yok ancak kişi hayırlı evlat yetiştirmişse günde en az beş vakit hayır dua alır, amel defterine sevaplar yazılır. Evlatlarımız tahiyyata şöyle dua ederler:
“Allah’ım; beni, anne ve babamı ve bütün müminleri hesap günü affet!”
Hayat rüzgâr gibi geçiyor.
“Geldi geçti ömrüm benim,
Bir yel esip geçmiş gibi.
Hele bana şöyle gelir,
Bir göz açıp yummuş gibi.” der Yunus Emre.
Peygamber Efendimiz (sav), sebep olan yapan gibidir, buyurur.
Çocuklar dünyaya getiren, onları eğitip yetiştiren ve iyilik yapmayı öğreten anne-baba onların yaptığı bütün iyiliklerin sevabına ortaktır, evlatlarının sevabı da eksilmez.
Hayırlı evlat yetiştirmek en büyük servettir ve en iyi yatırımdır.
HAYIRLI EVLAT HUZURLU YUVADA YETİŞİR
35 sene öğretmenlik yaptım, çeşitli problemlerle karşılaştım. Ailesi huzurlu olan çocukların problemlerini çözmek çok kolay oldu. Öğretmen olarak problemi görmek, çözümünü bulmak bizim işimiz ve bu çok kolay.
Problemin çözümünü uygulamak çoğu zaman aileye düşer. Bir öğrenci günün dörtte birini okulda, kalanını ailede geçirir. Aile huzurlu ise çocuk anne ve babasına saygı duyar, onların sözlerini önemser ve dediklerini yapar, sorun kolayca çözülür.
Aile parçalanmışsa veya karı-koca arasında bitip tükenmeyen kavgalar varsa çocuk mutlaka problemlerden etkilenir ve öğretmenin ürettiği çözüm önerilerini hayata geçiremez.
Çocuk annesini veya babasını düzeltemez.
Annenin yedeği yoktur.
Babanın yedeği yoktur.
Çocuklarımızın yedeği yoktur.
Ailenin yerini tutacak bir eğitim kurumu yoktur.
Çocuklarımızın hayata iyi hazırlanması, huzuru ve mutlu bir hayat sürmesi ailenin huzurlu olmasına bağlıdır.”
Beyin Vitamini: Ailede çocuk eğitimi konusunda daha çok bilgi ve tecrübe sahibi olmak isteyen okuyucularıma Evde ve Okulda Başarılı Eğitimin Sırları isimli 17 baskı yapan kitabımı tavsiye ederim.
ALİ ERKAN KAVAKLI Yeni Akit gazetesi

Aile milletimizin geleceği ve kalesi. Her çocuk ailede doğar, büyür, yetişir, iyiyi- kötüyü orada öğrenir. Dünyayı aile yuvasında tanır, hayata bakış açısı eğitimini yuvada alır. Pendik Kent Konseyi Sosyal İnovation Çalışma Grubu, aile okulu açmış, eğitim seminerleri düzenliyor.Komisyon başkanı Eğitimci Ünal Yılmaz, eğitimci olarak beni seminer vermeye davet etti. Sezai Karakoç İmam Hatip Ortaokulu Müdürü Emine Erdoğan Hanımefendi’nin ev sahipliği yaptığı seminerde önemli bilgiler paylaştım, veliler çok memnun kaldılar. Ailenin önemi ve çocuk eğitimi ile ilgili kısaca şunları söyledim: “Hiçbir okul ve hiçbir öğretmen ailenin yerini tutamaz. Türkiye ekonomik olarak kalkındı, kişi başına düşen milli gelir 2002’de 3.100 dolar iken bugün 17.000 dolar, zenginleştik.Avrupa ve Amerika’da görülen zengin hastalıkları yakamıza yapıştı. Boşanma oranları Avrupa ve ABD’de bizden kat kat fazla, bizde de artıyor. İntihar, şiddet, cinayet, hırsızlık, içki içme oranı, cinsel tacizler zengin ülkelerde daha yaygın.2008’de bir evde 4 kişi varken 2025’te 3.08’e düşmüş. Hane halkı 17 yıl içinde gerilemiş. Evde çocuk sayısı 2’den 1”e inmiş.Millet olarak geleceğimiz tehdit altında. Evlenmek, günahlara karşı sığınabileceğimiz kale inşa etmektir. Evlenen insan şehvetini helal dairede kullanır, harama girmeye ihtiyacı duymaz. Evlenmek sünnet, Peygamberimiz (sav) evliliği teşvik etmiş:“Evleniniz, çoğalınız, kıyamet gününde ümmetimin çokluğu ile iftihar edeceğim.”Evlilikte maksat, neslin devamıdır, bu da hayırlı evlat yetiştirmekle mümkündür.Peygamberimiz (sav); “Hepiniz çobansınız, hepiniz sürünüzden sorumlusunuz.” buyurur. Evlenmek, sorumluluk üstlenmektir. Huzurlu bir yuva fedakârlıklar sayesinde kurulur. Evlilik, fedakârlığı göze almaktır; eşi ve çocukları için birtakım zorluklara ve zahmete katlanmak gerekir. Evlilik, huzur ve mutluluk kaynağıdır.Çocuklarımız en büyük servetimizdir. Araştırmalar, insanların en çok çocuklarla beraber oldukları zamanlarda mutlu olduğunu gösteriyor. Çocuk mutluluk kaynağıdır.Çocuklu ailelerde boşanma oranı, çocuksuz ailelerden % 50 daha az. Çocuk ailenin çimentosu, onu yıkılmaktan koruyor. Çocuk ne kadar çoksa boşanma oranı o kadar az. Kişi öldüğü zaman amel defteri kapanır. İmam Gazalî, kabre giren kişinin çaresizlik içinde şöyle bir dilekte bulunacağını yazar:“Allah’ım, bana bir nefeslik daha ömür ver de bir kere daha ‘la ilahe illellah’ diyeyim.”Kabirde bir kere daha kelime-i tevhidi söyleme fırsatı yok ancak kişi hayırlı evlat yetiştirmişse günde en az beş vakit hayır dua alır, amel defterine sevaplar yazılır. Evlatlarımız tahiyyata şöyle dua ederler:“Allah’ım; beni, anne ve babamı ve bütün müminleri hesap günü affet!”Hayat rüzgâr gibi geçiyor.“Geldi geçti ömrüm benim, Bir yel esip geçmiş gibi.Hele bana şöyle gelir,Bir göz açıp yummuş gibi.” der Yunus Emre.Peygamber Efendimiz (sav), sebep olan yapan gibidir, buyurur. Çocuklar dünyaya getiren, onları eğitip yetiştiren ve iyilik yapmayı öğreten anne-baba onların yaptığı bütün iyiliklerin sevabına ortaktır, evlatlarının sevabı da eksilmez. Hayırlı evlat yetiştirmek en büyük servettir ve en iyi yatırımdır. HAYIRLI EVLAT HUZURLU YUVADA YETİŞİR35 sene öğretmenlik yaptım, çeşitli problemlerle karşılaştım. Ailesi huzurlu olan çocukların problemlerini çözmek çok kolay oldu. Öğretmen olarak problemi görmek, çözümünü bulmak bizim işimiz ve bu çok kolay. Problemin çözümünü uygulamak çoğu zaman aileye düşer. Bir öğrenci günün dörtte birini okulda, kalanını ailede geçirir. Aile huzurlu ise çocuk anne ve babasına saygı duyar, onların sözlerini önemser ve dediklerini yapar, sorun kolayca çözülür.Aile parçalanmışsa veya karı-koca arasında bitip tükenmeyen kavgalar varsa çocuk mutlaka problemlerden etkilenir ve öğretmenin ürettiği çözüm önerilerini hayata geçiremez.Çocuk annesini veya babasını düzeltemez.Annenin yedeği yoktur.Babanın yedeği yoktur.Çocuklarımızın yedeği yoktur.Ailenin yerini tutacak bir eğitim kurumu yoktur.Çocuklarımızın hayata iyi hazırlanması, huzuru ve mutlu bir hayat sürmesi ailenin huzurlu olmasına bağlıdır.”Beyin Vitamini: Ailede çocuk eğitimi konusunda daha çok bilgi ve tecrübe sahibi olmak isteyen okuyucularıma Evde ve Okulda Başarılı Eğitimin Sırları isimli 17 baskı yapan kitabımı tavsiye ederim.ALİ ERKAN KAVAKLI Yeni Akit gazetesi
Bu ülke uzun yıllar çocuklarına kendi tarihini başkasının sözlüğüyle anlattı. Coğrafyasına yabancı isimlerle baktı. Medeniyetini anlatırken bile mahcup bir eda takındı.
Sanki tarih kitapları bizim çocuklarımız için yazılmamıştı da birilerinin kaşını kaldırmaması için terbiye edilmişti.
Şimdi o mahcup sayfa kapanıyor.
Bakan Yusuf Tekin'in adımı bu yüzden, kelimelerin üstüne sinmiş ecnebi tozunu silme hamlesidir.
"Haçlı Seferleri" yerine "Haçlı Saldırıları" demek, tarihin yüzündeki pudrayı indirmektir.
Çocuğa saldırıyı sefer diye anlatırsanız, zalimin kılıcına koku sürersiniz.
Yağmayı keşif diye okuttuğunuzda, sömürgecinin kanlı parmaklarına harita cetveli tutuşturursunuz.
Türkistan'ı "Orta Asya" diye uzaklaştırdığınızda, puslu bir coğrafya lekesine çevirirsiniz.
Biz yıllarca fethettiğimiz İstanbul'u "Bizans" diye okuduk. Oysa karşımızdaki yapı tarihî sürekliliği bakımından Doğu Roma idi. "Bizans" adlandırması, Roma mirasını İstanbul'dan koparan ince bir perde oldu.
Böylelikle asırlarca batının ve Doğu'nun tahayyülünü belirleyen imparatorluk hafızası el değiştirdi.
Aynı oyun ilim tarihinde de sahnelendi.
İbn Sina batıda "Avicenna" diye anıldı. İbn Rüşd "Averroes", İbn Bacce "Avempace" yapıldı.
"Avicenna"yı duyan çocuk batı ilim tarihinin sisli vitrinine bakar. "İbn Sina"yı duyan çocuk Buhara'dan Hemedan'a uzanan İslam irfanının büyük dehasını görür.
Aradaki fark harf farkı değil hafıza farkıdır.
Siyaset filozofu olarak bildiğimiz Frantz Fanon, "Sömürge yalnız topraklara değil, en çok dile yapılır" der. Cemil Meriç'in "kaba bir mahalle kabadayısı" diye tarif ettiği "batılı zihniyet, en büyük zaferlerini topla tüfekle değil, sıfatlarla, terimlerle, başlıklarla kazanmıştır" der.
Bir kavme "bedevi" diyebilirseniz, onu çölün ortasında ebediyen yapayalnız bırakabilirsiniz.
Bizim mektebimize asırlarca sızdırılmış o kavramların her biri, görünmez bir prangadır. Bakan, o prangaların kilidini sökmeye girişmiştir.
Okul, çocuğun dünyaya hangi gözle bakacağını belirleyen ilk büyük devlet cümlesidir. O cümle eğri kurulursa, neslin fikri de eğri büyür.
Bugüne kadar çocuklarımızın önüne cilalı fakat eksik ve eğri bir tarih konuldu.
Batı keşfetti, dünya aydınlandı! Haçlılar sefere çıktı, Doğu karşılık verdi! Bizans yıkıldı, Osmanlı yükseldi! Avicenna batı düşüncesini etkiledi!
Böyle okutuldu. Böyle ezberletildi.
Bu dil, mağlubiyetin sınıf tahtasına yazılmış hâliydi; Yusuf Tekin şimdi o tahtayı siliyor.
Haçlılar sefere çıkmadı, saldırdı.
Sömürgeciler keşfetmedi, talan etti.
Türkistan uzak bir bölge adı değil, tarihimizin ana rahmi.
Bizans diye perdelenen yapı, Doğu Roma idi.
İbn Sina, Avicenna maskesiyle yabancılaştırılacak bir batı figürü olarak kabul edilemez! O, İslam medeniyetinin alnı açık büyük dehasıdır.
Adalar Denizi, hafızamızın deniz kapısıdır.
Ramazan, çocuğun ruhuna nezaket, paylaşma ve merhamet öğreten diri bir mekteptir.
Gazze hassasiyetinin okul iklimine taşınması da bu yüzden mühimdir. Gazze, çocuğa adalet duygusunun öğretildiği yerdir. İnsanlığın yüzüne tutulmuş kanlı aynadır.
Bütün bunlar medeniyet işidir.
Hafıza işidir.
Çocuklarımızın zihnine yıllardır düşen yabancı gölgeyi kaldırma işidir.
Bakan Yusuf Tekin, maarif cephesinde derin bir cihadı başlatmıştır. Bu cihadın silahı müfredat, siperi sınıf, hedefi ise çocuklarımızın zihnine yıllardır çöken yabancı gölgeyi kaldırmaktır.
O, siperin en önünde duran bir maarif mücahidi olarak kelimelerin namusunu, hafızanın haysiyetini ve neslin istikametini korumak için kavramların en çetin meydanında mücadele vermektedir.
Bu yüzden Yusuf Tekin'i desteklemekle iktifa edemeyiz; sahiplenmeliyiz. Bir fırsat kapısı olsa da ben de bu maarif cihadının neferleri arasında, bakanın omuzladığı bu kutlu mücahedeye siper olsam, kelimenin namusunu, hafızanın haysiyetini ve neslin istikametini müdafaa eden safın içinde bulunma şerefine nail olsam.
Bu cesur adım, doğru hafızanın ilk nüvesidir. Arkasından mutlaka başka tashihler de gelmelidir.
"Tanzimat" dediğimiz devrin gerçek adı nedir?
"Yenileşme" denilen sızıntının altında neler yatmaktadır?
"Şark Meselesi" dediğimiz tabirin Avrupa diplomasisindeki gerçek karşılığı ne idi?
Bu ve benzeri soruların hepsi, bir gün cevap bekleyeceklerdir...
Mustafa SABRİ BEŞER Star gazetesi

Bu ülke uzun yıllar çocuklarına kendi tarihini başkasının sözlüğüyle anlattı. Coğrafyasına yabancı isimlerle baktı. Medeniyetini anlatırken bile mahcup bir eda takındı.Sanki tarih kitapları bizim çocuklarımız için yazılmamıştı da birilerinin kaşını kaldırmaması için terbiye edilmişti.Şimdi o mahcup sayfa kapanıyor.Bakan Yusuf Tekin'in adımı bu yüzden, kelimelerin üstüne sinmiş ecnebi tozunu silme hamlesidir."Haçlı Seferleri" yerine "Haçlı Saldırıları" demek, tarihin yüzündeki pudrayı indirmektir.Çocuğa saldırıyı sefer diye anlatırsanız, zalimin kılıcına koku sürersiniz.Yağmayı keşif diye okuttuğunuzda, sömürgecinin kanlı parmaklarına harita cetveli tutuşturursunuz.Türkistan'ı "Orta Asya" diye uzaklaştırdığınızda, puslu bir coğrafya lekesine çevirirsiniz.Biz yıllarca fethettiğimiz İstanbul'u "Bizans" diye okuduk. Oysa karşımızdaki yapı tarihî sürekliliği bakımından Doğu Roma idi. "Bizans" adlandırması, Roma mirasını İstanbul'dan koparan ince bir perde oldu.Böylelikle asırlarca batının ve Doğu'nun tahayyülünü belirleyen imparatorluk hafızası el değiştirdi.Aynı oyun ilim tarihinde de sahnelendi.İbn Sina batıda "Avicenna" diye anıldı. İbn Rüşd "Averroes", İbn Bacce "Avempace" yapıldı."Avicenna"yı duyan çocuk batı ilim tarihinin sisli vitrinine bakar. "İbn Sina"yı duyan çocuk Buhara'dan Hemedan'a uzanan İslam irfanının büyük dehasını görür.Aradaki fark harf farkı değil hafıza farkıdır.Siyaset filozofu olarak bildiğimiz Frantz Fanon, "Sömürge yalnız topraklara değil, en çok dile yapılır" der. Cemil Meriç'in "kaba bir mahalle kabadayısı" diye tarif ettiği "batılı zihniyet, en büyük zaferlerini topla tüfekle değil, sıfatlarla, terimlerle, başlıklarla kazanmıştır" der.Bir kavme "bedevi" diyebilirseniz, onu çölün ortasında ebediyen yapayalnız bırakabilirsiniz.Bizim mektebimize asırlarca sızdırılmış o kavramların her biri, görünmez bir prangadır. Bakan, o prangaların kilidini sökmeye girişmiştir.Okul, çocuğun dünyaya hangi gözle bakacağını belirleyen ilk büyük devlet cümlesidir. O cümle eğri kurulursa, neslin fikri de eğri büyür.Bugüne kadar çocuklarımızın önüne cilalı fakat eksik ve eğri bir tarih konuldu.Batı keşfetti, dünya aydınlandı! Haçlılar sefere çıktı, Doğu karşılık verdi! Bizans yıkıldı, Osmanlı yükseldi! Avicenna batı düşüncesini etkiledi!Böyle okutuldu. Böyle ezberletildi.Bu dil, mağlubiyetin sınıf tahtasına yazılmış hâliydi; Yusuf Tekin şimdi o tahtayı siliyor.Haçlılar sefere çıkmadı, saldırdı.Sömürgeciler keşfetmedi, talan etti.Türkistan uzak bir bölge adı değil, tarihimizin ana rahmi.Bizans diye perdelenen yapı, Doğu Roma idi.İbn Sina, Avicenna maskesiyle yabancılaştırılacak bir batı figürü olarak kabul edilemez! O, İslam medeniyetinin alnı açık büyük dehasıdır.Adalar Denizi, hafızamızın deniz kapısıdır.Ramazan, çocuğun ruhuna nezaket, paylaşma ve merhamet öğreten diri bir mekteptir.Gazze hassasiyetinin okul iklimine taşınması da bu yüzden mühimdir. Gazze, çocuğa adalet duygusunun öğretildiği yerdir. İnsanlığın yüzüne tutulmuş kanlı aynadır.Bütün bunlar medeniyet işidir.Hafıza işidir.Çocuklarımızın zihnine yıllardır düşen yabancı gölgeyi kaldırma işidir.Bakan Yusuf Tekin, maarif cephesinde derin bir cihadı başlatmıştır. Bu cihadın silahı müfredat, siperi sınıf, hedefi ise çocuklarımızın zihnine yıllardır çöken yabancı gölgeyi kaldırmaktır.O, siperin en önünde duran bir maarif mücahidi olarak kelimelerin namusunu, hafızanın haysiyetini ve neslin istikametini korumak için kavramların en çetin meydanında mücadele vermektedir.Bu yüzden Yusuf Tekin'i desteklemekle iktifa edemeyiz; sahiplenmeliyiz. Bir fırsat kapısı olsa da ben de bu maarif cihadının neferleri arasında, bakanın omuzladığı bu kutlu mücahedeye siper olsam, kelimenin namusunu, hafızanın haysiyetini ve neslin istikametini müdafaa eden safın içinde bulunma şerefine nail olsam.Bu cesur adım, doğru hafızanın ilk nüvesidir. Arkasından mutlaka başka tashihler de gelmelidir."Tanzimat" dediğimiz devrin gerçek adı nedir?"Yenileşme" denilen sızıntının altında neler yatmaktadır?"Şark Meselesi" dediğimiz tabirin Avrupa diplomasisindeki gerçek karşılığı ne idi?Bu ve benzeri soruların hepsi, bir gün cevap bekleyeceklerdir...Mustafa SABRİ BEŞER Star gazetesi
4–6 Mayıs tarihlerinde Konya’da, Türkiye’nin dört bir yanından gelen imam hatip okullarının buluştuğu büyük bir şölen vardı.
Orada pırıl pırıl gençlerin heyecanı, umut dolu bakışları ve güçlü duruşları vardı.
Orada yeni bir neslin ayak sesleri yankılanıyordu.
Orada yeniden dirilişin, yeniden şahlanışın ve geleceğe yürüyen büyük bir medeniyet tasavvurunun portresi vardı.
Bir imam hatipli olarak gurur duydum, iftihar ettim.
Çünkü bu ülkenin bütün kurumlarında, ilimle hikmeti, akılla ahlakı birlikte kuşanan; çift kanatlı eğitimle yetişmiş nesillerin söz ve karar sahibi olması, milletimiz adına büyük bir kazanım, geleceğimiz adına ise büyük bir umut olacaktır.
Böyle bir girizgahtan sonra mevcut eğitim sistemimizin içinde bulunduğu yapısal ve biçimsel portresini şu şekilde değerlendirebiliriz.
Bugün eğitim dediğimiz alan, ne yazık ki yalnızca sınav başarısına, diploma yarışına ve kariyer planlamasına indirgenmiş durumda. Çocuklarımızın zihinleri bilgiyle dolduruluyor; fakat kalpleri boş bırakılıyor. Gençler teknolojiye hâkim oluyor ama nefsine hâkim olamıyor. Üniversite kazanıyor ama hayatı kaybediyor. Meslek sahibi oluyor ama kimlik sahibi olamıyor. İşte çağımızın en büyük kırılması tam da burada başlıyor.
Böyle bir zeminde Konya’daki imam hatip okullarının gerçekleştirdiği “Büyük Türkiye Şöleni”, sadece bir kültür programı, bir gösteri ya da rutin bir okul etkinliği olarak görülemez. Bu şölen; kimliğini unutturmaya çalışan küresel akımlara karşı, “Biz bu toprakların inançla yoğrulmuş evlatlarıyız” deme iradesidir. Bu program; ihtişamlı mazisine yabancılaşan nesillere karşı bir hafıza tazelemesi, bir medeniyet çağrısıdır.
Bugün gençliği kuşatan tehditlere baktığımızda;
Dijital bağımlılık… Kimlik bunalımı… Aileden kopuş… Maneviyat erozyonu… Şiddetin sıradanlaşması… Mahremiyetin aşınması… İnançla alay eden kültürel bombardıman… afetlerini görüyoruz.
Bütün bunların ortasında sadece akademik başarıyı konuşmak, yanan bir eve perde seçmekten farksızdır.
İslam’ın eğitim anlayışı ise çok daha derunidir. Kur’an’ın ilk emri “Oku”dur; fakat bu okuma yalnızca harfleri değil, insanı, hayatı, sorumluluğu ve Rabbini tanımayı da kapsar. Efendimiz (sav) buyurur: “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.”
İşte eğitimin özeti budur: Yani bilgiyle beraber ahlak…
Eğer okul; öğrenciyi sadece sınava hazırlıyor ama harama karşı irade kazandıramıyorsa…
Eğer diploma veriyor ama anne-babaya hürmeti öğretemiyorsa…
Eğer teknoloji öğretiyor ama merhameti, iffeti, adaleti işleyemiyorsa…
Orada öğretim vardır ama terbiye(eğitim) eksiktir.
İmam hatipler, işte bu boşluğu doldurmak için vardır. Onlar yalnızca meslek öğreten kurumlar değil; secdeyi bilen, emaneti taşıyan, ümmetin derdiyle dertlenen nesiller yetiştirme iddiasının adıdır.
Konya’daki “İmam Hatip Okulları Büyük Türkiye Şöleninde” imam hatipli gençlerimiz sahnede sadece bir gösteri sergilemediler; aslında güçlü bir mesaj verdiler:
“Biz ekranların değil, irfanın çocuklarıyız. Biz tüketimin değil, tefekkürün nesli olmak istiyoruz.”
Fakat burada en kritik soru şudur:
Bu ruh, sadece salonlarda alkışlanan birkaç saatlik programlarda mı kalacak, yoksa sınıflara, evlere, sokaklara, hayatın tamamına mı taşacak?
Eğer imam hatipler gerçekten büyük Türkiye’nin omurgası olacaksa; sadece başarılı öğrenciler değil, gerektiğinde hakkı haykıran, mazlumun yanında duran, menfaate değil hakikate bağlı gençler yetiştirmelidir.
Çünkü büyük Türkiye; yüksek binalarla değil, yüksek karakterlerle kurulur.
Ve unutulmamalıdır ki, bir milletin gerçek kurtuluşu sadece ekonomik kalkınmada değil; imanlı, ahlaklı ve şuurlu nesiller yetiştirebildiği gündedir.
İlim ile hikmet imtizaç ederse himmet pervaz eder.
Yahya Oğraş Doğru haber

4–6 Mayıs tarihlerinde Konya’da, Türkiye’nin dört bir yanından gelen imam hatip okullarının buluştuğu büyük bir şölen vardı.Orada pırıl pırıl gençlerin heyecanı, umut dolu bakışları ve güçlü duruşları vardı.Orada yeni bir neslin ayak sesleri yankılanıyordu.Orada yeniden dirilişin, yeniden şahlanışın ve geleceğe yürüyen büyük bir medeniyet tasavvurunun portresi vardı.Bir imam hatipli olarak gurur duydum, iftihar ettim.Çünkü bu ülkenin bütün kurumlarında, ilimle hikmeti, akılla ahlakı birlikte kuşanan; çift kanatlı eğitimle yetişmiş nesillerin söz ve karar sahibi olması, milletimiz adına büyük bir kazanım, geleceğimiz adına ise büyük bir umut olacaktır.Böyle bir girizgahtan sonra mevcut eğitim sistemimizin içinde bulunduğu yapısal ve biçimsel portresini şu şekilde değerlendirebiliriz.Bugün eğitim dediğimiz alan, ne yazık ki yalnızca sınav başarısına, diploma yarışına ve kariyer planlamasına indirgenmiş durumda. Çocuklarımızın zihinleri bilgiyle dolduruluyor; fakat kalpleri boş bırakılıyor. Gençler teknolojiye hâkim oluyor ama nefsine hâkim olamıyor. Üniversite kazanıyor ama hayatı kaybediyor. Meslek sahibi oluyor ama kimlik sahibi olamıyor. İşte çağımızın en büyük kırılması tam da burada başlıyor.Böyle bir zeminde Konya’daki imam hatip okullarının gerçekleştirdiği “Büyük Türkiye Şöleni”, sadece bir kültür programı, bir gösteri ya da rutin bir okul etkinliği olarak görülemez. Bu şölen; kimliğini unutturmaya çalışan küresel akımlara karşı, “Biz bu toprakların inançla yoğrulmuş evlatlarıyız” deme iradesidir. Bu program; ihtişamlı mazisine yabancılaşan nesillere karşı bir hafıza tazelemesi, bir medeniyet çağrısıdır.Bugün gençliği kuşatan tehditlere baktığımızda;Dijital bağımlılık… Kimlik bunalımı… Aileden kopuş… Maneviyat erozyonu… Şiddetin sıradanlaşması… Mahremiyetin aşınması… İnançla alay eden kültürel bombardıman… afetlerini görüyoruz.Bütün bunların ortasında sadece akademik başarıyı konuşmak, yanan bir eve perde seçmekten farksızdır.İslam’ın eğitim anlayışı ise çok daha derunidir. Kur’an’ın ilk emri “Oku”dur; fakat bu okuma yalnızca harfleri değil, insanı, hayatı, sorumluluğu ve Rabbini tanımayı da kapsar. Efendimiz (sav) buyurur: “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.”İşte eğitimin özeti budur: Yani bilgiyle beraber ahlak…Eğer okul; öğrenciyi sadece sınava hazırlıyor ama harama karşı irade kazandıramıyorsa…Eğer diploma veriyor ama anne-babaya hürmeti öğretemiyorsa…Eğer teknoloji öğretiyor ama merhameti, iffeti, adaleti işleyemiyorsa…Orada öğretim vardır ama terbiye(eğitim) eksiktir.İmam hatipler, işte bu boşluğu doldurmak için vardır. Onlar yalnızca meslek öğreten kurumlar değil; secdeyi bilen, emaneti taşıyan, ümmetin derdiyle dertlenen nesiller yetiştirme iddiasının adıdır.Konya’daki “İmam Hatip Okulları Büyük Türkiye Şöleninde” imam hatipli gençlerimiz sahnede sadece bir gösteri sergilemediler; aslında güçlü bir mesaj verdiler:“Biz ekranların değil, irfanın çocuklarıyız. Biz tüketimin değil, tefekkürün nesli olmak istiyoruz.”Fakat burada en kritik soru şudur:Bu ruh, sadece salonlarda alkışlanan birkaç saatlik programlarda mı kalacak, yoksa sınıflara, evlere, sokaklara, hayatın tamamına mı taşacak?Eğer imam hatipler gerçekten büyük Türkiye’nin omurgası olacaksa; sadece başarılı öğrenciler değil, gerektiğinde hakkı haykıran, mazlumun yanında duran, menfaate değil hakikate bağlı gençler yetiştirmelidir.Çünkü büyük Türkiye; yüksek binalarla değil, yüksek karakterlerle kurulur.Ve unutulmamalıdır ki, bir milletin gerçek kurtuluşu sadece ekonomik kalkınmada değil; imanlı, ahlaklı ve şuurlu nesiller yetiştirebildiği gündedir.İlim ile hikmet imtizaç ederse himmet pervaz eder. Yahya Oğraş Doğru haber
İslam ilim dini, kitapla başladı, İslam medeniyetinin kurucusu Hz. Muhammed (sav) kendisini öğretmen olarak niteler.
Cumhuriyet döneminde CHP eğitimde tamamen Batı’yı taklit etti. Seküler, ateist, materyalist bir eğitim modeli benimsedi.
Batılı ülkelerin hepsi ateist, materyalist, pozitivist eğitim modeli uygulamaz. Mesela Alman Anayasası “Im Namen Gottes” (Allah’ın adıyla) diye başlar. Okullarda “Religion” (Din) dersi karnede birinci derstir. Bu dersi Kilise’nin onay verdiği din dersi hocası veya papazlar anlatır. Altı yıl görev yaptığım Nürnberg’deki Pirckheimer Gymnasium’da papaz öğretmen Herr Meier ile birlikte çalıştık; İslam dersi öğretmeni olarak ben, Katolik dersi öğretmeni Hans Heimerle ile üçümüz zümre öğretmenleri idik. 6. ve 9.sınıflarda “dünya dinleri” konusu işlenirken Herr Meier ve Hans Heirmerle’yi dersimde misafir ettim, onlar da beni İslam konusunu anlatmak üzere sınıflarına davet ettiler.
Almanya’da sınıflarda “haç” asılıdır.
CHP zihniyeti “hilal”e olduğu kadar “haç”a da tahammülsüzdür. Bu sebeple Alman eğitim anlayışına Fransız bakmış, Fransa laikliğini kopyalamıştır.
“Düşünüyorum, o hâlde varım. Kendi varlığım şüphe götürmez. Bu varlığa kendi kendime sahip olmuş değilim. Kendimi ben yaratamadığıma göre, kendisine bağlı olduğum ve sahip bulunduğum her şeyi kendisinden edindiğim daha mükemmel başka bir varlığın bulunması lazımdır.Allah’ın varlığı, en az herhangi bir geometrik ispat kadar kesindir.”diyen Rene Descartes’in anlayışını değil; “Hümanizm” dini uyduran Auguste Comte’un pozitivizmini benimsemiştir.
Prof. Yusuf Tekin büyük bir gayretle “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” ortaya koydu, medeniyet değerlerimize dönmeyi, insanî ve İslamî değerleri öğrencilere vermeyi hedefliyor. Ateistler ve materyalistler bu modele direniyorlar.
Özellikle “hafızlık proje imam hatipler” ile Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (sav) ortaya koyduğu okul-cami birlikteliği yeniden inşa ediliyor. Öğrenciler hem hafızlık çalışıyor hem de fen ve sosyal bilimler eğitimi alıyorlar.
ÇEDES kulüp çalışmaları; Diyanet ve Din Öğretimi Genel Müdürlüğü tarafından birlikte yürütülüyor.
Gaziosmanpaşa’daki Mehmet Gündüz Camii’nde cemaatle sohbet ettim. İmam Hadin Yılmaz camiyi, kütüphaneyi, sınıfları, vücut geliştirme âletleriyle dolu spor salonunu gezdirdi. Cami cemaatinin yarısı öğrenci idi. Küçük bir cami olmasına rağmen pingpon masası, spor salonu, büyükçe bir kütüphanesi var. Hadin Hoca hafızlık yapmış, boks çalışmış; caminin bitişiğinde boks çalışma salonu dizayn etmiş. İmrendim.
Akşam namazından sonra çoğunluğunu öğrencilerin oluşturduğu cemaate “FETİH VE FATİH” konulu bir konferans verdim.
Cami mihrabına yerleştirilen perde indirildi, kürsüye bilgisayar kondu, tavanda projeksiyon asılı. İki dakika içinde caminin arka tarafına istif edilmiş plastik sandalyeler dizildi, cami cemaati dinleyiciye dönüştü.
İstanbul’u fetheden Fatih’i, onun ufkunu, ideallerini, ilme merakını, top teknolojisine olan hâkimiyetini, havan topu icat ettiğini, bir gece 72 gemiyi Tophane sırtlarından aşırarak Kasımpaşa’dan Haliç’e indirdiğini ve Peygamberimizin (sav) fetih mucizesini gerçekleştirdiğini anlattım.
Fatih İstanbul’un fethinden sonra Sarayburnu’na Topkapı Sarayı’nı yaptırmış. Sarayın içine Enderun Mektebi’ni kurmuş. O devir itibariyle Enderun Okulu’nun benzeri yok. Devleti yönetecek insanlar burada yetiştirilmiş. Fatih, sabah namazını Enderun öğrencileri ile kılmış, namazdan sonra dersleri dinleyip okulu denetlemiş.
Enderun’da okutulacak dersleri şeyhülislam ve Ali Kuşçu ile birlikte kendisi belirlemiş. Okulda fen ve dini dersler birlikte okutulmuş. Teorik eğitim ile sanat ve askerlik eğitimi birlikte verilmiş. Eğitim alanında kariyer yapamayacaklara sanat eğitimi ve yeniçeri subaylığı eğitimi verilmiş.
Osmanlıyı 625 yıl cihan devleti yapan insanlar medreselerde yetişmiş. Medreselerde din ve fen dersleri birlikte okutulmuş.
Peygamberimiz (sav), ben sadece muallim olarak gönderildim, buyurur.
İmamlarımız camileri eğitim yeri, kendilerini öğretmen olarak görmeli. Cemaati öğrenci kabul etmeliler.
Hadin Yılmaz Hoca’nın cemaatle kaynaşması, öğrencilerle ilgilenmesi, çocukların camiyi ibadetin yanı sıra eğitim veren bir mekân ve spor alanı görmesi çok hoşuma gitti.
Diyanet İşleri Başkanlığı, Mehmet Gündüz Camii’ni model kabul etmeli, imamlarımız cami çevresindeki okullarla iş birliği yapmalı, camiler çocuklarımız için eğitim merkezi olmalı.
Hadin Hoca’yı, çocuklara anlayış gösteren ve onlarla ilgilenen cemaati, cami derneğinin fedakâr mensuplarını tebrik ederim.
Ali Erkan Kavaklı Yeni Akit gazetesi

İslam ilim dini, kitapla başladı, İslam medeniyetinin kurucusu Hz. Muhammed (sav) kendisini öğretmen olarak niteler.Cumhuriyet döneminde CHP eğitimde tamamen Batı’yı taklit etti. Seküler, ateist, materyalist bir eğitim modeli benimsedi. Batılı ülkelerin hepsi ateist, materyalist, pozitivist eğitim modeli uygulamaz. Mesela Alman Anayasası “Im Namen Gottes” (Allah’ın adıyla) diye başlar. Okullarda “Religion” (Din) dersi karnede birinci derstir. Bu dersi Kilise’nin onay verdiği din dersi hocası veya papazlar anlatır. Altı yıl görev yaptığım Nürnberg’deki Pirckheimer Gymnasium’da papaz öğretmen Herr Meier ile birlikte çalıştık; İslam dersi öğretmeni olarak ben, Katolik dersi öğretmeni Hans Heimerle ile üçümüz zümre öğretmenleri idik. 6. ve 9.sınıflarda “dünya dinleri” konusu işlenirken Herr Meier ve Hans Heirmerle’yi dersimde misafir ettim, onlar da beni İslam konusunu anlatmak üzere sınıflarına davet ettiler. Almanya’da sınıflarda “haç” asılıdır.CHP zihniyeti “hilal”e olduğu kadar “haç”a da tahammülsüzdür. Bu sebeple Alman eğitim anlayışına Fransız bakmış, Fransa laikliğini kopyalamıştır. “Düşünüyorum, o hâlde varım. Kendi varlığım şüphe götürmez. Bu varlığa kendi kendime sahip olmuş değilim. Kendimi ben yaratamadığıma göre, kendisine bağlı olduğum ve sahip bulunduğum her şeyi kendisinden edindiğim daha mükemmel başka bir varlığın bulunması lazımdır.Allah’ın varlığı, en az herhangi bir geometrik ispat kadar kesindir.”diyen Rene Descartes’in anlayışını değil; “Hümanizm” dini uyduran Auguste Comte’un pozitivizmini benimsemiştir.Prof. Yusuf Tekin büyük bir gayretle “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” ortaya koydu, medeniyet değerlerimize dönmeyi, insanî ve İslamî değerleri öğrencilere vermeyi hedefliyor. Ateistler ve materyalistler bu modele direniyorlar.Özellikle “hafızlık proje imam hatipler” ile Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (sav) ortaya koyduğu okul-cami birlikteliği yeniden inşa ediliyor. Öğrenciler hem hafızlık çalışıyor hem de fen ve sosyal bilimler eğitimi alıyorlar. ÇEDES kulüp çalışmaları; Diyanet ve Din Öğretimi Genel Müdürlüğü tarafından birlikte yürütülüyor.Gaziosmanpaşa’daki Mehmet Gündüz Camii’nde cemaatle sohbet ettim. İmam Hadin Yılmaz camiyi, kütüphaneyi, sınıfları, vücut geliştirme âletleriyle dolu spor salonunu gezdirdi. Cami cemaatinin yarısı öğrenci idi. Küçük bir cami olmasına rağmen pingpon masası, spor salonu, büyükçe bir kütüphanesi var. Hadin Hoca hafızlık yapmış, boks çalışmış; caminin bitişiğinde boks çalışma salonu dizayn etmiş. İmrendim. Akşam namazından sonra çoğunluğunu öğrencilerin oluşturduğu cemaate “FETİH VE FATİH” konulu bir konferans verdim. Cami mihrabına yerleştirilen perde indirildi, kürsüye bilgisayar kondu, tavanda projeksiyon asılı. İki dakika içinde caminin arka tarafına istif edilmiş plastik sandalyeler dizildi, cami cemaati dinleyiciye dönüştü. İstanbul’u fetheden Fatih’i, onun ufkunu, ideallerini, ilme merakını, top teknolojisine olan hâkimiyetini, havan topu icat ettiğini, bir gece 72 gemiyi Tophane sırtlarından aşırarak Kasımpaşa’dan Haliç’e indirdiğini ve Peygamberimizin (sav) fetih mucizesini gerçekleştirdiğini anlattım. Fatih İstanbul’un fethinden sonra Sarayburnu’na Topkapı Sarayı’nı yaptırmış. Sarayın içine Enderun Mektebi’ni kurmuş. O devir itibariyle Enderun Okulu’nun benzeri yok. Devleti yönetecek insanlar burada yetiştirilmiş. Fatih, sabah namazını Enderun öğrencileri ile kılmış, namazdan sonra dersleri dinleyip okulu denetlemiş. Enderun’da okutulacak dersleri şeyhülislam ve Ali Kuşçu ile birlikte kendisi belirlemiş. Okulda fen ve dini dersler birlikte okutulmuş. Teorik eğitim ile sanat ve askerlik eğitimi birlikte verilmiş. Eğitim alanında kariyer yapamayacaklara sanat eğitimi ve yeniçeri subaylığı eğitimi verilmiş. Osmanlıyı 625 yıl cihan devleti yapan insanlar medreselerde yetişmiş. Medreselerde din ve fen dersleri birlikte okutulmuş. Peygamberimiz (sav), ben sadece muallim olarak gönderildim, buyurur.İmamlarımız camileri eğitim yeri, kendilerini öğretmen olarak görmeli. Cemaati öğrenci kabul etmeliler.Hadin Yılmaz Hoca’nın cemaatle kaynaşması, öğrencilerle ilgilenmesi, çocukların camiyi ibadetin yanı sıra eğitim veren bir mekân ve spor alanı görmesi çok hoşuma gitti.Diyanet İşleri Başkanlığı, Mehmet Gündüz Camii’ni model kabul etmeli, imamlarımız cami çevresindeki okullarla iş birliği yapmalı, camiler çocuklarımız için eğitim merkezi olmalı.Hadin Hoca’yı, çocuklara anlayış gösteren ve onlarla ilgilenen cemaati, cami derneğinin fedakâr mensuplarını tebrik ederim.Ali Erkan Kavaklı Yeni Akit gazetesi
Peyami Safa'nın 1935 yılında Tan Gazetesi'nde yazdığı "Kaldırımda kitap" başlıklı köşe yazısında "Türkiye'de kitap kadar hakarete uğrayan hiçbir mal yoktur" sözü beni daima derin düşüncelere sevk etmiştir. Her ne kadar kütüphaneli bir evde büyüdüğüm için kendimi şanslı görsem de milletimizin kitaplara verdiği önem iyi bir seviyede değil. Bu yüzden kütüphanesiz evler gördüğüm zaman içim sızlıyor. Günümüzde kitaplar, dergiler, gazeteler ve diğer bütün basılı belgeler maalesef dekoratif bir eşya olarak görülüyor.
İnsanların kitaplara dair geçmişten gelen korku ve endişeleri olabilir. Mesela Türkiye'de askeri darbelerden sonra kitaplar "örgütsel döküman" denilerek toplatıldı, yazarlar tutuklandı ve yayınevleri kapatıldı. Evinde kitap bulunduranlar bile tutuklanarak idam edildi. Tarihte de buna benzer örnekler var. 1258 yılında Cengiz Han'ın torunu Hülagü Han, Bağdat'ı işgal ettiğinde yüzbinlerce insanı kitaplarla birlikte katletti. 1492 yılında Endülüs Emevî Devleti yıkılınca Katolikler Müslümanlara ait bütün kitapları toplatıp Gırnata Meydanı'nda yaktı.
Sultan Abdülhamid Han'ın Yıldız Sarayı'nda 33 yıl boyunca büyük emek vererek oluşturduğu muhteşem kütüphanesindeki kıymetli eserlerin önce 31 Mart Vakası'nda, sonra da 28 Şubat sürecinde yağma edildiğini ve çöpe atıldığını biliyor muydunuz? Hatta Sultan Abdülhamid Han tahttan indirildikten sonra bütün istihbarat raporları imha edildi. 1931 yılında Osmanlı arşivlerindeki on binlerce belge vagonlarla Bulgaristan'a gönderildi. 1964 yılında devletin bir başka arşivinde bulunan altı kamyon dolusu evrak ve tezhipli fermanlar kiloyla satıldı.
Bunca olumsuzluğa rağmen yıllar sonra Osmanlı arşivlerine ait kıymetli eserler dünyanın birçok yerinden toplanarak Türkiye'de koruma altına alındı. Sultan Abdülhamid Han dönemine ait birçok belge Türkiye Cumhuriyeti'nin hafızası olan Milli Arşiv Binası'nda muhafaza ediliyor. 2010 yılında kurulan Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı ise kültür mirasımız olan yazma ve eski harfli nadir basma eserlerin toplanması, korunması ve sağlıklı biçimde gelecek nesillere ulaştırılması için önemli faaliyetlerde bulunuyor.
Bizi biz yapan değerler kadim medeniyetimiz, tarihi şahsiyetlerimiz, edebi eserlerimiz ve yüce kitabımız Kuran-ı Kerim'dir. Yüce Allah, Kuran-ı Kerim'deki Alak Suresi'nin ilk ayetinde "Yaratan Rabbinin adıyla oku!" diye buyurmaktadır. Ancak biz sosyal medya yüzünden "okuyucu" değil "izleyici" bir toplum olduk. Son yıllarda kitaplar özellikle sosyal medyada bir arkaplan ürünü gibi paylaşılıyor. Devletimizin tarihi yazma eserlere ve kütüphanelere verdiği önem ne yazık ki toplumda bir karşılık bulamıyor.
Kitaplara sahip çıkması gereken yayınevlerinin de ticarethaneye döndüğünü hepimiz biliyoruz. Yayınevleri yabancı kitapların çevirilerini bile yapay zekâya yaptırıyor. Kitap basımında kullanılan malzemelerin (kâğıt, mürekkep, tutkal, selefon, bristol kapak kâğıdı) çoğu yurtdışından geliyor. Resmi rakamlara göre Türkiye'de her yıl ortalama 400 milyon kitap yayımlandığı belirtiliyor. Bu rakamlar "rekor" diyerek övünülecek rakamlar değil. Yayınevleri insanlara kitap satmak için değil, insanlara kitap okumayı sevdirmek için seferber olmalıdır.
Yayımlanan kitap sayısıyla övünenler kütüphanesiz evler gördükleri zaman hiç mi yürekleri sızlamıyor? Madem bu kadar kitap yayımlanmış, neden bu eserler televizyon dizisi, belgesel veya sinema filmi olarak çekilmiyor, neden internette kısa film olarak yayınlanmıyor, neden tiyatroda sahnelenmiyor? Çünkü biz kültür ile sanatı, sanat ile medyayı bir türlü bağdaştıramıyoruz. Bunun temelinde Batılılaşma sevdası da var. Sonu residence, hill, park, tower olan yerlerde yaşayınca kendimizi Batılı zannediyoruz.
İnsanların kökü dışarıda olan sosyal medyaya ve yapay zekâya delicesine bağımlı olmasını da garipsiyorum. Her şeyin dijitalleştiği ve yapay zekâya devredildiği bir dünyada insanın emeği ve hafızası ikinci plana atılıyor. Düşmanlarımız artık topla, tüfekle, silahla, füzeyle ülkemizi işgal etmeye gelmiyor. "Dijitale geç, rahat et" gibi sloganlarla geliyorlar. Mesela yakın zamanda "Anthropic" isimli yapay zekâ şirketinin dil modellerini eğitmek amacıyla 2 milyona yakın kullanılmış kitabı satın alıp taradıktan sonra imha etmesi sizce de vahim değil mi?
Bazen mahallenizin ara sokaklarından "eski kitap alınır, eski defter alınır" diye anons ederek geçen kamyonet tarzı araçlar görmüyor musunuz? "Geri dönüşüm" adı altında ansiklopediler, kaynak kitaplar ve edebi eserler antika değerinde kiloyla satın alınıyor. Galiba birileri eskiye dair tüm izleri silmeye çalışıyor. Yakında "1000 kitap getirene 1 tablet" diye kampanya yapılırsa insanlar koşa koşa kitaplarını vermez inşallah. Kütüphanesiz evler görünce üzülen bir kitapsever olarak insanların eski kitaplarını satmasına gönlüm razı olmaz.
İnsanları kitap okumaya teşvik etmek için yayınevleri "her eve bir kütüphane" seferberliği başlatmalıdır. Kitap okuma bilincini arttırmak gerekiyor. Bilim adamları da kitap okumanın hafızayı güçlendirdiğini ve unutkanlığı azalttığını söylüyor. Brezilya'da bile 2012 yılından beri hapishanedeki mahkûmlar okudukları her onaylı kitap için cezalarından 4 gün indirim kazanıyor. Siz de benimle aynı fikirdeyseniz kitaplarınıza sahip çıkın. Çünkü her şeyin dijitalleştiği dünyada günün birinde internetin fişi çekilirse eninde sonunda o kitapları arayacaksınız.
Hasan Canat Haber vakti

Peyami Safa'nın 1935 yılında Tan Gazetesi'nde yazdığı "Kaldırımda kitap" başlıklı köşe yazısında "Türkiye'de kitap kadar hakarete uğrayan hiçbir mal yoktur" sözü beni daima derin düşüncelere sevk etmiştir. Her ne kadar kütüphaneli bir evde büyüdüğüm için kendimi şanslı görsem de milletimizin kitaplara verdiği önem iyi bir seviyede değil. Bu yüzden kütüphanesiz evler gördüğüm zaman içim sızlıyor. Günümüzde kitaplar, dergiler, gazeteler ve diğer bütün basılı belgeler maalesef dekoratif bir eşya olarak görülüyor.İnsanların kitaplara dair geçmişten gelen korku ve endişeleri olabilir. Mesela Türkiye'de askeri darbelerden sonra kitaplar "örgütsel döküman" denilerek toplatıldı, yazarlar tutuklandı ve yayınevleri kapatıldı. Evinde kitap bulunduranlar bile tutuklanarak idam edildi. Tarihte de buna benzer örnekler var. 1258 yılında Cengiz Han'ın torunu Hülagü Han, Bağdat'ı işgal ettiğinde yüzbinlerce insanı kitaplarla birlikte katletti. 1492 yılında Endülüs Emevî Devleti yıkılınca Katolikler Müslümanlara ait bütün kitapları toplatıp Gırnata Meydanı'nda yaktı.Sultan Abdülhamid Han'ın Yıldız Sarayı'nda 33 yıl boyunca büyük emek vererek oluşturduğu muhteşem kütüphanesindeki kıymetli eserlerin önce 31 Mart Vakası'nda, sonra da 28 Şubat sürecinde yağma edildiğini ve çöpe atıldığını biliyor muydunuz? Hatta Sultan Abdülhamid Han tahttan indirildikten sonra bütün istihbarat raporları imha edildi. 1931 yılında Osmanlı arşivlerindeki on binlerce belge vagonlarla Bulgaristan'a gönderildi. 1964 yılında devletin bir başka arşivinde bulunan altı kamyon dolusu evrak ve tezhipli fermanlar kiloyla satıldı.Bunca olumsuzluğa rağmen yıllar sonra Osmanlı arşivlerine ait kıymetli eserler dünyanın birçok yerinden toplanarak Türkiye'de koruma altına alındı. Sultan Abdülhamid Han dönemine ait birçok belge Türkiye Cumhuriyeti'nin hafızası olan Milli Arşiv Binası'nda muhafaza ediliyor. 2010 yılında kurulan Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı ise kültür mirasımız olan yazma ve eski harfli nadir basma eserlerin toplanması, korunması ve sağlıklı biçimde gelecek nesillere ulaştırılması için önemli faaliyetlerde bulunuyor.Bizi biz yapan değerler kadim medeniyetimiz, tarihi şahsiyetlerimiz, edebi eserlerimiz ve yüce kitabımız Kuran-ı Kerim'dir. Yüce Allah, Kuran-ı Kerim'deki Alak Suresi'nin ilk ayetinde "Yaratan Rabbinin adıyla oku!" diye buyurmaktadır. Ancak biz sosyal medya yüzünden "okuyucu" değil "izleyici" bir toplum olduk. Son yıllarda kitaplar özellikle sosyal medyada bir arkaplan ürünü gibi paylaşılıyor. Devletimizin tarihi yazma eserlere ve kütüphanelere verdiği önem ne yazık ki toplumda bir karşılık bulamıyor.Kitaplara sahip çıkması gereken yayınevlerinin de ticarethaneye döndüğünü hepimiz biliyoruz. Yayınevleri yabancı kitapların çevirilerini bile yapay zekâya yaptırıyor. Kitap basımında kullanılan malzemelerin (kâğıt, mürekkep, tutkal, selefon, bristol kapak kâğıdı) çoğu yurtdışından geliyor. Resmi rakamlara göre Türkiye'de her yıl ortalama 400 milyon kitap yayımlandığı belirtiliyor. Bu rakamlar "rekor" diyerek övünülecek rakamlar değil. Yayınevleri insanlara kitap satmak için değil, insanlara kitap okumayı sevdirmek için seferber olmalıdır.Yayımlanan kitap sayısıyla övünenler kütüphanesiz evler gördükleri zaman hiç mi yürekleri sızlamıyor? Madem bu kadar kitap yayımlanmış, neden bu eserler televizyon dizisi, belgesel veya sinema filmi olarak çekilmiyor, neden internette kısa film olarak yayınlanmıyor, neden tiyatroda sahnelenmiyor? Çünkü biz kültür ile sanatı, sanat ile medyayı bir türlü bağdaştıramıyoruz. Bunun temelinde Batılılaşma sevdası da var. Sonu residence, hill, park, tower olan yerlerde yaşayınca kendimizi Batılı zannediyoruz.İnsanların kökü dışarıda olan sosyal medyaya ve yapay zekâya delicesine bağımlı olmasını da garipsiyorum. Her şeyin dijitalleştiği ve yapay zekâya devredildiği bir dünyada insanın emeği ve hafızası ikinci plana atılıyor. Düşmanlarımız artık topla, tüfekle, silahla, füzeyle ülkemizi işgal etmeye gelmiyor. "Dijitale geç, rahat et" gibi sloganlarla geliyorlar. Mesela yakın zamanda "Anthropic" isimli yapay zekâ şirketinin dil modellerini eğitmek amacıyla 2 milyona yakın kullanılmış kitabı satın alıp taradıktan sonra imha etmesi sizce de vahim değil mi?Bazen mahallenizin ara sokaklarından "eski kitap alınır, eski defter alınır" diye anons ederek geçen kamyonet tarzı araçlar görmüyor musunuz? "Geri dönüşüm" adı altında ansiklopediler, kaynak kitaplar ve edebi eserler antika değerinde kiloyla satın alınıyor. Galiba birileri eskiye dair tüm izleri silmeye çalışıyor. Yakında "1000 kitap getirene 1 tablet" diye kampanya yapılırsa insanlar koşa koşa kitaplarını vermez inşallah. Kütüphanesiz evler görünce üzülen bir kitapsever olarak insanların eski kitaplarını satmasına gönlüm razı olmaz.İnsanları kitap okumaya teşvik etmek için yayınevleri "her eve bir kütüphane" seferberliği başlatmalıdır. Kitap okuma bilincini arttırmak gerekiyor. Bilim adamları da kitap okumanın hafızayı güçlendirdiğini ve unutkanlığı azalttığını söylüyor. Brezilya'da bile 2012 yılından beri hapishanedeki mahkûmlar okudukları her onaylı kitap için cezalarından 4 gün indirim kazanıyor. Siz de benimle aynı fikirdeyseniz kitaplarınıza sahip çıkın. Çünkü her şeyin dijitalleştiği dünyada günün birinde internetin fişi çekilirse eninde sonunda o kitapları arayacaksınız.Hasan Canat Haber vakti
Eğitim Üzerine Düşünceler I: Eğitimin unutulan amacı
Son günlerde ülkemizde okullarda yaşanan şiddet olayları eğitim sistemimize tekrar bakmayı zorunlu kıldı. İyi bir insan olmak mı? İyi bir vatandaş olmak mı? Bu soru, felsefe ve siyaset teorisini ilgilendirdiği kadar günümüzde eğitim felsefesini de ilgilendiren konulardan biri olarak karşımızda durmaktadır.
Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki sosyolojik açıdan, her toplumsal sistem kendi işleyişine uygun insan tipini üretir. Bu bağlamda, modern toplumun ürettiği insan tipi ile geleneksel toplumun insan tipi arasında köklü farklılıklar bulunmaktadır. Bu iki insan tipi, değer sistemleri, dünya görüşleri ve toplumsal rolleri açısından birbirleriyle karşılaştırılamayacak düzeyde ayrışmıştır. İyi bir insan ile iyi bir vatandaş arasındaki farkları verdikten sonra günümüz eğitim sisteminin amacına değineceğim.
Erdemli/iyi bir insan; dürüst, adaletli, empati kurabilen, merhamet gibi evrensel değerlere bağlı kişidir. Erdemli kişi, ahlaki davranışını herhangi bir dış otoriteye değil içsel bir ahlak yasasına dayandırır. Erdemli davranış onun için bir kural değil, bir varoluş biçimidir. Ahlaki değerleri hangi ülkede, nerede olursa olsun değişmez. Vicdanına aykırı gelen bir kurala, yasa da olsa uymayabilir. Yanlış bulduğu bir yasayı, yasa olduğu için değil doğru olduğu için uygular, yanlış bulduğunu ise reddeder.
İyi vatandaş ise devlete ve topluma karşı borçlu olduğunu düşündüğü yükümlülükleri yerine getirir. Ülkesine ve çevresindeki insanlara karşı üzerine düşeni yapar. Yasalara uyar, vergi öder, oy kullanır. Toplumsal düzeni korumaya katkıda bulunur. İyi vatandaşlık rejime göre değişebilir. Bazen körü körüne itaat de iyi vatandaşlık sayılabilir. Rejimin ve devletin kurallarına uymak önemlidir. Rejimin istediği tipte bir kişi olmak. İyi vatandaş olmak, iyi insan olmayı gerektirmez.
Kısaca erdemli insan olmak içten gelen bir erdem meselesidir; iyi vatandaş olmak ise dışarıdan tanımlanan bir rol ve görev meselesidir. Peki, bunu neden anlatıyorum? Bugün okullarımızda mevcut eğitim sistemi hangi görevi üstlenmektedir? Ya da mevcut eğitim sisteminin önceliği nedir? Erdemli insan yetiştirmek mi? İyi vatandaş yetiştirmek mi? Bu soruya bir de veliler açısından bakarsak: Günümüzde veliler çocuklarını hangi saik ile okula göndermektedir ve öncelikleri nelerdir? Başka bir ifadeyle veliler çocuklarını iyi bir insan olsun diye mi, yoksa iyi bir meslek sahibi olsun diye mi gönderiyorlar? Cevabı hepimizin malumudur.
Eğitim sistemimizin kendi kültürel kodlara dayanmadığı, Tanzimat'la başlayan materyalist ve pozitivist bir anlayışla şekillendiği, insanı ruh, ahlak ve anlam boyutundan kopardığı, Batı'yı rol model alan, insanı değil sistemi ve rejimi koruma refleksiyle hareket ettiği bilinen bir gerçektir. Bunu 1739 sayılı “Millî Eğitim Temel Kanunu”nda “Türk Millî Eğitiminin genel amaçları”ına bakan herkes görebilir.
Post/Modern dünyanın eğitiminin kurucu faili Avrupa'dır, Batı medeniyetidir. Batı medeniyetinin temeli maddeye dayanmaktadır. Hedefi değişmeyen bilgiye ulaşmak ve daha fazla kazanmak ve tüketmek olan bir sistemden erdemli insan davranışı beklemek, havuç ekip buğday hasat etmeyi ummak kadar beyhudedir. Amacında iyi insan yetiştirme kaygısı taşımayan bir sistemden erdemli bireyler çıkmasını beklemek ne kadar gerçekçidir? Bunu neden anlatıyorum? Dünyada ardı arkası bitmeyen savaşlar, sömürüler, cinayetler, hırsızlıklar, arsızlıklar, zulümler dünyamızı her geçen gün daha fazla karanlığa sürüklemektedir. Üstelik sürekli yozlaşmadan, ahlaki çöküşten, hırsızlığı ve arsızlığı meslek edinenden, adaletsizlikten ve her yanı sarmış kokuşmuşluktan şikâyet etmek; Nasreddin Hoca misali anahtarı kaybettiğimiz yerde değil, aydınlık olduğu için başka yerde aramaya benzemektedir. Dolayısıyla zannedersem ne erdemli/iyi bir insan, ne de iyi bir vatandaş yetiştirebildik.
Eğer gerçekten bir çözüm arıyorsak, eğitim sistemimizin önceliklerini yeniden sorgulamak zorundayız. Çünkü yaşadığımız pek çok sorunun temelinde, “önce insan” anlayışının bir türlü merkeze alınamaması yatmaktadır. Önce insanı düzeltmemiz gerekmektedir. İnsan düzelirse aile düzelir, sokak düzelir kısaca dünya düzelir. Eğitim, yalnızca bilgi aktaran değil, aynı zamanda insanı inşa eden bir süreçtir. Bu gerçeği göz ardı ettiğimiz sürece, sorunların kendisini değil, sadece sonuçlarını ve polisiye tedbirleri konuşmaya devam edeceğiz.
Prof. Dr. Vehbi ÜNAL Haber7

Eğitim Üzerine Düşünceler I: Eğitimin unutulan amacıSon günlerde ülkemizde okullarda yaşanan şiddet olayları eğitim sistemimize tekrar bakmayı zorunlu kıldı. İyi bir insan olmak mı? İyi bir vatandaş olmak mı? Bu soru, felsefe ve siyaset teorisini ilgilendirdiği kadar günümüzde eğitim felsefesini de ilgilendiren konulardan biri olarak karşımızda durmaktadır.Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki sosyolojik açıdan, her toplumsal sistem kendi işleyişine uygun insan tipini üretir. Bu bağlamda, modern toplumun ürettiği insan tipi ile geleneksel toplumun insan tipi arasında köklü farklılıklar bulunmaktadır. Bu iki insan tipi, değer sistemleri, dünya görüşleri ve toplumsal rolleri açısından birbirleriyle karşılaştırılamayacak düzeyde ayrışmıştır. İyi bir insan ile iyi bir vatandaş arasındaki farkları verdikten sonra günümüz eğitim sisteminin amacına değineceğim.Erdemli/iyi bir insan; dürüst, adaletli, empati kurabilen, merhamet gibi evrensel değerlere bağlı kişidir. Erdemli kişi, ahlaki davranışını herhangi bir dış otoriteye değil içsel bir ahlak yasasına dayandırır. Erdemli davranış onun için bir kural değil, bir varoluş biçimidir. Ahlaki değerleri hangi ülkede, nerede olursa olsun değişmez. Vicdanına aykırı gelen bir kurala, yasa da olsa uymayabilir. Yanlış bulduğu bir yasayı, yasa olduğu için değil doğru olduğu için uygular, yanlış bulduğunu ise reddeder.İyi vatandaş ise devlete ve topluma karşı borçlu olduğunu düşündüğü yükümlülükleri yerine getirir. Ülkesine ve çevresindeki insanlara karşı üzerine düşeni yapar. Yasalara uyar, vergi öder, oy kullanır. Toplumsal düzeni korumaya katkıda bulunur. İyi vatandaşlık rejime göre değişebilir. Bazen körü körüne itaat de iyi vatandaşlık sayılabilir. Rejimin ve devletin kurallarına uymak önemlidir. Rejimin istediği tipte bir kişi olmak. İyi vatandaş olmak, iyi insan olmayı gerektirmez.Kısaca erdemli insan olmak içten gelen bir erdem meselesidir; iyi vatandaş olmak ise dışarıdan tanımlanan bir rol ve görev meselesidir. Peki, bunu neden anlatıyorum? Bugün okullarımızda mevcut eğitim sistemi hangi görevi üstlenmektedir? Ya da mevcut eğitim sisteminin önceliği nedir? Erdemli insan yetiştirmek mi? İyi vatandaş yetiştirmek mi? Bu soruya bir de veliler açısından bakarsak: Günümüzde veliler çocuklarını hangi saik ile okula göndermektedir ve öncelikleri nelerdir? Başka bir ifadeyle veliler çocuklarını iyi bir insan olsun diye mi, yoksa iyi bir meslek sahibi olsun diye mi gönderiyorlar? Cevabı hepimizin malumudur.Eğitim sistemimizin kendi kültürel kodlara dayanmadığı, Tanzimat'la başlayan materyalist ve pozitivist bir anlayışla şekillendiği, insanı ruh, ahlak ve anlam boyutundan kopardığı, Batı'yı rol model alan, insanı değil sistemi ve rejimi koruma refleksiyle hareket ettiği bilinen bir gerçektir. Bunu 1739 sayılı “Millî Eğitim Temel Kanunu”nda “Türk Millî Eğitiminin genel amaçları”ına bakan herkes görebilir.Post/Modern dünyanın eğitiminin kurucu faili Avrupa'dır, Batı medeniyetidir. Batı medeniyetinin temeli maddeye dayanmaktadır. Hedefi değişmeyen bilgiye ulaşmak ve daha fazla kazanmak ve tüketmek olan bir sistemden erdemli insan davranışı beklemek, havuç ekip buğday hasat etmeyi ummak kadar beyhudedir. Amacında iyi insan yetiştirme kaygısı taşımayan bir sistemden erdemli bireyler çıkmasını beklemek ne kadar gerçekçidir? Bunu neden anlatıyorum? Dünyada ardı arkası bitmeyen savaşlar, sömürüler, cinayetler, hırsızlıklar, arsızlıklar, zulümler dünyamızı her geçen gün daha fazla karanlığa sürüklemektedir. Üstelik sürekli yozlaşmadan, ahlaki çöküşten, hırsızlığı ve arsızlığı meslek edinenden, adaletsizlikten ve her yanı sarmış kokuşmuşluktan şikâyet etmek; Nasreddin Hoca misali anahtarı kaybettiğimiz yerde değil, aydınlık olduğu için başka yerde aramaya benzemektedir. Dolayısıyla zannedersem ne erdemli/iyi bir insan, ne de iyi bir vatandaş yetiştirebildik.Eğer gerçekten bir çözüm arıyorsak, eğitim sistemimizin önceliklerini yeniden sorgulamak zorundayız. Çünkü yaşadığımız pek çok sorunun temelinde, “önce insan” anlayışının bir türlü merkeze alınamaması yatmaktadır. Önce insanı düzeltmemiz gerekmektedir. İnsan düzelirse aile düzelir, sokak düzelir kısaca dünya düzelir. Eğitim, yalnızca bilgi aktaran değil, aynı zamanda insanı inşa eden bir süreçtir. Bu gerçeği göz ardı ettiğimiz sürece, sorunların kendisini değil, sadece sonuçlarını ve polisiye tedbirleri konuşmaya devam edeceğiz.Prof. Dr. Vehbi ÜNAL Haber7
Bismihi Teâlâ
Günümüz eğitim dünyasında okulların belirleyici rolü zorlaşıyor.
İster aileler açısından bakalım ister öğrenci cephesinden,
manzara değişmiyor.
Bilgiye erişmenin anlık olduğu bir çağda yaşıyoruz.
Şu var ki bir tuşla ulaşılan içeriklerin bolluğu,
ne yazık ki derinliğin garantisi olamıyor.
Diğer deyişle bu bolluk,
derinliği beraberinde getirmiyor.
Aksine sığ bilgi kırıntıları,
hakikatin yerini almaya başlıyor.
Keşke mesele yalnızca erişim olsaydı…
Keşke bilgiye ulaşmakla onu anlamak,
içselleştirmek ve hayata geçirmek aynı şey olsaydı.
Bu karmaşık tabloda eğitimin yükü ise her zamankinden ağırdır.
Artan beklentiler,
değişen sistemler ve dijital çağın getirdiği dikkat dağınıklığı,
öğretmeni yalnızca bilgi aktaran değil;
aynı zamanda rehberlik eden bir figüre dönüştürüyor.
Araştırmalar,
öğretmenlerde stres ve tükenmişliğin arttığını açıkça ortaya koyuyor.
Öğrenci tarafında ise emek ve çabanın geri plana itildiği bir eğilim dikkat çekiyor.
Hazır bilgiye ulaşma kolaylığı,
öğrenme sürecinin değerini gölgeliyor.
Oysa kalıcı bilgi, zahmetle kurulur.
Dolayısıyla öğretmen artık yalnızca bilgi aktaran değil;
rehberlik eden,
motive eden
hatta kimi zaman psikolojik destek sağlayan bir misyona sahip.
Özetle hazıra konma alışkanlığı bireyde
yalnızca akademik başarıyı değil,
karakter inşasını da zedeliyor.
Sabretmeden, araştırmadan, sorgulamadan elde edilen her sonuç
bireyi kısa vadede rahatlatırken uzun vadede eksiltir.
Belki de asıl mesele şudur:
Bilgiye bu kadar kolay ulaştığımız bir çağda,
onu ne kadar derinlemesine kavrayabiliyoruz?
Bu soruya verilecek samimi cevap,
eğitimin geleceğini de şekillendirecektir.
Kalın sağlıcakla.
M.Medet Solmaz Doğruhaber gazetesi

Bismihi TeâlâGünümüz eğitim dünyasında okulların belirleyici rolü zorlaşıyor.İster aileler açısından bakalım ister öğrenci cephesinden,manzara değişmiyor.Bilgiye erişmenin anlık olduğu bir çağda yaşıyoruz.Şu var ki bir tuşla ulaşılan içeriklerin bolluğu,ne yazık ki derinliğin garantisi olamıyor.Diğer deyişle bu bolluk,derinliği beraberinde getirmiyor.Aksine sığ bilgi kırıntıları,hakikatin yerini almaya başlıyor.Keşke mesele yalnızca erişim olsaydı…Keşke bilgiye ulaşmakla onu anlamak,içselleştirmek ve hayata geçirmek aynı şey olsaydı.Bu karmaşık tabloda eğitimin yükü ise her zamankinden ağırdır.Artan beklentiler,değişen sistemler ve dijital çağın getirdiği dikkat dağınıklığı,öğretmeni yalnızca bilgi aktaran değil;aynı zamanda rehberlik eden bir figüre dönüştürüyor.Araştırmalar,öğretmenlerde stres ve tükenmişliğin arttığını açıkça ortaya koyuyor.Öğrenci tarafında ise emek ve çabanın geri plana itildiği bir eğilim dikkat çekiyor.Hazır bilgiye ulaşma kolaylığı,öğrenme sürecinin değerini gölgeliyor.Oysa kalıcı bilgi, zahmetle kurulur.Dolayısıyla öğretmen artık yalnızca bilgi aktaran değil;rehberlik eden,motive edenhatta kimi zaman psikolojik destek sağlayan bir misyona sahip.Özetle hazıra konma alışkanlığı bireydeyalnızca akademik başarıyı değil,karakter inşasını da zedeliyor.Sabretmeden, araştırmadan, sorgulamadan elde edilen her sonuçbireyi kısa vadede rahatlatırken uzun vadede eksiltir.Belki de asıl mesele şudur:Bilgiye bu kadar kolay ulaştığımız bir çağda,onu ne kadar derinlemesine kavrayabiliyoruz?Bu soruya verilecek samimi cevap,eğitimin geleceğini de şekillendirecektir.Kalın sağlıcakla.M.Medet Solmaz Doğruhaber gazetesi
Eğitim Üzerine Düşünceler II. Eğitimde öncelik insanın varoluş meselesi
Bir önceki yazımızda dünyada ve ülkemizde yaşanılan sorunlardan bahsetmiş; eğitim sistemimizin kendi kültürel kodlara dayanmadığı, eğitimin önceliğinin insan olmadığı üzerinde durmuştuk.
"Önce insan" ifadesi günümüzde sıkça tekrarlanan ancak içeriği giderek boşaltılan bir slogana dönüşmüş olduğunun farkındayım. Oysa bu sözün arka planında çok daha derin gerçekler yatmaktadır: İnsanın sorumluluklarını bilmesi, insan onuruna duyulan saygı, bireyin temel ihtiyaçlarının karşılanması, haklarının korunması ve toplumsal adaletin tesis edilmesi… Tüm bunlar, "önce insan" demenin yalnızca bir niyet beyanı değil, ciddi bir sorumluluk kabulü olduğunu ortaya koymaktadır.
Sağlıklı bir toplum yapısı oluşturmak, kısaca erdemli ve iyi bir insan yetiştirmek, zora ve çileye talip olmaktır. Maddenin, makinenin, teknolojinin, hazzın ve faydanın (menfaatin) insanı nefessiz bırakarak boğduğu bir dönemde, herkesin bunun peşinden koşuşturduğu bir yarışa itiraz ederek bu koşunun yanlışlığını söylemenin ne denli zor olduğunu ve kabul edilebilirliğinin sorgulanacağını biliyorum. Akıntıya karşı kürek çekmek gibi bir şey bu… Ama şair N. Fazıl Kısakürek’in gönlümüzden kopan fırtınaları dile getirdiği gibi:
Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!
Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak:
Durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden,
Çatırdılar geliyor karanlık kubbemizden,
Çekiyor tebeşirle yekûn hattını âfet;
Alevler içinde ev, üst katında ziyafet!
Durum diye bir lâf var, buyrunuz size durum…
Bugün toplumda güven kalmamış, sevgi yerini nefretle doldurmuş, hile dürüstlükten daha değerli görülür olmuş, herkes birbirine rakip hâle gelmiştir. Gösteriş alçakgönüllülüğün, bencillik ise paylaşmanın önüne geçmiştir. Bu durumun temel nedeni; insanın kendini unutması, eğitim sisteminin bireyi kendi özüne yabancılaştırması ve eğitimin vicdan yerine rekabeti, karakter yerine başarıyı, insan yerine işgücü yetiştirmeyi esas almasının kaçınılmaz bir yansımasıdır.
Ülkenin her yönden kalkınması için insanı eğitmek ve gençleri iyi yetiştirmek, zannedersem tüm toplumun kabul ettiği bir gerçektir. Fakat mevcut sistemin cenderesinden kurtulma konusunda derin bir ümitsizliğin hâkim olduğu da bir o kadar gerçektir.
Dünyayı değiştirme ve dönüştürme gücüne sahip tek varlık insan olduğuna göre, önce insanın diğer varlıklarla olan ilişkisine ve konumuna bakmak gerekmektedir. Modern Batı düşüncesiyle birlikte insan, kendini Tanrı'nın emanetçisi olmaktan çıkarıp varlığın mutlak sahibi olarak yeniden konumlandırdı. Bu köklü eksen kayması yalnızca bir inanç değişimi değil; insanın kendisiyle ve diğer varlıklarla olan tüm ilişkilerinin temelini sarsan ontolojik bir kırılmaydı. Dünyada yaşanan bunca kargaşanın temel nedeni, insanın kendi konumunu unutması değil de nedir?
Türk toplumu da diğer toplumlar gibi yaklaşık iki yüz yıldır maddenin bataklığında boğulmaktadır. Bu süreçte birey hemen her alanda derin krizlerle yüzleşmek zorunda kalmış, insanın hakiki değeri ise daima ikinci plana itilmiştir. İnsan, toplumsal beklentilerin ve dayatılan kimliklerin gölgesinde kendi özüne yabancılaştığında; sevgi, adalet, vicdan ve değerler gibi varoluşun temel taşları da anlamsızlaşmaktadır. Birey, üstlendiği maskelerin ardında gerçek benliğini yitirir, ne tam anlamıyla oynadığı rol olabilir ne de özündeki insan. Bu ikili gerilimde sıkışan insan, kendi hakikatinden kopuk bir varoluş sürdürür.
Hepimiz insan olarak doğuyor; ama insan olarak yaşamayı sürdürebiliyor muyuz? İnsanlığımızı kaybettiğimizin farkında mıyız? Kendimiz olarak mı yaşıyoruz, yoksa bize biçilen rolleri mi oynuyoruz? Hepimiz okula gidiyoruz; peki okul bize insan olmayı mı, yoksa sistemin dişlisi olmayı mı öğretiyor? Başarıyı öğrendik; peki, vicdanı, merhameti, adaleti, sevgiyi, empatiyi öğrenebildik mi?
İşte tam bu noktada tarihimizin derinliklerinden yükselen bir ses, bize unuttuğumuz cevabı hatırlatmaktadır. Şeyh Edebali'nin Osman Gazi'ye yaptığı nasihat, “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” ilkesiyle insanı her şeyin merkezine koyan derin bir devlet ve toplum anlayışını yansıtmaktadır. Bireyin ihtiyaçlarının karşılanması, haklarının güvence altına alınması ve adaletin eksiksiz biçimde tecelli etmesi; insan onurunu temel değer olarak benimseyen bir eğitim anlayışının da özünü oluşturmaktadır.
Tüm bu söylediklerimiz bizi şu temel gerçeğe götürmektedir: Bir toplumun geleceği, inşa ettiği binalarla, ürettiği teknolojilerle ya da büyüttüğü ekonomilerden ziyade yetiştirdiği insanın kalitesiyle ölçülür. Eğitim yalnızca bilgi aktarımı değil, bir varoluş meselesidir. İnsanı merkeze almayan, onu bir araç olarak konumlandıran, vicdanı değil verimi esas alan her sistem, ne kadar parlak görünürse görünsün, ciddi çürümeyi de beraberin de getirmektedir.
Zira önceliği insan olmayı öğretemeyen bir eğitim sistemi, ne kadar mükemmel tasarlanmış olursa olsun, en temel görevini yerine getirememiş demektir. Değişim, büyük devrimlerle değil; her sınıfta, her ailede, her gönülde yeniden insanı keşfetmekle başlayacaktır.
Prof. Dr. Vehbi Ünal Haber7

Eğitim Üzerine Düşünceler II. Eğitimde öncelik insanın varoluş meselesiBir önceki yazımızda dünyada ve ülkemizde yaşanılan sorunlardan bahsetmiş; eğitim sistemimizin kendi kültürel kodlara dayanmadığı, eğitimin önceliğinin insan olmadığı üzerinde durmuştuk."Önce insan" ifadesi günümüzde sıkça tekrarlanan ancak içeriği giderek boşaltılan bir slogana dönüşmüş olduğunun farkındayım. Oysa bu sözün arka planında çok daha derin gerçekler yatmaktadır: İnsanın sorumluluklarını bilmesi, insan onuruna duyulan saygı, bireyin temel ihtiyaçlarının karşılanması, haklarının korunması ve toplumsal adaletin tesis edilmesi… Tüm bunlar, "önce insan" demenin yalnızca bir niyet beyanı değil, ciddi bir sorumluluk kabulü olduğunu ortaya koymaktadır.Sağlıklı bir toplum yapısı oluşturmak, kısaca erdemli ve iyi bir insan yetiştirmek, zora ve çileye talip olmaktır. Maddenin, makinenin, teknolojinin, hazzın ve faydanın (menfaatin) insanı nefessiz bırakarak boğduğu bir dönemde, herkesin bunun peşinden koşuşturduğu bir yarışa itiraz ederek bu koşunun yanlışlığını söylemenin ne denli zor olduğunu ve kabul edilebilirliğinin sorgulanacağını biliyorum. Akıntıya karşı kürek çekmek gibi bir şey bu… Ama şair N. Fazıl Kısakürek’in gönlümüzden kopan fırtınaları dile getirdiği gibi:Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak:Durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden,Çatırdılar geliyor karanlık kubbemizden,Çekiyor tebeşirle yekûn hattını âfet;Alevler içinde ev, üst katında ziyafet!Durum diye bir lâf var, buyrunuz size durum…Bugün toplumda güven kalmamış, sevgi yerini nefretle doldurmuş, hile dürüstlükten daha değerli görülür olmuş, herkes birbirine rakip hâle gelmiştir. Gösteriş alçakgönüllülüğün, bencillik ise paylaşmanın önüne geçmiştir. Bu durumun temel nedeni; insanın kendini unutması, eğitim sisteminin bireyi kendi özüne yabancılaştırması ve eğitimin vicdan yerine rekabeti, karakter yerine başarıyı, insan yerine işgücü yetiştirmeyi esas almasının kaçınılmaz bir yansımasıdır.Ülkenin her yönden kalkınması için insanı eğitmek ve gençleri iyi yetiştirmek, zannedersem tüm toplumun kabul ettiği bir gerçektir. Fakat mevcut sistemin cenderesinden kurtulma konusunda derin bir ümitsizliğin hâkim olduğu da bir o kadar gerçektir.Dünyayı değiştirme ve dönüştürme gücüne sahip tek varlık insan olduğuna göre, önce insanın diğer varlıklarla olan ilişkisine ve konumuna bakmak gerekmektedir. Modern Batı düşüncesiyle birlikte insan, kendini Tanrı'nın emanetçisi olmaktan çıkarıp varlığın mutlak sahibi olarak yeniden konumlandırdı. Bu köklü eksen kayması yalnızca bir inanç değişimi değil; insanın kendisiyle ve diğer varlıklarla olan tüm ilişkilerinin temelini sarsan ontolojik bir kırılmaydı. Dünyada yaşanan bunca kargaşanın temel nedeni, insanın kendi konumunu unutması değil de nedir?Türk toplumu da diğer toplumlar gibi yaklaşık iki yüz yıldır maddenin bataklığında boğulmaktadır. Bu süreçte birey hemen her alanda derin krizlerle yüzleşmek zorunda kalmış, insanın hakiki değeri ise daima ikinci plana itilmiştir. İnsan, toplumsal beklentilerin ve dayatılan kimliklerin gölgesinde kendi özüne yabancılaştığında; sevgi, adalet, vicdan ve değerler gibi varoluşun temel taşları da anlamsızlaşmaktadır. Birey, üstlendiği maskelerin ardında gerçek benliğini yitirir, ne tam anlamıyla oynadığı rol olabilir ne de özündeki insan. Bu ikili gerilimde sıkışan insan, kendi hakikatinden kopuk bir varoluş sürdürür.Hepimiz insan olarak doğuyor; ama insan olarak yaşamayı sürdürebiliyor muyuz? İnsanlığımızı kaybettiğimizin farkında mıyız? Kendimiz olarak mı yaşıyoruz, yoksa bize biçilen rolleri mi oynuyoruz? Hepimiz okula gidiyoruz; peki okul bize insan olmayı mı, yoksa sistemin dişlisi olmayı mı öğretiyor? Başarıyı öğrendik; peki, vicdanı, merhameti, adaleti, sevgiyi, empatiyi öğrenebildik mi?İşte tam bu noktada tarihimizin derinliklerinden yükselen bir ses, bize unuttuğumuz cevabı hatırlatmaktadır. Şeyh Edebali'nin Osman Gazi'ye yaptığı nasihat, “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” ilkesiyle insanı her şeyin merkezine koyan derin bir devlet ve toplum anlayışını yansıtmaktadır. Bireyin ihtiyaçlarının karşılanması, haklarının güvence altına alınması ve adaletin eksiksiz biçimde tecelli etmesi; insan onurunu temel değer olarak benimseyen bir eğitim anlayışının da özünü oluşturmaktadır.Tüm bu söylediklerimiz bizi şu temel gerçeğe götürmektedir: Bir toplumun geleceği, inşa ettiği binalarla, ürettiği teknolojilerle ya da büyüttüğü ekonomilerden ziyade yetiştirdiği insanın kalitesiyle ölçülür. Eğitim yalnızca bilgi aktarımı değil, bir varoluş meselesidir. İnsanı merkeze almayan, onu bir araç olarak konumlandıran, vicdanı değil verimi esas alan her sistem, ne kadar parlak görünürse görünsün, ciddi çürümeyi de beraberin de getirmektedir.Zira önceliği insan olmayı öğretemeyen bir eğitim sistemi, ne kadar mükemmel tasarlanmış olursa olsun, en temel görevini yerine getirememiş demektir. Değişim, büyük devrimlerle değil; her sınıfta, her ailede, her gönülde yeniden insanı keşfetmekle başlayacaktır.Prof. Dr. Vehbi Ünal Haber7