Yükleniyor...
Yükleniyor...
13 içerik bulundu
28 Şubat sürecinin en etkili “Psikolojik Harp Metodu”, dindar insanları “uçkur düşkünü birer sapık” olarak göstermeye yönelik kumpaslardı. “Refah Partisi’nin oylarının giderek arttığı, dindar insanların “Çankaya Köşkü”nün kapısını zorladığı dönemde panikleyen şer odakları;
Önce Refah Partili belediyelere “yolsuzluk” iftiraları attılar…
Ardından, “Bunlar Türkiye’yi İran’a çevirecek” goygoylarını devreye soktular. Türkiye “Tarikatlar-cemaatler ülkesi olacak” söylemleriyle korku pompalamaya çalıştılar…
Gördüler ki halk, bu iddiaları ciddiye almıyor.
Erbakan ve arkadaşlarının ayak sesleri ortalığı sallar sallamaz, anında “B planına” geçtiler ve “Müslüm Gündüz-Fadime Şahin” ile “Ali Kalkancı-Emire Ersoy” çiftlerinin evliliklerinden hareketle;
“Filanca tarikatın şeyhi, kadınlara kızlara tecavüz etmiş” şeklinde düzmece iddialarla kamuoyunu maniple etmeye başladılar.
Baktılar ki halk bu duruma çok sinirleniyor…
“Vay namussuz, şerefsizler” diyerek küfrediyor… Anında sayısız “uçkur senaryosu”nu devreye soktular.
Örneğin… Yeşilçam’da kredisini bitirdikten sonra 28 Şubat’ın en zifiri karanlığında “Söz Fato’da” adlı program yaparak “itibar suikastlarına” girişen Fatma Girik… Hayatının 57 yılını nikâhsız geçiren kendisi değilmiş gibi sayısız düzmece “ırza geçme” haberi yaptı.
Girik, Kamil Aydan Bol adlı şahsı “yanında çalıştırdığı kadınların zorla ırzlarına geçen birisi” olarak tanıttı. Bol, bu iftira için 5 ay 25 gün hapis, 2 milyon 916 bin 666 lira ağır para cezasına çarptırılırken, kocasına “tecavüzcü” damgası vurulmasını sindiremeyen 21 yaşındaki eşi bu yalan yüzünden intihar ederek canından oldu. Girik ayrıca, CHP’li belediyelerde bankamatik memuru olarak çalışan Esfender Er adlı şahısla işbirliği yaparak, “Uhud Kur’an Kursu” hadisesiyle İslam’ı küçük düşürmeye çalıştı.
Yine… Merdiven altı işletmelerde “hamamböceği” kovalamaktan başka bir meziyeti olmadığı halde “duayen gazeteci” olarak pazarlanan Uğur Dündar, 100 yaşındaki Sivaslı Bekir Pehlivan’a “gizli çekim”le komplo kurup, “müritlerine edep yerlerini öptürüyor” şeklinde rezil bir iftira attı…
“Büyücü Hoca” diye yaftaladığı Şerafettin Yardımedici ise şakağına sıktığı tek kurşunla canına kıydı. Mütareke medyası, film senaryolarını aratmayan bu tür “fabrikasyon haberlerle” dönemin vesayet odaklarınca devreye sokulan “Psikolojik Harp Metodu”nun kusursuzca sahnelenmesine alan açarken…
Halkın oylarıyla göreve gelen Refah Partisi iktidarı, o dönem yürüttüğü başarılı icraatlara ve halkın doğrudan cebine yansıyan ekonomik iyileşmelere rağmen yıkılmaktan kurtulamadı.
*
O gün “Müslümanları uçkur düşkünü insanlar” olarak lanse eden malum zihniyetin siyasi uzantıları ise günümüzde ele geçirdikleri belediyelerde resmen rezilliğin dibini boylamış durumdalar… Son yıllarda kendi teşkilatlarında patlak veren “taciz, tecavüz ve gayrimeşru ilişki” rezaletlerini görmezden gelen…
Allah’ın lanetlediği “eşcinsel sapkınlığı” meşrulaştırmak için son kongrede “Parti Programı”nı güncelleyen…
Toplumun ahlaki değerleriyle bağdaşmayan bazı hayâsız eylemleri “özel hayat” kalkanıyla koruma altına alan CHP yönetim kademesi, 28 Şubat’ta semirtilen bu canavarın kurbanı oldu.
Başta İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı olmak üzere bağımsız yargı eliyle ve üstelik şeffaf şekilde yürütülen her soruşturmanın sonu muhakkak CHP’li yöneticilerin “uçkur rezaletleri”ne dokundu.
İBB’ye yönelik soruşturma kapsamında hazırlanan iddianamelerde; “kiralık jetlerde”, “otel odalarında” ve “lüks villalarda gerçekleşen fuhuş partilerinde” hangi rezilliklerin yaşandığını ibretle okuduk.
Uşak’ta, Görele’de, Antalya Büyükşehir Belediyesi’ne çöken “Böcek” ailesinde patlak veren rezaletler karşısında hepimizin midesi bulandı.
Malum zihniyetin tabana yaymaya çalıştığı “seküler hayatın” aslında bu ülkenin gençliğini uçuruma sürüklediğine ibretle şahitlik ettik.
Geçmişte öz kardeşi “kokainden” gözaltına alınan bazı gazeteci müsveddelerinin, “Kemalistler daha ahlakçıdır. Daha ayakları yere basan bir ahlak bir aile anlayışı var” şeklindeki kendi mahallelerini aklamaya yönelik kurnazlıklarının nasıl iflas ettiğini hep birlikte gördük.
Fakat bu arada şu çifte standarda da tanıklık ettik.
Bundan çeyrek asır önce, üstelik kiralık figüranlarca sahnelenen “uçkur skandalları” sonrası “özel hayat” kavramını aklının ucuna bile getirmeyen ve “Filanca tarikatın şeyhi, kadınlara kızlara tecavüz etmiş” yalanlarıyla dindar insanları “namussuzlar” diyerek topyekûn damgalayan seküler azınlık…
Nedense kendi tabanında ve yönetim kademesinde patlak veren fuhuş skandalları sonrası “Vay namussuzlar, şerefsizler” demek yerine, pisliğe bulaşanları “özel hayat” klişesine sarılarak aklama telaşına düştü.
Suret-i Hak’tan göründükleri halde bu güruhun peşine takılan bazı isimler de “Yolsuzluk iddiaları dururken insanların özel hayatı neden gündeme geliyor” diyerek, yıllarca bu işten nemalanan seküler yobazlara sınırsız destek vermeye başladı.
“Kim, kiminle, nerede, ne yapmış” şeklindeki bel altı iddiaların Türk Ceza Kanununda suça konu olmayan meseleler olduğuna dikkat çeken açıklamaları devreye soktu.
İyi de birader!..
28 Şubat sürecinde “özel hayat” söylemi niçin kimsenin aklına gelmiyordu?
Bıldır yedikleri hurmalar birilerini tırmalayınca mı hatırladınız “özel hayat” kavramını…
Valla kimse kusura bakmasın…
Yaptıklarını misliyle yaşatana kadar bu kavramın bende hiçbir karşılığı olmayacak!..
Zekeriya Say Yeni Akit gazetesi

28 Şubat sürecinin en etkili “Psikolojik Harp Metodu”, dindar insanları “uçkur düşkünü birer sapık” olarak göstermeye yönelik kumpaslardı. “Refah Partisi’nin oylarının giderek arttığı, dindar insanların “Çankaya Köşkü”nün kapısını zorladığı dönemde panikleyen şer odakları; Önce Refah Partili belediyelere “yolsuzluk” iftiraları attılar…Ardından, “Bunlar Türkiye’yi İran’a çevirecek” goygoylarını devreye soktular. Türkiye “Tarikatlar-cemaatler ülkesi olacak” söylemleriyle korku pompalamaya çalıştılar…Gördüler ki halk, bu iddiaları ciddiye almıyor.Erbakan ve arkadaşlarının ayak sesleri ortalığı sallar sallamaz, anında “B planına” geçtiler ve “Müslüm Gündüz-Fadime Şahin” ile “Ali Kalkancı-Emire Ersoy” çiftlerinin evliliklerinden hareketle;“Filanca tarikatın şeyhi, kadınlara kızlara tecavüz etmiş” şeklinde düzmece iddialarla kamuoyunu maniple etmeye başladılar.Baktılar ki halk bu duruma çok sinirleniyor…“Vay namussuz, şerefsizler” diyerek küfrediyor… Anında sayısız “uçkur senaryosu”nu devreye soktular. Örneğin… Yeşilçam’da kredisini bitirdikten sonra 28 Şubat’ın en zifiri karanlığında “Söz Fato’da” adlı program yaparak “itibar suikastlarına” girişen Fatma Girik… Hayatının 57 yılını nikâhsız geçiren kendisi değilmiş gibi sayısız düzmece “ırza geçme” haberi yaptı. Girik, Kamil Aydan Bol adlı şahsı “yanında çalıştırdığı kadınların zorla ırzlarına geçen birisi” olarak tanıttı. Bol, bu iftira için 5 ay 25 gün hapis, 2 milyon 916 bin 666 lira ağır para cezasına çarptırılırken, kocasına “tecavüzcü” damgası vurulmasını sindiremeyen 21 yaşındaki eşi bu yalan yüzünden intihar ederek canından oldu. Girik ayrıca, CHP’li belediyelerde bankamatik memuru olarak çalışan Esfender Er adlı şahısla işbirliği yaparak, “Uhud Kur’an Kursu” hadisesiyle İslam’ı küçük düşürmeye çalıştı.Yine… Merdiven altı işletmelerde “hamamböceği” kovalamaktan başka bir meziyeti olmadığı halde “duayen gazeteci” olarak pazarlanan Uğur Dündar, 100 yaşındaki Sivaslı Bekir Pehlivan’a “gizli çekim”le komplo kurup, “müritlerine edep yerlerini öptürüyor” şeklinde rezil bir iftira attı… “Büyücü Hoca” diye yaftaladığı Şerafettin Yardımedici ise şakağına sıktığı tek kurşunla canına kıydı. Mütareke medyası, film senaryolarını aratmayan bu tür “fabrikasyon haberlerle” dönemin vesayet odaklarınca devreye sokulan “Psikolojik Harp Metodu”nun kusursuzca sahnelenmesine alan açarken…Halkın oylarıyla göreve gelen Refah Partisi iktidarı, o dönem yürüttüğü başarılı icraatlara ve halkın doğrudan cebine yansıyan ekonomik iyileşmelere rağmen yıkılmaktan kurtulamadı. *O gün “Müslümanları uçkur düşkünü insanlar” olarak lanse eden malum zihniyetin siyasi uzantıları ise günümüzde ele geçirdikleri belediyelerde resmen rezilliğin dibini boylamış durumdalar… Son yıllarda kendi teşkilatlarında patlak veren “taciz, tecavüz ve gayrimeşru ilişki” rezaletlerini görmezden gelen…Allah’ın lanetlediği “eşcinsel sapkınlığı” meşrulaştırmak için son kongrede “Parti Programı”nı güncelleyen…Toplumun ahlaki değerleriyle bağdaşmayan bazı hayâsız eylemleri “özel hayat” kalkanıyla koruma altına alan CHP yönetim kademesi, 28 Şubat’ta semirtilen bu canavarın kurbanı oldu. Başta İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı olmak üzere bağımsız yargı eliyle ve üstelik şeffaf şekilde yürütülen her soruşturmanın sonu muhakkak CHP’li yöneticilerin “uçkur rezaletleri”ne dokundu.İBB’ye yönelik soruşturma kapsamında hazırlanan iddianamelerde; “kiralık jetlerde”, “otel odalarında” ve “lüks villalarda gerçekleşen fuhuş partilerinde” hangi rezilliklerin yaşandığını ibretle okuduk.Uşak’ta, Görele’de, Antalya Büyükşehir Belediyesi’ne çöken “Böcek” ailesinde patlak veren rezaletler karşısında hepimizin midesi bulandı. Malum zihniyetin tabana yaymaya çalıştığı “seküler hayatın” aslında bu ülkenin gençliğini uçuruma sürüklediğine ibretle şahitlik ettik. Geçmişte öz kardeşi “kokainden” gözaltına alınan bazı gazeteci müsveddelerinin, “Kemalistler daha ahlakçıdır. Daha ayakları yere basan bir ahlak bir aile anlayışı var” şeklindeki kendi mahallelerini aklamaya yönelik kurnazlıklarının nasıl iflas ettiğini hep birlikte gördük.Fakat bu arada şu çifte standarda da tanıklık ettik.Bundan çeyrek asır önce, üstelik kiralık figüranlarca sahnelenen “uçkur skandalları” sonrası “özel hayat” kavramını aklının ucuna bile getirmeyen ve “Filanca tarikatın şeyhi, kadınlara kızlara tecavüz etmiş” yalanlarıyla dindar insanları “namussuzlar” diyerek topyekûn damgalayan seküler azınlık…Nedense kendi tabanında ve yönetim kademesinde patlak veren fuhuş skandalları sonrası “Vay namussuzlar, şerefsizler” demek yerine, pisliğe bulaşanları “özel hayat” klişesine sarılarak aklama telaşına düştü. Suret-i Hak’tan göründükleri halde bu güruhun peşine takılan bazı isimler de “Yolsuzluk iddiaları dururken insanların özel hayatı neden gündeme geliyor” diyerek, yıllarca bu işten nemalanan seküler yobazlara sınırsız destek vermeye başladı. “Kim, kiminle, nerede, ne yapmış” şeklindeki bel altı iddiaların Türk Ceza Kanununda suça konu olmayan meseleler olduğuna dikkat çeken açıklamaları devreye soktu. İyi de birader!..28 Şubat sürecinde “özel hayat” söylemi niçin kimsenin aklına gelmiyordu?Bıldır yedikleri hurmalar birilerini tırmalayınca mı hatırladınız “özel hayat” kavramını…Valla kimse kusura bakmasın…Yaptıklarını misliyle yaşatana kadar bu kavramın bende hiçbir karşılığı olmayacak!..Zekeriya Say Yeni Akit gazetesi
Aile üzerine resmi ve gayri resmi o kadar çok rapor hazırlanıyor ve sunuluyor ki, kime ne faydası oluyor bilemem ama aileyi korumaya dair bir faydası olmuyor.
Mesela Antalya’da Gökçe isimli küçük kızıyla gezintiye çıkan bir anne ve minik Gökçe’nin mutluluğu kadar Aile Bakanlığı tesirli olamıyor.
Rabbim öyle bir anne ve yavruyu isteyip dileyen herkese nasip etsin. Maşallah diyelim de nazardan hasetten uzak kalsın. Sosyal medyada çok izlenmiş. Geçelim.
Evler ev olmadan, evler aile yuvasına dönmeden, aile korunmaz. Para dağıtarak aile korunmaz, kollanmaz.
Para insana merhamet, sevgi, kardeşlik, akrabalık, ahiret, cennet gibi Müslüman duyguları aşılamaz. Hele ki günümüzde!
Aksine yoldan çıkarır. Çünkü hak edilmemiş, kazanılmamış, emek verilmemiş, kolay parayı harcamak pek zevklidir.
Aile olma bilinci, önce muhitten alınan şifahi kültür ile oluşur. Böyle bir muhitimiz var mı? Şifahi kültür şuurunu verecek büyüklerimiz, bilgelerimiz var mı? Olanlar da yalnız.
Aile soyunun ve soyluluğunun yaşaması için elzem olan muhabbet, sadakat, şefkat, birbirini sahiplenme, fedakârlık gibi insani ve İslami hangi değerler gündemde?
Ailede muhabbet, sadakat, şefkat gibi duygular kaybolmuş, sadece zorunlu barınılan hanelere dönmüş, üç beş kelimeden sonra bireylerin kendi kabuğuna çekildikleri bir iki odalı barınaktan farksız evlerde nasıl aile olunur?
Hangi parayla muhabbet ve sadakat alınabilir? Hangi akademik uygulama ve Batıdan tercüme edilen raporlarla bu ulvi hususlar yaşanılabilir?
Resmi merciler tarafından aile üzerine hazırlanan raporların hangisinde nefis terbiyesi ve tezkiyesinden ne elde edilebileceği ve sağlanabileceğine dair emareler vardır?
Mesela “Manevi Terbiye Usulü” diye bir başlık ve uygulama var mı? Manevi terbiyenin olmadığı bir ailede, dünyaya ve dünyalıklara meyilden başka ne beklenebilir?
“Manevi terbiye, insanı disiplin altına alır” denilir. Haramı öğretir, helali öğretir ve insanı tek dünyalı olmaktan çıkarıp, hesap günlü iki dünyalı olduğunu öğretir.
Haramla helalin karıştığı bir arenada “şunlar haramdır, şunlar helaldir” diye net şekilde görünen ve bilinen şeyler ortaya koyabiliyor muyuz?
Siyasetteki ve medyadaki aile düşmanlığına, din düşmanlığına karşı bir önlem alabiliyor muyuz?
Ezcümle:
Bütün bu hakikatlerin gerçekleşmesi için manevi terbiye ailede başlar. Babanın veya annenin getirdiği rızkın temelindeki haram ve helal, ailenin geleceğinin ve bugünün resmidir.
Makam, mevki, şan, şöhret, para, imtiyaz ve benzeri hak edilmemiş haklar ile nefsi çıkarları sürekli el üstünde tutma, ilgi görme, ayrıcalık beklenilen bir ortamda; “Nefis terbiyesi nedir” diye sorulsa acaba nasıl bir cevap alabiliriz?
Binler harcayarak bedenlerini süsleyen bizler, ahlakımızı ne kadar süslüyoruz? Beyler! Bayanlar! Dışımız ne kadar süslüyse içimiz o kadar küflü maalesef.
Hüseyin Öztürk Yeni Akit gazetesi

Aile üzerine resmi ve gayri resmi o kadar çok rapor hazırlanıyor ve sunuluyor ki, kime ne faydası oluyor bilemem ama aileyi korumaya dair bir faydası olmuyor.Mesela Antalya’da Gökçe isimli küçük kızıyla gezintiye çıkan bir anne ve minik Gökçe’nin mutluluğu kadar Aile Bakanlığı tesirli olamıyor.Rabbim öyle bir anne ve yavruyu isteyip dileyen herkese nasip etsin. Maşallah diyelim de nazardan hasetten uzak kalsın. Sosyal medyada çok izlenmiş. Geçelim.Evler ev olmadan, evler aile yuvasına dönmeden, aile korunmaz. Para dağıtarak aile korunmaz, kollanmaz.Para insana merhamet, sevgi, kardeşlik, akrabalık, ahiret, cennet gibi Müslüman duyguları aşılamaz. Hele ki günümüzde!Aksine yoldan çıkarır. Çünkü hak edilmemiş, kazanılmamış, emek verilmemiş, kolay parayı harcamak pek zevklidir.Aile olma bilinci, önce muhitten alınan şifahi kültür ile oluşur. Böyle bir muhitimiz var mı? Şifahi kültür şuurunu verecek büyüklerimiz, bilgelerimiz var mı? Olanlar da yalnız.Aile soyunun ve soyluluğunun yaşaması için elzem olan muhabbet, sadakat, şefkat, birbirini sahiplenme, fedakârlık gibi insani ve İslami hangi değerler gündemde?Ailede muhabbet, sadakat, şefkat gibi duygular kaybolmuş, sadece zorunlu barınılan hanelere dönmüş, üç beş kelimeden sonra bireylerin kendi kabuğuna çekildikleri bir iki odalı barınaktan farksız evlerde nasıl aile olunur?Hangi parayla muhabbet ve sadakat alınabilir? Hangi akademik uygulama ve Batıdan tercüme edilen raporlarla bu ulvi hususlar yaşanılabilir?Resmi merciler tarafından aile üzerine hazırlanan raporların hangisinde nefis terbiyesi ve tezkiyesinden ne elde edilebileceği ve sağlanabileceğine dair emareler vardır?Mesela “Manevi Terbiye Usulü” diye bir başlık ve uygulama var mı? Manevi terbiyenin olmadığı bir ailede, dünyaya ve dünyalıklara meyilden başka ne beklenebilir?“Manevi terbiye, insanı disiplin altına alır” denilir. Haramı öğretir, helali öğretir ve insanı tek dünyalı olmaktan çıkarıp, hesap günlü iki dünyalı olduğunu öğretir.Haramla helalin karıştığı bir arenada “şunlar haramdır, şunlar helaldir” diye net şekilde görünen ve bilinen şeyler ortaya koyabiliyor muyuz?Siyasetteki ve medyadaki aile düşmanlığına, din düşmanlığına karşı bir önlem alabiliyor muyuz?Ezcümle:Bütün bu hakikatlerin gerçekleşmesi için manevi terbiye ailede başlar. Babanın veya annenin getirdiği rızkın temelindeki haram ve helal, ailenin geleceğinin ve bugünün resmidir.Makam, mevki, şan, şöhret, para, imtiyaz ve benzeri hak edilmemiş haklar ile nefsi çıkarları sürekli el üstünde tutma, ilgi görme, ayrıcalık beklenilen bir ortamda; “Nefis terbiyesi nedir” diye sorulsa acaba nasıl bir cevap alabiliriz?Binler harcayarak bedenlerini süsleyen bizler, ahlakımızı ne kadar süslüyoruz? Beyler! Bayanlar! Dışımız ne kadar süslüyse içimiz o kadar küflü maalesef.Hüseyin Öztürk Yeni Akit gazetesi
14 Nisan 2026 tarihli yazımızda, Müslümanların yeniden toparlanıp dirilmelerinin ancak “cami merkezli” bir uyanış ve canlanışla gerçekleşebileceğini vurgulamak bağlamında üstat Sezai Karakoç’un 1968 yılında kaleme aldığı ve 1969 senesinde Diriliş Yayınları tarafından yayınlanan “Sütun II” isimli kitabı içinde de yer alan “Camilerin Canlanışı” başlıklı heyecan verici ve diriltici makalesini iktibas etmiştik. Hatırlarsak, Sezai Karakoç üstadımız, 12 Ağustos 1968 tarihinde inkârcı bir terörist grubun İzmir’deki Hisar Camii’nin şadırvanına bomba koyarak, tam da kalabalığın namaz kılmak üzere toplandığı bir sırada patlatmaları üzerine söz konusu yazısını kaleme almış ve şu umut verici temennilerini dile getirmişti:
“… Ve camilerden yeni, dipdiri İslâm gençleri gözüktü. Tahanın Kitabında da dememiş miydik:
Bir Taha geliyordu camilerden / Bir daha geliyordu…”
Bugün de yine Sezai Karakoç üstadın, “Camilerin Canlanışı” başlıklı önceki yazısının devamı ve mütemmimi mahiyetinde 1968 senesinde kaleme aldığı “Cami ve Halk” başlıklı yazısına yer veriyoruz:
“Cami, yalnız duvarlardan ve kubbeden ibaret değildir. İçinde topladığı müminler de caminin ayrılmaz bir parçasıdır. Cami, mümin ve Müslüman kalplerin birbirine kaynaşmasından doğan bir kutsal varlık, kutlu bir bütündür. Duvarlar ve kubbeler, bu bütünü Allah’la baş başa kalma anında eşyadan seçen, ayıran bir örtüdür. Cami, müminleri estetik örtülerin en yürek çarptıranına bürüyerek Allah’a yöneltir.
Saf bağlamış Müslümanların, her secdeye gidiş ve her secdeden kalkışlarında kıvrım kıvrım dalgalanan harmanisidir cami.
Cami, mihrabıyla bir tapınak, minberiyle bir toplum ve bir devlet, kürsüsüyle bir okuldur.
İslâm ülkesinde halkla cami iç içedir. Camiler halkın etine kemiğine kaynamıştır.
Halkın ruhu her zaman, caminin içinde gözcü ve bekçidir.
Camiye konan bombayı gerçekte haber veren, ne şu, ne bu, halkın ruhudur.
Halk namazda toplu halde miraç halindedir. O anda toprağa miraç gözüyle bakmaktadır. O anda öbür insanların göremediği ve göremeyeceği nice şeyi onların görmesi olağandır.
Cami, bir emme-basma tulumba gibi halkın içinden müminleri toplar, sonra onları yine yerine dağıtır. Böylece halkın imanı tazelenir ve her zaman dipdiri kalır.
Camiler, halk ruhunun sağlığını koruyan ilahi kuruluşlardır. Bu yüzden halk da camilerini gözbebekleri gibi korur. Her Müslüman camiden bir iz, alnında bir secde izi taşır. Cami, halkın hayatına kök salmış ulu bir çınardır. Cami köktür, halk, Müslüman halk, caminin gövdesidir.
Cami, kıyamete kadar ezanlarıyla bütün insanlığı Allah’a çağıracak, namazıyla Müslümanı Allah›ın katına yükseltecek, hutbesiyle üstün insanlık düzenini tebliğ edecek, doğruluklara doğrultacak, eğriliklerden çevirecek, vaazıyla ilim ve ahlâk, marifet ve hikmet dersini verecektir.
Cami, bu dünyada sırat köprüsünün eşi, Hak’la halk arasına kurulmuş bir köprüdür. Cami, hakikatin köprüsüdür. Onun için, kıldan ince ve kılıçtan keskindir
Camiler, kentlerde, evlerle çarşı arasına ilahi bir terazi gibi kurulmuştur. Tartısında eksiklik fazlalık olmayan terazilerdir onlar. Güneş saati nasıl vakti göstermekte aldanmazsa camiler de bu tartıda asla şaşırmazlar. Kim bilir, belki de eski insanlar bu duyguyla güneş saatlerini cami avlularına yerleştirmişlerdir. Camilerin minareleri halkın göğe kalkmış şehadet parmakları, şadırvanları da yüz akıdır.
Sezen ruhlar için cami içleri cennetten bir bölümdür. Camiler bu dünyada öte dünyanın en gerçek şahidi, en sağlam belgesi, cennet çizgilerinin yansıdığı sulardır. Camiler milletin kalbinden fışkırmışlardır. O ruhtan beslenirler. Besinleri Müslümanların gönlündedir. Müslümanların tükenmez gönül peteğindedir.
Cami, toplumun kalbidir. Oraya dokunulamaz. Caminin aldığı bir yara, kalbin aldığı bir yaradan farksızdır. Camilerimizle ayakta duruyoruz. Bunun farkında değil miyiz?
Bir Süleymaniye Camii, bir Sultanahmet Camii olan millet ölmez.” (Sezai Karakoç, Sütun II, s. 715-717.)
Hakikat şu ki; dağınık bir manzara arz eden Müslüman fert ve toplumlar ancak cami ve mescidlerde bir araya gelip, namaza sarılarak yeniden ayağa kalkabilir, yine cami ve mescidlerle ayakta kalabilirler. Diyanet, Milli Eğitim ve Gençlik Spor Bakanlığı’nın “Camide Şenlik Var” çalışmasının yegâne amacı da bu olmalıdır.
Abdullah Yıldız Yeni Akit gazetesi

14 Nisan 2026 tarihli yazımızda, Müslümanların yeniden toparlanıp dirilmelerinin ancak “cami merkezli” bir uyanış ve canlanışla gerçekleşebileceğini vurgulamak bağlamında üstat Sezai Karakoç’un 1968 yılında kaleme aldığı ve 1969 senesinde Diriliş Yayınları tarafından yayınlanan “Sütun II” isimli kitabı içinde de yer alan “Camilerin Canlanışı” başlıklı heyecan verici ve diriltici makalesini iktibas etmiştik. Hatırlarsak, Sezai Karakoç üstadımız, 12 Ağustos 1968 tarihinde inkârcı bir terörist grubun İzmir’deki Hisar Camii’nin şadırvanına bomba koyarak, tam da kalabalığın namaz kılmak üzere toplandığı bir sırada patlatmaları üzerine söz konusu yazısını kaleme almış ve şu umut verici temennilerini dile getirmişti: “… Ve camilerden yeni, dipdiri İslâm gençleri gözüktü. Tahanın Kitabında da dememiş miydik: Bir Taha geliyordu camilerden / Bir daha geliyordu…”Bugün de yine Sezai Karakoç üstadın, “Camilerin Canlanışı” başlıklı önceki yazısının devamı ve mütemmimi mahiyetinde 1968 senesinde kaleme aldığı “Cami ve Halk” başlıklı yazısına yer veriyoruz: “Cami, yalnız duvarlardan ve kubbeden ibaret değildir. İçinde topladığı müminler de caminin ayrılmaz bir parçasıdır. Cami, mümin ve Müslüman kalplerin birbirine kaynaşmasından doğan bir kutsal varlık, kutlu bir bütündür. Duvarlar ve kubbeler, bu bütünü Allah’la baş başa kalma anında eşyadan seçen, ayıran bir örtüdür. Cami, müminleri estetik örtülerin en yürek çarptıranına bürüyerek Allah’a yöneltir. Saf bağlamış Müslümanların, her secdeye gidiş ve her secdeden kalkışlarında kıvrım kıvrım dalgalanan harmanisidir cami.Cami, mihrabıyla bir tapınak, minberiyle bir toplum ve bir devlet, kürsüsüyle bir okuldur.İslâm ülkesinde halkla cami iç içedir. Camiler halkın etine kemiğine kaynamıştır.Halkın ruhu her zaman, caminin içinde gözcü ve bekçidir.Camiye konan bombayı gerçekte haber veren, ne şu, ne bu, halkın ruhudur.Halk namazda toplu halde miraç halindedir. O anda toprağa miraç gözüyle bakmaktadır. O anda öbür insanların göremediği ve göremeyeceği nice şeyi onların görmesi olağandır.Cami, bir emme-basma tulumba gibi halkın içinden müminleri toplar, sonra onları yine yerine dağıtır. Böylece halkın imanı tazelenir ve her zaman dipdiri kalır.Camiler, halk ruhunun sağlığını koruyan ilahi kuruluşlardır. Bu yüzden halk da camilerini gözbebekleri gibi korur. Her Müslüman camiden bir iz, alnında bir secde izi taşır. Cami, halkın hayatına kök salmış ulu bir çınardır. Cami köktür, halk, Müslüman halk, caminin gövdesidir.Cami, kıyamete kadar ezanlarıyla bütün insanlığı Allah’a çağıracak, namazıyla Müslümanı Allah›ın katına yükseltecek, hutbesiyle üstün insanlık düzenini tebliğ edecek, doğruluklara doğrultacak, eğriliklerden çevirecek, vaazıyla ilim ve ahlâk, marifet ve hikmet dersini verecektir.Cami, bu dünyada sırat köprüsünün eşi, Hak’la halk arasına kurulmuş bir köprüdür. Cami, hakikatin köprüsüdür. Onun için, kıldan ince ve kılıçtan keskindirCamiler, kentlerde, evlerle çarşı arasına ilahi bir terazi gibi kurulmuştur. Tartısında eksiklik fazlalık olmayan terazilerdir onlar. Güneş saati nasıl vakti göstermekte aldanmazsa camiler de bu tartıda asla şaşırmazlar. Kim bilir, belki de eski insanlar bu duyguyla güneş saatlerini cami avlularına yerleştirmişlerdir. Camilerin minareleri halkın göğe kalkmış şehadet parmakları, şadırvanları da yüz akıdır.Sezen ruhlar için cami içleri cennetten bir bölümdür. Camiler bu dünyada öte dünyanın en gerçek şahidi, en sağlam belgesi, cennet çizgilerinin yansıdığı sulardır. Camiler milletin kalbinden fışkırmışlardır. O ruhtan beslenirler. Besinleri Müslümanların gönlündedir. Müslümanların tükenmez gönül peteğindedir.Cami, toplumun kalbidir. Oraya dokunulamaz. Caminin aldığı bir yara, kalbin aldığı bir yaradan farksızdır. Camilerimizle ayakta duruyoruz. Bunun farkında değil miyiz?Bir Süleymaniye Camii, bir Sultanahmet Camii olan millet ölmez.” (Sezai Karakoç, Sütun II, s. 715-717.)Hakikat şu ki; dağınık bir manzara arz eden Müslüman fert ve toplumlar ancak cami ve mescidlerde bir araya gelip, namaza sarılarak yeniden ayağa kalkabilir, yine cami ve mescidlerle ayakta kalabilirler. Diyanet, Milli Eğitim ve Gençlik Spor Bakanlığı’nın “Camide Şenlik Var” çalışmasının yegâne amacı da bu olmalıdır.Abdullah Yıldız Yeni Akit gazetesi
Annelik meslek olsaydı
Kapitalizmin icat ettiği günler arasında en çok harcama yapılan günlerden biri Anneler günü.
2025 yılında anneler gününden önceki hafta 114,5 milyar lira olan kartlı harcama tutarı anneler günü haftasında 119,2 milyar liraya ulaşmış.
Bu yıl anneler günü haftasında hediyelik kategorilerinde kartlı harcamada bir önceki haftaya göre 6 milyarlık bir artışla 150 milyar liralık bir ciro olabileceği tahmin ediliyor.
Anneler günü öncesinde de Türkiye’den Avrupa’nın değişik ülkelerine 80 milyon dal çiçek ihraç edilmiş.
Bunun parasal değeri 12 milyon dolar civarında.
İhracat da geçen yıla göre yüzde 30’a yakın artış göstermiş.
Anneler için çiçek alan ülkeler arasında bu yıl Avrupa başta olmak üzere 35 ülke var.
Daha çok pembe tonlardaki çiçekler talep görmüş.
Pastel renklerin ön plana çıktığı özel bir gün.
Kırmızıya çok fazla talep gelmemiş özellikle pembe, koyu pembe, mor çiçekler sipariş edilmiş.
En büyük ihracat kalemimiz karanfil.
Karanfilin dışında hüsnüyusuf da son yıllarda en çok ihracat yapılan çiçek olmuş.
Bunun dışında bugüne özel talep gören gerbera, lilyum gibi 50’ye yakın çeşit çiçek var
*
Eski Türkçede onun için en yaygın ve temel kelime «ög» (veya ök) idi.
“Ög”, aynı zamanda akıl ve bilgi anlamlarını taşıyor.
Annesi olmayan anlamındaki “öksüz” kelimesi, bu eski tabirden (ög-süz) türemiş.
*
Anne muhteşem bir varlık.
Küçük ve büyük patronların fiziksel ve duygusal her türlü istek ve arzularını mantıklı mantıksız olduğuna bakmadan yerine getirmeye çabalar.
Paradan çok teşekkürle çalışır.
Üzerine yüklenen daha doğrusu kalan çok sorumluluğu vardır.
En çok, içten bir sarılma, zaman ayrılması ve düşünceli küçük jestleri severler. Bir de ailesiyle birlikte geçirilen kaliteli vakti.
*
Fiziksel yorgunluğun ötesinde, duygusal ve zihinsel yükleri de kapsayan çok boyutlu bir mücadelesi vardır bu en ağır işçilerin.
Ev dışında çalışıyorsa iş yerindeki sorumluluklarının yanı sıra ev işleri, çocuk bakımı ve aile düzenini sağlama gibi bitmek bilmeyen görevlerle uğraşırlar.
İyi bir eş, iyi bir anne ve iyi bir çalışan olma çabası, onların üzerinde yoğun bir «mükemmeliyetçilik” baskısı ve suçluluk duygusu yükler.
İşe alım ve terfilerde çocuksuz kadınlara göre daha az tercih edilme ve daha düşük maaş alma gibi ayrımcılıklarla karşı karşıya kalırlar.
Çocuğuna yetememe kaygısı ve sürekli bir “yetişme” hali psikolojik olarak yıpratır.
Çocuk-larının gelişimi için harcadıkları çaba ile aile yapısının temel direği olurken, aynı zamanda iş hayatında da önemli bir üretim gücü olarak çok ağır sorumluluklar taşırlar.
Dünyanın en ağır işini yapan bu işçinin konuşulan bütün dillerdeki ortak adı; Annedir.
*
Annelik meslek olsaydı dünyanın en zorlu, 7/24 mesai gerektiren, ücretsiz ve tatili olmayan işi olurdu.
Psikolojik bakım, eğitim, sağlık ve yönetim gibi birçok uzmanlığı kapsayan bu rol, insan hayatının temelini atan, kıyas kabul etmez bir sevgi ve fedakârlık duruşudur.
Annelik Bir Meslek Olsaydı sorusuna cevap veren yapay zeka mesleğin özelliklerini şöyle sıralıyor;
Çocuk ruh sağlığı, eğitim, beslenme, güvenlik, sağlık ve organizasyon dahil olmak üzere sınırsız sorumluluk.
7 gün 24 saat, tatilsiz, ücretsiz ve emeklilik hakkı olmayan bir iş.
Uzmanlık eğitimi yok, tecrübe ile öğreniliyor.
Sevgi ve sabır en temel ihtiyaç.
İş süresi ömür boyu.
*
Anneleri anlatırken Veysel Karani’yi hatırlamamak saygısızlık olur.
Annesini görme engelli ve yaşlı olduğu için bırakamayan ve annesi izin vermediği için Yemen’den Mekke’ye peygamberimizi görmeye gelememişti.
Veysel Karani’nin annesine olan bu sevgisinden dolayı, “Ben öldükten sonra hırkamı Veysel’e verin” diyen bütün insanlığın son peygamberi Hz Muhammed’in anne hassasiyeti annelere olan saygının ölçüsünü de gösteriyor.
İstanbul Fatih’te kutsal emanet olarak saklanan hırka bu hırkadır.
*
Dünyada kedi köpek sevgisiyle itibarsızlaştırılmaya çalışılan anneliğin ne kadar güçlü bir duygu olduğunu Gazzeli kadınlardan öğrendik.
Alev Alatlı anlatmıştı; Filistinli kadın diyor ki: “Ben 6 tane çocuk doğurmak zorundayım: İkisini İsrail öldürecek, ikisi eve yemek getirecek, ikisi de okuyup bir yerlere gelecek...”
*
Annelik bir meslek olsaydı eğer, bu işi dünyada hakkıyla yapabilecek tek kişi yine anneler olurdu.
O sağken kıymetini bilenlere öldükten sonra bile kazandıran kişidir.
Yaşar Süngü Yeni Şafak gazetesi

Annelik meslek olsaydıKapitalizmin icat ettiği günler arasında en çok harcama yapılan günlerden biri Anneler günü.2025 yılında anneler gününden önceki hafta 114,5 milyar lira olan kartlı harcama tutarı anneler günü haftasında 119,2 milyar liraya ulaşmış.Bu yıl anneler günü haftasında hediyelik kategorilerinde kartlı harcamada bir önceki haftaya göre 6 milyarlık bir artışla 150 milyar liralık bir ciro olabileceği tahmin ediliyor.Anneler günü öncesinde de Türkiye’den Avrupa’nın değişik ülkelerine 80 milyon dal çiçek ihraç edilmiş.Bunun parasal değeri 12 milyon dolar civarında.İhracat da geçen yıla göre yüzde 30’a yakın artış göstermiş.Anneler için çiçek alan ülkeler arasında bu yıl Avrupa başta olmak üzere 35 ülke var.Daha çok pembe tonlardaki çiçekler talep görmüş.Pastel renklerin ön plana çıktığı özel bir gün.Kırmızıya çok fazla talep gelmemiş özellikle pembe, koyu pembe, mor çiçekler sipariş edilmiş.En büyük ihracat kalemimiz karanfil.Karanfilin dışında hüsnüyusuf da son yıllarda en çok ihracat yapılan çiçek olmuş.Bunun dışında bugüne özel talep gören gerbera, lilyum gibi 50’ye yakın çeşit çiçek var*Eski Türkçede onun için en yaygın ve temel kelime «ög» (veya ök) idi.“Ög”, aynı zamanda akıl ve bilgi anlamlarını taşıyor.Annesi olmayan anlamındaki “öksüz” kelimesi, bu eski tabirden (ög-süz) türemiş.*Anne muhteşem bir varlık.Küçük ve büyük patronların fiziksel ve duygusal her türlü istek ve arzularını mantıklı mantıksız olduğuna bakmadan yerine getirmeye çabalar.Paradan çok teşekkürle çalışır.Üzerine yüklenen daha doğrusu kalan çok sorumluluğu vardır.En çok, içten bir sarılma, zaman ayrılması ve düşünceli küçük jestleri severler. Bir de ailesiyle birlikte geçirilen kaliteli vakti.*Fiziksel yorgunluğun ötesinde, duygusal ve zihinsel yükleri de kapsayan çok boyutlu bir mücadelesi vardır bu en ağır işçilerin.Ev dışında çalışıyorsa iş yerindeki sorumluluklarının yanı sıra ev işleri, çocuk bakımı ve aile düzenini sağlama gibi bitmek bilmeyen görevlerle uğraşırlar.İyi bir eş, iyi bir anne ve iyi bir çalışan olma çabası, onların üzerinde yoğun bir «mükemmeliyetçilik” baskısı ve suçluluk duygusu yükler.İşe alım ve terfilerde çocuksuz kadınlara göre daha az tercih edilme ve daha düşük maaş alma gibi ayrımcılıklarla karşı karşıya kalırlar.Çocuğuna yetememe kaygısı ve sürekli bir “yetişme” hali psikolojik olarak yıpratır.Çocuk-larının gelişimi için harcadıkları çaba ile aile yapısının temel direği olurken, aynı zamanda iş hayatında da önemli bir üretim gücü olarak çok ağır sorumluluklar taşırlar.Dünyanın en ağır işini yapan bu işçinin konuşulan bütün dillerdeki ortak adı; Annedir.*Annelik meslek olsaydı dünyanın en zorlu, 7/24 mesai gerektiren, ücretsiz ve tatili olmayan işi olurdu.Psikolojik bakım, eğitim, sağlık ve yönetim gibi birçok uzmanlığı kapsayan bu rol, insan hayatının temelini atan, kıyas kabul etmez bir sevgi ve fedakârlık duruşudur.Annelik Bir Meslek Olsaydı sorusuna cevap veren yapay zeka mesleğin özelliklerini şöyle sıralıyor;Çocuk ruh sağlığı, eğitim, beslenme, güvenlik, sağlık ve organizasyon dahil olmak üzere sınırsız sorumluluk.7 gün 24 saat, tatilsiz, ücretsiz ve emeklilik hakkı olmayan bir iş.Uzmanlık eğitimi yok, tecrübe ile öğreniliyor.Sevgi ve sabır en temel ihtiyaç.İş süresi ömür boyu.*Anneleri anlatırken Veysel Karani’yi hatırlamamak saygısızlık olur.Annesini görme engelli ve yaşlı olduğu için bırakamayan ve annesi izin vermediği için Yemen’den Mekke’ye peygamberimizi görmeye gelememişti.Veysel Karani’nin annesine olan bu sevgisinden dolayı, “Ben öldükten sonra hırkamı Veysel’e verin” diyen bütün insanlığın son peygamberi Hz Muhammed’in anne hassasiyeti annelere olan saygının ölçüsünü de gösteriyor.İstanbul Fatih’te kutsal emanet olarak saklanan hırka bu hırkadır.*Dünyada kedi köpek sevgisiyle itibarsızlaştırılmaya çalışılan anneliğin ne kadar güçlü bir duygu olduğunu Gazzeli kadınlardan öğrendik.Alev Alatlı anlatmıştı; Filistinli kadın diyor ki: “Ben 6 tane çocuk doğurmak zorundayım: İkisini İsrail öldürecek, ikisi eve yemek getirecek, ikisi de okuyup bir yerlere gelecek...”*Annelik bir meslek olsaydı eğer, bu işi dünyada hakkıyla yapabilecek tek kişi yine anneler olurdu.O sağken kıymetini bilenlere öldükten sonra bile kazandıran kişidir.Yaşar Süngü Yeni Şafak gazetesi
Dünya, 1947 yılından Sovyetler Birliği’nin yıkıldığı 1991 yılına kadar süren ve “Soğuk Savaş” adı verilen çok tehlikeli bir döneme sahne oldu.
Batı bloğunun lideri Amerika, Doğu bloğunun başındaki Sovyetler Birliği’ni dizginlemek için 1957 yılında, NATO üyesi ülkelere orta menzilli balistik nükleer füzeler yerleştirmeyi teklif etti.
Fakat İtalya dışında hiçbir ülkeden olumlu cevap alamadı.
Rusların gönderdiği silah yardımı ile kurtuluş mücadelesi veren, Komünizm tehdidi baş gösterdiğinde Sovyetler Birliği'ne sırt çevirerek dümeni ABD’ye kıran Türkiye ise bizzat kendisi başvurarak “Jüpiter” adı verilen bu nükleer başlıklı füzelerin kendi topraklarına yerleştirilmesini istedi.
Dönemin ABD Silahlı Kuvvetleri Avrupa Başkomutanı Lauris Norstadt ise hazırladığı raporda;
“Türkler savaş yanlısı, çatışma arzuları artar” notunu düşünce, bırakın füzeleri vermeyi, Amerikan hükümeti Türkiye ile müzakere yapma gereği bile duymadı.
Ancak!..
NATO ülkelerinden başka gönüllü çıkmayınca, başka çaresi kalmayan Amerika sırf Ruslara gözdağı vermek amacıyla 15 adet Jüpiter füzesini,1961 yılında Türkiye’ye teslim etti.
Hiroşima’ya atılan nükleer bombanın 100 katı gücünde olan ve ülkemize “geçici” olarak gönderilen bu füzelerin “fırlatma anahtarları”ndan biri ABD’li diğeri ise Türk subaylarda duracaktı.
İzmir Çiğli’ye yerleştirilen ve “Orta Menzilli Balistik Füze”nin İngilizce kısaltması “IBRM” olduğu için Türkçe “İbrahim II” kod adı verilen bu balistik füzelerin ilk fırlatma rampası, 6 Kasım 1961’de faaliyete geçti.
Yaklaşık 50 ton ağırlığında ve 18 metre yüksekliğindeki bu füzeler açık alanda durdukları için meraklı vatandaşlara, “minare” oldukları anlatılıyordu.
20 Kasım 1961’de iktidara gelen ve Amerikan füzelerine Türk bayrakları çizen İsmet İnönü, ertesi yıl bütün “İbrahim II”leri operasyonel hale getirdi.
Takvimler 22 Ekim 1962’yi gösterdiğinde ise ABD hükümeti sözde bu “15 adet nükleer füzeyi” tamamen Türk ordusuna devretti.
12 Şubat 1963 tarihinde Türkiye’nin harp gücüyle ilgili senatoda bilgilendirme yapan dönemin CHP’li Milli Savunma Bakanı İlhami Sancar, “ordumuzun atom başlıklı silaha sahip olduğunu” belirterek, ABD'nin geçici olarak Türkiye'ye gönderdiği Jüpiter füzelerin artık tamamen “bize ait” olduklarını söyledi.
Derken!…
Kennedy ve Kruşçev arasında devam eden mektuplaşma sonrası, ABD ile Sovyetler Birliği’ni nükleer savaşın eşiğine getiren “Küba füze krizi”nin tatlıya bağlanmasıyla ilginç bir gelişme yaşandı.
Dönemin ABD Savunma Bakanı Robert McNamara, Türkiye'deki Jüpiter füzelerinin sökülmesi kararını aldı.
Türkiye “İbrahim” adını verdiği ve kendisinin sandığı füzelerin sökülmesine dirense de…
McNamara’nın talimatıyla 1963'te gerçekleşen “Pot Pie” operasyonuyla, Jüpiter füzeleri bize haber verme gereği bile duyulmadan sökülerek “tanımlanamaz” hale getirildi.
1961’de bağışladığı füzeleri 2 yıl sonra parçalayarak götüren ABD ise CHP hükümet yetkililerinin kırılan gönlünü almak için “füzelerin atış rampalarının teknolojik olarak çok eskidiğini ve daha modern silahlar vereceğini” öne sürerek bizimkilerin ağzına bir parmak bal çaldı.
Dün 102. yılını kutlayan ve bugün “Yolumuzdan dönmeyiz” başlığıyla yaş günü kutlamasını manşetine taşıyan Cumhuriyet gazetesi ise…
Amerika’nın sırf Rusya’yı hizaya getirmek için gönderdiği ve sık sık manşetlerini süsleyen Jüpiter füzelerinin bir gece ansızın sökülüp götürülmesine kılıf uydurmak için büyük bir yalan uydurdu.
20 Nisan 1962 tarihli sayısında “Türkiye’nin 15 balistik füzeden oluşan bir filosu olduğunu” gururla birinci sayfasına taşıyan Cumhuriyet gazetesi, 22 Ocak 1963’teki manşetinde ise bu defa “Jüpiterlerin sökülüp yerine daha modern olan ‘Polaris’ füzelerinin verileceğini” duyuruyor…
“CHP hükümetinin ise bu durumu memnuniyetle karşıladığını” belirterek, aslında arka planda yaşanan hayal kırıklığını gizliyordu.
*
Her fırsatta kendilerini “antiemperyalist” olarak lanse eden ve 6. Filo’ya karşı yaptıkları “Go Home” çıkışıyla tam bir asırdır kahramanlık destanları yazan malum medya…
Bundan 65 yıl önce, Amerika’nın sırf kendi çıkarları için “geçici” olarak gönderdiği balistik füzelerini bile sahiplenerek, onlarla gurur duyarken…
Tamamen yerli imkânlarla üretilen ve Türkiye’yi bağımlılıktan kurtaracak olan yerli ve milli projeleri nedense bir türlü hazmedemiyorlar.
Malum güruh, geçtiğimiz yıl “İDEF 2025 Savunma Fuarı”ndan ilk kez görücüye çıkan “Tayfun Blok 4” hipersonik füzeleri karşısında başını kuma gömmüş, oralı olmamıştı.
Başını Cumhuriyet’in çektiği fondaş gazeteler, milli gururumuz olan ve ROKETSAN tarafından geliştirilen Tayfun Blok 4 füzeleri hakkında birinci sayfalarında en ufak bir ifadeye yer vermemişti.
Maalesef bu sene de benzer bir manzara yaşanıyor.
5 Mayıs’ta kapılarını açan ve 120 ülkeden bin 700 firmanın katıldığı “SAHA 2026 Uluslararası Savunma, Havacılık ve Uzay Sanayi Fuarı”nda görücüye çıkan Türkiye’nin ilk kıtalararası hipersonik balistik füzesi “Yıldırımhan” heybetiyle ve özellikleriyle adeta düşman çatlatıyor.
Yerli ve milli medya, tam üç gündür 6000 km menzilli ve 3 ton savaş başlığı taşıma kapasitesi olan Yıldırımhan’ın yolculuğunu ve ne zaman envantere gireceğini yazarken…
İsrail ve Yunan medyası ise kendilerini bekleyen akıbet hakkında endişelerini dile getirirken…
Şu sıralar “102. kuruluş yılı” münasebetiyle yaptığı haberlerde kendisini “Atatürk’ün izinde” diye tanımlayan Cumhuriyet gazetesi ve logosunda Mustafa Kemal’in gözlerini kullanan Sözcü gibi mevkuteler, dosta güven düşmana korku salan, ucunda ise Atatürk imzası olan ilk kıtalararası hipersonik balistik füzemiz Yıldırımhan’ı birinci sayfalarına bile layık görmüyor.
Alman fonlarıyla semirtilen bazı fondaşlar ise Kurtuluş Mücadelesi’nin başındaki isim olan Mustafa Kemal, sanki asker değilmiş ve düşmanla savaşmamış gibi, Yıldırımhan füzesinde onun imzasının kullanılmasını eleştiriyor.
Bu nasıl bir hazımsızlıktır, arkadaş?!…
Amerika bizi olası bir nükleer savaşta yem olarak kullanırken bile mutlu olan bu güruh, Türkiye’yi savunmada bağımsız hale getirecek olan bu tarihi adımı nasıl takdir etmez?…
Daha doğrusu “edemez” aklım almıyor…
Zekeriya Say / Haber7

Dünya, 1947 yılından Sovyetler Birliği’nin yıkıldığı 1991 yılına kadar süren ve “Soğuk Savaş” adı verilen çok tehlikeli bir döneme sahne oldu.Batı bloğunun lideri Amerika, Doğu bloğunun başındaki Sovyetler Birliği’ni dizginlemek için 1957 yılında, NATO üyesi ülkelere orta menzilli balistik nükleer füzeler yerleştirmeyi teklif etti.Fakat İtalya dışında hiçbir ülkeden olumlu cevap alamadı.Rusların gönderdiği silah yardımı ile kurtuluş mücadelesi veren, Komünizm tehdidi baş gösterdiğinde Sovyetler Birliği'ne sırt çevirerek dümeni ABD’ye kıran Türkiye ise bizzat kendisi başvurarak “Jüpiter” adı verilen bu nükleer başlıklı füzelerin kendi topraklarına yerleştirilmesini istedi.Dönemin ABD Silahlı Kuvvetleri Avrupa Başkomutanı Lauris Norstadt ise hazırladığı raporda;“Türkler savaş yanlısı, çatışma arzuları artar” notunu düşünce, bırakın füzeleri vermeyi, Amerikan hükümeti Türkiye ile müzakere yapma gereği bile duymadı.Ancak!..NATO ülkelerinden başka gönüllü çıkmayınca, başka çaresi kalmayan Amerika sırf Ruslara gözdağı vermek amacıyla 15 adet Jüpiter füzesini,1961 yılında Türkiye’ye teslim etti.Hiroşima’ya atılan nükleer bombanın 100 katı gücünde olan ve ülkemize “geçici” olarak gönderilen bu füzelerin “fırlatma anahtarları”ndan biri ABD’li diğeri ise Türk subaylarda duracaktı.İzmir Çiğli’ye yerleştirilen ve “Orta Menzilli Balistik Füze”nin İngilizce kısaltması “IBRM” olduğu için Türkçe “İbrahim II” kod adı verilen bu balistik füzelerin ilk fırlatma rampası, 6 Kasım 1961’de faaliyete geçti.Yaklaşık 50 ton ağırlığında ve 18 metre yüksekliğindeki bu füzeler açık alanda durdukları için meraklı vatandaşlara, “minare” oldukları anlatılıyordu.20 Kasım 1961’de iktidara gelen ve Amerikan füzelerine Türk bayrakları çizen İsmet İnönü, ertesi yıl bütün “İbrahim II”leri operasyonel hale getirdi.Takvimler 22 Ekim 1962’yi gösterdiğinde ise ABD hükümeti sözde bu “15 adet nükleer füzeyi” tamamen Türk ordusuna devretti.12 Şubat 1963 tarihinde Türkiye’nin harp gücüyle ilgili senatoda bilgilendirme yapan dönemin CHP’li Milli Savunma Bakanı İlhami Sancar, “ordumuzun atom başlıklı silaha sahip olduğunu” belirterek, ABD'nin geçici olarak Türkiye'ye gönderdiği Jüpiter füzelerin artık tamamen “bize ait” olduklarını söyledi.Derken!…Kennedy ve Kruşçev arasında devam eden mektuplaşma sonrası, ABD ile Sovyetler Birliği’ni nükleer savaşın eşiğine getiren “Küba füze krizi”nin tatlıya bağlanmasıyla ilginç bir gelişme yaşandı.Dönemin ABD Savunma Bakanı Robert McNamara, Türkiye'deki Jüpiter füzelerinin sökülmesi kararını aldı.Türkiye “İbrahim” adını verdiği ve kendisinin sandığı füzelerin sökülmesine dirense de…McNamara’nın talimatıyla 1963'te gerçekleşen “Pot Pie” operasyonuyla, Jüpiter füzeleri bize haber verme gereği bile duyulmadan sökülerek “tanımlanamaz” hale getirildi.1961’de bağışladığı füzeleri 2 yıl sonra parçalayarak götüren ABD ise CHP hükümet yetkililerinin kırılan gönlünü almak için “füzelerin atış rampalarının teknolojik olarak çok eskidiğini ve daha modern silahlar vereceğini” öne sürerek bizimkilerin ağzına bir parmak bal çaldı.Dün 102. yılını kutlayan ve bugün “Yolumuzdan dönmeyiz” başlığıyla yaş günü kutlamasını manşetine taşıyan Cumhuriyet gazetesi ise…Amerika’nın sırf Rusya’yı hizaya getirmek için gönderdiği ve sık sık manşetlerini süsleyen Jüpiter füzelerinin bir gece ansızın sökülüp götürülmesine kılıf uydurmak için büyük bir yalan uydurdu.20 Nisan 1962 tarihli sayısında “Türkiye’nin 15 balistik füzeden oluşan bir filosu olduğunu” gururla birinci sayfasına taşıyan Cumhuriyet gazetesi, 22 Ocak 1963’teki manşetinde ise bu defa “Jüpiterlerin sökülüp yerine daha modern olan ‘Polaris’ füzelerinin verileceğini” duyuruyor…“CHP hükümetinin ise bu durumu memnuniyetle karşıladığını” belirterek, aslında arka planda yaşanan hayal kırıklığını gizliyordu.*Her fırsatta kendilerini “antiemperyalist” olarak lanse eden ve 6. Filo’ya karşı yaptıkları “Go Home” çıkışıyla tam bir asırdır kahramanlık destanları yazan malum medya…Bundan 65 yıl önce, Amerika’nın sırf kendi çıkarları için “geçici” olarak gönderdiği balistik füzelerini bile sahiplenerek, onlarla gurur duyarken…Tamamen yerli imkânlarla üretilen ve Türkiye’yi bağımlılıktan kurtaracak olan yerli ve milli projeleri nedense bir türlü hazmedemiyorlar. Malum güruh, geçtiğimiz yıl “İDEF 2025 Savunma Fuarı”ndan ilk kez görücüye çıkan “Tayfun Blok 4” hipersonik füzeleri karşısında başını kuma gömmüş, oralı olmamıştı.Başını Cumhuriyet’in çektiği fondaş gazeteler, milli gururumuz olan ve ROKETSAN tarafından geliştirilen Tayfun Blok 4 füzeleri hakkında birinci sayfalarında en ufak bir ifadeye yer vermemişti.Maalesef bu sene de benzer bir manzara yaşanıyor.5 Mayıs’ta kapılarını açan ve 120 ülkeden bin 700 firmanın katıldığı “SAHA 2026 Uluslararası Savunma, Havacılık ve Uzay Sanayi Fuarı”nda görücüye çıkan Türkiye’nin ilk kıtalararası hipersonik balistik füzesi “Yıldırımhan” heybetiyle ve özellikleriyle adeta düşman çatlatıyor.Yerli ve milli medya, tam üç gündür 6000 km menzilli ve 3 ton savaş başlığı taşıma kapasitesi olan Yıldırımhan’ın yolculuğunu ve ne zaman envantere gireceğini yazarken…İsrail ve Yunan medyası ise kendilerini bekleyen akıbet hakkında endişelerini dile getirirken…Şu sıralar “102. kuruluş yılı” münasebetiyle yaptığı haberlerde kendisini “Atatürk’ün izinde” diye tanımlayan Cumhuriyet gazetesi ve logosunda Mustafa Kemal’in gözlerini kullanan Sözcü gibi mevkuteler, dosta güven düşmana korku salan, ucunda ise Atatürk imzası olan ilk kıtalararası hipersonik balistik füzemiz Yıldırımhan’ı birinci sayfalarına bile layık görmüyor.Alman fonlarıyla semirtilen bazı fondaşlar ise Kurtuluş Mücadelesi’nin başındaki isim olan Mustafa Kemal, sanki asker değilmiş ve düşmanla savaşmamış gibi, Yıldırımhan füzesinde onun imzasının kullanılmasını eleştiriyor.Bu nasıl bir hazımsızlıktır, arkadaş?!…Amerika bizi olası bir nükleer savaşta yem olarak kullanırken bile mutlu olan bu güruh, Türkiye’yi savunmada bağımsız hale getirecek olan bu tarihi adımı nasıl takdir etmez?…Daha doğrusu “edemez” aklım almıyor…Zekeriya Say / Haber7
Din bir disiplin olarak tanımlanırsa, imanı da bu disiplinin enerjisi, harekete geçirici gücü olarak kabul edebiliriz. Hangi alanda olursa olsun, iman olmadan yaşantıya geçen hiçbir şey din olarak, dolayısıyla ibadet olarak kabul görmez. Bir iş iyi olabilir, yararlı olabilir ama onun ibadet olması için iman gereklidir. Zaten iman sahibi olmayanlar da yaptığı işin ibadet olarak kabul edilmesine dair bir düşünce ve beklentiye sahip değildir.
Kulun Allah’a iman etmesi onun ilk ibadetidir. İbadet de imanı takip eder zira iman hareketi, eylemi zorunlu kılar. Hatta iman sonraki diğer bütün ibadetlerin de meşruiyet kaynağı olarak görülür.
Buna göre;
Allah’a iman ettikten ve iman için yeterli olan şartları kusursuz kabul ettikten sonra O’nun rızasına uygun bütün söz, fikir, zikr, eylem-eylemsizlik ve davranışlarımız ibadet kategorisine girer. Aksi halde insanların bedeni, mali ya da aklî-kalb bir işi, bir eylemi, bir sözü ne kadar iyi olursa olsun Allah’ın indinde “ibadet” olarak kabul görmez.
Ayrıca, “İmanın hem ahlakî hem de ibadeti sonuç olarak doğuran bir kök(en) değeri vardır. İmanın Allah’la bir bağlılık/akit/akide/sözleşme ilişkisi olduğunu düşündüğümüzde bu akdin/misakın/sözleşmenin hem ahlaka hem ibadete dönük sonuçlar doğurmasının gerekliliği ortadadır.”[1] İmanın kulu doğruya ve iyiye yöneltmemesi düşünülemez. İman etkisi itibariyle kişiyi ahlakî erdemlere sahip kılarken, ibadet dediğimiz hususlarda da hassasiyet sahibi kılar. Onun ibadetleri iman mertebesine göre farklılaşır. Faraza, başta 5 vakit namaz kılan biri imanındaki yakinlik mertebesinde her anı namaz gibi değerlendirir.
Bu gerekli girişten sonra ibadet kavramına geçebiliriz.
İslamî konularda okumaları olanlar bilirler ki ibadet kavramı dini düşüncenin en geniş kavramlarındandır hatta diyebiliriz ki ibadet dini düşüncenin en geniş kavramlarının başında gelir.
İbadet, Müslümanın abdiyetini/kulluğunu göstermesidir. Mü’minin Allah’ın (cc) iradesine uygun olan tüm hayatı ibadet; O’nun koyduğu sınırların dışında yapılan taşkın davranış ve eylemler ise Şeytan’a ibadettir.[2] Yani hayatın kendisi bütünüyle ibadettir. Her insan ibadettedir, sadece ibadetin yönünün neresi olduğu konusunda farklılıklar oluşabilir.
Anlayacağınız, müslüman için ibadet/kulluk kişinin hayatını Rabbi’ne adamasıdır. Yani Rabbulalemin’i hiçbir mukayesenin karşılayamayacağı kadar çok sevmek, O’na tam bir rıza ve hoşnutlukla teslim olmak, O’nun hoşnutluğunu her şeyden değerli ve üstün tutmak ve bunu hayatının tamamına yansıtmaktır.
İmanın ibadet ve amel ile ilişkisi hakkında İslam düşünce geleneğinde farklı yaklaşımlar olmuştur. Kimi âlimlere göre amel iman birlikteliği zorunludur, kimilerine göre amel imanı artırır. Bazı âlimler de amelin imanın çevresinde duvar ördüğünü, imana zarar gelmesini engellediğini iddia etmektedir.
Ancak imanın amelden tamamen ayrı tutulması gerektiğini söyleyen âlimler de yok değil. Bu görüşü savunan ulema amelin imana, imanın da amele etkisinin bulunmadığını savunmaktadır.
Bunlara ilaveten iman için amel mecburiyeti olmasa da imanın ameli artırdığını, güzelleştirdiğini söyleyen bir başka yaklaşım daha vardır.
Bizim de bu çalışmamızda zaman zaman anlatmaya çalıştığımız gibi imanı müteakiben amel/ibadet-ahlak-marifet-muhabbet süreci tasavvufun esas aldığı ibadetin kat edeceği yol ve gayesidir.
[1] Şaban Ali Düzgün, Sempozyum Dizisi-3, Hayatın Anlamı İman, s. 21.
[2] Yasin: 60-62.
Ahmet Ay Milat

Din bir disiplin olarak tanımlanırsa, imanı da bu disiplinin enerjisi, harekete geçirici gücü olarak kabul edebiliriz. Hangi alanda olursa olsun, iman olmadan yaşantıya geçen hiçbir şey din olarak, dolayısıyla ibadet olarak kabul görmez. Bir iş iyi olabilir, yararlı olabilir ama onun ibadet olması için iman gereklidir. Zaten iman sahibi olmayanlar da yaptığı işin ibadet olarak kabul edilmesine dair bir düşünce ve beklentiye sahip değildir.Kulun Allah’a iman etmesi onun ilk ibadetidir. İbadet de imanı takip eder zira iman hareketi, eylemi zorunlu kılar. Hatta iman sonraki diğer bütün ibadetlerin de meşruiyet kaynağı olarak görülür.Buna göre;Allah’a iman ettikten ve iman için yeterli olan şartları kusursuz kabul ettikten sonra O’nun rızasına uygun bütün söz, fikir, zikr, eylem-eylemsizlik ve davranışlarımız ibadet kategorisine girer. Aksi halde insanların bedeni, mali ya da aklî-kalb bir işi, bir eylemi, bir sözü ne kadar iyi olursa olsun Allah’ın indinde “ibadet” olarak kabul görmez.Ayrıca, “İmanın hem ahlakî hem de ibadeti sonuç olarak doğuran bir kök(en) değeri vardır. İmanın Allah’la bir bağlılık/akit/akide/sözleşme ilişkisi olduğunu düşündüğümüzde bu akdin/misakın/sözleşmenin hem ahlaka hem ibadete dönük sonuçlar doğurmasının gerekliliği ortadadır.”[1] İmanın kulu doğruya ve iyiye yöneltmemesi düşünülemez. İman etkisi itibariyle kişiyi ahlakî erdemlere sahip kılarken, ibadet dediğimiz hususlarda da hassasiyet sahibi kılar. Onun ibadetleri iman mertebesine göre farklılaşır. Faraza, başta 5 vakit namaz kılan biri imanındaki yakinlik mertebesinde her anı namaz gibi değerlendirir.Bu gerekli girişten sonra ibadet kavramına geçebiliriz.İslamî konularda okumaları olanlar bilirler ki ibadet kavramı dini düşüncenin en geniş kavramlarındandır hatta diyebiliriz ki ibadet dini düşüncenin en geniş kavramlarının başında gelir.İbadet, Müslümanın abdiyetini/kulluğunu göstermesidir. Mü’minin Allah’ın (cc) iradesine uygun olan tüm hayatı ibadet; O’nun koyduğu sınırların dışında yapılan taşkın davranış ve eylemler ise Şeytan’a ibadettir.[2] Yani hayatın kendisi bütünüyle ibadettir. Her insan ibadettedir, sadece ibadetin yönünün neresi olduğu konusunda farklılıklar oluşabilir.Anlayacağınız, müslüman için ibadet/kulluk kişinin hayatını Rabbi’ne adamasıdır. Yani Rabbulalemin’i hiçbir mukayesenin karşılayamayacağı kadar çok sevmek, O’na tam bir rıza ve hoşnutlukla teslim olmak, O’nun hoşnutluğunu her şeyden değerli ve üstün tutmak ve bunu hayatının tamamına yansıtmaktır.İmanın ibadet ve amel ile ilişkisi hakkında İslam düşünce geleneğinde farklı yaklaşımlar olmuştur. Kimi âlimlere göre amel iman birlikteliği zorunludur, kimilerine göre amel imanı artırır. Bazı âlimler de amelin imanın çevresinde duvar ördüğünü, imana zarar gelmesini engellediğini iddia etmektedir.Ancak imanın amelden tamamen ayrı tutulması gerektiğini söyleyen âlimler de yok değil. Bu görüşü savunan ulema amelin imana, imanın da amele etkisinin bulunmadığını savunmaktadır.Bunlara ilaveten iman için amel mecburiyeti olmasa da imanın ameli artırdığını, güzelleştirdiğini söyleyen bir başka yaklaşım daha vardır.Bizim de bu çalışmamızda zaman zaman anlatmaya çalıştığımız gibi imanı müteakiben amel/ibadet-ahlak-marifet-muhabbet süreci tasavvufun esas aldığı ibadetin kat edeceği yol ve gayesidir.[1] Şaban Ali Düzgün, Sempozyum Dizisi-3, Hayatın Anlamı İman, s. 21.[2] Yasin: 60-62.Ahmet Ay Milat
UNUTMA Kİ...
Unutma ki; hayatın sana verdiği her ağır ders, aslında ruhunun üzerindeki tozları silkelemek içindir. İnsan bazen en büyük uçurumlardan düşerken değil, en güvendiği dallar elinde kaldığında kanatlanmayı öğrenir. Bugün canını yakan o "sahte dostlar", yarınki sarsılmaz karakterinin en sert öğretmenleridir.
Unutma ki; sen birinin "seçeneği" değil, kendi hayatının tek gerçeğisin. Birileri seni sadece ihtiyaç anında hatırlıyorsa, bu senin değerinin azlığını değil, onların karakterinin kıtlığını gösterir. Işığı olmayanlar, karanlıkta kaldıklarında elbette bir muma sarılacaklardır; ama güneş doğduğunda mumu üfleyip söndürenlere sakın darılma. Onların fıtratı bu, senin vazifen ise artık o ışığı sadece hak edene saklamaktır.
Unutma ki; vefa, sadece bir semt adı değil, insanın ruhunun kalitesidir. Sen elinden geleni yaptın, yüreğinden kopanı verdin. Eğer karşı kıyıda bir yankı bulmadıysa, bu senin cömertliğinin değil, onların çoraklığının suçudur. Denize bırakılan bir iyilik, balık bilmese de o uçsuz bucaksız hakikatin içinde kaybolmaz. Sen sadece ektiğin tohumun güzelliğinden sorumlusun, toprağın onu yeşertip yeşertmeyeceğinden değil.
Unutma ki; yalnızlık, dürüst bir kalabalığa sahip olamayanların tek sığınağıdır. Ve bu sığınak, sahte bir aidiyetin verdiği o sahte sıcaklıktan bin kat daha kutsaldır. "Kimse yok" dediğin anlarda, aslında "herkesin yükünden" kurtulduğunu ve kendinle baş başa kalmanın o eşsiz hafifliğini hatırla.
Unutma ki; o "örümcek evleri", sadece zayıf bağlar için değil, zayıf niyetler için de bir metafordur. Sen kendi içindeki o sağlam kaleyi inşa ederken, dışarıdan atılan hiçbir taş o surları yıkamaz. Sadece içeriye kimleri aldığın konusunda dikkatli ol; çünkü kale içeriden fethedilir.
Unutma ki; modern zamanın o gürültülü menfaat sözleşmeleri arasında senin en büyük sermayen, akşam başını yastığa koyduğunda duyduğun o vicdan rahatlığıdır. "Bana iyi geliyorsun" diyenlerin taburcu oluşunu bir terk ediliş değil, bir "görev tamamlanması" olarak gör. Sen şifasın, sen kaynaksın; kaynak akar gider, dileyen içer, dileyen geçer. Ama kaynak hep yerindedir.
Unutma ki; sen değişmedin, sadece uyandın. Ve bir kez uyanan bir ruhu, hiçbir sahte rüya tekrar uyutamaz. Artık daha az güvenmen bir eksiklik değil, ruhunun kazandığı bir savunma mekanizmasıdır.
Yolun açık, zihnin berrak olsun. Unutma ki; Allah, sabredenlerle ve samimiyetle kendi yolunda yürüyenlerle beraberdir.
Abdulhalim Velioğlu Doğruhaber

UNUTMA Kİ...Unutma ki; hayatın sana verdiği her ağır ders, aslında ruhunun üzerindeki tozları silkelemek içindir. İnsan bazen en büyük uçurumlardan düşerken değil, en güvendiği dallar elinde kaldığında kanatlanmayı öğrenir. Bugün canını yakan o "sahte dostlar", yarınki sarsılmaz karakterinin en sert öğretmenleridir.Unutma ki; sen birinin "seçeneği" değil, kendi hayatının tek gerçeğisin. Birileri seni sadece ihtiyaç anında hatırlıyorsa, bu senin değerinin azlığını değil, onların karakterinin kıtlığını gösterir. Işığı olmayanlar, karanlıkta kaldıklarında elbette bir muma sarılacaklardır; ama güneş doğduğunda mumu üfleyip söndürenlere sakın darılma. Onların fıtratı bu, senin vazifen ise artık o ışığı sadece hak edene saklamaktır.Unutma ki; vefa, sadece bir semt adı değil, insanın ruhunun kalitesidir. Sen elinden geleni yaptın, yüreğinden kopanı verdin. Eğer karşı kıyıda bir yankı bulmadıysa, bu senin cömertliğinin değil, onların çoraklığının suçudur. Denize bırakılan bir iyilik, balık bilmese de o uçsuz bucaksız hakikatin içinde kaybolmaz. Sen sadece ektiğin tohumun güzelliğinden sorumlusun, toprağın onu yeşertip yeşertmeyeceğinden değil.Unutma ki; yalnızlık, dürüst bir kalabalığa sahip olamayanların tek sığınağıdır. Ve bu sığınak, sahte bir aidiyetin verdiği o sahte sıcaklıktan bin kat daha kutsaldır. "Kimse yok" dediğin anlarda, aslında "herkesin yükünden" kurtulduğunu ve kendinle baş başa kalmanın o eşsiz hafifliğini hatırla.Unutma ki; o "örümcek evleri", sadece zayıf bağlar için değil, zayıf niyetler için de bir metafordur. Sen kendi içindeki o sağlam kaleyi inşa ederken, dışarıdan atılan hiçbir taş o surları yıkamaz. Sadece içeriye kimleri aldığın konusunda dikkatli ol; çünkü kale içeriden fethedilir.Unutma ki; modern zamanın o gürültülü menfaat sözleşmeleri arasında senin en büyük sermayen, akşam başını yastığa koyduğunda duyduğun o vicdan rahatlığıdır. "Bana iyi geliyorsun" diyenlerin taburcu oluşunu bir terk ediliş değil, bir "görev tamamlanması" olarak gör. Sen şifasın, sen kaynaksın; kaynak akar gider, dileyen içer, dileyen geçer. Ama kaynak hep yerindedir.Unutma ki; sen değişmedin, sadece uyandın. Ve bir kez uyanan bir ruhu, hiçbir sahte rüya tekrar uyutamaz. Artık daha az güvenmen bir eksiklik değil, ruhunun kazandığı bir savunma mekanizmasıdır.Yolun açık, zihnin berrak olsun. Unutma ki; Allah, sabredenlerle ve samimiyetle kendi yolunda yürüyenlerle beraberdir.Abdulhalim Velioğlu Doğruhaber
Bütün büyük imparatorluklar ve tarihe damgasını vuran uygarlıklar, “insan kalitesiyle” yükseldi.
Roma, Osmanlı, Britanya İmparatorluğu’nun en güçlü olduğu dönemlerde eğitimli, disiplinli, motive ve yeterli insan kaynağı vardı.
En büyük gücün “insan sermayesi” olduğunun farkında olan ve şu sıralar “imparatorluk” söylemine sarılan Amerika, 20 Kasım 1967’de ilginç bir törene imza attı.
Doğum, ölüm, göç gibi ortalamalara göre çalışan ABD Nüfus Sayım Bürosu’na ait “nüfus saati” o gün, Amerika’nın nüfusunun “200 milyona” ulaştığını gösteriyordu.
Ticaret Bakanlığı’nda düzenlenen bu mutlu törene katılan ve mekanik nüfus saatinde “200 milyon” rakamını gördükten sonra 10 dakikalık bir konuşma yapan dönemin ABD Başkan Lyndon B. Johnson, Amerika’nın önümüzdeki yüzyılda karşı karşıya kalacağı temel sorunun “Büyük bir ulus olacak mıyız?” olduğunu belirtiyordu…
Katılımcılar ise “mutlu bir kilometre taşı” olarak gördükleri bu anı şampanyalar eşliğinde kutluyordu.
İşin ilginç yanı ise…
Kendi nüfusu yükseliyor diye içkili kutlamalar düzenleyen Amerika, aynı dönemde devreye aldığı “nüfus planlaması” kampanyalarıyla başta Avrupa’dakiler olmak üzere ileride kendisine “rakip” olacağını düşündüğü ülkelerin “nüfus artış hızını” durdurmaya çalışıyordu.
Dünya nüfusunu azaltmak için başlatılan bu kirli kampanyanın başında ise o dönemde “ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı” olan “Yahudi” siyasetçi Henry Kissinger vardı.
Dünya nüfus artışının, ABD’nin ulusal güvenliği ve ekonomik çıkarları üzerindeki etkilerini araştıran Kissinger’in hazırladığı ve ABD Hükümeti'ne sunduğu “40 sayfalık” gizli rapor ise oldukça ilginçti.
Aralarında Türkiye, Pakistan, Bangladeş gibi “Müslüman ülkeler” ile Meksika gibi “ABD'ye sınır” ülkelerdeki "nüfus hareketleri"ni inceleyen Kissinger, dünya nüfusunu azaltmak için şu "tavsiyeler"de bulunuyordu:
1- Kadının eğitimine ağırlık verilmeli!
2- Kadının çalışması teşvik edilmeli!
3- Kadınlara, doğum kontrol yöntemleri öğretilmeli!
4- Çocuk ölümleri azaltılmalı!
5- Yaşlılara sosyal güvence sağlanmalı!..
“Eğitimli kadın az çocuk yapar” diye düşünerek “stratejisi”ni bunun üzerine geliştiren ve bebek ölümleri azaltılarak “çocuğum ölürse” kaygısının ortadan kalkacağını, insanların da 1-2 çocukla yetineceğini kestiren Siyonist Kissinger, “Yaşlılara sosyal güvence” sağlama çabasının gerekçesini ise şöyle açıklıyor:
“Özellikle geri kalmış ülkelerde, çok çocuk, anne-babalar için bir gelecek güvencesidir. Çocuklar büyüyünce, anne-babalarına bakarlar. Bu da, ‘nasıl olsa ileride bize bakarlar’ gerekçesiyle anne-babaları, çok çocuk yapmaya sevk eder. Eğer, hükümetler yaşlılara sosyal güvenceler sağlar ve onları gelecek endişesinden kurtarıcı tedbirler alırlarsa, bu durumda, anne-babalar da çok çocuk yapma düşüncesinden vazgeçer. Çünkü geleceğinin güvencesi, artık çocukları değil, devlettir!"
Evet!
1974 yılında Henry Kissinger tarafından hazırlanan ve ABD Başkan Gerald Ford tarafından 1975’te resmi ABD politikası haline getirilen “Ulusal Güvenlik Çalışma Muhtırası 200” (NSSM 200) adlı bu “gizli rapor” maalesef aradan yarım asır bile geçmeden amacına ulaştı.
Kadınlar “kucaklarında bebeklerle” değil, “kucaklarında köpeklerle” dolaşsınlar diye Siyonist zekâ ile hazırlanan ve “aile planlaması”, “doğum kontrolü” gibi uygulamalarla hayata geçirilen “nüfus azaltma stratejisi” neticelerini verdi.
Artık kızlarımız bir “iş” bulup çalışmaya başladıkları, yani “ekonomik özgürlükleri”ni kazanıp “kendi ayakları üstünde” durdukları için evliliğe pek sıcak bakmıyorlar!..
Ne yazık ki “genç delikanlılar” da özellikle “zinanın” ulaşılabilir olması nedeniyle eskisi gibi evliliğe yaşanmıyor.
Bu yüzden de “nüfus azalıyor!”
Uzmanlar, nüfus artışının durma noktasına geldiği Türkiye’de, 2040 yılından sonra artık “nüfus azalması görüleceği”nden endişe ediyor.
Önce Avrupa’yı bir “ihtiyarlar kıtası” haline getiren, şimdi de Türkiye’de alarm zillerinin çalmasına sebep olan bu Siyonist planı, henüz iktidara geldiği ilk yıllarda gören Başkan Recep Tayyip Erdoğan, 2007 yılından beri her platformda “en az 3 çocuk yapın” çağrılarını sürdürüyordu.
“Eğer Türkiye’yi seviyorsanız, bu milleti seviyorsanız, bu ülkenin nüfusunu diri tutarsınız, genç tutarsınız. Aksi takdirde Batı’nın şu anda ağladığı gibi, yarın biz de ağlamaya başlarız” diyerek, endişelerini dile getiriyordu.
2 Mayıs’ta, İstanbul Haliç Kongre Merkezi’nde düzenlenen “Aile ve Nüfus 10 Yılı Vizyon Tanıtım Programı”nda konuşan ve imzaladığı genelge ile 2026-2035 arasını “Aile ve Nüfus On Yılı” olarak ilan eden Başkan Erdoğan, nüfusun hızla azaldığını, evlilik yaşının yükseldiğini ve boşanmaların arttığını belirterek, bu tablonun “milletin geleceği adına endişe verici” olduğunu belirtti...
Ayrıca!..
Yıllar önce “3 çocuk” çağrılarına ideolojik körlükle bakanların bile bugün hakkı teslim etmek zorunda kaldığını söyledi.
Tabii bu arada ilginç bir gelişme yaşandı.
Başkan Erdoğan’ın “aileyi yeniden ayağa kaldırmak”, “milli güvenlik sorunu haline gelen nüfus hızını” yeniden yükseltmek ve “nesli korumak” için devreye soktuğu “Aile ve Nüfus 10 Yılı Vizyon Belgesi”ni gören Siyonist akıl, bir kez daha panikle devreye girdi.
Bosch Türkiye’nin sözde “Anneler Günü” için hazırladığı reklâmında köpekler “çocuk” olarak sunulurken, dinimizin cenneti ayaklar altına serdiği anneler ise “köpek annesi” olarak lanse edildi.
“Tam bi' anne hikâyesi” başlılığıyla yayınlanan zaman ayarlı rezil reklâm sonrası kamuoyunda infial oluşurken…
Tıpkı 50 yıl önce kadınların kucağından çocukları alıp yerine köpek vermeyi öğütleyen “NSSM 200” adlı raporun arkasından Yahudi Henry Kissinger’in yer alması gibi…
Çocuk doğurmak yerine “köpek annesi” olmak fikrini empoze etmeye yönelik Boch’un skandal reklâmını hazırlayan “Medina Turgul DDB Reklam Ajansı”nın CEO'su Jeff Medina da Sefarad Yahudisi bir ailenin çocuğu çıktı.
Hadi gelin de şimdi bu yaşananlara “tesadüf” deyin!..
Zekeriya Say Haber7

Bütün büyük imparatorluklar ve tarihe damgasını vuran uygarlıklar, “insan kalitesiyle” yükseldi.Roma, Osmanlı, Britanya İmparatorluğu’nun en güçlü olduğu dönemlerde eğitimli, disiplinli, motive ve yeterli insan kaynağı vardı.En büyük gücün “insan sermayesi” olduğunun farkında olan ve şu sıralar “imparatorluk” söylemine sarılan Amerika, 20 Kasım 1967’de ilginç bir törene imza attı.Doğum, ölüm, göç gibi ortalamalara göre çalışan ABD Nüfus Sayım Bürosu’na ait “nüfus saati” o gün, Amerika’nın nüfusunun “200 milyona” ulaştığını gösteriyordu.Ticaret Bakanlığı’nda düzenlenen bu mutlu törene katılan ve mekanik nüfus saatinde “200 milyon” rakamını gördükten sonra 10 dakikalık bir konuşma yapan dönemin ABD Başkan Lyndon B. Johnson, Amerika’nın önümüzdeki yüzyılda karşı karşıya kalacağı temel sorunun “Büyük bir ulus olacak mıyız?” olduğunu belirtiyordu…Katılımcılar ise “mutlu bir kilometre taşı” olarak gördükleri bu anı şampanyalar eşliğinde kutluyordu.İşin ilginç yanı ise…Kendi nüfusu yükseliyor diye içkili kutlamalar düzenleyen Amerika, aynı dönemde devreye aldığı “nüfus planlaması” kampanyalarıyla başta Avrupa’dakiler olmak üzere ileride kendisine “rakip” olacağını düşündüğü ülkelerin “nüfus artış hızını” durdurmaya çalışıyordu.Dünya nüfusunu azaltmak için başlatılan bu kirli kampanyanın başında ise o dönemde “ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı” olan “Yahudi” siyasetçi Henry Kissinger vardı.Dünya nüfus artışının, ABD’nin ulusal güvenliği ve ekonomik çıkarları üzerindeki etkilerini araştıran Kissinger’in hazırladığı ve ABD Hükümeti'ne sunduğu “40 sayfalık” gizli rapor ise oldukça ilginçti.Aralarında Türkiye, Pakistan, Bangladeş gibi “Müslüman ülkeler” ile Meksika gibi “ABD'ye sınır” ülkelerdeki "nüfus hareketleri"ni inceleyen Kissinger, dünya nüfusunu azaltmak için şu "tavsiyeler"de bulunuyordu:1- Kadının eğitimine ağırlık verilmeli!2- Kadının çalışması teşvik edilmeli!3- Kadınlara, doğum kontrol yöntemleri öğretilmeli!4- Çocuk ölümleri azaltılmalı!5- Yaşlılara sosyal güvence sağlanmalı!..“Eğitimli kadın az çocuk yapar” diye düşünerek “stratejisi”ni bunun üzerine geliştiren ve bebek ölümleri azaltılarak “çocuğum ölürse” kaygısının ortadan kalkacağını, insanların da 1-2 çocukla yetineceğini kestiren Siyonist Kissinger, “Yaşlılara sosyal güvence” sağlama çabasının gerekçesini ise şöyle açıklıyor:“Özellikle geri kalmış ülkelerde, çok çocuk, anne-babalar için bir gelecek güvencesidir. Çocuklar büyüyünce, anne-babalarına bakarlar. Bu da, ‘nasıl olsa ileride bize bakarlar’ gerekçesiyle anne-babaları, çok çocuk yapmaya sevk eder. Eğer, hükümetler yaşlılara sosyal güvenceler sağlar ve onları gelecek endişesinden kurtarıcı tedbirler alırlarsa, bu durumda, anne-babalar da çok çocuk yapma düşüncesinden vazgeçer. Çünkü geleceğinin güvencesi, artık çocukları değil, devlettir!"Evet!1974 yılında Henry Kissinger tarafından hazırlanan ve ABD Başkan Gerald Ford tarafından 1975’te resmi ABD politikası haline getirilen “Ulusal Güvenlik Çalışma Muhtırası 200” (NSSM 200) adlı bu “gizli rapor” maalesef aradan yarım asır bile geçmeden amacına ulaştı.Kadınlar “kucaklarında bebeklerle” değil, “kucaklarında köpeklerle” dolaşsınlar diye Siyonist zekâ ile hazırlanan ve “aile planlaması”, “doğum kontrolü” gibi uygulamalarla hayata geçirilen “nüfus azaltma stratejisi” neticelerini verdi.Artık kızlarımız bir “iş” bulup çalışmaya başladıkları, yani “ekonomik özgürlükleri”ni kazanıp “kendi ayakları üstünde” durdukları için evliliğe pek sıcak bakmıyorlar!..Ne yazık ki “genç delikanlılar” da özellikle “zinanın” ulaşılabilir olması nedeniyle eskisi gibi evliliğe yaşanmıyor.Bu yüzden de “nüfus azalıyor!”Uzmanlar, nüfus artışının durma noktasına geldiği Türkiye’de, 2040 yılından sonra artık “nüfus azalması görüleceği”nden endişe ediyor.Önce Avrupa’yı bir “ihtiyarlar kıtası” haline getiren, şimdi de Türkiye’de alarm zillerinin çalmasına sebep olan bu Siyonist planı, henüz iktidara geldiği ilk yıllarda gören Başkan Recep Tayyip Erdoğan, 2007 yılından beri her platformda “en az 3 çocuk yapın” çağrılarını sürdürüyordu.“Eğer Türkiye’yi seviyorsanız, bu milleti seviyorsanız, bu ülkenin nüfusunu diri tutarsınız, genç tutarsınız. Aksi takdirde Batı’nın şu anda ağladığı gibi, yarın biz de ağlamaya başlarız” diyerek, endişelerini dile getiriyordu.2 Mayıs’ta, İstanbul Haliç Kongre Merkezi’nde düzenlenen “Aile ve Nüfus 10 Yılı Vizyon Tanıtım Programı”nda konuşan ve imzaladığı genelge ile 2026-2035 arasını “Aile ve Nüfus On Yılı” olarak ilan eden Başkan Erdoğan, nüfusun hızla azaldığını, evlilik yaşının yükseldiğini ve boşanmaların arttığını belirterek, bu tablonun “milletin geleceği adına endişe verici” olduğunu belirtti...Ayrıca!..Yıllar önce “3 çocuk” çağrılarına ideolojik körlükle bakanların bile bugün hakkı teslim etmek zorunda kaldığını söyledi.Tabii bu arada ilginç bir gelişme yaşandı.Başkan Erdoğan’ın “aileyi yeniden ayağa kaldırmak”, “milli güvenlik sorunu haline gelen nüfus hızını” yeniden yükseltmek ve “nesli korumak” için devreye soktuğu “Aile ve Nüfus 10 Yılı Vizyon Belgesi”ni gören Siyonist akıl, bir kez daha panikle devreye girdi.Bosch Türkiye’nin sözde “Anneler Günü” için hazırladığı reklâmında köpekler “çocuk” olarak sunulurken, dinimizin cenneti ayaklar altına serdiği anneler ise “köpek annesi” olarak lanse edildi.“Tam bi' anne hikâyesi” başlılığıyla yayınlanan zaman ayarlı rezil reklâm sonrası kamuoyunda infial oluşurken…Tıpkı 50 yıl önce kadınların kucağından çocukları alıp yerine köpek vermeyi öğütleyen “NSSM 200” adlı raporun arkasından Yahudi Henry Kissinger’in yer alması gibi…Çocuk doğurmak yerine “köpek annesi” olmak fikrini empoze etmeye yönelik Boch’un skandal reklâmını hazırlayan “Medina Turgul DDB Reklam Ajansı”nın CEO'su Jeff Medina da Sefarad Yahudisi bir ailenin çocuğu çıktı.Hadi gelin de şimdi bu yaşananlara “tesadüf” deyin!.. Zekeriya Say Haber7
Bir müminin kalbi zulüm karşısında kayıtsız kalamaz. Hele hele beş yaşındaki çocukların dahi kaçırıldığı, on binlerce bebeğin ve masumun katledildiği vahşet karşısında hâlâ rahatça zalimin safında ekonomik destek vermeye devam etmek, vicdanın da imanın da ciddi şekilde sorgulanmasına sebep olur. Çünkü iman sadece dil ile söylenen söz değil, kalpte hissedilen acı, bedende görülen tavır ve hayatta ortaya konan duruştur.
Allah Teâlâ Kur’an’da “Zulmedenlere meyletmeyin, yoksa size de ateş dokunur” buyurur. Bu ayet, zalime sadece silahla değil; para ile, ticaret ile, sessizlik ile, ilgisizlik ile de destek olunamayacağını gösterir. Bugün bir Müslüman, mazlum çocukların kanı üzerinden büyüyen Siyonizme hâlâ kazanç sağlıyorsa, burada durup kendine şu soruyu sormalıdır: Kalbim gerçekten ümmetin acısını taşıyor mu?
Resûlullah (a.s.) şöyle buyurur: “Müminler bir beden gibidir. Organlardan biri rahatsız olursa diğer organlar da uykusuzluk ve ateşle ona iştirak eder.” Gazze’de, Filistin’de, dünyanın başka yerlerinde çocuklar parçalanırken hiçbir şey olmamış gibi tüketmeye devam eden bir kalp, bu hadisin tarif ettiği ümmet şuurundan uzaklaşmış demektir.
Boykot küçük görülmemelidir. Boykot bazen mazlumun elindeki son silahtır. Kurşunu olmayanın cüzdanıyla direnişidir. Sessiz bırakılanların ekonomik haykırışıdır. “Benim aldığım bir üründen ne olur?” demek şeytanın aldatmasıdır. Çünkü damlalar birleşince sel olur. Küçük tavırlar birleşince büyük hesaplar bozulur.
Mesele sadece bir ürün meselesi değildir. Mesele dünya ekonomisinin iplerini elinde tutan Deccalizme karşı tarafını belli etmektir. Mazlumdan yana mı, zalimden yana mı? Çocuktan yana mı, katilden yana mı? Vicdandan yana mı, menfaatten yana mı?
Elbette kimsenin imanına kesin hüküm vermek insanın işi değildir; bunu Allah bilir. Ancak şu açıktır ki terör şebekesi İsrail'in zulmü karşısında duyarsızlık, kalbin hastalığıdır. Mazlumun çığlığına sağır olmak, ruhun kararmasıdır. Müslüman, zalimin markasına değil mazlumun duasına talip olandır.
Bugün herkes aynaya bakmalı. Soframıza gelen lokma mazlumun gözyaşıyla mı kirlenmiş? Aldığımız ürün bir yetimin feryadını mı finanse ediyor? Eğer öyleyse tövbe etmek, bilinçlenmek ve tavır almak gerekir. Çünkü yarın mahşerde sadece neye inandığımız değil, inancımız uğruna ne yaptığımız da sorulacaktır.
Prof. Dr. Ahmet Tekin Milat gazetesi

Boykot İmani Bir MeseledirBir müminin kalbi zulüm karşısında kayıtsız kalamaz. Hele hele beş yaşındaki çocukların dahi kaçırıldığı, on binlerce bebeğin ve masumun katledildiği vahşet karşısında hâlâ rahatça zalimin safında ekonomik destek vermeye devam etmek, vicdanın da imanın da ciddi şekilde sorgulanmasına sebep olur. Çünkü iman sadece dil ile söylenen söz değil, kalpte hissedilen acı, bedende görülen tavır ve hayatta ortaya konan duruştur.Allah Teâlâ Kur’an’da “Zulmedenlere meyletmeyin, yoksa size de ateş dokunur” buyurur. Bu ayet, zalime sadece silahla değil; para ile, ticaret ile, sessizlik ile, ilgisizlik ile de destek olunamayacağını gösterir. Bugün bir Müslüman, mazlum çocukların kanı üzerinden büyüyen Siyonizme hâlâ kazanç sağlıyorsa, burada durup kendine şu soruyu sormalıdır: Kalbim gerçekten ümmetin acısını taşıyor mu?Resûlullah (a.s.) şöyle buyurur: “Müminler bir beden gibidir. Organlardan biri rahatsız olursa diğer organlar da uykusuzluk ve ateşle ona iştirak eder.” Gazze’de, Filistin’de, dünyanın başka yerlerinde çocuklar parçalanırken hiçbir şey olmamış gibi tüketmeye devam eden bir kalp, bu hadisin tarif ettiği ümmet şuurundan uzaklaşmış demektir.Boykot küçük görülmemelidir. Boykot bazen mazlumun elindeki son silahtır. Kurşunu olmayanın cüzdanıyla direnişidir. Sessiz bırakılanların ekonomik haykırışıdır. “Benim aldığım bir üründen ne olur?” demek şeytanın aldatmasıdır. Çünkü damlalar birleşince sel olur. Küçük tavırlar birleşince büyük hesaplar bozulur.Mesele sadece bir ürün meselesi değildir. Mesele dünya ekonomisinin iplerini elinde tutan Deccalizme karşı tarafını belli etmektir. Mazlumdan yana mı, zalimden yana mı? Çocuktan yana mı, katilden yana mı? Vicdandan yana mı, menfaatten yana mı?Elbette kimsenin imanına kesin hüküm vermek insanın işi değildir; bunu Allah bilir. Ancak şu açıktır ki terör şebekesi İsrail'in zulmü karşısında duyarsızlık, kalbin hastalığıdır. Mazlumun çığlığına sağır olmak, ruhun kararmasıdır. Müslüman, zalimin markasına değil mazlumun duasına talip olandır.Bugün herkes aynaya bakmalı. Soframıza gelen lokma mazlumun gözyaşıyla mı kirlenmiş? Aldığımız ürün bir yetimin feryadını mı finanse ediyor? Eğer öyleyse tövbe etmek, bilinçlenmek ve tavır almak gerekir. Çünkü yarın mahşerde sadece neye inandığımız değil, inancımız uğruna ne yaptığımız da sorulacaktır.Prof. Dr. Ahmet Tekin Milat gazetesi
Yapay Zekâ Çağında En Büyük Güvenlik Sorusu: Verim Nerede Duruyor?
Bugün herkes yapay zekâyı konuşuyor. Hangi model daha akıllı? Hangisi daha hızlı cevap veriyor? Hangisi daha iyi yazıyor, çiziyor, kodluyor?
Ama bana göre asıl soru başka:
Biz bu sistemlere hangi verimizi emanet ediyoruz?
Çünkü yapay zekâ sadece “soru sor, cevap al” meselesi değil. Arka planda çok daha kritik bir konu var: veri güvenliği.
Bir şirketin müşteri bilgisi, finansal raporları, insan kaynakları dosyaları, sözleşmeleri, Ar-Ge belgeleri, yönetim kurulu notları, stratejik planları ya da kamu kurumlarının hassas evrakları sıradan bir dosya değildir. Bunlar kurumun hafızasıdır. Hatta bazen itibarıdır, rekabet gücüdür, milli güvenlik meselesidir.
Bugün birçok kurum yapay zekâ kullanmak istiyor ama şu temel ayrımı yeterince yapmıyor:
Hangi veri buluta yüklenebilir? Hangi veri kurum içinde kalmalıdır? Hangi veri asla internete çıkmamalıdır?
İşte asıl farkındalık burada başlıyor.
Basit bir örnekle anlatayım.
Bir restoran önerisi sormak, seyahat planı yapmak, genel bir metni özetletmek ya da kamuya açık bir raporu analiz ettirmek için bulut tabanlı yapay zekâ çözümleri gayet uygun olabilir.
Ama şirketinizin gizli satış verilerini, müşteri listesini, fiyatlama stratejisini, ihale dokümanlarını, sağlık verilerini, banka kayıtlarını, üretim reçetelerini, savunma sanayi dokümanlarını ya da kamuya kapalı belgelerini aynı rahatlıkla dış sistemlere yükleyemezsiniz.
Çünkü burada mesele sadece “dosya yükledim” meselesi değildir. Mesele şudur:
O veri nereye gidiyor? Kim erişebilir? Hangi ülkedeki sunucuda tutuluyor? Eğitim verisine karışıyor mu? Silindiğinde gerçekten siliniyor mu? Kurumun denetim izi var mı? İnternete çıkmadan çalışabiliyor mu?
Bunlar artık sadece teknik ekiplerin sorusu olmamalı. Yönetim kurullarının, CEO’ların, kamu yöneticilerinin ve her karar vericinin gündeminde olmalı.
Çünkü yapay zekâ çağında veri güvenliği, sadece siber güvenlik departmanının işi değil; kurumsal aklın temel sorumluluğudur.
Biz Cerebrum Tech olarak bu konuyu uzun zamandır çok ciddiye alıyoruz.
CereInsight ile sadece bulut tabanlı çözümler değil, aynı zamanda on-premise, yani kurumun kendi sunucuları içinde çalışan yapay zekâ çözümleri de sunuyoruz.
Daha da önemlisi, bazı kurumlarımız için internet çıkışı olmayan, tamamen kapalı ortamda çalışan GPT hizmetleri veriyoruz.
Bu ne demek?
Kurumun verisi dışarı çıkmıyor. Belgeler kurumun kendi altyapısında kalıyor. Yapay zekâ, internet bağlantısı olmadan içeride çalışabiliyor. Kritik dokümanlar dış sistemlere yüklenmeden analiz edilebiliyor. Kurum kendi verisi üzerinde kontrolünü kaybetmiyor.
Yani yapay zekâdan faydalanırken, veri güvenliğinden vazgeçmek zorunda değilsiniz.
Bence önümüzdeki dönemin en önemli ayrımı şu olacak:
Her veri aynı değildir. Her yapay zekâ kullanımı aynı güvenlik seviyesini gerektirmez.
Bazı veriler bulutta işlenebilir. Bazı veriler özel bulutta tutulmalıdır. Bazı veriler kurum içinde kalmalıdır. Bazı veriler ise asla internete çıkmamalıdır.
Bu ayrımı yapamayan kurumlar, yapay zekâyı kullanırken farkında olmadan en değerli varlıklarını riske atabilirler.
Bugün kurumların kendisine şu soruları sorması gerekiyor:
Bir çalışanımız gizli bir belgeyi yapay zekâ aracına yüklerse ne olur? Müşteri verilerimiz hangi sistemlerde işleniyor? Stratejik belgelerimiz dışarı çıkıyor mu? Hassas veriler için kapalı yapay zekâ ortamımız var mı? Veri sınıflandırma politikamız net mi? Çalışanlarımız hangi veriyi nereye yüklememesi gerektiğini biliyor mu?
Çünkü farkındalık yoksa, en gelişmiş teknoloji bile risk üretir.
Yapay zekâya karşı olmak çözüm değil. Yapay zekâyı bilinçsizce kullanmak da çözüm değil.
Doğru yaklaşım şu:
Veriyi sınıflandır. Riski ölç. Doğru altyapıyı seç. Hassas veriyi içeride tut. Yapay zekâyı güvenli şekilde kullan.
Bugün yapay zekâ artık kurumların verimliliğini, hızını ve karar alma kapasitesini ciddi şekilde artırıyor. Ama bu dönüşümün sağlıklı olması için güvenlik mimarisi en baştan doğru kurulmalı.
Benim inancım şu:
Yapay zekâ çağında en güçlü kurumlar, sadece en çok teknoloji kullananlar olmayacak. Verisini en iyi koruyarak yapay zekâyı en doğru kullananlar olacak.
Çünkü geleceğin rekabeti sadece model gücüyle değil, güvenle kazanılacak.
Ve güvenin başladığı yer de çok basit bir sorudur:
Benim verim nerede duruyor?
PhD Erdem ERKUL - Linkedin.com

Yapay Zekâ Çağında En Büyük Güvenlik Sorusu: Verim Nerede Duruyor?Bugün herkes yapay zekâyı konuşuyor. Hangi model daha akıllı? Hangisi daha hızlı cevap veriyor? Hangisi daha iyi yazıyor, çiziyor, kodluyor?Ama bana göre asıl soru başka:Biz bu sistemlere hangi verimizi emanet ediyoruz?Çünkü yapay zekâ sadece “soru sor, cevap al” meselesi değil. Arka planda çok daha kritik bir konu var: veri güvenliği.Bir şirketin müşteri bilgisi, finansal raporları, insan kaynakları dosyaları, sözleşmeleri, Ar-Ge belgeleri, yönetim kurulu notları, stratejik planları ya da kamu kurumlarının hassas evrakları sıradan bir dosya değildir. Bunlar kurumun hafızasıdır. Hatta bazen itibarıdır, rekabet gücüdür, milli güvenlik meselesidir.Bugün birçok kurum yapay zekâ kullanmak istiyor ama şu temel ayrımı yeterince yapmıyor:Hangi veri buluta yüklenebilir? Hangi veri kurum içinde kalmalıdır? Hangi veri asla internete çıkmamalıdır?İşte asıl farkındalık burada başlıyor.Basit bir örnekle anlatayım.Bir restoran önerisi sormak, seyahat planı yapmak, genel bir metni özetletmek ya da kamuya açık bir raporu analiz ettirmek için bulut tabanlı yapay zekâ çözümleri gayet uygun olabilir.Ama şirketinizin gizli satış verilerini, müşteri listesini, fiyatlama stratejisini, ihale dokümanlarını, sağlık verilerini, banka kayıtlarını, üretim reçetelerini, savunma sanayi dokümanlarını ya da kamuya kapalı belgelerini aynı rahatlıkla dış sistemlere yükleyemezsiniz.Çünkü burada mesele sadece “dosya yükledim” meselesi değildir. Mesele şudur:O veri nereye gidiyor? Kim erişebilir? Hangi ülkedeki sunucuda tutuluyor? Eğitim verisine karışıyor mu? Silindiğinde gerçekten siliniyor mu? Kurumun denetim izi var mı? İnternete çıkmadan çalışabiliyor mu?Bunlar artık sadece teknik ekiplerin sorusu olmamalı. Yönetim kurullarının, CEO’ların, kamu yöneticilerinin ve her karar vericinin gündeminde olmalı.Çünkü yapay zekâ çağında veri güvenliği, sadece siber güvenlik departmanının işi değil; kurumsal aklın temel sorumluluğudur.Biz Cerebrum Tech olarak bu konuyu uzun zamandır çok ciddiye alıyoruz.CereInsight ile sadece bulut tabanlı çözümler değil, aynı zamanda on-premise, yani kurumun kendi sunucuları içinde çalışan yapay zekâ çözümleri de sunuyoruz.Daha da önemlisi, bazı kurumlarımız için internet çıkışı olmayan, tamamen kapalı ortamda çalışan GPT hizmetleri veriyoruz.Bu ne demek?Kurumun verisi dışarı çıkmıyor. Belgeler kurumun kendi altyapısında kalıyor. Yapay zekâ, internet bağlantısı olmadan içeride çalışabiliyor. Kritik dokümanlar dış sistemlere yüklenmeden analiz edilebiliyor. Kurum kendi verisi üzerinde kontrolünü kaybetmiyor.Yani yapay zekâdan faydalanırken, veri güvenliğinden vazgeçmek zorunda değilsiniz.Bence önümüzdeki dönemin en önemli ayrımı şu olacak:Her veri aynı değildir. Her yapay zekâ kullanımı aynı güvenlik seviyesini gerektirmez.Bazı veriler bulutta işlenebilir. Bazı veriler özel bulutta tutulmalıdır. Bazı veriler kurum içinde kalmalıdır. Bazı veriler ise asla internete çıkmamalıdır.Bu ayrımı yapamayan kurumlar, yapay zekâyı kullanırken farkında olmadan en değerli varlıklarını riske atabilirler.Bugün kurumların kendisine şu soruları sorması gerekiyor:Bir çalışanımız gizli bir belgeyi yapay zekâ aracına yüklerse ne olur? Müşteri verilerimiz hangi sistemlerde işleniyor? Stratejik belgelerimiz dışarı çıkıyor mu? Hassas veriler için kapalı yapay zekâ ortamımız var mı? Veri sınıflandırma politikamız net mi? Çalışanlarımız hangi veriyi nereye yüklememesi gerektiğini biliyor mu?Çünkü farkındalık yoksa, en gelişmiş teknoloji bile risk üretir.Yapay zekâya karşı olmak çözüm değil. Yapay zekâyı bilinçsizce kullanmak da çözüm değil.Doğru yaklaşım şu:Veriyi sınıflandır. Riski ölç. Doğru altyapıyı seç. Hassas veriyi içeride tut. Yapay zekâyı güvenli şekilde kullan.Bugün yapay zekâ artık kurumların verimliliğini, hızını ve karar alma kapasitesini ciddi şekilde artırıyor. Ama bu dönüşümün sağlıklı olması için güvenlik mimarisi en baştan doğru kurulmalı.Benim inancım şu:Yapay zekâ çağında en güçlü kurumlar, sadece en çok teknoloji kullananlar olmayacak. Verisini en iyi koruyarak yapay zekâyı en doğru kullananlar olacak.Çünkü geleceğin rekabeti sadece model gücüyle değil, güvenle kazanılacak.Ve güvenin başladığı yer de çok basit bir sorudur:Benim verim nerede duruyor?PhD Erdem ERKUL - Linkedin.com

Zekeriya Say
Sultan Abdülhamid’i tahttan indiren ve muarızlarını ortadan kaldırarak iktidara gelen İttihat ve Terakki Cemiyeti, “siyasi cinayetleri” maalesef bir “gelenek” haline getirdi.
İşte bu yüzden Cumhuriyet Türkiye’sini şekillendirecek “İlk Meclis”in birçok üyesi, henüz Ankara’ya bile gelemeden karanlık cinayetlere kurban gitti.
TBMM 1. Dönem Trabzon Milletvekili İzzet Bey ile Gümüşhane Milletvekili Ziya Bey, Meclis açıldıktan sadece 13 gün sonra 6 Mayıs 1920’de, Samsun Çarşamba’da katledildi.
Bolu Mebusu Abdulvahab Efendi ise 29 Mayıs 1920’de, 5 arkadaşı ile birlikte asıldığı için ilk Meclis’i göremedi.
TBMM’nin açılışını göremeden öldürülen milletvekillerinden biri de Menteşe mebusu Mahmut Nedim Bey’di.
Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey ise bir dönem Çankaya’nın muhafızlığını yapan Topal Osman tarafından hunharca katledilerek, “şiddete dayalı siyaset” tarzının en bilinen mağdurlarından oldu.
Şapka kanunundan 2 yıl önce yazdığı “Frenk Mukallitliği ve Şapka” risalesi sebebiyle Ankara’da idam edilen İslam âlimlerinden İskilipli Atıf Hoca ile Menemen provokasyonu bahanesiyle idama mahkûm edilen İslam büyüklerinden Erbilli Esad Efendi yerine darağacında sallandırılan oğlu Mehmed Ali Efendi de siyasi cinayete kurban gitmiş mazlumlar arasındaki yerini aldı.
Tek parti diktatörlüğünce Hamidiye Kruvazörü ile denizden bombalanan Rize…
“Tunç Eli Harekâtıyla” havadan ölüm yağdırılan Dersim…
1930’da Zilan Deresinde yaşanan toplu imha operasyonu…
1943 yılında Van Özalp’te, Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın emriyle kurşuna dizilen 33 kişi…
Hatta!..
CHP’nin devrik lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun, 2012 yılında katıldığı bir TV programında “CHP öldürdü” dediği Yazar Sabahattin Ali’nin katli, tarihe “siyasi cinayetler” olarak geçti.
•
Türkiye, siyasi cinayetler açısından en “karanlık” dönemini ise sıktığı diş macununu yeniden tüpe sokmayı başararak, “diş macunu tüpten çıktıktan sonra geri sokulamaz” metaforuyla kışladan çıkan cuntacıları kutsayan babası İsmet İnönü’nün tezini çürüten Fizik Profesörü(!) Erdal İnönü’nün “koalisyon ortağı” olduğu 1993’te yaşadı.
Uğur Mumcu, Eşref Bitlis, Adnan Kahveci, Bahtiyar Aydın, Cem Ersever gibi kritik isimler ya suikasta kurban gitti ya da şüpheli kazalar neticesi can verdi.
Ülkenin zifiri karanlığa gömüldüğü o meş’um günlerde “Madımak” ve “Başbağlar” gibi herkesi yasa boğan derin tezgâhlar yaşandı.
Barış mesajı vermek için sürekli “beyaz güvercin” uçuran Bülent Ecevit iktidarlarında vuku bulan olaylar da farksızdı.
Her ne kadar Ecevit, 1999 yılında “Başbakan” sıfatıyla yaptığı açıklamada, “20 yıl öncesinin siyasi cinayetleri bile bizim hükümetimiz tarafından ortaya çıkartılıyor” diyerek faili meçhul cinayetlerin kendi döneminde çözüldüğünü iddia etse de…
Onun iktidarlarında sayısız masum, siyasi cinayete kurban gitti.
Hayatını İslami ilimlere adayan Hızır Ali Muratoğlu Hoca ile Emniyet Müdürü Gaffar Okkan’ın şehit edilmesi, Ahmet Taner Kışlalı’nın ölümü, Ecevit döneminde işlenen “faili meçhul siyasi cinayetlerden” yalnızca birkaçıydı.
Ecevit dönemiyle ilgili az bilinen bir gerçek ise onun iktidarlarında zıvanadan çıkan CHP’lilerin, adeta şehir eşkıyası gibi ulu orta cinayet işlemeleriydi.
Adeta “Ecevit’ten bu memlekete zarar gelecektir” diyen İsmet İnönü’yü haklı çıkarırcasına, “Karaoğlan” lakaplı Bülent Ecevit’in genel başkanlığını sırasında yüzlerce CHP’linin ismi; “adam öldürme, yaralama” ve “saldırı” gibi karanlık olaya karıştı.
Sadece 1975-1978 yılları arasında bizzat CHP’liler tarafından işlenen tam 92 adli vaka, kayıtlara geçti.
Bu 4 yıllık zaman diliminde CHP’liler 30 kişiyi öldürürken, çok sayıda vatandaşı da yaraladı.
Ecevit’in 1977’deki Erzincan seçim gezisi sırasında, parti otobüsünden halka ateş açan CHP’liler üç kişiyi yaraladı.
27 Mayıs 1977’de, Mardin’de AP’li Nurullah Necimoğlu ile dört akrabası, o dönem CHP milletvekili olan Ahmet Türk’e yakın isimler tarafından hunharca öldürüldü.
CHP Milletvekili Celal Paydaş yine bu dönemde Diyanet İşleri Başkanı’na silah çekti.
CHP’lilerin 15 Ocak 1978’de Amasya’da, Demirel’in başında olduğu AP’lilere saldırması sonucunda çıkan olaylarda 5 kişi öldü.
4 Ağustos 1978 tarihinde, Malatya’da CHP İl binasından halka ateş açıldı.
Bu arada…
4 Nisan 1975’de CHP Burdur İl Başkanı Ferhat Çiftçi’nin davasında “amme şahidi” sıfatıyla dinlenecek olan Ramazan Yeşilyayla adlı vatandaş, Fahrettin Demirkol adlı bir CHP’li tarafından duruşmadan önce öldürüldü.
CHP zihniyetinin son kez iktidarda olduğu 90’lı yıllarda işlenen ve TV ekranlarında en fazla birkaç dakika yer bulabilen karanlık cinayetleri saymıyorum bile…
Evet!..
Örnekleri çoğaltmak elbette mümkün ama biz sadede gelelim:
CHP’li Görele Belediye Başkanı Hasbi Dede tarafından cinsel tacize uğradığını beyan eden 16 yaşındaki Tuana Elif Gülüşan Torun, 28 Mart 2026'da kendisine araç çarpması sonucu kaldırıldığı hastanede vefat etmişti.
Boş yolda yaşanan cinayet gibi kazaya karışan araç sürücüsü Adem Hasbaş’ın Görele’de “Ziyade Restoran“da çalıştığı, işyerinin sahibi Osman Akkoyun’un ise Hasbi Dede’nin eski eniştesi olduğu ortaya çıkmıştı.
Üstelik Tuana ölmeseydi, büyük ihtimalle 24 Nisan 2026’daki duruşmada ifade verecek ve belki de daha büyük rezaletler ortaya saçılacaktı.
Dahası…
Asıl soru işareti ise Tuana’nın cenaze töreni sırasında gözyaşı döken acılı anne Nuray Torun’un “Hasbi ve Merve, kızımı takip ettirdiniz. Kaç kere kumpas kurmaya çalıştınız” diyerek…
Hasbi Dede ile Giresun Barosuna kayıtlı olan ve CHP’li Dede’nin telefonunda yapılan incelemede mahrem yazışmaları Avukat Merve Usta Sarışen’ye yönelik ithamlarında gizli idi.
Zaten Tuana da ölmeden önce, “CHP teşkilatlarının olay sonrası 3 kez önünü kestiklerini”, af buyurun küfrettikten sonra “Başkana kumpas kurdunuz” diyerek kendisine saldırdıklarını yakın arkadaşlarına anlatmıştı.
Buna rağmen dün Görele 1. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın karar duruşmasında, tutuksuz yargılanan Görele eski Belediye Hasbi Dede’ye sadece 1 yıl 6 ay gibi göstermelik bir hapis cezası verildi.
Oysa “Tuana”nın şüpheli ölümü, tıpkı yukarıda saydığım örnekler gibi Türk halkının maşeri vicdanına çoktan “siyasi cinayet” olarak kazındı bile!...
Zekeriya SAY / Haber7

Tuana’nın ölümü ve son siyasi cinayet!Zekeriya SaySultan Abdülhamid’i tahttan indiren ve muarızlarını ortadan kaldırarak iktidara gelen İttihat ve Terakki Cemiyeti, “siyasi cinayetleri” maalesef bir “gelenek” haline getirdi. İşte bu yüzden Cumhuriyet Türkiye’sini şekillendirecek “İlk Meclis”in birçok üyesi, henüz Ankara’ya bile gelemeden karanlık cinayetlere kurban gitti.TBMM 1. Dönem Trabzon Milletvekili İzzet Bey ile Gümüşhane Milletvekili Ziya Bey, Meclis açıldıktan sadece 13 gün sonra 6 Mayıs 1920’de, Samsun Çarşamba’da katledildi.Bolu Mebusu Abdulvahab Efendi ise 29 Mayıs 1920’de, 5 arkadaşı ile birlikte asıldığı için ilk Meclis’i göremedi. TBMM’nin açılışını göremeden öldürülen milletvekillerinden biri de Menteşe mebusu Mahmut Nedim Bey’di.Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey ise bir dönem Çankaya’nın muhafızlığını yapan Topal Osman tarafından hunharca katledilerek, “şiddete dayalı siyaset” tarzının en bilinen mağdurlarından oldu.Şapka kanunundan 2 yıl önce yazdığı “Frenk Mukallitliği ve Şapka” risalesi sebebiyle Ankara’da idam edilen İslam âlimlerinden İskilipli Atıf Hoca ile Menemen provokasyonu bahanesiyle idama mahkûm edilen İslam büyüklerinden Erbilli Esad Efendi yerine darağacında sallandırılan oğlu Mehmed Ali Efendi de siyasi cinayete kurban gitmiş mazlumlar arasındaki yerini aldı.Tek parti diktatörlüğünce Hamidiye Kruvazörü ile denizden bombalanan Rize…“Tunç Eli Harekâtıyla” havadan ölüm yağdırılan Dersim…1930’da Zilan Deresinde yaşanan toplu imha operasyonu…1943 yılında Van Özalp’te, Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın emriyle kurşuna dizilen 33 kişi…Hatta!..CHP’nin devrik lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun, 2012 yılında katıldığı bir TV programında “CHP öldürdü” dediği Yazar Sabahattin Ali’nin katli, tarihe “siyasi cinayetler” olarak geçti.•Türkiye, siyasi cinayetler açısından en “karanlık” dönemini ise sıktığı diş macununu yeniden tüpe sokmayı başararak, “diş macunu tüpten çıktıktan sonra geri sokulamaz” metaforuyla kışladan çıkan cuntacıları kutsayan babası İsmet İnönü’nün tezini çürüten Fizik Profesörü(!) Erdal İnönü’nün “koalisyon ortağı” olduğu 1993’te yaşadı.Uğur Mumcu, Eşref Bitlis, Adnan Kahveci, Bahtiyar Aydın, Cem Ersever gibi kritik isimler ya suikasta kurban gitti ya da şüpheli kazalar neticesi can verdi. Ülkenin zifiri karanlığa gömüldüğü o meş’um günlerde “Madımak” ve “Başbağlar” gibi herkesi yasa boğan derin tezgâhlar yaşandı. Barış mesajı vermek için sürekli “beyaz güvercin” uçuran Bülent Ecevit iktidarlarında vuku bulan olaylar da farksızdı.Her ne kadar Ecevit, 1999 yılında “Başbakan” sıfatıyla yaptığı açıklamada, “20 yıl öncesinin siyasi cinayetleri bile bizim hükümetimiz tarafından ortaya çıkartılıyor” diyerek faili meçhul cinayetlerin kendi döneminde çözüldüğünü iddia etse de…Onun iktidarlarında sayısız masum, siyasi cinayete kurban gitti.Hayatını İslami ilimlere adayan Hızır Ali Muratoğlu Hoca ile Emniyet Müdürü Gaffar Okkan’ın şehit edilmesi, Ahmet Taner Kışlalı’nın ölümü, Ecevit döneminde işlenen “faili meçhul siyasi cinayetlerden” yalnızca birkaçıydı.Ecevit dönemiyle ilgili az bilinen bir gerçek ise onun iktidarlarında zıvanadan çıkan CHP’lilerin, adeta şehir eşkıyası gibi ulu orta cinayet işlemeleriydi.Adeta “Ecevit’ten bu memlekete zarar gelecektir” diyen İsmet İnönü’yü haklı çıkarırcasına, “Karaoğlan” lakaplı Bülent Ecevit’in genel başkanlığını sırasında yüzlerce CHP’linin ismi; “adam öldürme, yaralama” ve “saldırı” gibi karanlık olaya karıştı.Sadece 1975-1978 yılları arasında bizzat CHP’liler tarafından işlenen tam 92 adli vaka, kayıtlara geçti.Bu 4 yıllık zaman diliminde CHP’liler 30 kişiyi öldürürken, çok sayıda vatandaşı da yaraladı.Ecevit’in 1977’deki Erzincan seçim gezisi sırasında, parti otobüsünden halka ateş açan CHP’liler üç kişiyi yaraladı.27 Mayıs 1977’de, Mardin’de AP’li Nurullah Necimoğlu ile dört akrabası, o dönem CHP milletvekili olan Ahmet Türk’e yakın isimler tarafından hunharca öldürüldü. CHP Milletvekili Celal Paydaş yine bu dönemde Diyanet İşleri Başkanı’na silah çekti.CHP’lilerin 15 Ocak 1978’de Amasya’da, Demirel’in başında olduğu AP’lilere saldırması sonucunda çıkan olaylarda 5 kişi öldü. 4 Ağustos 1978 tarihinde, Malatya’da CHP İl binasından halka ateş açıldı. Bu arada…4 Nisan 1975’de CHP Burdur İl Başkanı Ferhat Çiftçi’nin davasında “amme şahidi” sıfatıyla dinlenecek olan Ramazan Yeşilyayla adlı vatandaş, Fahrettin Demirkol adlı bir CHP’li tarafından duruşmadan önce öldürüldü. CHP zihniyetinin son kez iktidarda olduğu 90’lı yıllarda işlenen ve TV ekranlarında en fazla birkaç dakika yer bulabilen karanlık cinayetleri saymıyorum bile…Evet!..Örnekleri çoğaltmak elbette mümkün ama biz sadede gelelim:CHP’li Görele Belediye Başkanı Hasbi Dede tarafından cinsel tacize uğradığını beyan eden 16 yaşındaki Tuana Elif Gülüşan Torun, 28 Mart 2026'da kendisine araç çarpması sonucu kaldırıldığı hastanede vefat etmişti. Boş yolda yaşanan cinayet gibi kazaya karışan araç sürücüsü Adem Hasbaş’ın Görele’de “Ziyade Restoran“da çalıştığı, işyerinin sahibi Osman Akkoyun’un ise Hasbi Dede’nin eski eniştesi olduğu ortaya çıkmıştı.Üstelik Tuana ölmeseydi, büyük ihtimalle 24 Nisan 2026’daki duruşmada ifade verecek ve belki de daha büyük rezaletler ortaya saçılacaktı. Dahası…Asıl soru işareti ise Tuana’nın cenaze töreni sırasında gözyaşı döken acılı anne Nuray Torun’un “Hasbi ve Merve, kızımı takip ettirdiniz. Kaç kere kumpas kurmaya çalıştınız” diyerek…Hasbi Dede ile Giresun Barosuna kayıtlı olan ve CHP’li Dede’nin telefonunda yapılan incelemede mahrem yazışmaları Avukat Merve Usta Sarışen’ye yönelik ithamlarında gizli idi.Zaten Tuana da ölmeden önce, “CHP teşkilatlarının olay sonrası 3 kez önünü kestiklerini”, af buyurun küfrettikten sonra “Başkana kumpas kurdunuz” diyerek kendisine saldırdıklarını yakın arkadaşlarına anlatmıştı.Buna rağmen dün Görele 1. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın karar duruşmasında, tutuksuz yargılanan Görele eski Belediye Hasbi Dede’ye sadece 1 yıl 6 ay gibi göstermelik bir hapis cezası verildi.Oysa “Tuana”nın şüpheli ölümü, tıpkı yukarıda saydığım örnekler gibi Türk halkının maşeri vicdanına çoktan “siyasi cinayet” olarak kazındı bile!...Zekeriya SAY / Haber7
Mahmut Ay

Selahattin Eyyûbî’nin başarılı olmasının en önemli sebebi: Müslümanlar arasında birliği sağlaması
Son iki yazımızda Haçlıların başarılı olmasının en önemli sebebinin, o dönemdeki Müslümanların bölünmüşlüğü olduğunu göstermeye çalıştık. Bugünkü yazımızda da Haçlıları mağlup eden Selahattin’in başarısının en önemli sebebi üzerinde duracağız.
Akif’in ifadesiyle “Şarkın en sevgili sultanı”, Fransız tarihçisi Champdor’un ifadesiyle “İslâm’ın en saf kahramanı” olan Selahattin Eyyûbî denince akla Kudüs’ün fethi geliyor. Selahattin, seksen sekiz yıl boyunca Haçlıların işgalinde kalan Kudüs’ü yeniden İslam’ın toprağı hâline getiren İslam kahramanının adıdır. Peki, ne oldu da Kudüs’ü işgal eden, Antakya, Beyrut ve Urfa gibi şehirlerde kontluklar kuran Haçlıları Selahattin nihâî olarak yenebildi? Daha önce de I. Kılıç Arslan, Muhammed Tapar ve Nureddin Zengi gibi devlet adamları Haçlılara karşı ciddi mücadeleler vermişti. Hatta bazı savaşlarda onları yenmişlerdi. Ancak onlar bir türlü bu mücadelede kesin olarak muvaffak olamadılar. Hiç şüphesiz Selahattin’i bu mücadelede muvaffakiyete taşıyan en önemli sebep, Müslümanların birliğini sağlayabilmiş olmasıdır. Yalnız “Selahattin Müslümanların birliğini sağladı.” sözünü, “O dönemde yaşayan dünyadaki tüm Müslümanların birliğini sağladı.” şeklinde anlamamak gerekir. Selahattin’in sağladığı birlik, bugünkü Suriye, Mısır ve Kuzey Irak’taki Müslümanların birliğidir.
Peki Sultan Selahattin, Müslümanların birliğini nasıl sağladı, bu amaç için nasıl bir strateji izledi?
Selahattin’in, Nurettin paranteze alınarak değerlendirilmesi doğru olmaz. Türk-İslam tarihinin önemli devlet adamlarından olan Nurettin Zengî, Haçlılara karşı başarılı olabilmek için Müslümanların birliğinin sağlanması gerektiğine inanmıştı. Bunun için civardaki emirlikleri hakimiyeti altında birleştirip Haçlılarla yekvücut olarak mücadele etmek istiyordu. Ancak ömrü buna yetmedi. Selahattin’in babası ve amcası Şirkuh, Nurettin’in en güvendiği komutanlardandı. Bu sebeple gençliğini Nurettin’ın yakınında geçiren Selahattin, Haçlılara karşı “İslam birliği”ni sağlama hususunda ondan çok şey öğrenmiş olmalıdır. O, Nurettin’in stratejisini takip ederek, onun yarım kalmış idealini gerçekleştirmiştir.
Selahattin, çocukluğundan itibaren Kudüs başta olmak üzere Haçlıların işgal ettikleri İslam beldelerini onlardan geri almayı kendisine “ana hedef” belirlemişti. Bunun için de Nurettin’den öğrendiği “İslam birliğini sağlama” stratejisini uygulamak gerektiğine inanmıştı. Bölgedeki Müslüman emirler, siyasi çıkarları için birbirleriyle düşmanca savaşırken onun tek düşmanı vardı: Haçlılar. Bunu Halep, Musul gibi şehirlerin emirlerini mağlup edip onlarla yaptığı anlaşmalarda çok net görüyoruz. Zira bu anlaşmaların hemen tamamında şöyle bir madde dikkat çeker: Selahattin, Haçlılarla savaştığında buradaki emirler kendisine “cihat” için asker gönderip yardım etmelidir.
Selahattin, uzun zamandır birbirleriyle savaşan ve “cihat” kavramını neredeyse unutan Müslüman devlet adamlarına, “cihat” kavramını hatırlatmıştır. Abbasi halifesine, Müslüman emirliklere ve tüm Müslümanlara yaptığı “cihat” çağrılarıyla İslam dünyasını müşterek düşman karşısında cihat şuuruyla birleştirmeye çalışmıştır.
İslam dünyasında hilafetin merkezi Bağdat idi. Ancak Şiî Fâtımîler, Sünnî olduğu için Abbâsî halifesini tanımayıp kendi halifelerini ilan etmişlerdi. Başkentleri Kahire olan Fâtımîler, Sünnî Müslümanlara karşı Haçlılarla iş birliği yapmaktan çekinmiyorlardı. Ancak yine de Haçlılar, Mısır’ı ele geçirip İslam dünyasını çepeçevre kuşatmak istiyorlardı. Durumu sezen Nurettin, bir Fâtımî vezirinin de desteğiyle Selahattin’in amcası Şirkuh’u Mısır’a vezir tayin ettirdi. Ancak Şirkuh iki ay sonra vefat etti. Kader, ağlarını Selahattin’in başarısı için örüyordu. Amcasının ani vefatı üzerine onun yerine Fâtımî devletinin vezirliğine Selahattin getirildi. Fâtımîlerin, İslam dünyasında çıkardıkları ikiliğin ve fitnenin farkına varan Selahattin, Nurettin’in de talimatıyla zorlu ve kanlı mücadeleler sonrasında Fâtımî devletine son verdi ve Mısır’ın hakimiyetini Nurettin adına ele geçirdi. Böylece Haçlılara karşı İslam birliği için önemli bir adım atılmış oldu.
Selahattin, aslında iktidar hırsı olan ve bağımsız bir devlet kurma hayali kuran biri değildi. Nurettin’in vefatı üzerine onun küçük yaştaki oğlu Şam’da sultan ilan edilince ona biat edip onun adına hutbeler okuttu. Ancak Şam’daki bazı devlet adamları gidişatın iyi olmadığını söyleyip Selahattin’in Şam’a gelerek orayı hakimiyeti altına almasını istemeleri üzerine Şam’a gidip orada kontrolü ele geçirdi. Musul ve Halep emirlikleri, Selahattin’den çekindikleri için Haçlılar ve Haşhaşîlerle iş birliği yaparak onunla mücadele etme kararı alınca Selahattin onlarla mücadele etmeye mecbur kaldı. Uzun süren kanlı mücadelelerden sonra Halep ve Musul’u da hakimiyeti altına aldı. Haşhaşîleri de yenerek onlarla anlaşma yaptı. Böylece Haçlıların karşısında “tek ve güçlü” bir İslam devleti vardı.
Selahattin, uzun zamandır Fâtımîlerin ve Haşhaşîlerin baskısı altında kalan Sünnîliği destekleyip yeniden canlandırdı. Kahire ve Şam başta olmak üzere önemli şehirlerde Sünnî medreseler kurdu. Böylece ilmî ve fikrî açıdan Müslümanları “Sünnîlik” çatısı altında birleştirmeye çalıştı.
Sünnîliği desteklerken, onun alt mezhepleri olan kelâmî ve fıkhî mezheplerin tamamını ayrımcılık yapmadan destekledi. Hangi mezhepten olursa olsun tüm Sünnî ulemayı destekleyip himaye etti. Mesela kendisi Şâfiî olmasına ve başkadılık makamına Şâfiî fakihleri getirmesine rağmen dönemin en önemli Hanbelî âlimi Muvaffakuddin İbn Kudâme’yi Şam’da himaye etti.
Selahattin, özellikle halk kitleleri üzerinde ciddi tesirleri olan sûfîlerle de çok iyi geçindi. Tıpkı âlimleri desteklediği gibi onları da destekledi. Onlar için çeşitli hankâhlar (tekkeler) inşa etti. Kahire’deki “Saîdu’s-suedâ” ve Kudüs’te Kıyamet Kilise’nin hemen yanına inşa ettirdiği “Selâhiyye” hankâhı bunun en önemli örnekleridir. Böylece medrese ve tekke ehlini -birini diğerine karşı kayırmadan- himaye edip onlar arasında bir ayrışma ve mücadeleye fırsat vermeyerek Müslümanların kültürel ve toplumsal birliğinin sağlanmasına katkı sundu.
Hâsılı Selahattin için Fâtımîler gibi ikilik çıkaran ve düşmanla zaman zaman iş birliği yapan ayrılıkçılar dışında tüm Müslümanlar kardeşti. Düşman tekti ve hedef belliydi. Düşman Haçlılardı; hedef ise onların İslam topraklarından çıkarılmasıydı. Bunun için uygulanacak strateji de İslam dünyasının siyâsî, ilmî, fikrî ve ictimâî açıdan mümkün mertebe “birlik” içinde olmasıydı. Doğru strateji, başarı getirdi ve İslam’ın büyük kahramanı pek çok savaşın ardından seksen sekiz yıllık işgal ve zulümden sonra Kudüs’ü Haçlılardan bir miraç gecesinde kurtardı.
Tarih, yalnızca geçmişi doğru anlamamıza yaramaz; bugünü doğru yorumlayıp yarını doğru şekillendirmeye de yarar. Selahattin’in başarısından bugün ve yarınlar için çıkan ders şudur: Müslümanlar başarılı olmak istiyorlarsa mümkün mertebe birleşmek zorundadırlar. Bunu tek başına siyasîlerden beklemek doğru olmaz. Öncelikle âlimlerin, düşünürlerin, cemaat önderlerinin, sivil toplum liderlerinin “İslam birliği” diye bir hayallerinin, hedeflerinin ve davalarının olması gerekir. Bu hedef ve dava, dalga dalga ümmetin tüm katmanlarına yayılmalıdır. İşte öyle bir ümmet nice Selahattinler doğuracaktır. Şuurlu her mümine düşen görev, Selahattinlere gebe bırakacak fikir ve eylem tohumlarını topluma aşılamaktır.
Mahmut Ay Yeni Şafak gazetesi

Mahmut AySelahattin Eyyûbî’nin başarılı olmasının en önemli sebebi: Müslümanlar arasında birliği sağlamasıSon iki yazımızda Haçlıların başarılı olmasının en önemli sebebinin, o dönemdeki Müslümanların bölünmüşlüğü olduğunu göstermeye çalıştık. Bugünkü yazımızda da Haçlıları mağlup eden Selahattin’in başarısının en önemli sebebi üzerinde duracağız.Akif’in ifadesiyle “Şarkın en sevgili sultanı”, Fransız tarihçisi Champdor’un ifadesiyle “İslâm’ın en saf kahramanı” olan Selahattin Eyyûbî denince akla Kudüs’ün fethi geliyor. Selahattin, seksen sekiz yıl boyunca Haçlıların işgalinde kalan Kudüs’ü yeniden İslam’ın toprağı hâline getiren İslam kahramanının adıdır. Peki, ne oldu da Kudüs’ü işgal eden, Antakya, Beyrut ve Urfa gibi şehirlerde kontluklar kuran Haçlıları Selahattin nihâî olarak yenebildi? Daha önce de I. Kılıç Arslan, Muhammed Tapar ve Nureddin Zengi gibi devlet adamları Haçlılara karşı ciddi mücadeleler vermişti. Hatta bazı savaşlarda onları yenmişlerdi. Ancak onlar bir türlü bu mücadelede kesin olarak muvaffak olamadılar. Hiç şüphesiz Selahattin’i bu mücadelede muvaffakiyete taşıyan en önemli sebep, Müslümanların birliğini sağlayabilmiş olmasıdır. Yalnız “Selahattin Müslümanların birliğini sağladı.” sözünü, “O dönemde yaşayan dünyadaki tüm Müslümanların birliğini sağladı.” şeklinde anlamamak gerekir. Selahattin’in sağladığı birlik, bugünkü Suriye, Mısır ve Kuzey Irak’taki Müslümanların birliğidir.Peki Sultan Selahattin, Müslümanların birliğini nasıl sağladı, bu amaç için nasıl bir strateji izledi?Selahattin’in, Nurettin paranteze alınarak değerlendirilmesi doğru olmaz. Türk-İslam tarihinin önemli devlet adamlarından olan Nurettin Zengî, Haçlılara karşı başarılı olabilmek için Müslümanların birliğinin sağlanması gerektiğine inanmıştı. Bunun için civardaki emirlikleri hakimiyeti altında birleştirip Haçlılarla yekvücut olarak mücadele etmek istiyordu. Ancak ömrü buna yetmedi. Selahattin’in babası ve amcası Şirkuh, Nurettin’in en güvendiği komutanlardandı. Bu sebeple gençliğini Nurettin’ın yakınında geçiren Selahattin, Haçlılara karşı “İslam birliği”ni sağlama hususunda ondan çok şey öğrenmiş olmalıdır. O, Nurettin’in stratejisini takip ederek, onun yarım kalmış idealini gerçekleştirmiştir.Selahattin, çocukluğundan itibaren Kudüs başta olmak üzere Haçlıların işgal ettikleri İslam beldelerini onlardan geri almayı kendisine “ana hedef” belirlemişti. Bunun için de Nurettin’den öğrendiği “İslam birliğini sağlama” stratejisini uygulamak gerektiğine inanmıştı. Bölgedeki Müslüman emirler, siyasi çıkarları için birbirleriyle düşmanca savaşırken onun tek düşmanı vardı: Haçlılar. Bunu Halep, Musul gibi şehirlerin emirlerini mağlup edip onlarla yaptığı anlaşmalarda çok net görüyoruz. Zira bu anlaşmaların hemen tamamında şöyle bir madde dikkat çeker: Selahattin, Haçlılarla savaştığında buradaki emirler kendisine “cihat” için asker gönderip yardım etmelidir.Selahattin, uzun zamandır birbirleriyle savaşan ve “cihat” kavramını neredeyse unutan Müslüman devlet adamlarına, “cihat” kavramını hatırlatmıştır. Abbasi halifesine, Müslüman emirliklere ve tüm Müslümanlara yaptığı “cihat” çağrılarıyla İslam dünyasını müşterek düşman karşısında cihat şuuruyla birleştirmeye çalışmıştır.İslam dünyasında hilafetin merkezi Bağdat idi. Ancak Şiî Fâtımîler, Sünnî olduğu için Abbâsî halifesini tanımayıp kendi halifelerini ilan etmişlerdi. Başkentleri Kahire olan Fâtımîler, Sünnî Müslümanlara karşı Haçlılarla iş birliği yapmaktan çekinmiyorlardı. Ancak yine de Haçlılar, Mısır’ı ele geçirip İslam dünyasını çepeçevre kuşatmak istiyorlardı. Durumu sezen Nurettin, bir Fâtımî vezirinin de desteğiyle Selahattin’in amcası Şirkuh’u Mısır’a vezir tayin ettirdi. Ancak Şirkuh iki ay sonra vefat etti. Kader, ağlarını Selahattin’in başarısı için örüyordu. Amcasının ani vefatı üzerine onun yerine Fâtımî devletinin vezirliğine Selahattin getirildi. Fâtımîlerin, İslam dünyasında çıkardıkları ikiliğin ve fitnenin farkına varan Selahattin, Nurettin’in de talimatıyla zorlu ve kanlı mücadeleler sonrasında Fâtımî devletine son verdi ve Mısır’ın hakimiyetini Nurettin adına ele geçirdi. Böylece Haçlılara karşı İslam birliği için önemli bir adım atılmış oldu.Selahattin, aslında iktidar hırsı olan ve bağımsız bir devlet kurma hayali kuran biri değildi. Nurettin’in vefatı üzerine onun küçük yaştaki oğlu Şam’da sultan ilan edilince ona biat edip onun adına hutbeler okuttu. Ancak Şam’daki bazı devlet adamları gidişatın iyi olmadığını söyleyip Selahattin’in Şam’a gelerek orayı hakimiyeti altına almasını istemeleri üzerine Şam’a gidip orada kontrolü ele geçirdi. Musul ve Halep emirlikleri, Selahattin’den çekindikleri için Haçlılar ve Haşhaşîlerle iş birliği yaparak onunla mücadele etme kararı alınca Selahattin onlarla mücadele etmeye mecbur kaldı. Uzun süren kanlı mücadelelerden sonra Halep ve Musul’u da hakimiyeti altına aldı. Haşhaşîleri de yenerek onlarla anlaşma yaptı. Böylece Haçlıların karşısında “tek ve güçlü” bir İslam devleti vardı.Selahattin, uzun zamandır Fâtımîlerin ve Haşhaşîlerin baskısı altında kalan Sünnîliği destekleyip yeniden canlandırdı. Kahire ve Şam başta olmak üzere önemli şehirlerde Sünnî medreseler kurdu. Böylece ilmî ve fikrî açıdan Müslümanları “Sünnîlik” çatısı altında birleştirmeye çalıştı.Sünnîliği desteklerken, onun alt mezhepleri olan kelâmî ve fıkhî mezheplerin tamamını ayrımcılık yapmadan destekledi. Hangi mezhepten olursa olsun tüm Sünnî ulemayı destekleyip himaye etti. Mesela kendisi Şâfiî olmasına ve başkadılık makamına Şâfiî fakihleri getirmesine rağmen dönemin en önemli Hanbelî âlimi Muvaffakuddin İbn Kudâme’yi Şam’da himaye etti.Selahattin, özellikle halk kitleleri üzerinde ciddi tesirleri olan sûfîlerle de çok iyi geçindi. Tıpkı âlimleri desteklediği gibi onları da destekledi. Onlar için çeşitli hankâhlar (tekkeler) inşa etti. Kahire’deki “Saîdu’s-suedâ” ve Kudüs’te Kıyamet Kilise’nin hemen yanına inşa ettirdiği “Selâhiyye” hankâhı bunun en önemli örnekleridir. Böylece medrese ve tekke ehlini -birini diğerine karşı kayırmadan- himaye edip onlar arasında bir ayrışma ve mücadeleye fırsat vermeyerek Müslümanların kültürel ve toplumsal birliğinin sağlanmasına katkı sundu.Hâsılı Selahattin için Fâtımîler gibi ikilik çıkaran ve düşmanla zaman zaman iş birliği yapan ayrılıkçılar dışında tüm Müslümanlar kardeşti. Düşman tekti ve hedef belliydi. Düşman Haçlılardı; hedef ise onların İslam topraklarından çıkarılmasıydı. Bunun için uygulanacak strateji de İslam dünyasının siyâsî, ilmî, fikrî ve ictimâî açıdan mümkün mertebe “birlik” içinde olmasıydı. Doğru strateji, başarı getirdi ve İslam’ın büyük kahramanı pek çok savaşın ardından seksen sekiz yıllık işgal ve zulümden sonra Kudüs’ü Haçlılardan bir miraç gecesinde kurtardı.Tarih, yalnızca geçmişi doğru anlamamıza yaramaz; bugünü doğru yorumlayıp yarını doğru şekillendirmeye de yarar. Selahattin’in başarısından bugün ve yarınlar için çıkan ders şudur: Müslümanlar başarılı olmak istiyorlarsa mümkün mertebe birleşmek zorundadırlar. Bunu tek başına siyasîlerden beklemek doğru olmaz. Öncelikle âlimlerin, düşünürlerin, cemaat önderlerinin, sivil toplum liderlerinin “İslam birliği” diye bir hayallerinin, hedeflerinin ve davalarının olması gerekir. Bu hedef ve dava, dalga dalga ümmetin tüm katmanlarına yayılmalıdır. İşte öyle bir ümmet nice Selahattinler doğuracaktır. Şuurlu her mümine düşen görev, Selahattinlere gebe bırakacak fikir ve eylem tohumlarını topluma aşılamaktır.Mahmut Ay Yeni Şafak gazetesi
Bu başlığı attığım için hiç mutlu değilim…
Hatta bir o kadar da üzgünüm.
Kişilerin özel hayatlarında ne yaptığı ile çok ilgilenen biri olmadım.
İnsanların ‘kendi paralarıyla’ ne yaptıkları, kapalı kapılara ardında ‘ne halt ettikleri’ kamuyu ve milletin parasını ilgilendirmediği sürece bu konuları konuşmamayı kendime prensip edindim.
Ancak CHP ve CHP’li belediye başkanlarıyla ilgili karşı karşıya kaldığımız iddiaların her geçen gün dozunun arttığını üzülerek izliyoruz.
Millete merkezi siyasette ‘muhalefet partisi’ olarak, yerelde de birçok büyükşehirde ‘iktidar partisi’ olarak hizmet etmesi gerekenlerin, milletin sağladığı imkanlarla vur patlasın çal oynasın yaklaşımı içinde olması, toplumun ahlak değerlerini hiçe sayarak hareket etmesi, milletin kaderini belirleyecek meselelerin ‘tuhaf masalar başında’ belirlenmesi benim açımdan da bardağı taşıran son nokta oluyor.
Biz o vahim iddiaları ağzımıza almaya ve yazılarımızda yer vermeye utanırken, iddia edilen olayların özneleri pişkin hareketlerine hız kesmeden devam ediyor.

Son bir ayda ortaya çıkan gelişmeler dahi türlü pespayelikleri önümüze getirdi.
Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım’ın belediye çalışanı bir kadınla otelde belinde havlu ile basılmasından tutun da Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek ve oğlu Gökhan Böcek’in burada yazamayacağım kadar vahim olaylarının ortaya çıkması ve Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan ile ilgili iddialar yetmezmiş gibi son olarak da Ali Mahir Başarır’ın milletvekili olması nedeniyle kendisine tahsis edilen ‘çakarlı aracı’ verdiği Hazım Giray’ın yatında, Göcek’te Hazım Giray tarafından çekilen, Antalya’daki teleferik kazasının yaşandığı gün olduğu video içerisinde Veli Ağbaba tarafından belirtilen görüntüler, tüm bu şahit olduğumuz gelişmelerin üzerine tabiri caizse ‘boncuk’ koydu…

Kimin kimle ne yediği ne yaptığı çok umurumuzda değil ancak sosyal medyada ‘üzüntülerini belirten’ CHP’li yöneticilerin aslında vur patlasın çal oynasın görüntüsünü vermesi; milletle aynı paralelde bir duygu dünyası olmadığı gerçeğini görmemiz açısından önemli bir veri oldu…
Gerçi perşembenin gelişi çarşambadan belli olur derler…
Bundan beş yıl önce aynı ekibin Kamer Genç’in mezarı başında imza attığı ‘ilginç’ görüntüleri de ilk olarak ben yayınlamıştım…
Bunlara şaşırmamak gerek…
‘Cumhuriyet Halk Partisi nasıl yönetiliyor?’ sorusunun cevabını bulduğumuz görüntülerdi.
Yerel seçimlerde ‘yapay zekâ’ ile belirlendiği iddia edilen belediye başkan adayları…
Fiyasko ile sonuçlanan ‘ışık açıp kapatma’ protestosu…
Büyük puntolarla duyurulan ‘kırmızı kart’ eylemi…
Yerli markaları boykot protestoları…
Genel Başkan Özgür Özel’in Keçiören Belediye Başkanı’nın telefonuna attığı küfürlü mesajlar…
Yolsuzluklardan arınmak yerine yolsuzlukları savunmak için yapılan düşük katılımlı mitingler…

Hep bu masadan çıkmış ‘parlak! fikirler’ olabilir…
Ha bu arada kurultay için delege görüşmelerinin yapıldığı iddia edilen mekanları da burada yazmama gerek yok sanırım…
Karar masası ‘öyle bir masa’ olunca sonuçları da böyle oluyor maalesef.
Alkolün sağlığa zararlı olduğu dünya tarafından kabul edilmişken, akli melekeleri kaybettiği bilimsel olarak ispatlanmışken, sürücüler alkollü olarak araç dahi kullanamıyorken ‘bir siyasi partinin dümenine’ böyle masalardan yön verilmesi partiyi siyaseten şarampole yuvarlıyor.
Ancak bu şarampole yuvarlanmanın maliyetini tüm Türkiye ödüyor.
Ferhat Murat / Haber7

Cumhuriyet Halk MeyhanesiBu başlığı attığım için hiç mutlu değilim…Hatta bir o kadar da üzgünüm.Kişilerin özel hayatlarında ne yaptığı ile çok ilgilenen biri olmadım.İnsanların ‘kendi paralarıyla’ ne yaptıkları, kapalı kapılara ardında ‘ne halt ettikleri’ kamuyu ve milletin parasını ilgilendirmediği sürece bu konuları konuşmamayı kendime prensip edindim. Ancak CHP ve CHP’li belediye başkanlarıyla ilgili karşı karşıya kaldığımız iddiaların her geçen gün dozunun arttığını üzülerek izliyoruz. Millete merkezi siyasette ‘muhalefet partisi’ olarak, yerelde de birçok büyükşehirde ‘iktidar partisi’ olarak hizmet etmesi gerekenlerin, milletin sağladığı imkanlarla vur patlasın çal oynasın yaklaşımı içinde olması, toplumun ahlak değerlerini hiçe sayarak hareket etmesi, milletin kaderini belirleyecek meselelerin ‘tuhaf masalar başında’ belirlenmesi benim açımdan da bardağı taşıran son nokta oluyor.Biz o vahim iddiaları ağzımıza almaya ve yazılarımızda yer vermeye utanırken, iddia edilen olayların özneleri pişkin hareketlerine hız kesmeden devam ediyor. Son bir ayda ortaya çıkan gelişmeler dahi türlü pespayelikleri önümüze getirdi. Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım’ın belediye çalışanı bir kadınla otelde belinde havlu ile basılmasından tutun da Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek ve oğlu Gökhan Böcek’in burada yazamayacağım kadar vahim olaylarının ortaya çıkması ve Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan ile ilgili iddialar yetmezmiş gibi son olarak da Ali Mahir Başarır’ın milletvekili olması nedeniyle kendisine tahsis edilen ‘çakarlı aracı’ verdiği Hazım Giray’ın yatında, Göcek’te Hazım Giray tarafından çekilen, Antalya’daki teleferik kazasının yaşandığı gün olduğu video içerisinde Veli Ağbaba tarafından belirtilen görüntüler, tüm bu şahit olduğumuz gelişmelerin üzerine tabiri caizse ‘boncuk’ koydu…Kimin kimle ne yediği ne yaptığı çok umurumuzda değil ancak sosyal medyada ‘üzüntülerini belirten’ CHP’li yöneticilerin aslında vur patlasın çal oynasın görüntüsünü vermesi; milletle aynı paralelde bir duygu dünyası olmadığı gerçeğini görmemiz açısından önemli bir veri oldu…Gerçi perşembenin gelişi çarşambadan belli olur derler…Bundan beş yıl önce aynı ekibin Kamer Genç’in mezarı başında imza attığı ‘ilginç’ görüntüleri de ilk olarak ben yayınlamıştım…Bunlara şaşırmamak gerek…‘Cumhuriyet Halk Partisi nasıl yönetiliyor?’ sorusunun cevabını bulduğumuz görüntülerdi.Yerel seçimlerde ‘yapay zekâ’ ile belirlendiği iddia edilen belediye başkan adayları…Fiyasko ile sonuçlanan ‘ışık açıp kapatma’ protestosu…Büyük puntolarla duyurulan ‘kırmızı kart’ eylemi…Yerli markaları boykot protestoları…Genel Başkan Özgür Özel’in Keçiören Belediye Başkanı’nın telefonuna attığı küfürlü mesajlar…Yolsuzluklardan arınmak yerine yolsuzlukları savunmak için yapılan düşük katılımlı mitingler…Hep bu masadan çıkmış ‘parlak! fikirler’ olabilir…Ha bu arada kurultay için delege görüşmelerinin yapıldığı iddia edilen mekanları da burada yazmama gerek yok sanırım…Karar masası ‘öyle bir masa’ olunca sonuçları da böyle oluyor maalesef.Alkolün sağlığa zararlı olduğu dünya tarafından kabul edilmişken, akli melekeleri kaybettiği bilimsel olarak ispatlanmışken, sürücüler alkollü olarak araç dahi kullanamıyorken ‘bir siyasi partinin dümenine’ böyle masalardan yön verilmesi partiyi siyaseten şarampole yuvarlıyor.Ancak bu şarampole yuvarlanmanın maliyetini tüm Türkiye ödüyor. Ferhat Murat / Haber7